sakıp sabancı müzesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sakıp sabancı müzesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2016 Perşembe

Mack ve Kuşlar

Heinz Mack, Büyük Renk Sarmalı, ahşap üzerine akrilik, 2000. 6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Bayramda İstanbul’daydım. Çocukluk arkadaşım Çağrı beni hiç yalnız bırakmadı. Hemen her gün dışarı çıkmam konusunda zorladı. Sevdiğim işlerden biri sergi gezmek. O da onu bildiğinden eve yakın Sabancı Müzesi’ndeki Mack sergisini seçtik.

Buluştuğumuzda bir baktım, Çağrı sonraki hafta kardeşinin düğününde giymek üzere aldığı rugan ayakkabılarla teşrif etmiş. Ayakkabılar düğüne kadar açılsınmış. Arabayı İstinye’ye bırakıp Emirgan’a yürürüz diye düşünüyordum ama sıkı mı sıkı, pırıl mı pırıl ruganları görünce “Bin çabuk geri” dedim Çağrı’ya. ‘Trafik olmaz İstanbul boşaldı’ dediysek de trafik vardı. İlk önce Sütiş’te dürümleri hüplettik. Ardından Sabancı’ya geçtik.
Heinz Mack, Renkler için Küçük Pavyon, ahşap, akrilik, 2000.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Heinz Mack'in 1977'de yaptığı ve ahşap, folyo, pleksiglas, alüminyum kullanarak yaptığı çalışma. Arka solda da 1987'den 'Zirve Noktasındaki Güneş' adlı pirinç yerleştirmeyi görüyoruz. Bizim de tabii altın renkli alüminyumla bir hatıratımız oluşur. 6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Heinz Mack 1931 yılında Frankfurt’ta doğar. Resim ve felsefe eğitimleri görür. 1957 yılında Otto Piene ile ZERO sanat ağını kurar. II. Dünya Savaşı sonrasındaki yıkıma bir cevap olarak doğan bu akım, sanatçı kimlikleriyle felsefe eğitimlerini birleştiren Heinz Mack ve Otto Piene’nin “Sanat sıfırdan başlamalı” düşüncesiyle karamsarlıktan silkinerek her türlü yeni başlangıca zemin sağlayacak bir “ZERO alanı” hayal etmesiyle başlar.
Heinz Mack, Dört Zodyak İşareti, mermer, 1995.
Şey, şu 2.sini biri bana hediye edebilir mi? Teşekkür ederim, başka isteğim yok.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Hareketin temelini zaman, uzam, ışık, ateş, renk, gölge ve titreşim gibi temalar oluşturur. Gelecekten umutlu olan ZERO’cular değişik teknik ve malzemelerle doğa ve teknolojiyi bizlere yeni şekillerde sunar.

Sabancı’daki bu sergi Mack’in Türkiye’deki ilk kişisel sergisi. Sergi “MACK. Sadece Işık ve Renk” başlığı ile 18 Şubat–17 Temmuz 2016 tarihleri arasında gerçekleşti. Biz de bitimine yakın görmüş olduk. Sergi sonradan 18 Eylül'e dek uzatıldı.
Heinz Mack, Ön: Dairesel Uzam Heykeli, ahşap üzerine akrilik, 2001. Orta: Yer Rölyefi, boyalı ahşap, 1995. Arka: Renk Dağı, Renk Yıldızı, Renk ayı (3 parçalık takım), akrilik, ahşap, cam, strafor, 1999.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Mack’in sanatsal stratejisi, ışığı yaşam kaynağı olarak kabul etmek üzerine kurulu. Sergideki eserler arasında Mack’in doğanın renk ve formların izini sürerek tasarladığı enstalasyonlar, anıt heykeller, ışıklı objeler (favorim oldu), rölyefler ve büyük tablolar bulunuyor.
Heinz Mack, Rotasyonlu Ayna ve İsimsiz bir ışık oyunu.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Alman Dışişleri Bakanı Mack için “Heinz Mack temas noktaları yaratmaya çalışır, insanları diyaloga davet etmeyi, anlamayı, düşünmeyi amaçlar. Mack ve sanatı ‘küresel aklı’ simgeler.” demiş. Güzel özetlemiş. Bana göre buna bir de Mack’in felsefeci yanının eserlere yoğun şekilde yansıdığını ve fikir tarafına büyük katkı sağladığını eklemek iyi olur.
Mack'in 1968'de yaptığı altın küpte rugan ve sandal uyumu. Altın derken pirinç esasen.
Bu sıcakta sergi gezmeye ruganla gelmek konusunu görüşmek isterim. 6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
85 yaşındaki Mack, meslek yaşamının altmışıncı yılında üretimini aktif şekilde sürdürüyor. İmzasını beğendim.
İsimsiz, perdahlı mermer, 2007. Bu çalışmayı çok beğendim. Taşlarla aram da iyi.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Heinz Mack iyi hoş ama sergi çıkışı Müze bahçesinde bizi selamlayan metal kuşlar çok daha fazla ilgimi çekti.
Kuzgun Acar, Kuşlar - Soyut Kompozisyon, 1966. 6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.


Kuzgun Acar’ın (1928-1976) Unkapanı’ndaki Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ) cephesine yerleştirilmek üzere, 1966 yılında yaptığı soyut kompozisyon Müze bahçesinde nefis bir noktaya kondurulmuştu. Tabii kuşlar uçuyorsa, ben de duramam bilirsiniz.
Kuzgun Acar'ın Kuşlar'ı ile aynı karede olmak müthiş.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.

Boğazın metal kuşlarını Sakıp Sabancı Müzesi bahçesinde 23 Ekime kadar görebilirsiniz.
Çağrı, sen de bayağı bir foto çekmişsin.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.


Mack şunu demiş: “Gecenin en karanlık noktası, bize her zaman göz alıcı kız kardeşini, ışığı hatırlatır. Eğer bir sanatçı olarak tecrübelerimden yola çıkarsam, ışık olmadan herhangi bir yaratıcı girişim düşünemem; form olmadan ışık yalnızca parlaklıktır, aynen ışığın eşlik etmediği bir rengin renk olmadığı gibi.”

Heinz Mack ZERO'yu kurarken şunu der: "Her şeyi unutup yeniden başlamalıyız"
Maşallah doğal yünden kulaklıkları da var, e Alman kışında başka ne yapsın tabii
Bunu hayatın alanlarına uyarlamak mümkün, ki kendisi de bu felsefeye sahip bir sanatçı. Kesinlikle bütünsel bakıyor. Işığı ise dişi olarak tanımlamış. İnanıyorum ki her şey çok güzel olacak; karanlıktan aydınlığa çıkmayı, karanlıktaki bencil kolaylıktan ışığa ulaşmayı başaracağız.
Hey Mack, senin kedin varsa bende de cicikuşlar var.
Gerçi bunlar biraz Edgar Allan Poe'nun kargasını da andırıyor sanki ya.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.

31 Ekim 2013 Perşembe

Anish Kapoor, am I kaputt?

Anish Kapoor, SSM'deki sergisinde, 2013
Modern sanatla mesafeli ilişkimden daha evvel de bahsetmiştim ama ta içimde hissettiğim bir sergi oldu bu. Sergi demek azımsamak oluyor, o da ayrı bir konu.

Anish Kapoor sergisi için heyecanım aylar evvelinden başlamıştı, o kadar ki modern/klasik/plastik/her türlü sanat uzmanı kankam Melih’le 8 Eylül’de sergiye gitme planı yapmıştık ama o gün geldiğinde, olayın 10 Eylül’de başladığını buluşmamıza 1 saat kala fark ettim. Fark etmeden Müze’ye gitsek “ay n’olur bize ön gösterim yapın” diye yalvarırdık herhalde. Araya bayramda ben bir Fethiye sıkıştırdım. Dolayısıyla Bayram dönüşü 20 Ekim Pazar öğlen Sakıp Sabancı Müzesi’nin önünde buluştuk; ben geliyorum 3-5 kilometreden, o geliyor 30-35 kilometreden ama ben yine geciktim.

Eller, eller
Melih duruma alışık gözlerle bana bakarken hemen biletleri alıp yokuşu tırmanmaya başladık. Kapoor’un ünlü "Gök Ayna" dahil diğer aynaları, Atlı Köşk’ün canım bahçesine ne de güzel yerleştirilmiş. İçbükey aynalar tasarlanışları gereği yeni bir dünya ile karşılaştırıyor sizi ve sakladıkları gizemi siz keşfediyorsunuz aslında. O yüzden de içeri girmeden eğlenmeye başladık. Ben en çok aynalarda ellerimin Emel Sayın’ın elleri gibi gözükmesinden hoşlandım. Diğer deyişle, Emel Sayın’ın kendisi bu aynalara ellerini gösterse, ortaya Tim Burton’sal sahneler çıkardı da diyebilirim.

Aynalar, aynalar
Kapoor aynalarla ilgili şunu diyor: “Ayna iyi işlenmişse ve parlaksa matematiksel ya da felsefi bir objeye dönüşebilir. İşte o zaman bir şeyler yapmaya başlar ve uzam oluşur.” Gerçekten baktığınızda önce rahatsız olabilirsiniz ama sonra aynaların mekanı da içine aldığını görüyorsunuz ve objeye birden uyum sağlıyorsunuz. 

Soldaki oniks 'Sekiz'i çok sevdim.
İçeriye girdiğimizde fuayede gösterilen Kapoor filmini sergi öncesinde mi sonrasında mı seyredeceğimiz konusunu tartışmaya başladık; ben öncesinde, Melih sonrasında dedi. Son tahlilde öncesinde izlemeye karar verdik ve oturduk. Tek film zannederken üst üste çok sayıda film olduğunu gördük; üçüncüden sonra ben sergiye geçmek istedim, bu sefer de Melih istemedi, çok vakur oturmaya devam etti. ‘Hayırlısı olsun’ diyerek izlemeye devam ettik. Filmleri çok beğendim. Bilhassa Fransız yapımı olan belgeseller öğreticiydi.

Annesi Iraklı bir Yahudi, babası da Hindu olan 59 yaşındaki Kapoor, kibbutzda yetişmiş ve 16 yaşında eğitim amacıyla İngiltere’ye gitmiş. Eğitimine önce mühendislikle başlamış, sonra vazgeçip sanat okumuş. Kendisinin “herhangi bir yer”li olarak gösterilmesini istemiyor, zaten böyle zengin bir sanatçının evrensel düşünceye sahip olması şaşılacak şey değil. Benim de Kapoor’a heykeltıraş denmesine itirazım var. Bir o, bir de Serena Williams insan değil, başka gezegenden...

Kapoor'un ülkemizdeki bu ilk kapsamlı sergisi, sanatçının mermer, kaymaktaşı gibi malzemelerle oluşturulan, çoğu daha önce sergilenmemiş taş eserlerine odaklanan ilk sergi olma özelliğini de taşıyor.
Kapoor taytımın dokusunu görse, ilgilenir, üretirdi diye de düşünmedim değil.
Sergide ellemek yasak diyorlar, eserlerin belirli bir santiminden öteye siyah çizgiler çekilmiş ama ben tabii yaklaşmadan/ellemeden duramıyorum. O nedenle, çizgiyi aşmadan yandan manipülasyona çalıştım. Bir ekol Kapoor’a “Obje ve dokularla bozmuş kafayı” diyebilir. Ben de bir doku manyağıyım, bu eserin yanında da Kapoor'la uyumumuzu delirerek fark ettiğimde, Melih tabii ki anı kaçırmadı.

'Fil' duvarın içinde. 'Fil' nereye?
"Fil" adlı çalışmasına birkaç defa döne döne baktım. Kapoor, bence bunda zamanı hedeflemiş. Zamanın uzadığı ya da gerçekten durduğu hissine kapılıyor, bir yandan da baktıkça huzursuz oluyorsunuz. Kapoor da “Ne objeler ne de ona bakanlar masum.” diyor, ne kadar doğru.

İnsanlar buna 'bean' diyor.
Aynı durum Chicago’daki “Cloud Gate”de de var. Yakından görmediysem de belgeselini izlerken bu hisse kapıldım. Her gün yüzlerce insan bu çalışmaya dokunuyor ve bu istenen bir şey. Chicago Belediyesi’nin bu eserin her gün temizlenmesi için ayırdığı özel bir bütçe varmış, takdire şayan belediyecilik anlayışı.

Kapoor'un ikonik eserlerinden "Sarı" da var sergide. Sarı, monokromun mükemmel bir örneği. Monokrom her daim derinliğe sürükler. Bu boyutlardaki hali ise insan gözüyle kontrol edilemiyor, sürüklenip gidiyorsunuz. Ayrıca bu renk ve tonları çok tatlı. Önüne geçip bin türlü şekle giriyoruz.

Şu arkadaki kız çocuğu ne şirin.

25 Ekim 2012 Perşembe

I Monet

Monet, Argenteuil Yakınlarında Yürüyüş, 1875
Melih, Monet sergisine gidelim diye önceki hafta da aramıştı, artık bu Cumartesi de motive olmasaydım pes diyecektim kendime. Sütiş’te buluştuk. Sütiş’in durumu nedir öyle ya? Önünde oturma grupları, şallar, bekleyene de tam destek. Bir de minimum continuous pressure yöntemiyle trafik yaratmasa daha iyi olacak ama...

Çizim, resim gurusu Melih’in, Sabancı Müzesi’nin yokuşunu çıkarken, ekspresyonizm ile empresyonizm arasındaki farkları, bu akımların çizim, boyama özelliklerini anlatmaya başlaması çok iyi oldu.

Serginin adı: Monet’nin Bahçesi, aslında önemli bir olay. Empresyonizme (izlenimcilik) adını veren Oscar-Claude Monet'nin (1840-1926), yaşamının son 30 yıllık dönemine ait eserlerden oluşuyor. Piposu, paleti, ve yeşil çok orijinal bir gözlüğü de var. Auguste Renoir imzalı Monet ve eşi Camille portreleri de sergide yer alan eserler arasında.

Serginin girişi, Monet’nin evi, düzenlediği bahçesi, köprüsünün olduğu fotoğraflardan derlenmiş ve girişteki duvarlara yansıtılmış sesli bir projeksiyon ile başlıyor. Sonra pipo, palet, gözlük bölümüne geliyorsunuz ki en çok durduğumuz yer burası oldu. Zira ben bu yaşlı paletin bizim baktığımız noktaya göre ters yerleştirildiğini iddia ettim; bu yerleşime göre Monet’nin solak olması gerekiyordu. Tartışmaya arkamızda duran iki kişiden biri daha aynı şekilde düşündüğünü söylerek katıldı. “Hayır, bir sorun yok.” diyen Melih, koşarak Monet’nin fotograflarının olduğu bölüme gitti ve fırçayı sağ eli ile tuttuğunu söyledi. Bunun üzerine “Küratör hata yapmış.” dedim, arkamda duran kız da “Evet, küratör hata yapmış.” dedi. İçimden “Tek bir camekanda 15 dakika duracaksak buradan çıkamayız herhalde.” diye düşünürken, birden serginin tamamını dolaşmış olduğumuzu fark ettim. Toplam 39 eser gelmiş meğersem. Ama gelen eserler bayağı meşhur eserleri.

Monet, İzlenim: Gündoğumu, 1872
Monet bu empresyonizmi nasıl başlatmış? Aslında "İzlenim, gün doğumu” (Impression, soleil levant) adlı resmi ile başlatmış. Empresyonistlere göre sanatçı direkt gerçeği değil, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı hislerle kişisel yorumunu ön plana çıkarmalı. Doğa, günün farklı saatlerinde, değişik ışıklar altında farklı görünümler alıyor; ışık değiştikçe sadece biçimler değil, renkler de değişiyor. Monet, bunu kalın fırça darbeleriyle istediği izlenimi uyandıracak renk ve ışık etkisini yaratarak karşımıza getirmiş. Yani bana göre şöyle özetlenebilir: İlk izlenimi kaçırmamak için fırçasını çabuk kullanmış, ayrıntıdan çok bütünle ilgilenmiş. Misal, yazımın kapak resmi olan “Argenteuil’de Yürüyüş”, çok bilinen eserlerinden biri... Resimde bir kadın, bir erkek ve bir çocuk var. Büyük ihtimalle Argenteuil’de yürüyüşe çıkmış karısı Camille ve oğlu Jean... Ama resimde hiçbir ayrıntı yok.

Monet, gerçek bir çiçek delisi; hayatı bahçe düzenlemesi ile geçiyor. Hatta çocuklarının çiçeklere yaklaşmasına izin vermezmiş, “Gidin başkasının bahçesinde oynayın!” diye kışkışlarmış. Bir dönem de Japon sanatına aşık oluyor ve Japon Köprüsü, bahçesi de buradan doğuyor zaten. Kaynağı da şöyle, acayip hoşuma gitti: Amsterdam’da bulunduğu dönemde (1871) bir restoranda saklama kağıdı olarak kullanılan Japon baskılarını görüyor ve görüş o görüş, aşık oluyor. Bundan sonra da 231 Japon gravüründen oluşan bir koleksiyonu oluyor.

Renoir, Madame Claude Monet (Camille), 1872
Camille, sanatçının esin perisi, modeli ve karısı. Yıllarca birlikte yaşıyorlar ve ilk oğulları Jean Monet’nin doğmasından birkaç yıl sonra evleniyorlar (1870). Monet, evlilikleri boyunca Camille Doncieux’nün birçok portresini yapıyor. Enteresandır, Camille’in ölümünden (1879) sonra evlendiği ikinci karısı Alice’in hiç resmini yapmıyor. Karısının yandaki resmini yakın arkadaşı Auguste Renoir yapmış.
  
42 yaşındayken (1883) Giverny’ye taşınıyor ve sonraki hayatı orada oluşturduğu bahçesi, zambakları, Japon köprüsü ve çevresini resmetmekle geçiyor. Farklı hava koşulları ve günün farklı saatlerinde değişen ışık ve rengi keşfetmek, tutkusu haline geliyor. 1900'lerde katarakt sorunu başlıyor ve o gözlerle 60 kadar resim yapıyor. Bu dönemde, çok sevdiği kırmızı ve maviyi ayırt edemediği gibi nesnelerin kenarlarını da seçemiyor. Renkleri çamurumsu görüyor ve resimlerinde sarı tonlar ağır basıyor. Ameliyat olup görme yetisini kazanınca odönem resimlerine sahip çıkıyor, bir kısmını yeniden boyuyor.

Bu arada Sabancı Müzesi'ndeki Müzedechanga da “Monet Mutfakta Olsaydı” adlı bir etkinlik düzenliyormuş. Salı ve perşembe akşamları Monet'nin Giverny sofralarındaki tariflerinden esinlenerek oluşturulan menüyü tatmak mümkünmüş. Anlaşılan sergi bitmeden dört başı mamur empresyonist olacağız. Sergi 6 Ocak'a dek devam edecek. Aslında bir gün Monet'nin Giverny’deki (Paris’e 80 km) evini ve bahçesini ziyaret etmek çok hoş olabilir. "Güllü Yol"da yürümek istiyorum.

Unutmadan, "Monet’nin paleti ters koyulmuş." konusunda yanıldığımı, sergi sonunda Monet’nin paletli resimlerindeki tutuş şeklini iyice inceleyip anladım. “Sorry curator!”. Ancak başka bir iddiayı kazandım. O da açıklamasına bakmadan “Yelkenli” resminin akşam etkisi mi, gündüz etkisi mi olduğu konusunda idi. Melih gündüz dedi, ben akşam. Akşam etkisi kazandı.

Benim en çok sevdiğim Monet resimlerine gelince... Biri 19., biri 20. yüzyıl...
Monet, Güllü Yol, 1920-1922 ve Pourville Kumsalı, Günbatımı, 1882