iksv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iksv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mayıs 2020 Cuma

Tarihe Not Düşmek

Serge Renko ve Marc Citti, Tarihe Not Düşmek, Fransız Kültür Merkezi, 15 Kasım 2019, İstanbul.

Şirketteki ekibimizin sanata duyarlılığı yüksek, uzun süredir birlikte bir şeyler yapalım diyorduk. Ömür, İKSV Tiyatro Festivali’ni takip ediyordu ve Burçak’la birlikte festivalden bir oyun seçtiler. Cuma iş çıkışı Kanyon’da güzel bir yemek yedikten sonra metroyla Taksim’e geçtik. Oyun Fransız Kültür’ün salonundaydı. Bu da ayrıca hoşuma gitti, en son Pelin’in küratörlüğünü yaptığı bir fotoğraf sergisinin açılışı için Özgür’le birlikte gitmiştik. Avlu şeklindeki bahçesini ve ambiyansını severim.

Fransız Kültür’ün yoğun önlemli kapısından geçerken anladım ki Ömür’ün bana önceden verdiği bileti ofiste unutmuştum. Neyse içeri girdik, birer kahve aldık ve avluda yudumlamaya başladık. Salona doğru yürürken bir yandan içeri nasıl gireceğimi düşünüyordum ama bir yandan da bu oyunu izleyeceğimi hissediyordum. Kapıdaki sempatik görevli beni yöneticisine götüreceğini söyledi, birlikte tekrar avluya çıktık. Orada bulduğumuz yöneticisine durumu anlattım ve hemen ‘Normalde asla izin veremiyorum ama bu seferlik tamam, sorun olmaz’ dedi. Teşekkür ederim Mr Yönetici.
Bizim ekiple Fransız Kültür'deyiz. Tarihe Not Düşmek Oyunu, 15 Kasım 2019, İstanbul

Başlayana kadar adı dahil, oyun hakkında en ufak fikrim yoktu, önceden bakma fırsatım da olmamıştı. Bomboş bir sahne, tek bir bank ve yere saçılmış kâğıtlarla başladı. Tirad yapar gibi konuşan iki adam. Fransız bir kumpanyanın Fransızca dilindeki oyunu. Buna da ayrı sevindim. Kısa süre sonra anladım ki oyun, Charlie Hebdo saldırısını anlatıyor. Ancak anlatırken olayın arka planını ve sonrasındaki düzeni de çok güzel veriyor.

Ocak 2015’te Paris’in göbeğinde iki Fransız vatandaşı tarafından saldırıya uğrayan 50 yıllık mizah dergisi Charlie Hebdo’nun baş editörü dahil sekiz çizeri, iki polis ve toplamda on iki kişi hayatını kaybetmişti. Akabinde tüm dünya “Je suis Charlie” (Ben Charlie’yim) sloganı ile olayı protesto etmiş, Fransızlara destek olmuştu.
Charlie Hebdo, dünya olayları hakkında her daim bir eleştirisi olan sol tandanslı çok meşhur bir dergi. Radikaller tarafından neden saldırıya uğradığını anlamak zor değil. Ocak 2015 olaylarından önce de Charlie Hebdo’ya molotof kokteyli atıldığını hatırlıyorum. Hz. Muhammed’li çok sayıda karikatürü yüzünden hemen bütün çizerlerinin başına ödül koyulmuştu ancak onlar çizmekten vazgeçmediler.
Sevdiğim çizerlerden Brezilyalı Carlos Latuff, Charlie Hebdo olayını böyle görmüştü.
Bu saldırı aslında bölünen bir toplumun, tekrar bir olmasını sağladı. Dönemin Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın çağrısıyla dünya liderleri Paris’te bir protesto yürüyüşü yapmış, hatta en ön sırada yer almak için liderler arasında çekişme yaşanmıştı. Protokole göre Ahmet Davutoğlu'nun o gün yürüyüşte ikinci sırada yer alması gerekirken nasıl ilk sıraya geçtiğine ilişkin perde arkası da epey konuşulmuştu.
Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, saldırıya karşı Paris’te gerçekleşen yürüyüşe katılmıştı. Bu fotoğrafın bir önemi de batılı liderlerin yanı sıra Filistin, İsrail, Türkiye devletlileri ve Ürdün Kral ve Kraliçesinin bir arada olması. Bu yürüyüşe 1,5 milyon kişi katılmıştı. Ocak 2015, Paris.

Bu oyun, saldırının ardından aynı yıl içinde yayınlanan ve tarihçi Patrick Boucheron ile yazar Mathieu Riboulet’nin bu olayları tüm çıplaklığıyla kaydetmek amacıyla yazdıkları ‘Prendre Dates’ adlı kitabından Delphine Ciavaldini tarafından uyarlanmış. Yani kitap yetmemiş, bir de tiyatrosunu yapalım ve tüm dünyada festivallerde durumu anlatalım, canlı tutalım demişler. Fransızlar protesto kültüründe tüm dünyadan her daim önde oldu, burada da benzer bir tarz hissettim. İlginç bir anekdot geldi bu noktada aklıma: İki yıl önce Güney Amerika’dan Air France ile dönecekken, Air France işçilerinin grevi nedeniyle Emirates ile dönmüştüm. Fransız’ın protestosu olsun diye bir şekilde Arap’ın desteğini almış olduk. İronik.
Oyunun Türkçe adı da hoş: ‘Tarihe Not Düşmek’. Oyuncular, Serge Renko ve Marc Citti. Oyuncudan çok anlatıcı demek daha doğru olur.

Oyunu bir belgesel izliyor gibi izledim ve Charlie Hebdo olayını farklı açılardan anlama fırsatını buldum. Metin sağlam, konu ürkütücü. Oyunla ilgili değilse de Charlie Hebdo saldırısıyla ilgili kişisel özetim şu: Sömürgenizden ülkenize birkaç nesil önce gelip, banliyönüzde doğup, okullarınızda eğitim alan ve Fransız pasaportu taşıyan iki kişi, yani esasen içinizden iki yurttaşınız, kendilerinin dini kökenlerine hakaret ettiklerini düşündükleri diğer yurttaşlarınızı (ülkenin en iki karikatürist ve çizerlerini) roketatarlarla tarıyor. Durum Rusların matruşkasına benziyor. İç içe konular, çıkmaz sokak…

Charlie Hebdo, en değerli çizerlerini -hatta bazılarına düşünür demek mümkün, çünkü Chomsky’den daha yüksek etkileri vardı- kaybetti ancak yayın hayatına devam ediyor. Hatta bu saldırı sonrası çıkan ilk sayısı Türkçe dahil 16 dilde yayımlandı ve korkmadan kapakta yine Hz. Muhammed’in karikatürüne yer verdiler. Bu düşünce özgürlüğü için çok kararlı ve cesur bir hareketti. Çizimde gözü yaşlı Hz. Muhammed “Je Suis Charlie” (Ben Charlie’yim) yazılı bir dövizi tutuyor, üstte de “Tout est pardonné” (Her şey affedildi) yazıyordu. Derginin genel yayın yönetmeni 3 milyon baskıyla çıktıkları bu sayı ile ilgili "En önemlisi Türkçe baskı çünkü Türkiye’de anayasal laiklik saldırı altında” demişti.

3 Ekim 2015 Cumartesi

Tuzlu Su

Venere Degli Stracci'nin Paçavraların Venüs'ü adlı çalışması. Beton, emaye, paçavralar, 1967.
1933 doğumlu sanatçı Venüs'ü paçavralarla birleştirmiş. Yani yüksek sanat sıradan yaşama girmiş.
Yükselen paçavra yığını aynı zamanda yükselmekte olan Mayıs 68 Hareketi kalabalığını da temsil ediyor.
27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

14. İstanbul Bienali geçen ay başladı. 13. süne gitmemiştim. Ancak bu seferkinin teması ilgimi çekti: “Tuzlu Su”. Daha gitmeden ne çağrıştırıyor? Foşşş… Attım kendimi Ege Denizi’ne. Neden Ege? Orta tuzlu severim de ondan.

Tuzlu su ne yapar? Fiziksel olarak ferahlatır. Zihinsel olarak boşaltır. Tinsel olarak hafifletir. Mucize gibi bir şey.
Marwan Rechmaoui'nin Sütunlar adlı çalışması. Beton, metal, çeşitli malzemeler, 2015.
1964 doğumlu Lübnanlı sanatçının Beyrut'tan ilham alan heykel çalışması kentleşme ve davranışsal demografi temalarını yansıtıyor. Binalar bombalansa da sütunlar ayakta kalıyor. Pek tabii ki ben de davranışsal olarak kendimi belli ediyorum. 5 kardeş veya dur! 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul










a
Bayramın son günü bu düşüncelerle metroya atladım, vardım Karaköy’e. Biraz hastaydım. Kulaklar az işitiyor, burun tıkalı, tıs tıslıyorum devamlı. 50 dakika gecikmeyle -ne yapayım tam çıkarken bayram için misafir geldi eve- Melih’le buluştuk. Melih pembeli sergi kostümünü çekmiş, ileriden göründü; beklerken camileri gezmiş, hey allahım! Onun da sol kulak dalmaktan kapanmış, iki zayi başladık Galata Özel Rum İlköğretim Okulu’na doğru yürümeye. Hava çok bunaltıcıydı.
Beğendiğim işlerden biri: Alman Grace Schwindt'in Minik Kuşlar ve Bir İblis adlı natürmortu. Deniz tuzu, ahşap masa ve sandalyeler, bakır kazan ve kaseler, gümüş kaşıklar, bale ayakkabısı çorbası, hoparlörler ve ses, 2015. 1979 doğumlu sanatçıya ayrılan bu özel odada 'Kuzey Denizi Rotası'nı söyleyen bir opera duyuyoruz. Kapitalist özgürlük, her şeye kolay erişim, taşınabilirlik sorgulanıyor.
 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Bienal bu sene her yerde. Aslında mekanları semtlere göre bölebiliriz: Beyoğlu, Karaköy, Büyükada ve Kadıköy. Karaköy’deki bir bienal yerleşkesi İstanbul Modern, diğerleri de Rum Okulu’ndan başlayıp sonrasında Minerva Han, Salt Galata, Şişhane şeklinde devam ediyor. Ben bu ‘diğerleri’ kısmını ziyaret etmek istiyordum ama bayram nedeniyle kapalıymış, peh! Hal böyle olunca, direksiyonu İstanbul Modern’e kırdık.
Sarkis'in "2 Su Tankı". Plastik, su, bronz, negatif, neon, 1968. We luv u Sarkis.
27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul
Nikita Kadan, Sığınak. Ahşap, kauçuk, metal, doldurulmuş hayvanlar, kereviz, toprak, 2015.
1982 Kiev doğumlu Kadan, yakında zamanda Ukrayna'daki savaşta harap olan bir tarih müzesini yeniden inşa ediyor.
Arkadaki lastikler ise savaşta kullanılan barikatları temsil ediyor. Doldurulmuş hayvanlar da bizzat o müzeden arta kalanlardan. Sıra dışı bir yerleştirme. Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul
Çok beğendim: Aslı Çavuşoğlu'nun 'Kırmızı'sını. Eskitilmiş kağıt ve el yapımı defterler üzerine Türk ve Ermeni kırmızısı, 2015. 1982 doğumlu Çavuşoğlu'nun yorumuna aşık oldum. Kültür, tarih ve doğa iç içe. Şöyle ki; Ararat kırmız böceğinden elde edilen kırmızı pigmenti gidip Ermenistan'da bulmuş ve 12 gram boyayla dönmüş. Bu koyu kırmızı pigmentten başka bir kırmızı pigmente-Türk bayrağındaki parlak kırmızıya geçişi resmetmiş. Türk kırmızısı varlığını sürdürmektedir, ancak Ararat kırmızısı yok olmaktadır. Geçici olanla kalıcı olanı karşılaştırıyor aslında; zira böcekten elde edilen boya zamanla uçuyor, diğeri ise baki. Mükemmel bir çalışma! 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul


Beğendim: Hollandalı Edgar Cleijne ve Amerikalı Ellen Gallagher kafa kafaya verip bu video enstelasyonunu yaratırlar (2015). Bu ütopik dünyada insanlar ve hayvanlar ayrı yerlerde yaşarlar ve insan ütopik mimaride yaşarken hayvanların, okyanusların ve nehirlerin dünyasından kopuktur. Su basmış ormanda ise hayvanlar yüzmektedir. Yabani gergedanlar ise yeni dünyaya getirilip tutsak edilmiştir. Yüksek teknoloji dünyasında cep telefonlarıyla mutlu olan insanlar artık anormal bir hale gelmiş, adeta amorflaşmıştır. İronik bir temsil ise yukarıdaki resmin sağ üst köşesindeki Londra Hayvanat Bahçesindeki penguen rampası. Bu ikonik mimari çok ses getiriyor ancak penguenlerin ayaklarına zarar veriyor. Teknoloji çok yüksek ama yararı olmuyor.
27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul
Orhan Pamuk'un 8 adet resimli not defteri de Bienalde bir camekanın içinde sergileniyor. Guaj, akrilik, kurşun kalem ve mürekkeple çalışmış. Dikkatimi çeken şey ise 'yalnız' kelimesini neden 'yanlız' diye yazdığı. Bilhassa mı yapmış diye diğer 7 defteri de inceledim ama göremedim. Nobel ödüllü bir edebiyatçı bu hatayı niye yapar? Yapabilir elbette ama Bienalde neden sergiler? 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul
Paul Guiragossian, Annelik. Tuval üzerine yağlıboya, 1975.
27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul
Bu senenin küratörü, İtalyan bir anne ve Bulgar bir babanın çocuğu olan Carolyn Christov-Bakargiev. Bakın 14. İstanbul Bienali’ni nasıl anlatmış: “Tuzlu su dünyada en sık rastlanan maddelerden biri. Vücudumuzdaki sodyum da sinir sistemimizi oluşturan en önemli içerenlerden, bir anlamda hayati önem taşıyan bir sistemi çalıştırarak insanları hayatta tutuyor. Tuzlu su aynı zamanda dijital çağın en yıpratıcı maddelerinden biri. Akıllı telefonunuzu tatlı suya düşürürseniz onu kuruttuktan sonra büyük olasılıkla tekrar çalışacaktır, fakat tuzlu suya düşerse, kimyasal değişimler telefonun bozulmasına yol açabilir. 14. İstanbul Bienali’ni ziyaret ettiğinizde tuzlu suyun üstünde epey zaman geçireceksiniz. Mekânlar arasında, özellikle de vapurlarla yapılacak seyahatlerle, ziyaretçilerin sanatı deneyimleme süreleri yavaşlayacak. Bu da çok sağlıklı, çünkü tuzlu su solunum problemleriyle pek çok başka hastalığın iyileşmesine yardımcı olduğu gibi sinirleri de yatıştırıyor…” 
Rio'lu sanatçı Cildo Meireles'in 'Sahtekar Politikacıları Atmak için Proje Deliği'. Tuval üzerine yağlıboya, 2011. 1948 doğumlu sanatçı kavramsal sanat üretiyor ama bu çalışmasının gerçek olmasını isterdim. Yukarıdaki iki tuval arasında 3 cm var. Yukarısı çok tatlı mavi, aşağısı ise çok tatlı sıcak, magma tabakası aslında. Yer kabuğu her yerden aynı kalınlıkta değil. Brezilya Orta Plato'nun altı ise en ince olduğu yerlerden biri. Sanatçı Brezilya Meclisinin önünde magma tabakasına kadar inen bir delik açılmasını ve sahtekar politikacıların bunun içine atılmasını hayal eder. 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Demek ki tuzlu su teması hakkındaki başlangıç çağrışımlarım gayet yerindeymiş. Hele de ülke ve bölgemizin içinde bulunduğu durumları düşündüğümüzde, herkesin kendini şöyle foşş diye tuzlu suya bırakarak uyanma ihtiyacı yok mu sizce de?
İşte gururumuz, özümüz ve vatan aşkıyla yanmış bir sanatçımız: B. Rahmi Eyüboğlu. İsimsiz kumaş üzerine yağlıboya çalışma, 1972. 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Melih, sağ elin daha aşağıda olacakmış. Melih'in dediğine göre bu resimde ciddi hatalar var, kişilerin elleri hatalı çizilmiş. 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Bienal sonuçta dev bir sanat olayı. Bu sene 1.500’den fazla eser sergileniyor. Farklı mekanlarda olduklarını da düşünürsek en az üç hatta dört gün ayırmak lazım. Sonraki bienal durağım Büyükada olsun istiyorum. Troçki’nin eviyle evin sahilindeki Adrian Villar Rojas’ın The Most Beautiful of All Mothers (Tüm Annelerin En Güzeli) adlı dev hayvan heykelleri serisini çok merak ettim. Hatta bu heykellere sadece fotograflarından bile aşık oldum diyebilirim.
Bozuk duvarları, endüstriyel paslı puslu mekanları seviyorum.
27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Modern çıkışında tuvalette bekleyen kadınlardan biri ‘Oh be bitirdik bienali, bu senelik derdimiz de bitti’ diyerek seviniyordu. Kendine bunu iş edinip dert etmek de ayrı bir ekol olsa gerek… Ne deyim, takdirnamesini (içimden) sundum. Unutmayın, bienal öyle uzun değil, 1 Kasım son gün. Girişler ücretsiz.
Bovling mizansenimiz. İran kökenli Ermeni Sonia Balassanian'ın Taşların Sessizliği adlı yerleştirmesi. Biz mizansen yaptık ama sanatçı esasen bizi fena halde eleştiriyor. Bu kabaca oyulmuş 12 büyük heykel başı Ani Antik Kenti yakınlarında Türkiye sınırının Ermenistan tarafında kurulu taş ocaklarından çıkan süngertaşından yapılmış. Anlatmak istediği ise 1915 olaylarında öldürülen Ermenilere gönderme yapılarak, günümüzdeki şiddetin ve baş keserek öldürme eylemlerinin kınanması. 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Bienaldeki eserlerin açıklaması için duvarlara asılan notlarda çok sayıda kelime, anlam düşüklükleri ile imla hataları vardı. Bu denli büyük organizasyonlarda detaylara -ki buna detay demek de doğru değil- çok dikkat edilmesi gerektiğine inanıyorum. Birçok eserde sanatçıların verdiği İngilizce metinlerden yararlanılıyor; bu çevirilere hassasiyetle yaklaşılması gerekir, zira yanlış çeviri sanatçıyı da üzer. Değer verip vakit ayırıp eserlerin açıklamasını okumak isteyenlere saygı duyulmalı.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Wang Wang

Londra'daki son günümde sabah 09:30’da Blackfriars’dan Victoria’ya, oradan da Southern Railway aracılığıyla Gatwick’e geçtim. "Vakitli gittim, valizim de kabin valizi, kahvaltıyı orada ederim" dedim ama sırayı görünce kahvaltının hayal olduğunu anladım. Valizi x-ray’e verdikten sonra her yerinizi gören silindirik dev bir vücut x-ray’ine giriyorsunuz. Sıra bana geldiğinde, polis “sen geç” dedi ve beni o silindire sokmadan geçirdi. Yine de sonrasında kabin valizlerini aşırı detaylı taradıkları ve %90 insana açtırdıkları için epey sıra bekledim.

Son gecemde dönmenin huzursuzluğundan mıdır bilinmez iyi uyuyamamıştım. Uçuş boyunca kişisel tüm rekorlarımı kırarak sanırım 2 saat uyumuşum. Yanımdaki İngiliz kızın binbeşyüz adet kıyafetinden biri koluma sürtününce uyandım. Bir insan bu havada hem hırka hem şal hem kaşkol hem de her tarafından binlerce tüy, ip vs sarkan her bir şeyi üstüne niye giyer? Kime ne normalde ama hepsi ayrı bir noktamdan bana sürtünüyor!

Akşamsa İKSV Müzik Festivali’nin kapanış konserine iki kişilik biletim vardı. Konser Borusan Filarmoni ve piyanist Yuja Wang. Asla kaçırmak istemiyordum. Sabah Pelin’le mesajlaşmış ve birlikte gitmeye karar vermiştik. Tek ki ben Sabiha’ya indikten sonra Taksim’e, daha doğrusu Lütfi Kırdar’a yetişebileyim.
Pelin'in çektiği karelerden oluşan gif'imiz.
Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı, 29 Haziran 2015, İstanbul

Konser 21:00’da başlıyordu. Uçağım 12:40. Saat farkı nedeniyle Sabiha’ya iniş 18:35. Havataş’la Taksim’e geliş süresi dualara kalmış tabii. Neyse ikide bir “Ne zaman kalkar?” diye soruşumdan herhalde “Nereye yetişeceksiniz hanımefendi?” diye soran Havataş’ın şoförü inanılmaz hareketlerle 20:30’a doğru Taksim’deydi. İnsanımızın bu halden anlayan hallerine bayılıyorum. İnerken de “iyi dinletiler” diye uğurladı beni sağ olsun.

Yuja Wang'in sihirli parmakları.
Elleri örümcek maşallah.
Malum eve gidip üst baş değişecek süre kalmamıştı, valizi sürükleyerek 15 dakikada Lütfi Kırdar’a vardım. Şık şıkırdam insanların içinden spor kıyafetlerle geçerek fazlalıkları vestiyere bırakıp Pelin’i beklemeye koyuldum. Ben orada sandviç kemirirken, o da Nişantaşı’nda güzel yemeğini yeyip aheste bir şekilde konser alanına ulaştı. Kapıda biraz sohbetten sonra salonda yerlerimizi aldık. Yerimiz güzeldi ama Yuja Wang daha bir güzeldi.
İstanbul Müzik Festivali Kapanışında Yuja Wang ve BİFO Konseri. Fotografları Pelin çekti.
Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı, 29 Haziran 2015, İstanbul


O nasıl bir çalmaktır, hep okuyordum kendisi hakkındaki yorumları ama cidden büyük yetenekmiş. Gösterişli kıyafeti ve üzerinde dikkatle yürüdüğü topuklularla sahneye çıktı. Tüm programı ezberden çaldı. Son derece sempatikti.

28 yaşındaki Çinli virtüöz piyanistin ellerini takip etmekte zorlandık. Orkestra üyeleri de onunla çalmaktan ötürü mutlulardı, hepsinin yüzlerinden okunuyordu. Hele davulcunun 32 dişi ve tüm vücuduyla davulu tokmaklama usulü, bizi gül gül öldürdü diyebilirim.

Profesyonel seviyeye 2007 yılında daha 20 yaşındayken Boston Senfoni Orkestrası’yla verdiği konserle yükselen Yuja Wang şu an uluslararası otoritelerin kabul ettiği, dünyanın saygın şef ve orkestralarının aranan solistlerinden biri.
Yuja Wang'in farklı bir konserdeki kıyafet tercihi de iddialı.
Arkadaki müzisyenlerin onu süzüşü de kareye girmiş, e o kadar olur.
Yalnız ayakkabı büyük gelmiş. Aslında Alexander Wang tercih etse daha iyi olur.
Wang, Sascha Goetzel yönetimindeki Borusan Filarmoni (BİFO) eşliğinde piyano repertuvarının zorlarından Prokofiev’in 2 numaralı sol minör piyano konçertosunu çok güzel yorumladı. Piyanoda hem derin hem de ferah, taze bir yorumu var diyebilirim. Prokofiev bu konçertoyu solo piyano için son mektubunu kendisine yazıp intihar eden bir arkadaşına yazmış. Wang, eserin bu anlamdaki lirik havasını da güzel verdi diye düşünüyorum. Konçertonun bazı bölümleri ciddi zorlukta, öyle ki Prokofiev’in kendisinin dahi çalmakta zorlandığı söylenir. Aşağıdaki çekimde dakika 11:20’den sonra Wang’in parmaklarının nasıl delirdiğini görebilirsiniz. Bu bölüm konçertonun 2. bölümü (vivace). Bence dakika 21:35’ten sonraki 4. bölümü (allegro tempestoso) de dinleyin, favorim. Fagot çok severim, buradaki fagotlar da çok iyi.


Konserin ilk bölümü böylece sonlanırken, Wang o kadar çok alkış aldı ki dört kez sahneye geri çağrıldı ve iki defa bis yaptı. Biste çaldığı Mozart’ın Türk Marşı’na inanılmaz hoşlukta caz yorumları kattı. Dinleyici kelimenin tam anlamıyla mest oldu. Salon yıkılınca tekrar geldi ve George Bizet'den Carmen Habanera çaldı. Önceki farklı bir Türk Marşı performansını buldum, Wang bunu kendisi aranje etmiş olsa gerek…


Konserin BİFO’lu ikinci yarısı başladığında ise salonda aşırı derecede havasızlık söz konusuydu.  Çevremizdeki en az beş sıra insanın da ellerindeki program notlarını yelpaze olarak kullanmak durumunda kaldığını fark ettik. Bana göre İKSV, festival kapanış konserinin ikinci yarısı için zor bir program (Ottorino Respighi'nin Roma Üçlemesi (Roman Trilogy)-Roma’nın Çeşmeleri, Çamları ve  Festivalleri) seçmiş. Dinlemesi de konsantrasyon isteyen bu bölüme yoğun sıcak ve havasızlık ilave olunca, konser sona ermeden salonu terk eden katılımcılardan da destek bularak Pelin’e çıkmayı teklif ettim (İlk kez böyle bir şey yapıyorum.). Bir anda ışık hızıyla salonu terk ettik. Böylece konserin yaklaşık son 10 dakikasını dinleyememiş olduk. O nasıl bir sıcaktı ya? Lütfi Kırdar gibi sayılı salonlarımızdan birine yakışıyor mu?

Konser sonrası taksilere atlayıp evin yolunu tuttuk. Eve vardığımda saat 11:30’u geçiyordu. Ertesi gün işe başlayacağımdan yatağa attım kendimi. Londra’dan ayağımın tozuyla Yuja konserini kaçırmadığım için mutlu bir şekilde uykuya dalmışım.

16 Haziran 2015 Salı

Fazıl'la Mozart Maratonu

Fazıl ile Mozart Maratonu yolunda, Heybeliada, 12 Haziran 2015, İstanbul
Festival maratonuna Can’la devam ediyoruz. Tam bir hafta önce Kadıköy’deydik. Geçtiğimiz Cuma da Fazıl Say’ın Mozart Maratonu’nun 3. konseri için Heybeliada yolları taşlı diyemedik, Kabataş’tan başlayarak sulu dedik.

Cuma günlerinin serbest kıyafet olması iyi oluyor; üst baş değiştirmeden metro ve füniküler marifetiyle 6 civarı Kabataş’taydım. Can yine “Metro ile yetişebilecek misin?” denemesini yaptı tabii. 6,5’ta vapurdaydık. Harika bir seçim yapıp güneşin alnına oturmuşuz, neyse 5-10 dakika sonra güneş rahatsız etmemeye başladı. Bu arada geminin etnik çeşitliliği de takdire şayandı. Görebildiğim, sadece bizim bölümde iki Bartholomeos vardı, yani ona çok benziyorlardı.
Fazıl ile Mozart Maratonu öncesi, Heybeliada, 12 Haziran 2015, İstanbul
1 saatin sonunda Adadaydık. Bizim geminin epeyce bir kısmının konser için geldiği anlaşılıyordu; herkes iner inmez etrafında bulduğu ilk Adalıya “Ayatriada Manastırı’na nasıl giderim?” sorusunu yöneltiyordu. En son faytoncuların oraya vardığımızda, faytoncu başının aynı tarifi bize de tekrarladığını anladık. “Biraz dik yalnız, şuradan giderseniz caminin oradan dönün…”. “Fayton oluyor, merak etmeyin, faytonumuz çok.”

“En iyisi önce bir şeyler atıştıralım” diyerek oradan ayrıldık ve yer bulduğumuz bir restorana oturduk. Yemekler kötüydü ama açık temiz havada rahatsızlık vermedi. Manastır’a tırmanmaya karar verdiğimizden vakitlice kalktık.
Fazıl için Manastır'a çıkıyoruz, Heybeliada, 12 Haziran 2015, İstanbul


Kestirme ve patikalardan yaptığımız tırmanış ile 15 dakika sonunda Manastır’daydık. Manastır’a giden yollardaki manzaralar müthişti. Zaten vücut temiz havayı hemen algılıyor ve daha bir içine çekmek istiyor. Çıkarken Can hızıma pek yetişemedi, dedeee! Şaka.
Fazıl Say ile Mozart Maratonu - III. Konser,
Heybeliada Ayatriada Manastırı bahçesi, 12 Haziran 2015, İstanbul
Bünyesinde Heybeliada Rum Erkek Lisesi’nin de bulunduğu Ayatriada (Hıristiyanlığın kutsal üçlüsü) Manastırı’nın  içini göremedik ama içinde okulun yanı sıra çok zengin bir kütüphane, kilise ve mezarlıklar bulunuyormuş. Manastırın 9.yy'da kurulduğu belirtiliyor. Konser için ise Manastır’ın üç taraftan manzaradar bahçesi düzenlenmiş. Yerimiz de iyiydi.
Fazıl Say ile Mozart Maratonu - III. Konser,
Heybeliada Ayatriada Manastırı, 12 Haziran 2015, İstanbul
Fazıl fazla geç çıkmadı. Ama yanında Yeşim Gürer ile çıktı. Bu durum beni ilk etapta şaşırtsa da çok hoşuma gitti. Festival Direktörü, Fazıl’a tüm konser boyunca sayfa çeviriciliği yaptı. Bravo gerçekten!

Festivalde Fazıl ile Mozart Maratonu bence çok iyi fikir. Virtüöz piyanistlerden ara sıra evrensel eserleri dinlemenin keyfi başka oluyor. Bu durum piyanist açısından da zinde kalmak adına güzel. Mozart’ın konçertolarından bir albüm yapan Fazıl’ın, Mozart’ın sonatlarını içeren albümü de yakında piyasaya çıkacakmış.
Fazıl Say Heybeliada Ruhban Okulu Kütüphanesi'nde yüzlerce yıllık eserlerin arasında, 12 Haziran 2015.
Burada 120 binin üstünde kitap olduğu belirtiliyor. Fazıl'ın bu paylaşımına 'Fazıl kültür emperyalizminin elçisi', 'Fazıl devşirme misyoner' diyenler olmuş. Bırakın kendi kültürünüze sahip çıkmak, kütüphaneciliği yok ettiniz. Pes!



Mozart’ın eserlerinde genelde umutla dolar, bahar olursunuz. Kırlarda koşmak, bağırmak ama küfretmemek istersiniz. Fazıl da bakın Mozart için ne demiş: “Eserlerindeki sevinç dolu anlatım nereden gelir? Onlar zafer öyküleridir aslında: İnsan sevgisinin, eşitliğin, özgürlüğün zaferini anlatan dipdiri öyküler.”

Konser arayla beraber 2,5 saati buldu. Piyano malum açık havada olduğumuzdan, konser arasında tekrar akort edilmek durumunda kaldı. Yorumculuğuyla tüm dünyadan alkış alan Fazıl’a bu konserde martı, kuş, kedi ve köpek koroları eşlik etti. Biz de yavaş yavaş soğuyan gecede Mozart tınıları ile kendimizi Salzburg’da hissettik.
Fazıl Say ile Mozart Maratonu - III. Konser, Heybeliada Ayatriada Manastırı, 12 Haziran 2015, İstanbul



Dönüşte yokuş aşağı adeta yuvarlanarak birkaç dakikada indik. Misafirleri almaya gelen ve dönen faytoncular baktım da önceliği hep kendilerine verdiler, malum ada ortamında iki fayton yan yana geçerken yayalara pek yer kalmıyor. Gece 12’de İKSV’nin konsere özel olarak kaldırdığı vapur ile saat 1 olmadan Kabataş’taydık. Sonrası ise fenaydı. Okulların kapanmasından dolayı olsa gerek o saatte trafik ilerlemiyordu ve zor taksi bulduk. Taksici de sabırsız çıktı. Bir oraya bir buraya, nerede trafik görse kaçar şekilde allak bullak kullandı; uzunları yakmış vaziyette eve vardık. Aslında organize olup Ada'da da kalınabilirmiş.

Tüm bu mücadeleye rağmen, konser için manastıra tırmanan o kalabalığın ortaklığını hissetmek güzeldi. Fazıl’a daima destek olmamız gerek.
Fazıl Say ile Mozart Maratonu - III. Konser,
Manastır girişi, 12 Haziran 2015, İstanbul

31 Temmuz 2014 Perşembe

Sana koşuyorum bir vapurun içinden*

Sait Faik Abasıyanık (Fotograf: Ara Güler)
Yazıları aksattım bu aralar…

Bu seneki Müzik Festivalinde, açılış konserini de sayarsak üç etkinliğe gittim.

42. İstanbul Müzik Festivali, 1 Haziran Pazar günü şef Gürer Aykal yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ve başarılı genç çellist Dorukhan Doruk ile açıldı. Ancak Soma olayları nedeniyle açılış, kokteyl de dahil sönük geçti denebilir. Açılışa Melihle katıldık; kokteyl masamıza izin isteyerek katılan Hakan Bey ve eşi ile güzel bir Bozcaada muhabbeti yaptık, ben de 19 Mayıs'ta Bozcaada'ydım. Ortak paydada dedik ki “Bozcaada şarabı adada tatlı gidiyor, İstanbul’da ise acı.” Gerçekten de öyle, Talay’dan aldığım şarabı sirke diye salataya koysam olabilirdi yani.
İKSV İstanbul Müzik Festivali Açılışı, Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı, 1 Haziran 2014, İstanbul

Kokteyl devam ederken Lütfi Kırdar’ın fuaye alanında Borusan Çocuk Korosu’nun seslendirdiği parçalar, en az konser kadar etkiledi beni. Zira kendi koro yıllarıma gittim. Çocuklara eşlik ettiğim parça ise “Yugoslavia” idi. Bu harika parçayı söylerdik TRT İzmir Çoksesli Korosu'nda. Aşağıda paylaşıyorum.


Konser öncesindeki plaket töreninin ardından, piyanist Gülsin Onay'a onur ödülü takdim edildi. Onay konuşmasında ödülünü Gezi Ruhu'na adadı. Konuşması biten ve merdivenlere yönelen piyaniste Gezi platformundan bir temsilcinin çiçek vermek amacıyla merdivenlere hamle yaptığı sırada, Onay temsilciyi merdivenlerde durdurup sahneden aşağı indirdi ve saksıdaki minik çiçeği sahne aşağısında kabul etti. Sonrasında sahneye gelen Çellist Doruk'un performansı dikkate değerdi. O da konser bisini ülkemizde hayatını kaybeden gençlere ve Soma işçilerine adadı.

Festivalin sonuna doğru bir gün aralıkla Diana Damrau ve Fazıl Say konserlerine Esen Abla ve Özden Teyze ile katıldık. Bu iki konser için biletlerimizi Şubat ayında almıştık. Sağ olsun Esen Abla güzelce seçmişti gideceğimiz konserleri. Bana da sadece biletleri almak düştü.
Diana Damrau & Xavier de Maistre, Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall, 23 Haziran 2014, İstanbul



Bu yıl festivalin açık ara yıldızı Alman kolaratür soprano Diana Damrau. Uzun süredir dinlediğim en güzel ses ve yorum. Konser mekanı ise Boğaziçi Üniversitesi’nin Albert Long salonuydu. İlk kez gittim ve hoşuma gitti ortam. Salonda bir de kilise orgu var ki orada iyi bir organistin konserini dinlemek ne kadar güzel olurdu diye düşündüm. Yerimiz üst katta balkondaydı; Diana ile arpist Xavier de Maistre’i profilden izledik. Özden Teyze’nin de bileti bizim yanımızda olmasına rağmen merdivenleri çıkmakta zorlanabileceği için aşağı salonda boş güzel bir yer bulduk, o da oradan izledi konseri.

Balkondaki oturak araları çok dardı, verev oturmanız iyi olabilir, o da tabi bir yanınız boşsa. Benim önümdeki adam ise tam bir “kıl”dı. Bu tanımlama az kalıyor ama neyse… Dizlerim onun oturağına değiyordu hafifçe. Dizim her değişinde de adam ahşap oturağı geriye esnetmek suretiyle dizime bastırıyor ve o yetmiyormuş gibi bir de arkasına dönüyor gibi yapıyordu ters ters. Konser boyunca sürdü bu durum. Şeytan diyordu ki: “Al festival kitapçığını adamın hafif kel kafasına indir!”. Kusura bakmayın vahşi tarafım ortaya çıkmak üzereydi. Yani ne yapsaydım, minicik oturakta bağdaş mı kursaydım?
Sahne arkasında orgun klavyesi görülebilir.
Diana'nın kadife sesi ve teatral yorumuna arpistin mükemmel eşliği bizleri mest etti. Her iki sanatçı da sempatik tavırlarıyla ilgi topladı. Xavier de Maistre da ne kadar zarif bir arpistmiş. Müthiş tekniğinin yanı sıra tellere yumuşak dokunuşu ve zamanlamaları çok iyiydi. Şan konserlerinde piyano esastır ama arpla insan sesinin ne kadar güzel bir kombinasyon olabileceğine şahit olmuş olduk. Belli ki Xavier de Maistre, Diana ile seslendirdikleri parçaların piyano partilerini arpa uyarlamış, büyük iş…

Festival kapsamında katıldığımız son etkinlik ise Fazıl Say ve Arkadaşları’nın “Ölümünün 60. Yılında Sait Faik’i Hatırlamak” konseriydi. Say’ın İKSV’nin siparişi ile ölümünün 60. yılında Sait Faik Abasıyanık’ı anmak amacıyla bestelediği bir yapıt. Esasen bu bir edebiyat-müzik buluşmasıydı. Aynı zamanda klasik batı müziği ile Türk sanat musikisinin birlikteliğiydi. İKSV’nin böylesi “Türk” bir sipariş vermesi de ayrıca güzel.

Eserin dünya prömiyerini Sait Faik Abasıyanık’ın hayatının büyük bölümünü geçirdiği Burgazada’da önce günbatımında, sonra da yıldızların altında, martı sesleri eşliğinde izleyen şanslılar arasındaydık. Sait Faik modern Türk edebiyatının büyük öykücüsü, Fazıl Say da Cumhuriyet Türkiyesi’nin gurur duyduğumuz sanatçısı. Ne güzel bir yakınlaşma…
Fazıl Say, Sait Faik'i Hatırlamak, 25 Haziran 2014, Burgazada Meydanı
Özen Yula’nın yazıp sahnelediği eserde, oyuncular Demet Evgar, Songül Öden ve Esra Bezen Bilgin anlatıcı rolündeydi. Vokallerde Zeynep Halvaşi ve Serenad Bağcan, enstrümanlarda ise Borusan Quartet, Hakan Güngör (kanun), Derya Türkkan (kemençe) ve Aykut Köselerli (vurmalı çalgılar) vardı. Ses sisteminde zaman zaman sorunlar olduğundan, tiyatrocuların mikrofonlarındaki patlama ve haykırış anlarındaki kulak tırmalayıcı yükseklikteki sesler rahatsız ediciydi.

Say, bu yapıtı için şöyle demişti: “Bu müzik tamamı makamsal (hicaz) olacağı için benim için de bir ilktir ve özeldir... Ve de sanırım tarihte de ilk olacak bir klasik müzik bestecisinin Türk sanat musikisine bu kadar yakınlaşmak istemesi: Piyano ile kanunun, viyolonsel ile kemençenin diyalog ve bütünleşme halinde olacağı bir ilk yaratmak istiyorum...”

İKSV Festival Afişi, 2014
Bu çalışma Fazıl Say’ın yaratıcılığının güzel bir örneği ancak beni çok etkiledi diyemeyeceğim. Daha modern ve çoksesli bir yapıt beklentisi içerisindeydim. Zira -Evin İlyasoğlu’na katılıyorum- Sait Faik klasiği kırmış ve bir dönüm noktası olmuştu. Bu paralelde Say da daha çoksesli bir yaklaşım sergileyebilirdi ancak tercih ve his meselesi elbette.

Son bir not: bu seneki festival afişi sönük. Güher-Süher Pekinel kardeşlerin iki çalışmasını kendi el yazıları eşliğinde dünyaca ünlü ve ödüllü grafik sanatçımız Bülent Erkmen’e yaptırmışlar ama olmamış. Pekinel Kardeşlerin müziği bizi her yönden mest ediyor, resimlerini festival afişine basmaya gerek yok.


* Sait Faik'in "O ve Ben" şiirinden: 
Sana koşuyorum bir vapurun içinden
Ölmemek, delirmemek için.
Yaşamak; bütün adetlerden uzak
Yaşamak.
Hayır değil, değil sıcak
Dudaklarının hatırası
Değil saçlarının kokusu
Hiçbiri değil.
Dünyada büyük fırtınanın koptuğu böyle günlerde
Ben onsuz edemem.
Eli elimin içinde olmalı.
Gözlerine bakmalıyım
Sesini işitmeliyim
Beraber yemek yemeliyiz
Ara sıra gülmeliyiz.

Yapamam, onsuz edemem...

15 Ekim 2012 Pazartesi

Efe, Fora, Simon, Berliner Phil

Yine geç yazıyorum, bu ara üşengeç fareyim. İlhamımı ise Damien Hirst'ten alıyorum. Ne ilgisi yok ki. Şimdi bu adam spot'larla meşhur olmadı mı? İyi işte ben de spotları içselleştirdim, benimsedim ve de barıştım. Her bir yanımda çıkan kırmızı benekler yüzünden oldu hepsi. Bir kısmı kırmızı pembe halkalı, bir kısmı da su toplamış olan özgün tipler bunlar. Damien bu halimi görse eminim hiç acımaz pıt pıt patlatmak isterdi su dolu topları. Sonra da ölü köpek balığı tasarımının (The Physical Impossibility of Death in the Mind of Someone Living) yanına beni koyar, yeni sergisini tamamlardı. Güncel sanat ne de olsa, kaldırır yani*.

Neyse neyse, dönüyorum ulvi konulara. Beneklerimin artık çıkmamaya başladığı üçüncü gün -27 Eylül- güzel bir konser izledim. Biletleri aylar evvelden almıştık, böyle aylar evvel bilet derdine düştüğüm nadir etkinliklerden biri. Sonradan Can ve Mert de “Biz de biz de” deyince, onlara da aldık. Özden Teyze ile Esen Abla endişelendiler biraz, benekler gıdı gıdı yapar da gelemezsem diye…


Berlin Filarmoni’nin (Kuruluş: 1882) Efe ve Fora Baltacıgil kardeşler solistliğinde İKSV’nin 40. yılı şerefine verdiği özel bir konser... Şef, efsanelerden Simon Rattle. İki kardeş çok tatlılardı, şirin şirin çaldılar. Çellist Efe takım elbise giymiş, kontrbasçı Fora ise tam fora (ama hakikaten öyle). Bordo bir gömleği üste bırakmış, olmamış beğenmedim. Tamam, anlıyorum kontrbası epey bir eğilerek çalıyorsun, sonra aralarda kafanı sallayarak bir mizansen de yaratıyorsun, takımla rahat edemezsin ama arkandaki de Berlin Filarmoni yani, abini örnek alsaydın ya birazcık.

Efe ve Fora Baltacıgil, anadan ataya müzisyen bir ailenin çocukları. Hatta küçük bir kardeşleri daha var: Poyraz, o da çellist. Konser Schubert’in bitmemiş 8. Senfonisi ile başladı, sonra Bottesini’nin keman, kontrbas ve orkestra için Gran Duo Concertante’ı ile devam etti. İki kardeşin orkestra ile birlikte çalabileceği eser sayısı çok çok az. Zaten bu son eser de sonradan çelloya uyarlanmış.

Benim için esasen önemli olan konserin ikinci yarısı idi ki tabii ki Beethoven olduğundan. Hem de en sevdiğim senfonisi 7. Senfoni. Çok iyi geldi. Tabii Haliç Kongre Merkezi’nin ses, akustik sorunlarını düşünmezsek. Zaten kontrbas kalın çalgı, hepi topu 4 tel, bir de akustik sorunsalı eklenince kulaklarımıza bardak koyarak dinledik neredeyse konserin Efe&Fora bölümünü.

Berlin Filarmoni’den kısa bir 7. Senfoni buldum:


Konserde önümüzdeki sırada bizim şirketten emekli olan Betül Hanım vardı, her zamanki gibi zarif ve güler yüzlüydü. “Neler yapıyorsunuz?” diye sorunca “O kadar yoğunum ki, vakit yok.” dedi, darısı başımıza diyorum.

Bu arada Berlin Filarmoni’nin konserlerini düzenli takip etmek isteyenler için Topluluğun Dijital Konser Salonu uygulaması biçilmiş kaftan. Orkestra, Berlin’de kendi salonunda sahne aldığında, HD kameralar ve son sistem sesle canlı izleyebiliyorsunuz. Ben dünyada benzerini duymadım.

* Bana bu süreçte destek olan tüm arkadaşlarıma içten teşekkürü borç bilirim.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

O Konser

Gary Peacock, Keith Jarrett ve Jack DeJohnette
Caz Festivali kapsamındaki son ama asla sonuncu olmasını istemeyeceğim bir konser... Cins adamlar triosu... Kötü akustiği bile tedavi eden bir karma... Müdanasız sanatçılar bileşimi...

Keith Jarrett Trio konserini kaçırmam olanaksızdı. Yaşayan en iyi caz piyanisti ve bestecilerden benim ve pek çokları için. Gürültüye, izleyiciye sinirlenip konseri yarım bırakıp sahneyi terketmişligi var. Yine çok büyük caz efsaneleri akustik basta Gary Peacock ve davulda Jack DeJohnette ile birlikte…

Jarrett konserlerinde tabiri caizse sadece nefes almanıza izin vardır; cep telefonu, kamera, fotograf makinesi alerjileri vardır ve konser başlamadan dinleyiciler diğer gösterilerde olduğundan daha uzun ve üstüne basa basa uyarılırlar. O nedenle 3.000 kişilik Haliç Kongre Merkezi'ni dolduran caz severlerin içeriye hafiften korkarak girdiğine eminim. Ben en azından öyle hissederek girdim ve de Keith Jarrett'i ilk kez canlı dinleyeceğim için çok heyecanlıydım. Konserde bana eşlik eden seslendirme arkadaşım Sancar da benim heyecanım karşısında daha fazla dayanamayıp heyecanlandı. Konser çok güzel ritimli bir parçayla başladı. Doğaçlamalar muhteşemdi, kaydedilebilseydi keşke. Doğaçlamalardan birinde gözlerim dolar gibi oldu.


Jarrett’ın piyano aşkını ve onunla nasıl bütünleştiğini görmek, parmaklarındaki hassasiyeti duymak çok güzeldi. Kırmızı gömleği ile sahneye arkası dönük sırtını kambur yapmaları, arada ayağa kalkarak çalmaları, arada da squat pozisyonunda sallanmaları harikaydı. Tam anlamıyla hipnotize olmuş gibi dinledim, izledim. Sanki Antik Yunan tiyatrosundayız ve üç filozof toplanmış ders veriyorlar.

Konser boyunca beni en rahatsız eden şey Jack DeJohnette'in davulunun ayak ziliydi. Adam her bastığında ses salonun her bir yanında yankılanıyordu. Bir ara sağ kulağımı kapatarak dinlemek zorunda kaldım. O ara Sancar dehşetle ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu. Bu yankı konusunda direkt salon akustiğini suçlamak istemiyorum çünkü bu ses organizasyonu Jack tarafından da talep edilmiş olabilir, belli olmaz. Konser sonrası kendisiyle görüşme şerefine nail olan yakın kaynaklardan aldığım bilgiye göre Jarrett salondan şikayet etmemiş, bir de beğenmiş. Nasıl olmuş anlamadım. Sanırım bize gelen sesler sahneye hiç ulaşmadı. İyi bari...

Bu konserde en az Keith Jarrett kadar beni heyecanlandıran başka biri de Güher Pekinel idi. Konser arasında kendisini tek başına beklerken gördüm ve delirdim. Hayranı olduğum piyano ikizleri Pekinellerden Güher. İkiz oldukları için maalesef kendisine yaklaşıp ilk söylediğim şey "Merhaba Güher mi Süher mi?" oldu. Yanına gidene kadar da akla karayı seçtim. Bir ara gitmekten vazgeçtim. Sancar "Eee sen gitmezsen ben gidiyorum." deyince kendimi yanında buldum. Ayak üstü sohbet ettik. İkizi Londra'daymış. Güher Pekinel'in Keith Jarrett hayranı olmasına ayrıca sevindim.

Konserin aradan sonraki bölümü beni çok sarmadı. İnsanlar cep telefonlarından, twitter’larından vazgeçemediği için beklenen yaşandı ve Jack DeJohnette mikrofona giderek “Lütfen anı yaşayın, fotograf çekmeyin.” dedi ve yerine geçti. Sonra Keith Jarrett mikrofona gitti ve "Medeniyet daha buraya gelmemiş sanırım, bunu anlatamadan ölüp gideceğiz biz. Hayatın her anını fotograf çekerek yakalamaya çalışmaktan gerçek anı kaçırıyorsunuz, anı yaşayın.” diyerek epey azarladı kitleyi. Adamlar bu kadar güzel doğaçlamalar yaparken dinleyenlerin arasındaki zırzopların bir yandan şakşak fotoğraf çekmesi, twitter’larından anı paylaşma hırsları gerçekten sinir bozucu ama dinleyiciyi bu kadar azarlamak da bilemiyorum ne kadar doğru. Hoş bu adam büyük bir adam, huysuz bir adam, kitle de bunu bilerek geldi aslında ama ne yapalım aradan fırtlayanlar oluyor yine de… Bir de söylemeden edemeyeceğim, niye bu kadar çok alkışladınız, solo varken alkış yokken alkış bir karar verin, aslan ateşli halkadan mı geçiyor da her notayı alkışlıyorsunuz?

Caz açısından düşünürsem şu ana kadar dinlediğim en iyi konserdi, tekrarı olur mu bilmem. Bis de beni benden aldı: Jarett'ın en güzel seslendirdiği standartlardan biri olan “When I Fall in Love”.

Konser sonrası park alanına giderken Sancar “Bak bak, seninki” dedi. Bir baktım Güher Pekinel direksiyonda, bana el sallıyor. Sonra penceresini açtı, “Beğendiniz mi?” dedim. “Çok güzeldi.” dedi. Sancar’ın dediğine göre ben ona bakmıyorken de yanında oturan kişiye beni gösterip bir şeyler söylüyormuş. Canım benim, nasıl minyon nasıl tatlı bir insan. Umarım onlar da kardeşiyle bir konsere gelirler yakında. Hayattaki duruşlarını, sessizce yürüttükleri sosyal sorumluluk işlerini ve özellikle Tevitöl işbirliklerini hayranlıkla izliyorum yıllardır. Onu da başka bir yazıda konu ederim.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Caro


Caro gelsin gelsin dedik, İKSV Caz Festivali kapsamında ilk kez İstanbul’a geldi ve Santral’de çok güzel bir konser verdi. Ben de bu sayede ilk kez Kıyı Amfi’ye gitmiş oldum. Orta kısmı düz iki yanı amfi şeklinde ama sahneye epey uzak. Bu konserde bana eşlik eden ve Hollandalı caz vokal Caro’yu ilk kez dinleyecek olmasına rağmen her detayı sindirmiş olarak beni de bilgilendiren sevgili arkadaşım Melih’le orta bölümdeydik ama yanlarda ayakta olmayı da tercih ederdim. Bu konser ayakta daha iyi olurdu.

Konsere gelirsek, Caro tek kelimeyle muhteşemdi, zaten sesi ayrı bir olay. Ancak bu kadar hareketli ve enerjik bir sanatçı karşısında bu kadar hareketsiz kalabilen bir dinleyici topluluğu Caro için pek de zevkli olmadı bence. Bu sanırım otomatik davetiye alan kitle ile sanatçıyı tanımayıp böyle de bir konser varmış, gidelim ya da Santral’de konser izleyelim diyenlerin epey yer kaplaması nedeniyle oluyor. Konuya adapte olayım derken konser bitiyor. Yine de bu keşiften memnun ayrıldılar bence. Hele bir ara Caro eliyle birini işaret edip “Konsere laptopla gelen biri var orada, çalışıyor musunuz ne yapıyorsunuz?” diye sorarak “Sıradaki parça Mr. Laptop için gelsin.” dedi. Zira gecenin karanlığını ışıtan sadece sahne değil, insanların ayrılamadığı cep telefonları ve ipadlerdi. Ipadinizi bari istirahate bırakın böyle gecelerde!

Caro, albümünün hemen tüm parçalarını söyledi ve yeni bir parça da ekledi. Kırmızı elbisesi, minton bacaklarıyla twist hareketleri, zıplamaları çok şirindi. Sempatik bir Hollandalı. Bir ara Melih “Bu nasıl Hollandalı, kesin başka bir ülke asıllı.” diyordu. Sonunda kitleyi ateşlemek için son parçanın en can alıcı bölümünde kesip bekledi “Hadi bakalım ayağa, yoksa devamı yok.” dercesine ve insanlar bundan sonra ayağa kalkıp biraz dans ettiler. Biz de tabii ki kitlenin başını çekiyorduk. Favori parçam Stuck’ı da bise saklamış kendisi. Bir de turntable’daki DJ Kypski arkadaşımızın fıçı fıçı müziği, albümdekinden kat be kat daha eğlenceliydi.

Biri hariç Melih’in konser fotoğraflarından seçki…


9 Ağustos 2011 Salı

Efsane SİSTEM kurulmuş!

Venezüella Simon Bolivar Senfoni Orkestrası, Şef Gustavo Dudamel


















Dün akşam Haliç Kongre Merkezi sahnesinde 14 kontrbas, 4 fagot, 12 viyola, en az 12 viyolonsel, 1 arp!,... gördüm. Toplam sanatçı sayısı 220, yaş ortalaması kanımca 22 ama disiplin, uyum dorukta... Bu kadar kalabalık orkestrayı daha evvel görmemiştim, bundan sonra da Venezüella Simon Bolivar Senfoni yine gelirse görürüm sanırım. Muhteşemdi diyeceğim, harikuladeydi diyeceğim. Çocuk ve gençleri suç dünyasından müziğe yönlendiren bir oluşum olan El Sistema’yı 1975 senesinde bir ekonomist, bir besteci, bir piyanist kurmuş; hepsi tek kişi –Jose Antonio Abreu– bu arada, el insaf!

Böyle örneklerde hemen insan kendi ülkesini düşünüyor, ilk çağrışım: maymun iştahı. Bizde böyle bir oluşum başlar neden başlamasın da, devamlılığı soru işareti. Abreu ödülünü alırken, “Venezuela-Türkiye müzikal kardeşliği” dedi, “Her türlü desteği sağlarım” dedi. Bülent Eczacıbaşı, Türkiye'de de benzer çalışmalar için anlaşmalar yapılacağını söyledi.

Bu arada sürekli güzel çıkaran Venezüellalılar ne kadar minyon bir halkmış, pıtır pıtır sahne aldılar, e 220 kişiyi yerlerini bulsunlar diye beklerken baktık biraz... El Sistema’da yetişen Dahi Dudamel’e gelirsek, o da çok minyonmuş bir orkestra şefine göre; karizma, sempatiklik ise had safhada. Bir gün onun Los Angeles Filarmoni sezonunu takip etmeyi çok istiyorum. Dün niye bis yapmadın ki Dudamel? Yoksa sondan bir önceki parça daha seslendirilmemişken, patır patır çıkan bir grup entelimiz mi gözüne takıldı? Bir de niye bis yapmadın diyor!

Söylemeden edemeyeceğim: Bomboş duran Haliç Kongre Merkezi, neden İstanbul Operası'na tahsis edilmez? AKM yok, Süreyya tam bir minnoş, Fulya desen ancak haftada bir gün, napsın bu insanlar, mecbur Yıldız Sarayı’nda dar kadroyla kız kaçıracaklar... o da kısmetse...

Merhaba.