roma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2013 Cumartesi

I due Foscari

2013, Verdi yılı. Giuseppe Verdi’nin 200. doğum yılı, tüm dünya operalarında bestecinin ölümsüz eserleriyle kutlanıyor. Dolayısıyla tam sezonda Roma’da bulunup da bir Verdi Operasına gidememem söz konusu dahi değildi. Gerçi son dakikacı olduğumdan, bilet bulamamaktan çok korktum ama tuzlu da olsa Verdi’nin I due Foscari’sine ana salonda iyi bir yer buldum. Hem de Riccardo Muti yönetiminde… Müthiş… “Oh neyse ki bilet buldum.” diye sevincimi duyan Rıfat “Allah Verdi demeyip gecenin tadını çıkar.” diye mesaj atmıştı o gün bana. Neyse ki Allah bilet verdi…

Akşam 7 gibi evden çıktım, hava yine atıştırıyordu. Metroya bindim, Termini’de inip az biraz yürüyerek Cumhuriyet Meydanı’ndaki Roma Operası’na (Teatro dell’Opera di Roma) rahatça varırım diye düşündüm. Termini’de indim.

I due Foscari, Teatro dell'Opera di Roma, 12 Mart 2013
İndim ama bir türlü çıkışı bulamadım. Termini ilk gün geldiğimdeki gibi tadilat halinde ve tabelalarda yazan hatlara bile güven olmuyor, her şey birbirine girmiş. Hiçbir yerde “Çıkış” yazmıyor, ne tarafa yönelsem ayrı bir hatta bağlanıyor. Dolandım dolandım, aynı şey. İçimden kendime “Kıro musun, çıkışı nasıl bulamazsın?” diye söylenirken, daha fazla debelenmemeye karar vererek karşıdan gelen genç İtalyan çifte doğru bir hamle yaptım: “Pardon çıkış ne tarafta acaba?”. Bir bana baktılar, bir birbirlerine ve İngilizce bilmediklerini söylediler. İçimden “Ya sabır” çekerek, “Çıkış, çıkış!” dedim. Basit bir soru gibi gelmişti oysa. Tekrar birbirlerine baktılar. Sonra araya tek bir İngilizce kelime ("go") koyarak, İtalyanca “Siz nereye gideceksiniz?” diye sordu adam. Oyunun başlamasına artık yirmi dakika kalmıştı ve delirmek üzereydim. “Sadece buradan dışarı çıkmak istiyorum.” dedim. Bu sefer kadın “Ama siz tam nereye gideceksiniz çıkınca?” dedi. “Opera’ya gideceğim ve sadece yirmi dakika kaldı.” dedim saatimi göstererek. Tekrar bakıştılar ama bu sefer fiziken de birbirlerine döndüler, beni tamamen unuttular ve başladılar tartışmaya. “Allah” dedim o an, "Bittiğim andır."

Adam: “Bu kız Termini’den çıkmasın, çıkarsa çok yürür.”
Kadın: “Çıkabilir aslında, çok uzun değil yol.”
Adam: “Kesinlikle çıkmasın, yağmur yağıyor, buradan başka bir hatta binsin.”
Kadın: “Ama hangi hatta? A a buldum. Biz Annanigna’ya gidiyoruz, o da Annanigna ile gitsin, yalnız biraz yürüyecek.”
Adam: “Si si, birlikte şu tarafa yürüyelim.”
Kadın: “Tamam, bence de, kesinlikle bizimle gelsin, zaten tek durak. Sen şimdi ona anlat.”

Bu arada ben hala tribünden “Çıkış, çıkış nerede, onu gösterin yeter.” diyorum. Bir yol sorduk, gelinen noktaya bakın! Tam İtalyan işi. Sonunda bana dönebildiler, son kararlarını açıkladılar ve beni de aralarına alarak yürümeye başladılar. Kısa bir an tereddüt ettiysem de bu ilgileri karşısında kaderime razı olarak yürümeye devam ettim. Bu arada hala bana bunun en kısa yol olduğunu anlatmaya uğraşıyorlardı ama onların konuşma süresinde ben zaten Opera’ya varırdım sanırım, tabii çıkışı bulabilseydim… Metronun içinde epey yürüdük, bir yandan içimden “Hay sizi İtalyan milleti gibi, inşaallah kafadan atmıyorlardır bunlar, Annanigna mannanigna.” diyordum. Beni Annanigna hattına kadar götürdüler, biletlerini basıp içeri de girdiler, onlar da aynı hattın ters yönündeki trene bineceklermiş. Yetmedi, tren gelene kadar benimle beklediler. “Gidin siz tamam, teşekkürler.” diyorum. “Yok bekleyeceğiz.” diyorlar. Trenin kapısı kapanırken arkamdan hala bağırıyorlardı: “Unutma, bir durak sonra iniyorsun, inince sol yapıyorsun biraz git, orası.” Tabii bu konuşmalar, el kol hareket silsilesi ile destekli şekilde gerçekleşiyor. İnince aynen dedikleri şekilde yaptım ve kendimi Opera’nın fuayesinde buldum. Çok rahat bir şekilde, vaktinde yetiştim. Tek sıra yapamayan İtalyan dostlarımızın arasından zar zor üstümü vestiyere attıktan sonra yerime geçtim. En çok da Riccardo Muti’yi bu kadar yakından izleyeceğim için heyecanlıydım. 10 dakika sonra oyun başladı.
Akrobatlar ve ip cambazları sahnesi, I due Foscari, 12 Mart 2013, Roma
Roma prömiyeri 6 Mart’ta yapılan I due Foscari (İki Foskariler), Verdi’nin 1844’te bestelediği üç perdelik lirik bir trajedi… Ben de 12 Mart’ta bu sezonun dördüncü oyununu görmüş oldum. İşin güzel tarafı, oyunda bir Türk sanatçı da vardı. Soprano Asude Karayavuz, Pisana’yı canlandırdı (Başroldeki Lucrezia’nın yakın arkadaşı rolündeki yardımcı kadın oyuncu). Her zamanki gibi dekor ve kostümleri deli gibi inceledim. Muhafazakâr olmakla birlikte çok çok başarılıydı. Muhafazakârlık da oyunun dönemine sadakatten ileri geliyor. Başroller iyiydi, Lucrezia rolündeki Tatiana Serjan’dan daha iyilerini Türkiye’de izledim. İki Foskarileri canlandıran Francesco Meli ve Luca Salsi belkanto tekniklerinde başarılıydı. Bizim Asude’nin partileri çok azdı, sahnelerini ise teatral açıdan yaratıcı buldum. Sonuçta Roma Operası’nda alkışa çıkan Türk bir sanatçı olması gurur vericiydi.

Riccardo Muti nota sehpası&orkestra elemanları
Riccardo Muti’ye gelince, Maestro’ya benim bir şey söylemem hadsizlik olur. Müthiş bir şef, gerçek bir lirik, sahneyi ve çukuru kontrolü altında tutarken bunu son derece dengeli bir şekilde yapan sağlam bir Napolili karakter. Onun nota sehpasını incelemek bile çok iyi geldi.

İki Foskariler, 1457’nin Venedik’inde geçiyor. Venedik Doçu Francesco Foscari’nin oğlu Jacopo, o dönemin Konseyi tarafından iki kere müebbete mahkûm edilir. Birincisi yabancı bir prensle görüşmekten, ikincisi de Konseyin liderini öldürmekten… Zaten oyun bu sahne ile açılır. Sonrasında da baba-oğul Foskarileri ve elbette genç Foscari, Jacopo’nun karısı Lucrezia’yı trajik günler beklemektedir. Sonunda Jacopo’nun masumiyeti ortaya çıksa da iş işten geçmiştir.

Oyunda iki ara verildi, ilk arada birkaç fotograf çekeyim dedim. Sonra beni de çeksinler diye bakınmaya başladım: “Kimi seçsem kimi seçsem?” Hemen yanımda oturan üç kişinin İngilizce konuştuğunu duyunca, iki koltuk solumda oturmakta olan yaşlı adama makineyi uzatarak “Mümkün mü acaba?” diye sordum. Bu arada adamın görece genç arkadaşı tam ortamızda ayakta duruyordu ve hemen atıldı çekmek için. Dedim ki “Yok siz olmaz, çok yakınsınız, oturan bay çekse daha iyi olur.” İçlerinden “Püü, utanmaza bak, bir de adam seçiyor.” demişlerdir kesin çünkü ben öyle deyince ayaktaki hafiften bir titredi. Yaşlı adam ise “Tabii ki çekerim.” diyerek makineyi aldı ve gözlüğüne rağmen makineyi gözüne dayayarak çekti. Sonra geri uzattı, hemen baktım, gözlerim kapalı çıkmış ve dedim ki “Ama bu olmamış, uyuyorum bunda, bir tane daha çekebilir misiniz?” Adam “Elbette.” diyerek ikinciyi de çekti: “Hazır mısın, gözünün açık olduğundan emin ol, çeek tim.”
Çektiği gibi de iki koltuk sağa kayarak sol yanıma oturdu ve “Amerika’nın neresindensin?” diye bir soru yöneltti. İçimden “Yahu bir fotograf çektirdik adam şeceremizi çıkaracak, Alabama’nın içindenim mi desem acaba, neyse ya adam da yaşlı, şimdi sıkıntı olmasın.” diye düşünerek “Türküm ben.” şeklinde yanıtladım. O an adamda bir “Hoppalaaa” edası oluştu ki sormayın, kısa süreli bir tsunamiye şahit olmuş gibi baktı ve normalleşme sürecine girdi. Sonra “Hangi rüzgâr attı seni Roma’ya?” sorusu ile devam etti. Ona da “İstanbul’daki Roma Dondurmacısı tavsiye etti.” demek geldi içimden ama içinde bulunduğumuz tarihi Roma Operası’na ayıp olmasın diye normallikle yanıtlayım dedim ve sohbet başladı. Türkiye’nin işsizlik oranlarından tutun da, mortgage piyasasına, politik gelişmelere kadar sordu. “Ajan mı bu?” diye şüphelenerek temkinli konuşmadım değil ama ajanlıkta hem tip hem yaştan kaybetti. Ne de olsa bu alanda en son Skyfall’u izlemişim. Sonra ne işle iştigal ettiğime geldi sıra. Sonra da niye operaya geldiğime taktı uzun müddet. Ben anlattım. Cebinden küçük bir not defteri çıkardı, notlarını, çizdiği desenleri gösterdi. O an o kadar şaşırdım ki zira ben de kasa kasa küçük not defteri bitiren, en ufak bir çağrışımı, aklıma geleni not alan ve sonra onları birleştiren ve zincir etkisiyle ilerleyen bir insanım. O da benzerini yaparmış meğer. Adama karşı “Dude” noktasına geldim ve “Biraz da ben sorayım artık, ne biçim iş, Mastermind’da mıyız neyiz?” dedim. Aynı bana sorduklarını ona soruyordum ki ikinci perde başladı.

30 Mart 2013 Cumartesi

Roma Tatili, benim

Papa'nın seçilmesinden bir gün önceydi. Roma Tatilimin gerçek olması için Piazza Bologna'dan bindiğim 310 numaralı otobüsle Piazza San Pietro'ya (San Pietro Meydanı) vardım. Bir insan seli, daha hoşu müthiş bir defile beni karşıladı. Bu rahip, rahibe dostlarımızın ne kadar da çok çeşit ve renkte kostümleri varmış, bazılarını çok beğendim. Tüm dünya televizyon ve radyoları meydanda, elini kaldırsan kameraya ya da mikrofona çarpıyorsun. Her yerde polis, zabıta. Herkes bazilikaya doğru yürüyor. Bir yandan "Vatikan'a sıra beklemeden girmek ister misiniz?" diye üstüne üstüne gelen turizm şirketi elemanları. Tüm bu kalabalıkta ne bir arbede ne de bir taşkınlık fark ettim. Bernini, 11 yılda tamamladığı meydanında toplanmış bu ruhani kalabalığı görseydi çok sevinirdi herhalde.

Piazza San Pietro, 12 Mart 2013
Roma Tatilimin gerçek olması demiştim, tabii ki nedeni Roma Tatili filmi. Güne buradan başlamamın nedeni, Roma Tatili filminin teknede dans sahnesinin bazilika yakınındaki Ponte Sant’Angelo'nun (Melekler Köprüsü) altında geçmesiydi. Bu sahne filmdeki en eğlenceli anlardan birisi. Prenses Ann (Audrey Hepburn), saçını kesen berberi tarafından bu geceye davet edilir. Tabii gizli ajanlar Prensesin peşindedir, gelirler ve tekne birbirine girer, bu arada Ann gitarı ajanların kafasına kafasına indirir, sahnenin sonu Tiber nehri sularıdır.

Melekler Kalesi ve Köprüsü
Papasal ortamın kalabalığında daha fazla bekleme yapmadan Bernini’nin 1667 – 1671 yılları arasında öğrencilerinin yardımıyla tamamladığı on melek heykelinin süslediği Ponte Sant’Angelo'dan tekrar karşıya geçip Tiber kenarından Trastevere bölgesine yürüdüm. Köprü üzerindeki dev heykeller, İsa’nın Tutkusu’ndaki her biri farklı bir enstrümanı tutan melekleri temsil ediyor. Bunlardan sadece ikisi bizzat Bernini tarafından yapılmış ama dönemin Papa’sı bunları açıkhavada sergilenemeyecek kadar güzel bulup bir kiliseye göndermiş. Sonrasında diğer heykellerle birlikte köprüye yerleştirilmek üzere bu iki heykelin replikası yaptırılmış. Bu arada yol üzerinde denk geldiğim şu bislere bir bakın, olmaz böyle şirinlik.


İspanyol Merdivenleri ve Via Margutta 51
Trastevere’de biraz gezindikten sonra esas hedefi unutmadan Via Condotti üzerinden İspanyol Merdivenlerinin oraya vardım ve filmde Gregory Peck’in evinin bulunduğu dar sokağa giriş yaptım: Voila Via Margutta! Sokak şu an bir sanat galerisi ve zanaatçiler sokağı olmuş. O arada birden yağmur indirdi. Biraz ilerledikten sonra 51 numaraya vardım. Vardım varmasına ama kapı duvar. Kapının önünde beklemeye başladım ki içerden bir kadın ve bir köpek çıktı. Hemen kadına yönelerek derdimi anlatmaya çalıştım ama anladığını anladığım halde ısrarla “Anlamıyorum İtalyanca’dan başka dil.” dedi. Üstüne “Yasak” dedi, eminim anlamamışsındır canım. Bir yandan köpeği sağ bacağımı bayağı bir yaladı, köpek resmen kot sever çıktı. Kadını epey bir oyaladım, “2 dakika bakıp çıkacağım, avluya bakayım sadece.” filan dediysem de olmadı. Birkaç arkadaşım “Bir şey olursa Fransızca’ya dön, çekinirler Fransızlardan.” demişti. Birden o aklıma geldi, switch on-off derhal Fransızca baskı yapmaya koyuldum, kadın biraz yumuşadıysa da döndü arkasını ve köpekle birlikte uzaklaştı.

Via Margutta 51, avlu ve merdivenler
Kaderime razı olmaya hazır değildim, biraz daha beklemeye karar verdim, hem kapı önünde yağmurdan da korunuyordum. Çantamdan elmamı çıkardım ve gelen geçenlerden hangisi bu kapıdan girecek diye kendi içimde bir yarışma açtım ki beşinci kişi elinde anahtar devasa kapıya yöneldi. “Allah mı gönderdi seni?” naralarıyla (içimden) adama yaklaştım. Çok mülayim bir insana benziyordu elinde alışveriş torbasıyla. Filmin ismini bilhassa İtalyanca söyleyerek Gregory Peck’in evine bakmaya geldiğimi, çok kısa kalacağımı söyledim. Kısa bir an düşündü ve “Gel benimle.” dedi. Adamın ‘gel benimle’si çok etkileyiciydi, kendimi filmde hissettim. Sonra kapıyı açtı, içeri girdik, yağmur tüm hızıyla sürüyordu. Avluyu geçtik ve filmde Hepburn’le Peck’in birlikte çıktıkları taştan dar koridordan eliyle yukarıyı işaret ederek Peck’in evini gösterdi ve sessiz olmamı rica ederek kendi evine doğru yöneldi. Çantamı ve şemsiyemi hemen yere atarak keşfe başladım. Burası bir avlunun etrafına inşa edilmiş konutlardan oluşuyor, Roma için oldukça yeşillikli bir yer.
Prenses Ann, Joe'dan ödünç para isterken... (1953, 2013)
Merdivenlerden yukarı çıktım, arkama döndüm ve gördüğüm karşısında sadece “Koşarak mı kaçsam yoksa uçarak mı?” diyebildim. Çünkü kapıda karşılaştığım köpekli kadın dönmüş ve gayet kızgın şekilde merdivenlerden bana doğru çıkıyordu. Burnundan soluyarak yanıma geldi, birbirimize baktık, ben gülmeye başladım, kadın daha da sinirlendi ama hiçbir şey söylemeden “Görürsün sen şimdi!” der gibi baktı ve evine gitti. Dolaşmaya devam ediyordum ki birden bir gürültü koptu. Biri öyle bir bağırıyordu ki, girdiğim koridordan geri dönüp bakmak durumunda kaldım. Sanırım 100 yaşındaki bir adam pencereye çıkmış “Git buradan, git buradan, haydi, hemen!” diye çığırıyor. 51 numarada İtalyancam gelişti resmen.

Adamı şöyle tasvir edeyim: üzerinde pijama ama aynı Peck’in filmdeki pijamasından -burada oturanlar film hala devam ediyor sanıyor olabilirler- hiç dişi yok, saçları, burnu Gargamel’e benziyor, hiç nefes almadan bağırabiliyor ve ellerini havaya kaldırmış bir o yana bir bu yana oynatıyor, o açıdan dinamik bir insan da diyebiliriz. Adama İngilizce başladım niye geldiğimi ve bir dakika içinde çıkacak olduğumu anlatmaya ama yok susmuyor. O anda anladım az evvelki köpekli kadın bu adamın bakıcısı ve içeri girdiği gibi adamı yatağından kaldırıp beni ispiyonlamış. Kendisi de muhtemelen İtalyan değil ama kraldan çok kralcı. Artık sinirlenmeye başlamıştım ki ampul yandı bende ve adama Fransızca söylenmeye başladım: “Komşunuz beni içeri aldı, kendisi izin verdi, gidin sorun, Roma Tatili filmi burada çekilmişti, bakıp çıkacağım, ne bağırıp duruyorsunuz, çıkacağım dedim ya!” Adam birden sustu, havaya kaldırdığı ellerini yere indirip “Tamam şimdi anladım, gezebilirsiniz.” dedi ve penceresini kapatıp içeri girdi. Demem o ki, Via Margutta 51’de ben de kısa film çektim ama kesinlikle değdi.

Prenses Ann: "Böyle bir yerde oturmak çok eğlenceli olmalı." (1953, 2013)
Ayrılırken yağmur diniyor gibiydi, Via Margutta'dan çıkıp Flaminio’dan otobüse binerek akşamki operaya hazırlanmak üzere evin yolunu tuttum. Otobüse ilk kez biletsiz bindim, bu yağmurda beni kontrol edecek İtalyan kontrolörün vereceği tüm cezalar İtalyana helal olsun. Tahmin ettiğim gibi kontrol eden olmadı ama her durakta adrenalin yükselmesi yaşamadım değil.*

* Bizi niye böyle yetiştirdiniz Anne, Baba, az gamsız olsaydık iyiydi ya…

19 Mart 2013 Salı

Tiziano


Roma Tatilimin ikinci gününde Selmin’le birlikte İtalya Cumhurbaşkanının resmi konutu olan Palazzo del Quirinale’nin (Quirinale Sarayı) bir parçası ve bir zamanlar Papalığın at ve at arabası garajı olan Scuderie del Quirinale’de yeni açılan Tiziano Sergisine gittik. Scuderie del Quirinale, günümüzde 3.000 metrekarelik bir kültürel aktivite ve sergi mekânı... Yapımı ise 1732’de tamamlanmış.

Sabah Piazza del Bologna civarındaki kosher fırında güzelce kahvaltımızı ettikten sonra önce opera biletini aldık, yolda giderken bici baci scooter’cıyı inceledik, ardından Scuderie del Quirinale’ye yollandık. Üstümüzü başımızı tek sıra yapamayan İtalyan dostlarımızın arasından vestiyere bırakmayı başardıktan sonra loş sergi alanına giriş yaptık. Flaşlı flaşsız her türlü fotograf çekmek yasak, her köşe başına kırmızı –kırmızı olması önemli– ceketli görevlileri dikmişler zaten. Bu yasak sergi ortamlarında uzmanlaştığımdan yine de flaşsız çektim, yasak olmasa çekmezdim. Resimdeki pembe bina Scuderie, diğeri de Cumhurbaşkanı konutu…

Venedikli Tiziano Vecellio, 16. yüzyıl İtalyan Rönesans sanatının başta gelen temsilcilerinden. Renk ve ışık üstadı, hem çağdaşlarını hem de kendinden sonra gelenleri etkilemiş bir sanatçı… Tiziano’nun soğuk mu soğuk gotik stilden bıkan ustası Bellini, olayı biraz sıcaklaştırmak amacıyla resme ışığı getirmeye çalışıyor. Tiziano da olayı alıyor ilerletiyor diyebiliriz. E boynuz kulak olayı…

Muhteşem Süleyman, Tiziano, 1539
Sergide, Tiziano’nun İtalya ve dünyanın dört bir yanındaki müzelerden getirilmiş en önemli eserleri (Il Concerto, La Bella, Carlo V Con il Cane, Flora, vb.) bir arada. Yani olacak şey değil, bulunmaz nimet…

Tiziano, Bellini’nin öğrencisi demiştim. Bu Bellini, Giovanni olan. Kardeşi Gentile Bellini, Fatih Sultan Mehmet’in portresini yapmıştı. Aferin, adından belli, kibar insanmış. Yine ta o günden belliymiş ki Tiziano da Kanuni Sultan Süleyman’ın portrelerini yapmış, hatta 1539’da tamamladığı "Muhteşem Süleyman" adlı Süleyman portresi, 2008’de Sotheby’s tarafından 1,25 milyon TL’ye satılmıştı. Yazıktır, çok aza gitmişti.

Süleyman deyince, Tiziano’nun adı Muhteşem Yüzyıl dizisinde de sıkça geçiyor. Barbaros Hayrettin’in İtalya’nın Sperlonga köyünü yakıp yıkmaktaki amacı “Tiziano’nun resmettiği meşhur düşes Giulia Gonzaga”yı yakalayıp Süleyman’a sunmaktan ibaret ama güzelliği dillere destan kadını yakalayamıyor. İtalya dönüşünde de Pargalı’ya anlatıyor durumu. Nilgün Cerrahoğlu, dizide bu konuda geçenlerin birebir doğru olduğunu Cumhuriyet’teki köşesinde yazmıştı.

Çerçeveleriyle bakmayı sevdiğimden, sergi alanında çektiğim Tiziano tablolarını paylaşıyorum. Aşağıda sırasıyla fazlasıyla hayran olduğum Il Concerto, Orfeo ed Euridice, Flora, Tiziano, La Bella... Bu eserlerin yapılış yılı aralığı 1508-1536. Tiziano kadınları etli butlu, çıplaklıklarından utanmayan kadınlar...

Son olarak, Scuderie’nin kafesinde espressolarımızı hüplettikten sonra Quirinale’den ayrıldık. Bunlar da binanın çıkışından manzaralar…
Scuderie del Quirinale, 10 Mart 2013
2013’ün en iyi sergilerinden biri olarak gösterilen Tiziano’yu Roma’ya yolu düşenlere şiddetle öneririm. Sıraya aldanmayın, hızlı ilerliyor. 16 Haziran’a kadar…

6 Eylül 2011 Salı

Roma Tatili, benim değil

En sevdiğim, izlemekten hiç sıkılmadığım filmlerden Roma Tatili’ni, Başak’a vermiştim. Geçenlerde getirdi, yerine kaldırmadan dayanamayıp tekrar açtım, babam da bana tabii ki tekrar katıldı. İzlerken düşündüm de scooter maceram aslında bu filmle başladı.

Ann, resmi davetlerde drakula tiplerle dans eden, giydiği ipek geceliklerle hiç arası olmayan, terliksiz basması yasak olan, uyumadan evvel süt ve kraker yemek durumunda olan genç bir prenses. Süt, krakerlerine eşlik ederken, kendisine okunmakta olan ertesi gün programını dinlemekten de hiç hoşlanmıyor: 08:30 – elçilik görevlileri ile kahvaltı, 09:00 – kimsesizler yurdu ziyareti…

Prenses, tüm bunları dinlerken kriz geçiriyor ve chucky gibi gülen kraliyet doktoru sakinleştirici iğneyi basıyor (Bu tipleri özel seçiyorlar kesin.). Ama o, pencereden kaçıyor, atlıyor bir kamyonetin arkasına ve tek günlük Roma tatili başlıyor. İşte 53 yapımı filmde ilk kez bu sahnede bir vespa görünüyor ve vespanın üzerindeki mutlu çift, kamyonetin arkasındaki Ann’e el sallıyor. Çok naif; bayılıyorum bu sahneye...

İğnenin etkisiyle, Ann bankta uyuyakalıyor ve oradan geçen Amerikalı gazeteci Joe tarafından bulunuyor. Joe, taksiyle onu evine göndermeye çalışsa da, omzunda tekrar uykuya dalan prensesi, prenses olduğunu bilmeden kendi evine götürmek zorunda kalıyor. Ertesi sabah hayatında ilk defa üstünde pijama ile uyanan Ann, Joe’nun evinden çıkarken, kendisine çarpmak üzere olan bir vespadan kıl payı kurtuluyor. Filmdeki ikinci vespa bu. Sonra biraz ileride pasajın solunda sadece yarısı görünen üçüncü vespa sahnede. Yedek lastiği arkasında…

Sonra Joe, Ann'i takibe başlıyor ve Ann İspanyol merdivenlerinde dondurma yerken tak diye karşısında bitiyor ve aslında birbirlerine aşık olan ikili, vespa sırtında şehir turuna başlıyor. -Hoş bir ayrıntı: Ann, vespaya yan oturuyor- Bir aralık, Ann direksiyona geçiyor ve güç bela arkasına atlayan Joe ile, önüne gelen her şeyi süpürüp devirerek sürüyor, birilerinin üstüne çıkmalarına ramak kala kendilerini karakolda buluyorlar. Joe, hemmen Amerikan basın kartını gösteriyor ve ‘biz aslında motosikletle kiliseye evlenmeye gidiyorduk’ diye uydurarak paçayı kurtarıyorlar. Neyse devamını anlatmayım bari…

Bence Audrey Hepburn, kariyerinin bu ilk filminde Oscar almasını vespaya borçlu; vespa da Audrey’e… Vespa, o yıl bu filmin etkisiyle 100 binin üzerinde satış yaptı ve vespa salgını başladı. Tabiattaki sosyal böceklerin en iyi bilinenleri arılar, karıncalar, vespalar (yabani arı) ve termitlerdir. İtalyanlar ne güzel isim bulmuş, yaratımda yetenekli millet vesselam.

Bunlar da benim konformist vespalar, biri Roma, diğeri İstanbullu. Başak, Didem, Nihan tekrar teşekkürler, tam da filmdeki vespanın renginde denk getirmişsiniz. Film, siyah beyaz olsa da posterlerindeki scooter'ın rengi ile aynı. Tabii Can'la Selmin’e de özel teşekkür. Bunlara bakmaya doyamıyorum.

Bir de, merak etme babacım dikkatli kullanırım.

Özgün Adı: Roman Holiday – Amerika dışında çekilen ilk Amerikan filmi.
Yönetmen: Willam Wyler.
Oyuncular: Roma, Vespa, Dondurma, Audrey Hepburn, Gregory Peck.