sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2015 Pazar

Şekerpare

Şekerpare, Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 29 Ekim 2015.


Seçim sonuçları: Algı, boyut, Kafka, Poe, insan ve saire... En iyisi 29 Ekim'de bizimkilerle gittiğimiz yeni oyunu yazayım.

Engin Alkan çok başka bir adam. Bu sefer de Yavuz Turgul'un yazdığı ve Atıf Yılmaz'ın çektiği 1983 yapımı Türk sineması klasiği Şekerpare'yi tiyatroya uyarlamış. Sadece oyunlaştırmamış bir de müziklemiş. Güzel bir iş çıkmış ortaya.
Şekerpare film afişi
Müzikal, Şehir Tiyatrolarının Kağıthane'deki Sadabad Sahnesi'nde. Kişi başı 12TL'lik biletlerimizi internetten aldım. Biraz geciktiğimden yan yana üç yer bulamasam da orada birleştik, sorun olmadı.
Şehir Tiyatroları Sahnesi'nde bir evlenme teklifi, 29 Ekim 2015.
Adınızı bilmiyoruz ama sizlere mutluluklar diliyoruz.
Salon çok doluydu. Dolu salonları görünce -bana ne oluyorsa- içimde bir hoşluk oluşuyor. Yerlerimize oturmuş oyunun başlamasını beklerken sahneye bir adam çıktı. Dedim ki 'Herhalde oyun bir anlatıcı ile başlıyor.' Ama öyle olmadı. Çıkan kişi bizim gibi izleyicilerden biriymiş ve kısa bir girizgah yapıp salonda oturmakta olan sevgilisi için "Sevgilim bir sanat aşığı, o yüzden buradan seslendim" dedi ve evlenme teklif etti. Hınca hınç dolu (600 civarı kişi) salonda alkış koptu tabii. Bu anlamlı 29 Ekim'de bize de hoş bir sürpriz oldu. Ardındansa oyun, çalgılar çengiler eşliğinde başladı.
Şekerpare, Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 29 Ekim 2015.



19. yüzyıl İstanbul'undayız. Halkı haraca bağlamış olan Komiser Ziver'in karakoluna tayin olan saftirik Bekçi Cumali, Galata'nın genelevindeki güzellik Şekerpare'ye aşık olur. Ziver ise evde de rahat durmamaktadır ve evlatlığını hamile bırakmıştır. Durumu haliyle karısına ve baldızına anlatamayan Ziver, Cumali'yi türlü oyunlarla evlatlığına yamamaya ve böylelikle kendini aklamaya çalışacaktır. Fakat her şeyden haberi olan genelev sahibi Letafet ve hayli yetenekli kızları Cumali'yi de yanlarına alarak Ziver'e bir oyun oynar.
Şekerpare, Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 29 Ekim 2015. Hurşit ile Ziver didişirken.
Müzikler bir harika, bu kadar mı güzel oturtulur oyuna. Dönemin longa, sirto ve zeybekleri kullanılmış; hepsi bildik ezgiler. Bunların üzerine sözleri de Engin Alkan yazmış. Oyuncuların çoğu belli ki müzikal oyuncuları. Sesler bir harikaydı. 

Kostümler ve koreografi hoşuma gitti. Dekor tasarımını pek tutmadım. Dönen platformla yakalanan hareket tamam ama genelinde zayıf kalmıştı dekor. Danslar güzeldi. Engin Alkan, ne güzel dans ediyorsun ya! 10 parmağında 10 marifet... Yazıyor, yönetiyor, oynuyor, dans ediyor, şarkı söylüyor. Bir de genelevdeki kızlardan Safinaz'ın dansları çok iyiydi. 
Şekerpare, Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 29 Ekim 2015.
Alkan, oyun kitapçığında bu oyunu ele alma nedenlerini anlatırken şöyle demiş: "... Mizaha ihtiyacım var: Şu hayatta yalnız olmadığımı, tüm farklılıklarımıza rağmen diğerleriyle canımızın aynı yerlerinden acıdığını görmeye ve göstermeye ihtiyacım var. Korkularımı paylaşmaya, öfkemi sağaltmaya, toplumsal şizofreninin yarattığı heyelandan kurtulmak için, ait olduğum kültürün köklerine sımsıkı tutunmaya ihtiyacım var..." Helal olsun, mükemmel özet. Öfkemizi sağaltmalıyız, çok doğru!

Bu tarz müzikal komediler, bence toplumun tüm kesimlerince beğeniliyor. Zaten salonda her kesimden insanı görmek mümkündü ve bu çok hoştu. 
Şekerpare, Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 29 Ekim 2015.
Oyun uzun, 23:40'ta bitti: 2 perde - 3 saat. Eğlence sabit ama içeriğini çok da hopbidi sanmayın. Günümüze çok yerinde göndermeler yapılıyor. 19. yüzyılda geçse de içerik çok berrak ve yakın gelecek size.

Oyundan hoşuma giden replikler:
"Hurşit!" (Komiser Ziver'in haraçlarını toplattığı yardımcısının adı bile gülmeme yetiyor. Gerçi ben Hurşit Yenigün ve arkadaşları ile gemide çektikleri klibe de çok gülerdim.)
"Oruvaar! (Au revoir-Fransızcada 'görüşmek üzere' anlamına gelir) Alı var moru var!"
"Point yap" (Buna çok güldüm: Komiser Ziver, Hurşit'in kendisinden gizli botunun altına sakladığı haraç paralarını çıkarmak için davranır. Var gücüyle çekiştirir ama bot bir türlü çıkmaz. Sonunda Hurşit'e 'point yap' der. Yani botun kolay çıkması için ayak parmaklarını ileriye doğru -point aynı zamanda pilates prensiplerinden biri- birleştirmesini ister.)
"Benim adım Letafet, tepem atarsa olurum bir felaket!"
"Eseye vu (Essayez vous-Fransızcada 'oturun' anlamına gelir) Ha?! Kime vu?"
"Haşin erkek sesi yatağında tiz kadın sesi..."
"Biraz nüktedan olur musun lütfeeen!" (Ziver işine gelmediği zaman karşısındakini şaşırtmak için sık sık bunu kullanır.)
"Affet Letafet, sabret cenabet"
"Bi kahveyi bi ordu mu yapazaaaz"
"Bülbülüm kukurikum benim"
"Şikirparem benimm!" (Bekçi Cumali, sevgilisi Şekerpare'ye böyle seslenir.)

Bu müzikalin birçok ödüle koşacağına inanıyorum. Tek bir eleştiri: Güzelce basılmış olan tanıtım kitapçığında oyunun kısa özeti dışında her şey vardı.

Yazan: Yavuz Turgul
Uyarlayan/Reji/Şarkı Sözleri: Engin Alkan
Dramaturji: Sinem Özlek
Sahne Tasarımı: Bariş Dinçel
Kostüm Tasarımı: Duygu Türkekul
Işık Tasarımı: Cem Yilmazer
Müzik/Şef/Klavye: Burçak Çöllü
Koreografi: Senem Oluz
Ses: Metin Küçükyilmaz
Oyuncular: Ziver: Engin Alkan - Cumali: Uğur Dilbaz - Şekerpare: Dolunay Pircioğlu - Hurşit: Aybar Taştekin - Letafet: Tanju Tuncel/Nurdan Gür - Afet: Pervin Bağdat - Peyker/1.Nöbetçi: Zeynep Göktay Dilbaz - Mahmure/3.Nöbetçi: Zeynep Çelik Küreş - Handune: Yeşim Mazıcıoğlu - Galatalı: Ümit Bülent Dinçer - Safinaz: Yağmur Damcıoğlu - Gülnihal: Aslı Menaz - Nevcihan/2.Nöbetçi: Berfu Aydoğan - Nazır Efendi: Cem Baza - Balıkçı/Müştak/Kınalı Yapıncak: Cafer Alpsolay - Terzi/Yüzen Takunya: Volkan Öztürk/Onur Demircan - Şerbetçi/Bedri/Sarı Sansar: Çağlar Ozan Aksu - Peynirci/Polis: Ercan Demirhan - Manav/Polis: Emre Çağrı Akbaba
Prömiyer: 25 Mart 2015, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi, İstanbul.

30 Mart 2013 Cumartesi

Roma Tatili, benim

Papa'nın seçilmesinden bir gün önceydi. Roma Tatilimin gerçek olması için Piazza Bologna'dan bindiğim 310 numaralı otobüsle Piazza San Pietro'ya (San Pietro Meydanı) vardım. Bir insan seli, daha hoşu müthiş bir defile beni karşıladı. Bu rahip, rahibe dostlarımızın ne kadar da çok çeşit ve renkte kostümleri varmış, bazılarını çok beğendim. Tüm dünya televizyon ve radyoları meydanda, elini kaldırsan kameraya ya da mikrofona çarpıyorsun. Her yerde polis, zabıta. Herkes bazilikaya doğru yürüyor. Bir yandan "Vatikan'a sıra beklemeden girmek ister misiniz?" diye üstüne üstüne gelen turizm şirketi elemanları. Tüm bu kalabalıkta ne bir arbede ne de bir taşkınlık fark ettim. Bernini, 11 yılda tamamladığı meydanında toplanmış bu ruhani kalabalığı görseydi çok sevinirdi herhalde.

Piazza San Pietro, 12 Mart 2013
Roma Tatilimin gerçek olması demiştim, tabii ki nedeni Roma Tatili filmi. Güne buradan başlamamın nedeni, Roma Tatili filminin teknede dans sahnesinin bazilika yakınındaki Ponte Sant’Angelo'nun (Melekler Köprüsü) altında geçmesiydi. Bu sahne filmdeki en eğlenceli anlardan birisi. Prenses Ann (Audrey Hepburn), saçını kesen berberi tarafından bu geceye davet edilir. Tabii gizli ajanlar Prensesin peşindedir, gelirler ve tekne birbirine girer, bu arada Ann gitarı ajanların kafasına kafasına indirir, sahnenin sonu Tiber nehri sularıdır.

Melekler Kalesi ve Köprüsü
Papasal ortamın kalabalığında daha fazla bekleme yapmadan Bernini’nin 1667 – 1671 yılları arasında öğrencilerinin yardımıyla tamamladığı on melek heykelinin süslediği Ponte Sant’Angelo'dan tekrar karşıya geçip Tiber kenarından Trastevere bölgesine yürüdüm. Köprü üzerindeki dev heykeller, İsa’nın Tutkusu’ndaki her biri farklı bir enstrümanı tutan melekleri temsil ediyor. Bunlardan sadece ikisi bizzat Bernini tarafından yapılmış ama dönemin Papa’sı bunları açıkhavada sergilenemeyecek kadar güzel bulup bir kiliseye göndermiş. Sonrasında diğer heykellerle birlikte köprüye yerleştirilmek üzere bu iki heykelin replikası yaptırılmış. Bu arada yol üzerinde denk geldiğim şu bislere bir bakın, olmaz böyle şirinlik.


İspanyol Merdivenleri ve Via Margutta 51
Trastevere’de biraz gezindikten sonra esas hedefi unutmadan Via Condotti üzerinden İspanyol Merdivenlerinin oraya vardım ve filmde Gregory Peck’in evinin bulunduğu dar sokağa giriş yaptım: Voila Via Margutta! Sokak şu an bir sanat galerisi ve zanaatçiler sokağı olmuş. O arada birden yağmur indirdi. Biraz ilerledikten sonra 51 numaraya vardım. Vardım varmasına ama kapı duvar. Kapının önünde beklemeye başladım ki içerden bir kadın ve bir köpek çıktı. Hemen kadına yönelerek derdimi anlatmaya çalıştım ama anladığını anladığım halde ısrarla “Anlamıyorum İtalyanca’dan başka dil.” dedi. Üstüne “Yasak” dedi, eminim anlamamışsındır canım. Bir yandan köpeği sağ bacağımı bayağı bir yaladı, köpek resmen kot sever çıktı. Kadını epey bir oyaladım, “2 dakika bakıp çıkacağım, avluya bakayım sadece.” filan dediysem de olmadı. Birkaç arkadaşım “Bir şey olursa Fransızca’ya dön, çekinirler Fransızlardan.” demişti. Birden o aklıma geldi, switch on-off derhal Fransızca baskı yapmaya koyuldum, kadın biraz yumuşadıysa da döndü arkasını ve köpekle birlikte uzaklaştı.

Via Margutta 51, avlu ve merdivenler
Kaderime razı olmaya hazır değildim, biraz daha beklemeye karar verdim, hem kapı önünde yağmurdan da korunuyordum. Çantamdan elmamı çıkardım ve gelen geçenlerden hangisi bu kapıdan girecek diye kendi içimde bir yarışma açtım ki beşinci kişi elinde anahtar devasa kapıya yöneldi. “Allah mı gönderdi seni?” naralarıyla (içimden) adama yaklaştım. Çok mülayim bir insana benziyordu elinde alışveriş torbasıyla. Filmin ismini bilhassa İtalyanca söyleyerek Gregory Peck’in evine bakmaya geldiğimi, çok kısa kalacağımı söyledim. Kısa bir an düşündü ve “Gel benimle.” dedi. Adamın ‘gel benimle’si çok etkileyiciydi, kendimi filmde hissettim. Sonra kapıyı açtı, içeri girdik, yağmur tüm hızıyla sürüyordu. Avluyu geçtik ve filmde Hepburn’le Peck’in birlikte çıktıkları taştan dar koridordan eliyle yukarıyı işaret ederek Peck’in evini gösterdi ve sessiz olmamı rica ederek kendi evine doğru yöneldi. Çantamı ve şemsiyemi hemen yere atarak keşfe başladım. Burası bir avlunun etrafına inşa edilmiş konutlardan oluşuyor, Roma için oldukça yeşillikli bir yer.
Prenses Ann, Joe'dan ödünç para isterken... (1953, 2013)
Merdivenlerden yukarı çıktım, arkama döndüm ve gördüğüm karşısında sadece “Koşarak mı kaçsam yoksa uçarak mı?” diyebildim. Çünkü kapıda karşılaştığım köpekli kadın dönmüş ve gayet kızgın şekilde merdivenlerden bana doğru çıkıyordu. Burnundan soluyarak yanıma geldi, birbirimize baktık, ben gülmeye başladım, kadın daha da sinirlendi ama hiçbir şey söylemeden “Görürsün sen şimdi!” der gibi baktı ve evine gitti. Dolaşmaya devam ediyordum ki birden bir gürültü koptu. Biri öyle bir bağırıyordu ki, girdiğim koridordan geri dönüp bakmak durumunda kaldım. Sanırım 100 yaşındaki bir adam pencereye çıkmış “Git buradan, git buradan, haydi, hemen!” diye çığırıyor. 51 numarada İtalyancam gelişti resmen.

Adamı şöyle tasvir edeyim: üzerinde pijama ama aynı Peck’in filmdeki pijamasından -burada oturanlar film hala devam ediyor sanıyor olabilirler- hiç dişi yok, saçları, burnu Gargamel’e benziyor, hiç nefes almadan bağırabiliyor ve ellerini havaya kaldırmış bir o yana bir bu yana oynatıyor, o açıdan dinamik bir insan da diyebiliriz. Adama İngilizce başladım niye geldiğimi ve bir dakika içinde çıkacak olduğumu anlatmaya ama yok susmuyor. O anda anladım az evvelki köpekli kadın bu adamın bakıcısı ve içeri girdiği gibi adamı yatağından kaldırıp beni ispiyonlamış. Kendisi de muhtemelen İtalyan değil ama kraldan çok kralcı. Artık sinirlenmeye başlamıştım ki ampul yandı bende ve adama Fransızca söylenmeye başladım: “Komşunuz beni içeri aldı, kendisi izin verdi, gidin sorun, Roma Tatili filmi burada çekilmişti, bakıp çıkacağım, ne bağırıp duruyorsunuz, çıkacağım dedim ya!” Adam birden sustu, havaya kaldırdığı ellerini yere indirip “Tamam şimdi anladım, gezebilirsiniz.” dedi ve penceresini kapatıp içeri girdi. Demem o ki, Via Margutta 51’de ben de kısa film çektim ama kesinlikle değdi.

Prenses Ann: "Böyle bir yerde oturmak çok eğlenceli olmalı." (1953, 2013)
Ayrılırken yağmur diniyor gibiydi, Via Margutta'dan çıkıp Flaminio’dan otobüse binerek akşamki operaya hazırlanmak üzere evin yolunu tuttum. Otobüse ilk kez biletsiz bindim, bu yağmurda beni kontrol edecek İtalyan kontrolörün vereceği tüm cezalar İtalyana helal olsun. Tahmin ettiğim gibi kontrol eden olmadı ama her durakta adrenalin yükselmesi yaşamadım değil.*

* Bizi niye böyle yetiştirdiniz Anne, Baba, az gamsız olsaydık iyiydi ya…

28 Ocak 2013 Pazartesi

Pour mon bibi*

Boris - Michelle Vian, Duke Ellington, 1950
Günlerin Köpüğü… Seviyorum bu ismi, çok özel bir eser benim için. Aslında trajik bir aşk hikâyesi ama içindeki kendi evreni ve fantastik ögelerle birleştiğinde bu tanımlama çok yetersiz kalıyor. Kimilerine göre çatlak bana göre dahi Boris Vian’ın (1920-1959) 1946 yılında yayımlanmış bu romanı, filme çekiliyormuş ve Nisan ayında gösterime girecekmiş. Uzun zamandır bir film haberine bu kadar sevinmemiştim, ilk Yekta Kopan'ın blogunda okudum.

Ana kahramanlar Chloé, Colin, Chick ve elbette siyah bıyıklı gri fareyi izlemek için sabırsızlanıyorum. Başrollerde Audrey Tatou, Romain Duris, Gad Elmaleh, Omar Sy var.

Böylesi absürd bir eserin sinema uyarlaması da her babayiğidin harcı değil. Bu işe Fransız yönetmen Michel Gondry soyunmuş. Gondry, Eternal Sunshine of the Spotless Mind’in da yönetmeni. Bence Günlerin Köpüğü de iyi bir yapım olacaktır. Gondry’nin dedesi de synthesizer’ın mucidiymiş, bu bilgi önemli bence…

Vian yaşadığı sırada anlaşılmış sanatçılardan değil. Kendisi aynı zamanda bir caz aşığı, caz eleştirmeni… Bu alanda hem eser vermiş hem de söylemiş bir kişi. 500 civarı eseri var. Kültleşmesi vefatından sonra oluyor ve günümüzde dahi birçok ünlü sanatçı ondan ilham aldığını söylüyor. Bunların en önemlisi bence Serge Gainsbourg’dur. Gainsbourg, Vian’ı sahnede gördükten sonra şarkıcılık kariyerine başlama kararı aldığını söyler. Şimdi kendisi de bir kült ve birçok kişiye ilham vermeye devam ediyor. Serge de keşke daha uzun yaşasaydı. Vian'ın en meşhur parçalarından Asker Kaçağı'nı paylaşıyorum. Savaş karşıtı parçası...


Vian’a göre esas olay aşktır ve de Duke Ellington’dır. Bu ikisi de aynıdır ve geri kalan boştur, yok olmalıdır. Çok hoşuma gidiyor bu bakış. Tabii o yılların Paris’inde, St Germain’inde bu bohemi tatmak da başka türlü bir histir herhalde. Zaten kendisi yazın olayına 21 yaşında evlendiği Michelle’i eğlendirmek için şiirler yazarak, yani yine aşk uğruna başlamış, Günlerin Köpüğü’nü de ona atfetmiştir. Gerçi Michelle sonra onu arkadaşı Sartre ile aldatmıştır ve Vian Michelle’den boşanmıştır.

Çağrışım kişisi bendenizin aklına yine bir şey takıldı. Denenmesini isterdim. Geçenlerde gittiğim konserinde, Hiromi, son albümündeki eserini anlatıyordu. “Bu bestem üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm Fantasy, ikincisi Reality ve bitiş In Between.” Sonra dinledik ve parçasına ne kadar güzel isim koyduğunu anladık ve bunun üzerine konuştuk. “Parçayı nasıl da güzel tanımlamış!” Düşünüyorum da, Hiromi bir fantazya ürünü olan Günlerin Köpüğü’nü bestelemeli, çok enteresan olabilir.

Filmin fragmanı muhteşem olmuş bence, eserin temel temalarının -aşk, ölüm, hastalık- tamamına yer verilmiş.


*Günlerin Köpüğü'nü atfettiği eşi Michelle Vian'a verdiği isim (Amerikan hayranlığıyla 'baby'den esinlenerek)

6 Eylül 2011 Salı

Roma Tatili, benim değil

En sevdiğim, izlemekten hiç sıkılmadığım filmlerden Roma Tatili’ni, Başak’a vermiştim. Geçenlerde getirdi, yerine kaldırmadan dayanamayıp tekrar açtım, babam da bana tabii ki tekrar katıldı. İzlerken düşündüm de scooter maceram aslında bu filmle başladı.

Ann, resmi davetlerde drakula tiplerle dans eden, giydiği ipek geceliklerle hiç arası olmayan, terliksiz basması yasak olan, uyumadan evvel süt ve kraker yemek durumunda olan genç bir prenses. Süt, krakerlerine eşlik ederken, kendisine okunmakta olan ertesi gün programını dinlemekten de hiç hoşlanmıyor: 08:30 – elçilik görevlileri ile kahvaltı, 09:00 – kimsesizler yurdu ziyareti…

Prenses, tüm bunları dinlerken kriz geçiriyor ve chucky gibi gülen kraliyet doktoru sakinleştirici iğneyi basıyor (Bu tipleri özel seçiyorlar kesin.). Ama o, pencereden kaçıyor, atlıyor bir kamyonetin arkasına ve tek günlük Roma tatili başlıyor. İşte 53 yapımı filmde ilk kez bu sahnede bir vespa görünüyor ve vespanın üzerindeki mutlu çift, kamyonetin arkasındaki Ann’e el sallıyor. Çok naif; bayılıyorum bu sahneye...

İğnenin etkisiyle, Ann bankta uyuyakalıyor ve oradan geçen Amerikalı gazeteci Joe tarafından bulunuyor. Joe, taksiyle onu evine göndermeye çalışsa da, omzunda tekrar uykuya dalan prensesi, prenses olduğunu bilmeden kendi evine götürmek zorunda kalıyor. Ertesi sabah hayatında ilk defa üstünde pijama ile uyanan Ann, Joe’nun evinden çıkarken, kendisine çarpmak üzere olan bir vespadan kıl payı kurtuluyor. Filmdeki ikinci vespa bu. Sonra biraz ileride pasajın solunda sadece yarısı görünen üçüncü vespa sahnede. Yedek lastiği arkasında…

Sonra Joe, Ann'i takibe başlıyor ve Ann İspanyol merdivenlerinde dondurma yerken tak diye karşısında bitiyor ve aslında birbirlerine aşık olan ikili, vespa sırtında şehir turuna başlıyor. -Hoş bir ayrıntı: Ann, vespaya yan oturuyor- Bir aralık, Ann direksiyona geçiyor ve güç bela arkasına atlayan Joe ile, önüne gelen her şeyi süpürüp devirerek sürüyor, birilerinin üstüne çıkmalarına ramak kala kendilerini karakolda buluyorlar. Joe, hemmen Amerikan basın kartını gösteriyor ve ‘biz aslında motosikletle kiliseye evlenmeye gidiyorduk’ diye uydurarak paçayı kurtarıyorlar. Neyse devamını anlatmayım bari…

Bence Audrey Hepburn, kariyerinin bu ilk filminde Oscar almasını vespaya borçlu; vespa da Audrey’e… Vespa, o yıl bu filmin etkisiyle 100 binin üzerinde satış yaptı ve vespa salgını başladı. Tabiattaki sosyal böceklerin en iyi bilinenleri arılar, karıncalar, vespalar (yabani arı) ve termitlerdir. İtalyanlar ne güzel isim bulmuş, yaratımda yetenekli millet vesselam.

Bunlar da benim konformist vespalar, biri Roma, diğeri İstanbullu. Başak, Didem, Nihan tekrar teşekkürler, tam da filmdeki vespanın renginde denk getirmişsiniz. Film, siyah beyaz olsa da posterlerindeki scooter'ın rengi ile aynı. Tabii Can'la Selmin’e de özel teşekkür. Bunlara bakmaya doyamıyorum.

Bir de, merak etme babacım dikkatli kullanırım.

Özgün Adı: Roman Holiday – Amerika dışında çekilen ilk Amerikan filmi.
Yönetmen: Willam Wyler.
Oyuncular: Roma, Vespa, Dondurma, Audrey Hepburn, Gregory Peck.