süreyya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
süreyya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2019 Cumartesi

Ninatta

Tabii bir heyecan oluştu. Bir Türk operası. Adı Ninatta. Adı albenili sayılır. Librettisti Ahmet Ümit, bestecisi Türk. Aklıma hemen ilk Türk operasının yazımı için yönlendirme yapan Atamız geldi. Atatürk, İran Şahının Ankara’yı ziyareti için Ahmet Adnan Saygun’a besteletmişti ilk Türk operası Özsoy’u. Yıl 1934. Vizyon sahibi olmak çok başka bir şey. Her ikisine de Allah rahmet eylesin. Sevdiğim bir Adnan Saygun eserini çalmıştım, göz atmak isteyenler buraya buyursun.

Oyun 16.00’da. Baktım trafik çok, Kadıköy’e metroyla gitmeye karar verdim. Gayet kolaymış, tam 1 saatte Kadıköy Çarşıdaydım. Deniz daha yolda, vakit de var, soluğu Cafer Erol’da aldım. Bol tarçınlı paket bozama sarılıp ağır adımlarla Süreyya’ya yürüdüm, aa boza ne çabuk bitti!

Yerimiz köşe locada. Dolayısıyla sahnenin sol tarafı görüş alanımızın biraz dışında. Ne yapalım, ara ara balkondan sarktık tabii.
Ninatta Operası 
Oyuna gelirsek, Ahmet Ümit bu ilk librettosunu kendisine ait 2006 tarihli Ninatta’nın Bileziği adlı kitabından uyarlamış. Ninatta, besteci Evrim Demirel’in de ilk operası.

Ninatta esasen bir aşk öyküsü ancak bunun çevresinde hak, hukuk, adalet, barış gibi temaları yoğun şekilde içeriyor. Hititler dönemindeyiz, yani Anadolu’nun ilk imparatorluğu; kentleşmeyi, tarımı, ticareti devlet düzeyine taşımış bir medeniyet. Kurdukları devletin temeli adalete dayanıyor. ‘Adalet mülkün temelidir’ ilkesini ilk benimseyen medeniyet de Hititler. Sanat, kültür, müzik ve çalgılarda da çağ açtıklarını biliyoruz.

Ninatta 3300 yıl önce yaşanmış bir aşk öyküsünü anlatıyor olsa da yeryüzünün en büyük ilk çatışması sayılan Kadeş Savaşı çevresinde geçiyor. Mısır ve Hitit saraylarının entrikaları, kan, iktidar hırsı ve acılar içinde yaşanan bir kara sevda. Panku Meclisi’nin soylu kızı Ninatta ile asil savaşçı Nuvanza, tüm oyun boyunca birbirlerinin adını tekrarlıyorlar.
Ahmet Ümit'in ilk librettosu ile Evrim Demirel'in ilk operası: Ninatta.

Rejisör Mehmet Ergüven, Ninatta’yı sahnelerken şöyle söylemiş: ‘... Şu noktada uzlaşalım: Aşk, sınırları zorlamanın ötesinde, yıpranmış doğrulara teslim olan statükonun silkelenmesiyle eş anlamlıdır. Unutmayalım: Kurulu düzen yasal olanın tek taraflı belirlendiği bir hücreye hapseder bizi; aşk, sınırsız özgürlük istenci olarak, bu hücrenin duvarlarını darmadağın eder hep...’ Çok güzel ifade etmiş.

Makyajlar, Hitit kostümleri ve solistler ile koronun performanslarını beğendim. Ancak THY’nin Ridley Scott tarafından çekilen 6 dakikalık Super Bowl reklamında olduğu gibi ‘Tam olarak nedir?’ dedim doğrusu. Bazı bazı anlamadım yani Ninatta’yı. Zaman zaman böyle eserlerde seyirciye de bir alan bırakılır, itirazım yok, geçen ay Londra’da izlediğim Çaykosvski’nin Maça Kızı Operasının sonunun seyirciye bırakılması gibi... Ancak, Ninatta’da bir şeyler eksikti. Benim açımdan tat vermedi. Aşk acısını anlıyoruz, Kadeş’e giden sevgilisini bekleyen Ninatta kıvranıyor, tamamdır, ancak oyunun ciddi bir kısmı Ninatta Ninatta! Nuvanza Nuvanza! diye seslenerek geçiyor. Konu, yer, ve zaman boyutu değerlendirilerek şiirsel bir tarzın tercih edildiği belli. Ya da bilmiyorum, ben romantik değilim. Sondaki, Ninatta'nın suratını kırmızı rujla boyama bölümü de klişe kaldı maalesef.

Dekorlar daha çeşitli olabilirdi. Madem Hitit var, Mısır var, savaş var, sembolik bir savaş arabası tasarlanabilirdi. Yine, sahnenin ön sağında, bir televizyonda dönen ve modern zamanda geçen filmin vermek istediği mesaj neydi? Şunu mu demek istiyordu: Aşk her çağda acılı, sancılı.
Bahsettiğim televizyon işte bu, temsil arasında birisi çekmiş. Ninatta, Süreyya Operası, 15 Aralık 2018, İstanbul.


























Temsilin bazı bölümlerinde, operanın bestecisi Evrim Demirel’in sahneye çıkıp canlı video çekimi yapması fikri enteresan, biraz da zorlama. Bana göre çok dikkat dağıttı. Dağılan dikkati toplamak amacıyla sahne önündeki televizyonda dönen film yerine, Demirel’in sahne üzerinde canlı çektiği görüntüler verilseydi çok hoş olabilirdi. Dikkatler direkt televizyona döneceği için bestecinin sahne üzerindeki varlığı da pastel geçilmiş olurdu.

Suflöz arkadaşların sesleri çok duyuldu, rahatsız ediciydi. Sesli konuşmak ile sufle vermek arasında ciddi bir eşik belirlemek gerekiyor sanırım.
Arinna rolündeki mezzo soprano Jaklin Çarkçı Süreyya izleyicisini selamlıyor. Lütfen Çarkçı'yı daha güzel giydirin, Rake's Operasında da aynı tür etek ve bot giydirilmişti. Ninatta, Süreyya Operası, 15 Aralık 2018, İstanbul.
























Sesinin yanı sıra teatral yönü de çok etkili olan Jaklin Çarkçı’yı, piyano öğretmenim Esen Abla’yı, bas Caner Akgün’ü, değerli tenorlar Erdem Erdoğan ve Engin Yavuz’u izlemek çok güzeldi. Hitit askeri Nuvanza rolündeki Erdem Erdoğan’ın performansını beğendim, makyajı muazzamdı. Ninatta’ya aşık olan İnara’nın babası Zuvappiş rolündeki Engin Yavuz’u da müthiş yaşlandırmışlar. Oyun kartoletlerine makyaj sanatçılarının da adları yazılmalı. Bu arada İnara rolündeki Serkan Bodur’un performansı da iyiydi.
Sol başta Zuvappiş Engin Yavuz, ortada Ninatta Özgecan Gençer'i görüyoruz (Yanaklardaki kırmızı ruj da görünüyor).
Ninatta, Süreyya Operası, 15 Aralık 2018, İstanbul.


Ninatta’yı önceki yıldan beri merak ediyordum, son temsile yetiştim. Türkçe bir opera izlediğim için mutluyum, emek verenlere ve biletleri alıp beni davet eden Denizciğime teşekkür ederim.

Özgün adı: Ninatta
Libretto: Ahmet Ümit
Dünya prömiyeri: 2 Aralık 2017, Kadıköy Süreyya Operası, İstanbul
Orkestra Şefi: Zdravko Lazarov
Rejisör: Mehmet Ergüven

1 Ocak 2019 Salı

Falstaff

Falstaff, Süreyya Operası, 3 Kasım 2018, İstanbul.

Bu yılı ‘iyi ki izledim’ dediğim prodüksiyonlardan biri, Falstaff operasıyla açmak istiyorum. Sevgili arkadaşım Özgür’le uzun zamandır planladığımız buluşmamızı Falstaff’la taçlandırdık. Yıllar önce seslendirmede tanışmıştık, sonra çok iyi dost olduk.
Ford, Signor Fontana kılığında Falstaff'a para teklif ederken. Süreyya Operası, 3 Kasım 2018, İstanbul.
En büyük zevklerimden biri, açık havada Beşiktaş’tan Kadıköy’e vapurla geçmek ve ardından Süreyya’ya yürümek. 13.15’de Kadıköy Çarşıdaydım. Biraz dolandım, sonra bir dükkanın önünde Özgür’ü beklemeye başladım. Yanıma güler yüzlü yaşlı bir hanım (H) yanaştı, içimden ‘herhalde para isteyecek’ diye düşündüm. Sonra pat diye;

H: Güzelim deme, bir sivilce yeter.
Z: Anlayamadım?
H: Çok güzelsin canım ama bir sivilce yeter.
Z: Haha! Teşekkür ederim. Doğru söylüyorsunuz ama güzelim demiyorum ki, sorun yok yani.
H: Olsun, güzelsin. Ben sana formülü söyleyeceğim, kurtulacaksın.
Z: Nedir formül?
H: Zerdeçal kullanacaksın her yemekte, gör bak! Hadi bana eyvallah!
Z: Tamam kullanayım, teşekkür ederim! (Arkasından baka kalır…)

Bu ilginç diyalogdan hemen sonra Özgür geldi, gülmekten öldük. Çiya’nın leziz yemeklerinden yedikten sonra, Özgür’ün oğlu Can’ın tavsiye ettiği güzel bir kahveciye geçtik. İki lafın belini de güzel kırdık, araya uzun zaman girince... Oyun 16.00’da olduğundan, vakitlice Süreyya’ya geçtik.

Yine bir Shakespeare-Verdi ortaklığı. Falstaff, Giuseppe Verdi’nin 80 yaşındayken yazdığı son operası ve ustalık eseri olarak geçer. Her yönden doyurucu, kompleks bir eser. Kaçırmadığıma çok memnunum.
Windsor'un Şen Kadınlarının planı tuttu. Alice'in kocası Ford, evi bastığı için Falstaff'ı çamaşır sepetine saklıyorlar. 3 Kasım 2018, Süreyyla Operası, İstanbul.

Bana göre Verdi, gelmiş geçmiş en önemli opera bestecisi. “Allah verdi de Verdi’yi idrak ettik” diye de bir espri yapayım. 19. yüzyılda yaşamış, 20. yüzyılın başında ölmüştür. Donizetti’den sonra İtalyan operasının adeta tarihini yazmıştır. Bizde yıllarca görev yapan, sanat ve operamıza büyük katkı veren Donizetti Paşa’ya da sonra değiniriz. Verdi’nin ilk dönem çalışmaları Ernani, Il Trovatore, La Traviata, ikinci dönem Aida, son zamanlar da Otello ve Falstaff olarak sayılabilir. Kişisel favorilerim I due Foscari ve Rigoletto operalarıdır. Verdi’nin en kritik özelliği bence vokallerin zorluğu. Falstaff da esasen çalması ve söylemesi zor bir opera. Verdi’nin operalarının librettoları ise romantik dönemin şair ve yazarlarından uyarlanır genelde. Dumas, Byron ya da Shakespeare gibi. Falstaff operası da, Shakespeare’in “Windsor’un Şen Kadınları” adlı oyunundan İtalyan şair, romancı ve libretto yazarı Arrigo Boito’nun yaptığı bir uyarlama.
Sir John Falstaff, iki kadına da aynı aşk mektubunu yazmakla meşgul. Falstaff, Süreyya Operası, 3 Kasım 2018, İstanbul.

Zaman IV. Henry dönemi (1399-1413), yer Windsor İngiltere. Opera bir handa başlar. Masada ziyafet verilmiş ve bitmiştir. Bir hokka, kalem, kağıt. Sir John Falstaff yazdığı mektupları balmumuyla mühürlemekle meşguldür. Uşakları da oradadır.
Kendini akıllı zanneden Falstaff'ı uşakları da motive ediyor.
3 Kasım 2018, Süreyya Operası, İstanbul.
Çapkın ve şişman Falstaff’ın kötü emelleri söz konusudur. Evli ve iki yakın arkadaş olan Alice Ford ve Meg Page’i baştan çıkaracaktır ancak esas niyeti zengin kocalarının servetine konmaktır.
Falstaff, Alice'in evinde tuzağa düşürülmeden hemen önce hazırlıklar devam ediyor.
Falstaff, Süreyya Operası, 3 Kasım 2018, İstanbul.

Shakespeare’in mükemmel komedisi Windsor’un Şen Kadınları’nı temel alması nedeniyle, son derece ritmik ve hareketli bir opera (Commedia dell’Arte). Diyalog çok ve hemen tüm solistler eşit katkı veriyor. Herhalde Verdi’nin son operası olması nedeniyle melodik olarak Verdi’nin önceki çok meşhur operalarından alıntılar da içeriyor. Tek kelimeyle muhteşem bir eser!
Boynuzlar Falstaff'a geliyor. 3 Kasım 2018, Süreyya Operası, İstanbul.

Solistlerden, teatral ve müzikal olarak ilk favorim Alice Ford’u canlandıran Deniz Yetim oldu. Deniz Yetim, kostümü de olağanüstü taşıdı. Sonraki favorim Mistress Quickly’yi (Falstaff’ı oyuna getirmek için Alice’e Falstaff’la randevuyu ayarlayan, aynı zamanda Alice ile Meg’in arkadaşı) canlandıran Deniz Erdoğan Likos, harika bir sese sahip. Sir John Falstaff’ı canlandıran Kevork Tavityan, ses ve teatral anlamda her zamanki gibi olağanüstüydü.
Mistress Quickly ile Falstaff.

Genel olarak reji, kostüm, dekor, ışık mükemmeldi. Türkiye’de uzun zamandır bu kadar doyurucu bir prodüksiyon izlememiştim.
Oyun sonu selamı, ortada orkestra şefi Roberto Gianola. Falstaff, Süreyya Operası, 3 Kasım 2018, İstanbul.

Eseri sahneye koyan İtalyan rejisör Renato Bonajuto (79 doğumlu), çok iyi iş çıkarmış, grazie Renato! Falstaff'ı daha önce farklı operalarda 4 defa daha sahnelemiş, beşincisi İstanbul Operası. Orkestra şefi de Roberto Gianola. Anlayacağınız eser, İstanbul Operası prodüksiyonu ancak mimarları A’dan Z’ye İtalyan.
Alice Ford'u canlandıran Deniz Yetim mükemmel performans gösterdi, büyük alkış aldı.
Falstaff, Süreyya Operası, 3 Kasım 2018, İstanbul.

Aşk, para, kandırmaca, hırs, entrika gibi tüm duyguların yer bulduğu karmaşanın sonunda hayatın aslında bir şakadan ibaret olduğuna değinen bu operayı, yeni sezonlarda tekrarlanması durumunda kaçırmayın diyor, mutlu yıllar diliyorum.
Bitmesin ama lütfen! Nasıl da tufaya geldin Sir Con Falstaff?!, Süreyya Operası, 3 Kasım 2018, İstanbul.

Özgün Adı: Falstaff
Zaman, yer: 15. yüzyıl, Windsor, İngiltere 
Libretto: Arrigo Boito
Dünya prömiyeri: 9 Şubat 1893, Teatro ala Scala, Milano
Orkestra Şefi: Roberto Gianola
Rejisör: Renato Bonajuto


Türkiye prömiyeri: 15 Nisan 2004, İzmir Devlet Opera ve Balesi
Son prömiyer: 7 Nisan 2018, Kadıköy Süreyya Operası, İstanbul

Özgür'le oyun sonu neşesi. Süreyya Operası fuaye, 3 Kasım 2018, İstanbul.

1 Kasım 2018 Perşembe

Hovardanın Sonu

Hovardanın Sonu Operasında Nick Shadow rolünde Işık Belen. Fotograf Korodan Engin Yavuz'a ait. Bence poz ve çekim olarak harika fotograf. Ayrıca opera saç-makyajının iyi bir örneği. Süreyya Operası, 17 Ekim 2018, Istanbul.
Uzun süredir operaya gitmemiştim. Esen Abla, İDOB’un Ekim-Kasım 2018 broşürünü gönderince, baktım program dolu. Aradım, The Rake’s Progress ile Falstaff’ı sordum. “Rake’s’i görmedim ama Falstaff’ı gördüm, çok iyi kaçırma” dedi. Süreyya’da biletler 1 ay öncesinden satışa çıkıyor ve son günlere bırakırsanız çoğu zaman iyi yer kalmıyor ya da yan yana bilet bulamıyorsunuz. O nedenle son güne bırakmadım ve biletleri hemen ayarladım.

İş çıkışı adeta koşarak Beşiktaş minibüsüne atladım, oradan iskele ve Kadıköy rıhtım. Deniz’le Süreyya’da buluştuk. Tok gelmiş. Tok ağırlamak zor tabii, bu durumda bendenizi ağırlamak için Saray Muhallebicisi’ne dışarı oturduk. Hava mis. Vakitlice Süreyya’ya gittik, yerimiz mükemmel. Bu, Deniz’in operaya ilk gelişiymiş. İlk opera deneyimini modern bir opera ile yaşayacak.

Operada kulağım İtalyancaya alışkın, İngilizceye ise hiç değil. İngilizce opera, şiirsel ve melodik olamıyor çünkü dilin fonetiği buna uygun değil. Ancak The Rake’s Progress, Rus Igor Stravinsky’nin Amerika’ya yerleştikten sonra bestelediği ve iki Anglo-Sakson şair/librettist tarafından yazılmış İngilizce bir opera. 3 perdelik, 150 dakika ve Türkiye’de ilk kez sahneleniyor.
Hovardanın Sonu Operası, oyun afişi.

Rus besteci, piyanist ve orkestra şefi Igor Stravinsky büyük bir insan. Klasik müzikte modernitenin temsilcisi. Korsakov’un öğrencisi. Rusya’nın üst sınıf ailelerinden birine mensup. Babası da müzisyen. Ayrıca St. Petersburg’da felsefe ve hukuk okumuş. Rusya dışında İsviçre ve Fransa’da yaşamış. Karısı, annesi ve kızının ölümünden sonra da Harvard Üniversitesi’nin davetine icabet ederek 1940 yılında Amerika’ya yerleşmiş. Esasen biz onu bale müziği ile tanıyoruz. Bale müziği repertuvarında Bahar Ayini, Ateş Kuşu gibi meşhur eserler var. The Rake's Progress operasını ise 1948-1951 yılları arasında bestelemiş.

Tom Rakewell adlı hovardanın çöküşünün anlatıldığı operanın esin kaynağı, 18. yüzyıl ressamlarından İngiliz William Hogarth. Igor Stravinsky, Hogarth’ın sekiz tablodan oluşan A Rake’s Progress adlı gravürlerini 1946 yılında Chicago'da görüyor ve çok etkileniyor. Hogarth süper ironik bir adam ve bende yeri ayrıdır. 2014 tarihli şu yazımda Hogarth’a yer vermiştim, isteyenler göz atabilir. Kendisi 1697 Londra doğumlu ve çağdaş karikatürün öncüsü sayılan bir ressam. Eserlerinde döneminin politikaları ve ahlaki değerlerini yerer. Ayrıca ta o dönemde korsana karşı telif haklarının çıkarılması için çalışan bir sanatçı.
Stravinsky'nin esinlendiği, W. Hogarth'ın sekiz serilik gravürünün ilki. Burada ne anlatıldığına bakalım: Genç adam Tom Rakewell'in babası ölüyor, Tom servete konuyor. Hizmetçiler yas tutarken, Tom yeni giysiler için ölçü aldırıyor. Oxford'da öğrenciyken baştan çıkarıp hamile bıraktığı Sarah Young ile evlenme yolunda ama bunu hiç istemiyor. Evlenmemek için kızın annesine para teklif ediyor (elinde demir paralar var) ama reddediliyor. Sarah ise her şeye rağmen Tom'u seviyor. Gravür ve yazı, Willliam Hogarth, 1735.
Hogarth, 1735’te tamamladığı Rake’s Progress gravüründe, kişisel ve toplumsal ahlaki çöküşü komik ögelerle vermeye çalışmış. Hogarth, İngilizlerin tabiriyle “man of leisure”ın (sefa adamı anlamına geliyor; yani sosyal, kültürel, atletik olarak aktif olmak isteyen ancak iş ve aşkta sorumluluk almaktan kaçınan, bu gibi anlarda topu taca atan erkek türü) zamansız tarifini neredeyse 300 yıl önce yapmış. Hogarth’ın bu şekilde başka gravürleri de var. Hatta modern ahlak serisi olarak geçiyor literatürde.

Kendi zamanından 200 yıl önceki gravürlerden esinlenerek eser yazmak da ancak Stravinsky kadar derin kültüre sahip bir besteci tarafından yapılabilirdi. Zaten Aldous Huxley'nin de yakın arkadaşı. Huxley'nin yakini benim de havada karada yakinim sayılır. Allahım, hemen mani yazıyorum:

Hogarth, Huxley,
Ne kadar sevdiğim varsa Stravinsky,
Kaldı bizde Kedi Viski.
Hovardanın Sonu Operasının ilk perdesinde Anne Trulove, Babası, Tom Rakewell ve Nick Shadow'u görüyoruz. 'Oğlum Tom, Londra'da sana iş buldum, gel sen beni dinle diyor.' Baba Truelove. Ancak Tom'un aklı beş karış havada. Süreyya Operası, 17 Ekim 2018, Istanbul.

Oyun, Tom Rakewell adlı, tabir-i caizse playboy’un başından geçenleri anlatır. Bir anda hayatına girip Rakewell’in hiç tanımadığı amcasının ona miras bıraktığını söyleyen ve Rakewell’in uşağı rolüne bürünen Nick Shadow, Rakewell’in sonunu hazırlayacaktır.
Anne, Rakewell'in peşinden Londra'ya geliyor ama nafile, Tom Londra sosyetesine karışmış, gününü gün ediyor.
Hovardanın Sonu, Süreyya Operası, 17 Ekim 2018, Istanbul.


Rakewell, Shadow’u dinleyerek deliler gibi sevdiği ve evlenme teklif ettiği Anne Truelove’dan ayrılıp Londra’ya gider (Hogarth’ın gravüründe ise Rakewell’in nişanlısı hamile olarak resmedilmiş, adı Sarah Young). Oysa ki Anne’nin babası, müstakbel damadı için bir iş bulmuştur ama Rakewell’in amacı kolay yoldan para kazanmak olduğundan teklifi reddeder.
Tom Mother Goose'un genelevinde. Hovardanın Sonu, Süreyya Operası, 17 Ekim 2018, Istanbul

Londra’nın gece hayatında kendini kaybeden Rakewell, burada Baba The Turk adlı sakallı zengin bir kadınla evlenir.
Karısı Baba The Turk bir yanda, biricik aşkı Anne diğer yanda. Ama en önemlisi Rakewell'in şeytanı Shadow, yukarıdan onu izliyor. Hovardanın Sonu, Süreyya Operası, 17 Ekim 2018, Istanbul.


Bu sırada Shadow, onu bir gölge gibi takip eder. Rakewell’in hayatına girdikten tam bir yıl sonra hizmetlerinin bedelini tahsil etmek isteyen Shadow, beş parasız Rakewell ödemeyi yapamayınca onu öldürmeye kalkar.
Hastanede ziyarete gelen yine vefalı Anne oluyor. Ancak Rakewell artık bitmiş. Rakewell bu sahnede diyor ki 'Dikkat edin genç adamlar, kendisini Vergil ya da Jül Sezar sananlar, uyandığınız vakit, bulmayın kendinizi bir hovarda olarak'
Hovardanın Sonu, Süreyya Operası, 17 Ekim 2018, Istanbul.


Ölümden dönmeyi başarsa da hayatı zindana dönen Rakewell’in hikayesi ise tımarhanede son bulur. Kim bilir? Belki de Nick Shadow aslında şeytandır, yani içimizdeki şeytan ya da kötü yanımız.

The Rake’s Progress’in olağan operalardan biri olmadığını söylemek gerekir, neo-klasik bir eser. Teatral tarafı ağır basıyor ve uzun diyaloglar içeriyor.
Rakewell, Londra'da geceler, uyuşturucu, alkol, fahişeler derken kendinden geçiyor.
Hovardanın Sonu Operası, Süreyya Operası, 17 Ekim 2018, Istanbul.

Aytaç Manizade rejisi güzeldi, araştırmacı bir tarafı var hep. Bundan önce de Benjamin Britten'ın yozlaşma ve masumiyet konularını tartışan ünlü operası Kötülüğün Döngüsü'nü (The Turn of The Screw) sahnelemişti, yıl 2011. O rejisini çok beğenmiştim. İlginçtir Kötülüğün Döngüsü, İngilizce lisanda izlediğim ilk operaydı; her ikisinin de rejisörünün Aytaç Manizade olması manidar. Zaten her iki oyunun da çıkışı 20. yüzyıl ortalarına denk geliyor.

Dekorları daha zengin isterdim, ancak içinde bulunduğumuz ortamda, tercih edilen sadeliği anlayabilirim. Örnekse, Manizade’nin Kötülüğün Döngüsü’nün dekorları daha etkileyici idi.

Kostümleri beğendim. Çok emek verilmiş, anglo-sakson tarz ve dönem etkisi güzel yansıtılmıştı.
Kırmızı kostümlü Baba The Turk. Yüzündeki peçeyi bir açıyor, uzun sakalı meydana çıkıyor. Şeytan Nick, Rakewell'e bu kadınla evlenmesini söyleyince, Rakewell, 'Dediklerine göre tüfek sesinden korkmayan cesur savaşçılar bile, bu hanımı görünce kendilerinden geçmişler!' diyor. Çok güldüm buna.
Hovardanın Sonu, Süreyya Operası, 17 Ekim 2018, Istanbul.

Gelelim solistlere… Favorim hem teatral yönüyle hem de sesiyle Baba The Turk’ü canlandıran mezzo-soprano Jaklin Çarkçı oldu. Şeytan Nick Shadow’u canlandıran Işık Belen çok iyiydi. Ayrıca Baba The Turk’ün evindeki müzayedeyi yöneten Sellem karakterini canlandıran Ahmet Baykara her zamanki gibi harikaydı.
Üçüncü perdede müzayedeci Sellem rolünde tenor Ahmet Baykara.
Hovardanın Sonu, Süreyya Operası, 17 Ekim 2018, Istanbul.
Malum, asıl takdiri Süreyya’nın küçük sahnesinde var olmaya çalışan koro hak ediyor. Sahne arkasından söyleyen koristlere de teşekkür ederiz.
Öldüğü sanılan  Baba The Turk'ün eşyalarının satılıyor. Müzayede kalabalığı toplanmış.
Hovardanın Sonu, Süreyya Operası, 17 Ekim 2018, Istanbul.

20. yüzyıl librettistlerinin naifliği de hoşuma gider. Bunun bir örneği Rakewell’in aşkı Anne’in soyadı: Truelove, yani ‘gerçek aşk’.
Oyunun sonunda alkışlar çok güçlüydü. Hovardanın Sonu, Süreyya Operası, 17 Ekim 2018, Istanbul.

Çıkışta Deniz beni rıhtıma bıraktı, son vapurla Beşiktaş’a geçtim. Geçerken içim mutlulukla doluydu. Opera özleniyor. Biz Rake’s Progress’in sezondaki son temsilini izledik, ancak sonraki sezonlarda tekrar sahnelenebilir, takipte kalın derim.

Librettodan bölümler... Eh ne diyelim: Arzularının gerçekleşmesi için ruhunu şeytana teslim edersen böyle olur.

''Her hovardayı kurtaramaz,
Aşk ve güzellik sonunda,
Her erkeğe bir Anne (Truelove) verilmez,
Görev olarak.''

''Hovarda ellere,
Kalplere ve zihinlere,
Şeytan her zaman yaptıracak bir iş bulur,
Nazik Bayım, zarif Hanımefendi,
Size de bulur, size de bulur bir iş.''
Hovardanın Sonu, Süreyya Operası, 17 Ekim 2018, Istanbul.


Özgün Adı: The Rake's Progress
Zaman, yer: 18. yüzyıl, İngiltere 
Libretto: W H Auden ve Chester Kallman
Dünya prömiyeri: 11 Eylül 1951, Teatro La Fenice, Venedik
Orkestra Şefi: Igor Stravinsky (Oyunun prömiyerinde 'Bageti ben sallayacağım' demiş, on parmağında on marifet)
Rejisör: Carl Ebert (İstanbul ve Ankara Operalarının kurucusu büyük insan Aydın Gün'ün hocası)


Türkiye prömiyeri: 21 Ocak 2017, Kadıköy Süreyya Operası, Istanbul

9 Haziran 2015 Salı

Angie

Angela Hewitt bir Fazioli ile sahne aldı. 5 Haziran 2015, Kadıköy Süreyya Operası, İstanbul
Ta Şubat ayında almıştım müzik festivali biletlerini Şebnem’in sayesinde. İlk konser kardeşim Can’a kısmetmiş. Cuma iş çıkışı son derece sevimsiz ve dengesiz hava koşullarında -minibüse binecektim ama Can’ın ‘taksiye bin’ direktifi üzerine- atladım taksiye, gayet hızlı şekilde Beşiktaş iskeleye vardım. Can almış eline bir keten helva, beni bekliyordu. Hemen Kadıköy iskelesinde beklemekte olan vapura binip üst kısımda yerimizi aldık. İnsanlar yağmurdan ıslanmış olan oturaklardan kuru olanları seçip oturmaya çalışıyordu. Bir amcaya “otuma otumaa!” diye bağırmamıza rağmen güzelce ıslak yere oturdu, tabii oturmasıyla kalkması bir oldu, açık gri kumaş pantolonunun durumunu söylememe gerek yok; ağzımızı kapatarak epeyce güldük.

Kadıköy'e vardığımızda, Can’ın onca mırın kırınına rağmen dilim pizzalarımızı yedik. Öyle ki mekanın sahibi çıkarken korku dolu gözlerle “Beğendi mi?” diye sordu.
Can'la komiklik, şakalar. 43. İstanbul Müzik Festivali,
Angela Hewitt "İspanyol Manzaraları" konseri, 5 Haziran 2015, Kadıköy Süreyya Operası, İstanbul



Süreyya’ya vardığımızda ise, biraz üşütmüş olacağım ki korkunç bir karın ağrısı baş gösterdi. Bir ara konsere girmemeyi bile düşündüm ama Can’a belli etmedim, fuayede biraz oyalandıktan sonra allahtan geçti de, konser öncesi programında yer alan Ersin Antep ile İspanyol kültürü ve müziği üzerine söyleşinin ikinci yarısına katılabildik.

Konser, 43. İstanbul Müzik Festivali'nin beşinci etkinliği. Teması İspanyol manzaraları. Piyanist ise Kanadalı Angela Hewitt. Hemen aklıma Lleyton Hewitt geldi. Neyse, konumuz müzik. 
Angie Taksim'de, 4 Haziran 2015. Angie bu resmin altına özetle şunları yazmış: "Bu İstanbul'a 3. gelişim. Pazar günü burada seçim var ve onlar için önemli bir gün. Oy kullanmak için Amsterdam'dan gelenler bile var. Bugün yarım saat pasaport kuyruğunda bekledim; iyi bir süre olduğu söyleniyor. Birkaç gün önce İstanbul'a gelen Gidon Kremer iki saat beklemiş. İstanbul dünyanın turistik açıdan 5. popüler kentiymiş. Buna inanabiliyorum."
Konser programı bence harikaydı. Scarlatti’yi severim, Isaac Albeniz’e ise bayılırım. Angela Hewitt aslında bir Bach hele! Yani günümüzün önde gelen Bach yorumcuları arasında yer alıyor. E bakıyorum Domenico Scarlatti de Bach ile çağdaş ve ikisi de barok. Öyle olunca ‘Hewitt herhalde Scarlatti’yi en az Bach kadar iyi yorumlar’ diye düşündüm. Öyle de çıktı. Ayrıca tüm konseri ezbere çaldı.

Scarlatti, bir barok dönem bestecisi olmasına rağmen belki de uzun süre İspanyol ve Portekiz kraliyet ailelerinin hizmetinde çalıştığından, İspanyol ruhuna özgü halk müziği özelliklerini eserlerinde güzel hissettirir. Konser programında yer verilen Scarlatti’nin esasen klavsen için bestelediği sonatlar, piyanoya da gayet iyi gidiyor. Yaşamında eserleri fazla basılmamış olan bestecinin sonatları, İspanya dışında ilk kez Viyana’da Carl Czerny (Çerni diye okunur) tarafından yayımlanmış. Hiç şaşırmadım, zira Czerny’nin cin olduğunu biliyorum. Beni de çarptın Czerny. Il Primo Maestro di Pianoforte kitabını bitiremedim hala, sorry miniş.
Angela Hewitt, 5 Haziran 2015, Kadıköy Süreyya Operası, İstanbul
Ve tabii ki Isaac Albeniz’in İspanyol Süiti. Angela Hewitt gerçekten güzel çaldı. İspanyol süitinin, özellikle Asturias bölümünü 20. yüzyıl itibariyle gitaristlerden çok dinledik. Sanki gitar için bestelenmiş sananlar bile olabilir. Ancak Albeniz bu duygu ve tutku dolu süiti esasen solo piyano için yazmıştır. Süitin konserde çalınan bölümlerinden 3. parça Sevilla, Endülüs kenti Sevilla’ya bir övgü niteliğindedir. 5. parça Asturias ise İspanya’nın kuzeyindeki Asturias bölgesinin bir efsanesini melankoli ve ağıt karışımında sunar. Konserde bir de süitin 7. parçası çalındı ki o da çok neşeli çingene danslarını allegro biçimde sunar. Albeniz hep içimi ısıtıyor.

Şurada tanıdık bir tını ile baş başa bırakıyorum sizi. Angie'den bir Asturias performansı bulamadım ama farklı bir piyanistten bir Fazioli ile çalınmış versiyonunu yakaladım:


Dönüşte Kadıköy rıhtıma yürüyüp sarı dolmuşlarla toplam 15 dakikada Beşiktaş’a vardık. Festivale başlamak için güzel bir konserdi. Adamlar barok olsun, çağdaş olsun her dönemde kendi folklorlarından beslenmişler. O yüzden viva Espana!