anneanne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anneanne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Çınar

1 Temmuz’da anneannemi kaybettim. Gece uyanmalarım pek yoktur ama o gün sabaha karşı o kadar huzursuzdum ki aklımdan bir an olsun çıkmıyordu. Ben de uyuyamayacağımı anlayınca kalkıp erkenden işe geldim. Akşam üstü de haberi geldi.

Hayatıma çok şey katmış olan, ruhu hep genç bir çınar, ailemizin en büyüğü ve birleştirici gücü gitti. Gittiği yerde rahat uyusun diye Ahmet Adnan Saygun’un İnci’nin Kitabı’ndan Ninni’yi çaldım. Güzel uyu tatarikom…


11 Ocak 2012 Çarşamba

Başkent Günlüğüm

Bir süredir yazamadım. Nedeni Anneannem, canım. Genç bir 90 yaşlı... Zihni berrak, ruhu hep genç insan.

İlkleri ve sonları onun evinde yaşadım. İlkokul ve üniversite... İlkokul bölümünde, karelerde daha çok büyük düşünür teyzem olsa da, üniversite komple Anneannem. Önceleri hiç anlaşamadık, ‘geldin gittin, geç geldin erken gittin’den değil. Onun deyişiyle; ‘geç yattın, enterneti kapatmadın, yemeğin suyunu niye yemedin, gelen komşu kankalara neden surat astın, bu kadar çok ayakkabı neyine’ nedenleriyle... Neyse sonra salona açılan odadan, salona açılmayan odaya geçtim de sorun bir nebze azaldı. Gerçi antre kapısını kapatsam dahi, komşu uğultusu hala beynimde ya... Apartmanın kahvesi bizim ev yani. Hoş benim ses hassasiyetim de biraz yüksek.

İşte zihnimde bu sahneler, durduramadığım bir hızla birbirini kovalarken, 2012’ye girmemize az kala, hastanede Anneannemin yanındaki koltukta oturuyordum. Sol yanımda beni “İyi ki geldiniz, yeni yıla birlikte gireceğiz.” (!) diyerek karşılayan, kayınvalidesinin refakatçisi Nazife Hanım. Kayınvalidesi önceki gece düşüp kalçasını kırmış ve ameliyattan yeni çıkmış, narkoz etkisinde, ameliyat başarılı. Daha ileride ise ‘Sözcü Gazetesinden başka gazete yok Türkiye’de’ diyen, ‘Refakatçim yok benim’ diye hatırlatan ve zor nefes almasına rağmen çok muhabbetçi Gülümser Hanım.

Anneannem beni görünce gözleriyle konuştu, kelime etmedi. Önceki gecenin refakatçisi küçük teyzemden detayları öğrenip yanında yerimi aldım. İlk dikkatimi çeken, son gördüğümden beri artan kahverengi yaşlılık lekeleri oldu, fazla hızlı artmışlardı. Ama yine de tam bir yumoştu. Burnundaki oksijenin yeterince üfleyip üflemediğini kontrol etmemi istedi. Gece boyu ve sonraki günün öğlenine kadar rutin olarak bunu istedi zaten, tik gibi. Kontrol ediyoruz, ince hortumların iki kulağının altında geçtiğini de teyit edip, başının arkasındaki klipsinden hafifçe sıkıyoruz. Eğer bunu gündüz vakti yapıyorsak, kontrolden sonra “Saçımı düzelt” komutuyla saçını düzeltiyoruz, sorun olmadığını söylüyoruz. Bundan daha uzak sekanslarla, kuruyan dudaklarına bepanthen sürüp hiç beyaz kalmadığından emin oluyoruz. Arada da kendisine bağlı serumu birlikte dikkatle inceliyoruz, incelememe şansımız yok, hiçbir şey kaçmıyor. “Bu serum çok yavaş akıyor, şimdiye çoktan bitmeliydi” komutuyla kendimi kat hemşiresinin yanında buluyorum. Kadın bir bakıyor, ‘hastamız haklı, 6 saat içinde bitmeli’ diyerek hızlandırıyor. Bunun dışında, gece boyu içimiz kıyılırsa, bisküvi-süt ya da bisküvi-su kombinasyonları için yatakta zor zor doğruluyoruz, yatmaktan ağrıyan bacaklara masaj yapıyoruz.

Benimle uzun süre monolog şeklinde konuşan Nazife, yeni yıla iki saat kala ‘televizyonu açalım mı’ deyip yanıtı beklemeden açtı, karşımızda Kibariye kırmızı bir elbise içerisinde. O anda Gülümser, “Ay canım Kibariyem benim, ben seni çok seviyorum. Baksanıza ne kadar da zayıflamış, evladım biraz sesini açar mısın?” dedi. “Tabii” diyerek ayağa kalktım, birazcık açtım, yerime dönmemle Anneannemin kaş göz hareketleriyle karşılaştım. Ben de aynı kaş gözle “Hayırdır?” etkisi yaratmaya çalışsam da aynı anda “Sesini kıs, rahatsız oluyorum.” dedi. Tekrar gittim, Gülümser’den özür dileyerek eski haline getirdim ve oturdum. Nanosaniyede Gülümser “Zeyneeeep, yavrum bir bakar mısın?” diye çağırdı. Bu tempoda nedense Nazife’nin olaylara hiç karışmadığını, stabil durduğunu fark ettim. Neyse, Gülümser’in de içi kıyılmış da, çok sevdiği poşetli hastane ekmeklerinden yaptığı depoyu (çekmece) gösterek bir tane rica etti. Yerime döndüğümde Anneannem, “Gülümser çok konuşuyor, fazla kulak asma, bir de televizyonu kapatır mısın, rahatsız oluyorum” deyince, aralarının olmadığını anlamış oldum. O arada Nazife’nin kayınvalidesi birden “Emine, Emine!” diye bağırmaya başladı. Nazife de “Emine yok, Nazife ben” diye cevap verdi. Kayınvalidesi sonra “Nazife, Hayati, Hayati!” ya da “Hayati nerde?” diye bağırmayı sürdürdü. Nazife de “Hayati evde, Hayati evde.” diye karşılık verdi. (Nazife’nin gece boyu kayınvalidesiyle rutini bu idi. Her bağırmanın akabinde ise kayınvalide ve kayınpederiyle ilgili detayları benimle paylaşmayı ihmal etmedi. Meğer Emine, bakıcısı, Hayati de kocasıymış. Kocasına çok düşkünmüş. “Beş senelik bakıcısı Emine’yi de benden çok seviyor.” dedi.) Tekrar kalkıp Gülümser’e ve bu sefer televizyon hassası Nazife’ye de açıklamalarımı sunarak televizyonu kapattım. Televizyon hassasından bir tık ötede olabilir, çünkü en son "Bu televizyonda Kanal D yok, Hüseyin gelsin, onu bulduracağım." diyordu.

Sonraki aşamada, Nazife’yle Gülümser’in arasının olmadığını anlamam uzun sürmedi: Yerime yeniden oturmamla (bu arada oda epey geniş bir oda), Gülümser’in “Eh televizyon kapandı, sakınca yoksa ışıkları kapatabilir miyiz evladım?” demesi bir oldu. İlk kez Anneannem kayıtsız kalırken, bu sefer Nazife, Gülümser’in duymayacağı şekilde “Yok yok, sakın kapatma, biz oturuyoruz.” diye benden ricada bulundu. Artık ben de kayıtsız kaldım. Yarım saat sonra da ışıkları kapatmayı teklif ettiğim Nazife’nin zaten uyumakta olduğunu fark ettim.

Hastane odamızın sosyal ortamı böyleydi işte. Bir de gece belirli bir saatten sonra gelen Hüseyin var. Nazife’nin kayınvalidesi için tuttuğu, gündüz o hastanede görevli, geceleri de isteyenlere hasta bakıcı. Adam doktor kadar bilgiliydi, hemşireler gelişiyle “Hüseyin Abi, Hüseyin Abi” diyerek sevindiler. Bizim odanın sonraki tüm hemşirelik faaliyetlerini o üstlendi. Anneannemin de Hüseyin’in gelişinden çok memnun olduğunu hissettim. Nitekim, hastaneden ayrılırken, bende de Nazife, Gülümser ve Hüseyin'le kırk yıllık ahbapmışım hissi hakimdi.

Ertesi gün görevi dayımla yengeme devretmeden evvel Anneannemle özel koltuğunda, koridorda mini bir gezintiye çıktık ve 1 Ocak 2012’de Ankara’ya yayan lapa lapa kar eşliğinde Anıtkabir’i izledik. Çok güzel bir andı...

Yeni yıl sabahı Ankara, 2012

12 Ağustos 2011 Cuma

Dut yemem efendim

NTV Radyo geçenlerde Zeki Müren’in 1955 yılında TRT Radyosu’nda Tarık Gürcan’a konuk olduğu programı yayımladı. Programın adı “Tanıdınız mı?”.

Önce konuk sanatçının bir eseri yayına veriliyor, sonra Tarık Gürcan “Aziz ve muhterem dinleyiciler, daha ilk nağmelerinde tanıdığınız gibi programımızın bu haftaki sanatkarı Zeki Müren’dir” diyor ve müzikli söyleşi başlıyor. Nasıl bir dinleyici saygısıdır, nasıl ince hassas bir duygu dünyasıdır, nasıl bir tane tane anlatımdır, hayranlıkla dinledim. Tabii bunda yapımcı Tarık Gürcan’ın programa son derece hazırlıklı çıkması ve harika bir şekilde yönlendirmesi de etkili. Bu esnada, Anneannemle dinlediğimiz radyo tiyatrosu oyunları aklıma geldi. Ben okula gitmeden evvel türk kahvelerimizi yudumlarken, biten her oyunun ardından oyunu hemen gerçek hayata bağlayan hikayelerini dinlerdim Anneannemin. Tüm radyo tiyatrosu sanatçılarının seslerini tanır; bu oyunda, geçen ay şu oyundaki katil adamı konuşan adam, baba rolünde bak, diye bana hatırlatarak ilgiyle takip ederdi. Hala ediyor gerçi ama artık ayrı şehirlerdeyiz, o neşeli sabahlarımızı özlüyorum.

Programda, Tarık Gürcan’ın deyimiyle beni en çok mütebessim hale getiren anekdot:
Zeki Müren
Zeki Müren: Henüz üç dört gün evvel mevzu itibariyle diğerlerinden çok farklı olan bir mektup aldım. Hadise şu, biraz da komik. Birkaç arkadaş lokantada yemekteydik. Getirttiğim yemeğin üzerine fazla miktarda maydanoz serpmişlerdi. Ben hiç maydanoz sevmem! Hayatımda da tatmış değilim, tuhaf değil mi?

Tarık Gürcan: Ben de öyleyim.

Zeki Müren: Öyle mi (gülüşmeler)… Garsona maydanozsuzunu getirmesini rica ettim. Aramızda arkadaşlarla gülüştük. Ertesi gün bir mektup aldım, espritüel bir dinleyicim, yan masada bu hadiseye şahit olmuş. Diyordu ki: maydanoz kelimesinin aslı mide nivazdır ve mide içün çok faydalıdır. Bundan sonra da bana iltifat ederek dut yemiş bülbül darbımeselini hatırlatıyor; maydanoz yememi fakat dut yemememi ikaz ediyordu (çok kibar kahkahalar).

Kendisine henüz cevap yazamadım, fakat radyosunun başındaysa şimdi, müsterih olsun, bundan sonra duta veda edip bol bol maydanoz yiyeceğim.