victoria&albert museum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
victoria&albert museum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Sokak ve Sütun

Grafiti Tüneli, Leake Caddesi, 28 Haziran 2015, Londra.
Son günümde Rıfat, Greenwich programı yapmıştı ama V&A Müzesindeki özel müzikal etkinliği kaçırmak istemediğimden şehirde kalmayı tercih ettim. Sabahtan da Banksy’yi de ünlü eden ve grafiti tüneli tabir edilen Leake Street’e gidecektim. Banksy Tunnel diye de geçiyor burası.
Grafiti Tüneli, Leake Caddesi, 28 Haziran 2015, Londra.
Sprey boyayla bu kadarı nasıl yapılabiliyor, hayret doğrusu...


Canım kahvaltı etmek istemiyordu, o yüzden elmamı kemirerek Thames kenarından gitmeye karar verdim, zaten harita evden birkaç kilometre uzaklıkta gösteriyordu. “İyi, yol kolaymış kafama yazdım nasılsa” diyerek harita marita almadan çıktım. Tabletteki offline haritayı kullanıyorum genelde, onu da almayım dedim, malum bir şey taşımakla aram hiç iyi değil.
Grafiti Tüneli, Leake Caddesi, 28 Haziran 2015, Londra. Bu Minililer gelmiş, park etmiş, tadını çıkarıyorlardı tünelin.
Bence sanatsal bir fotografa imza atmışım, beğendim bunu kendi kendime.


Waterloo’ya yaklaşırken bir baktım haritanın tarifi ile uyuşmuyorum; otobüs durağındaki bölgesel haritadan inceleyim dedim ve boş gözlerle “Leake, nerede bu Leake, başlayacağım haa” diye söylenirken, arkamdan bir ses geldi: “How can I help?”. Üstüme alınmadığımdan arkama dönmedim. “Miss, what are you lookin at?” Artık “Bu bana diyor” diyerek bir zahmet döndüm ki elinde cigarası kasketli yaşlı bir dede bana bakıyor, yetmiyor suratıma dumanını üflüyor. “York Road” dedim. “Oh York Road, ok, but where are you going, exactly?” Bazen sabahları pek bir bet oluyorum, halbuki niye Leake’e çıkan ana yol York’u söylüyorsun ki? “Going to the Graffiti Tunnel.” deyince, başladı dumanlı dumanlı anlatmaya. “Anladım, çok teşekkür ederim” diyerek yürümeye başlamıştım ki “Heea resimlere mi bakacaksın oradaa?” dedi. “Evet, ne yapabilirim ki başka, geriatrii” diyecektim neredeyse. “Yees, I will, thanks again” diyerek yola devam edebildim. Az kalsın cigara ikram edecekti. Bayağı iyi oldu ama yardımcı olması.
Grafiti Tüneli, Leake Caddesi, 28 Haziran 2015, Londra. Üstteki adam büstüne dikkat, çok başarılı.
Tünele vardığımda, birkaç sanatçı çalışıyordu. Bizdeki grafiticiler gizli kapaklı çalışırken bunlar Pazar sabahı açıktan açığa duvar boyuyor. Hangi duvara bakacağımı şaşırdım. 
Grafiti Tüneli, Leake Caddesi, 28 Haziran 2015, Londra.

Sokak sanatında son nokta bence burası. Birbirinden renkli ve birbirinden güzel mesajlar içeren yüzlerce grafiti bana bakıyordu. 
Grafiti Tüneli, Leake Caddesi, 28 Haziran 2015, Londra.
Ot, çöp, cigara içmeyin derim ben.


Artık yer yetmemiş crosslama yapmışlar (üst üste boyama). Ben oradayken de aşağıdaki resimde görebileceğiniz gibi şahane bir desen, üzerine yeni bir çalışma yapılmak üzere siyaha boyanıyordu.
Grafiti Tüneli, Leake Caddesi, 28 Haziran 2015, Londra. Nasıl kıydın o güzelim Picassovari desene?
Üzerine yaptığın şey sanki ondan güzel, yazı olayı bitti grafitide, kendini biraz geliştir bebişim.

Grafiti Tüneli, Leake Caddesi, 28 Haziran 2015, Londra.
Uçuş denemelerim için bu duvarı kullanayım dedim, adeta bütünleştim. Uykuluydum, açıldım.


Bizim ülkede tabii yer çok, bu grafiticilere de yer lazım. O yüzden ülkemize gelip orayı burayı boyayan turist grafitici çok. Ancak yaptıklarına o anda baktınız baktınız, ertesi gün bizim yereller de onu boyuyor! Bu nasıl bir mantıktır anlayamıyorum. Misal, geçen ay dünyaca ünlü Fransız fotografçı ve sokak sanatçısı JR’ın “Wrinkles of the City” (Şehrin Kırışıklıkları) Projesi kapsamında Fatih Belediyesi’nin desteği ile yaptığı eserin üzeri boyanmıştı.
JR'ın İstanbul'daki sokak sanatı örneklerinden birinin üzeri boyandı, Haziran 2015, İstanbul.
Fatih Belediyesi 'Valla o biz değiliz' diye açıklama yapmıştı. Olan gür kaşlı portreye oldu.

Wrinkles of the City, Los Angeles’tan Berlin’e dünya çapında bir sanat projesi. JR, projenin son ayağı olarak İstanbul’u seçti. Amaç, o şehirde yaşayan yaşlı halkın fotograflarını dev ölçeklerde sokağa taşıyarak, yaşlanma sürecinin hem insanların hem de şehrin kimliğini nasıl etkilediğini göstermek. Dünyanın hiçbir yerinde böyle aktivist eserlerin başına bizdeki gibi şeyler gelmiyor olsa gerek. Yani her yönden romaneskiz!

Leake Caddesi çok güzel ama bizim sokak sanatçılarının da altta kalır yeri yok. Favorim Leo Lunatic takma adıyla çalışan sokak sanatçımız… Esenler'deki mahalle arkadaşlarıyla grup halinde duvar boyayarak baslamış, ilk ilhamını ise izlediği Beat Street adlı filmden almış. Taksim civarında kızgın pandalarını görmüşsünüzdür. Eskilerden bir Leo Pandası resmi paylaşayım.
Bir kış günü Beyoğlu’nun ara sokaklarında, 22 Şubat 2014, İstanbul. Fotografı Melih çekmişti.
Leo'nun bu yıl Campaign TR Dergisinin JR ekine özel yaptığı çalışmayı çok beğendim, helal! Neyse bu çalışmada panda cigara içmiyor. Bence isabetli olmuş derginin hedef kitlesi açısından... Duyarlı çocuk Leo.
Leo bu pandayı 3 saatte boyamış Dergi mekanının duvarına.
Boğazkesen’den inerken, 14 Temmuz 2013, İstanbul. Bunu da Melih çekmişti.
Bu tarzlar da hoşuma gidiyor. Baksanıza, hopbidi hopbidi takılıyorlar duvarda. Hoppiii, bombacıklar, bombacıklar!



Neyse Londra’ya dönersem, Leake'te sokak sanatı seansı sonrasında Viktorya ve Albert’te rezervasyon yaptırdığım, o gün de son günü olan etkinliğe gitmek üzere Waterloo’dan metroya atladım. V&A kalabalıktı. Görevlilere sora sora 46A galerisini buldum. Müze o kadar büyük ki, görevliler her bölgeyi bilmiyor. Müzenin mimari bölümlerinden biri olan 46A’ya girdiğinizde kendinizi bir açık hava müzesinde gibi hissediyorsunuz, tavan o kadar yüksek ve eserler o kadar devasa ki insanlar kafa yukarıda gezerken birbirine çarpıyor. Kokartlı müze görevlilerini görünce o yöne ilerledim. Yaklaşık 18 metre yüksekliğindeki bir sütunun önünde duruyorlardı.
V&A Müzesi, 28 Haziran 2015, Londra. 46A Cast Courts'dayım. Devasa objeler, lahitler, sarkıt dikit, kapılar.



Etkinliğin adı Inside Voices. Deneysel bir çalışma. İçeriği şöyle: Viyolonsel sanatçısı Liam Byrne, sanatçı, dinleyici ve mekan arasındaki dinamikleri Barok müziği eşliğinde deneyimlemek için meşhur Trajan Sütunu'nun içinde kişiye özel bir konser veriyor. Yaklaşık 5 dakika süren performans kaydediliyor ve her katılımcıya kişiselleştirilmiş bir edisyon posta ile gönderiliyor. Sanatçı güzel düşünmüş, bir tasarım müzesi ile ortaklaşa yapılabilecek süper proje. Ayrıca, sanatçı olarak kendisinin ve Müzedeki en önemli parçalardan birinin tanıtımı için de yararlı.
Dökme alçıdan Trajan Sütunu, V&A Müzesi, 28 Haziran 2015, Londra. Roma'daki gerçeğinin yaşı 1900 yıldan fazla!


Buradaki Trajan Sütunu, Roma'daki orijinalinin dökme alçıdan birebir replikası. Müzenin açıldığı 19. yüzyılda yaptırılmış. Amacı da klasik dünyanın bu ikonik eserini, ögrenciler ve Roma'ya gidip orijinal sütunu görme imkanı olmayanlar için erişilebilir kılmak. Bu memleketteki bu anlayışın hastasıyım.

MS 113'te yapılan orijinal sütun 38 metre, Müzenin tavan yüksekliği ise 25,5 metre olduğundan, sütun iki parça halinde sergileniyor. Üzerindeki rölyefler ise Roma İmparatoru Traianus'un Daçya Savaşı'nı anlatıyor. Bugün Roma'da hala ayakta olan sütun, açık havada zarar görmüş ve üzerindeki birçok rölyef silinmiş durumda. Oysa V&A'deki döküm 19. yüzyılda alındığından birçok detayı saklıyor. Müzenin yaptığı bu yönden de insanlığa bir armağan.
Trajan Sütunu'nun içinde bana özel konserdeyim, çelloda Liam Byrne. Teşekkür ederim Liam.
V&A Müzesi, 28 Haziran 2015, Londra.


Görevli sıranın geldiğini haber vererek bana eşlik etti ve başımı eğerek sütuna girmemi sağladı. İçerisi karanlıktı. Liam taburesinde çellosunu almış bekliyordu. Bir süre benim için ne çalacağını düşündü. Sonra bana şöyle bir baktı ve 18. yüzyıl Georg Philipp Telemann'dan bir sonat çalmaya karar verdi. Taban çapı 3,5 metre civarında olan sütunun içinde gözlerimi kapatıp kendimi bu olağanüstü akustiğe bıraktım. Ses, sütunun içinde inanılmaz derecede etkileyiciydi ve kalbimde hissedebildim.

Performans sonrası biraz sohbet ettik, fikrin tamamen kendisine ait olduğunu ve bunu dinleyicilerle paylaşmanın onu çok heyecanlandırdığını söyledi. Çellonun piyanodan sonra en sevdiğim enstrüman olduğunu söyledim. “Çellonun insan sesine en yakın alet olduğuna dair bir tevatür vardır” deyince, o da bana katıldı ve barok dönem sanatçılarının da bunu söylediğini belirtti.

Viktorya ve Albert’le vedalaşıp yola düştüm. Karnım acıkmaya başlamıştı. Kahvaltımı-öğle yemeğimi Barbican’da yemeğe karar verdim ve Kensington’dan metroyla çufçufladım.
Barbican'da deneysel çalışmalar, 28 Haziran 2015, Londra.

5 Temmuz 2015 Pazar

V&A

Londra’daki favori müzelerimden biri, bizim Viktorya ile Albert’in müzesi (V&A Museum). Öyle ki bu seyahatimde iki kere gittim.
Bashaw, Matthew Cotes tarafından 1832-1834 yılları arasında yapılmış. V&A Museum, 25 Haziran 2015, Londra.
Bu newfoundland türü köpek, Dudley Kontu tarafından sipariş edilmiş ancak Kont maalesef heykel bitmeden vefat etmiş. Adı 'Bashaw' ise 'paşa'dan geliyor. Büyük titizlikle Matthew Cotes'ın Londra'daki stüdyosunda yapılan heykel, renkli mermer, taş ve bronzdan yapılmış. Minderden ona tıslayan yılana dikkat.



























Biliyorsunuz Viktorya ile Albert kuzenler ama 9 tane de çocukları olmuş! Belli ki “Kuzen ne haber?” derken olan olmuş.
V&A Müzesi girişi, 25 Haziran 2015, Londra.

Burası Güney Kensington’daki müzeler bölgesinde yer alıyor. Resmi açılışı Kraliçe Viktorya tarafından 1857 yılında yapılmış.
George Frideric Handel, heykel Louis François Roubiliac'a ait, 1738. V&A Museum, 25 Haziran 2015, Londra.
Sonradan İngiliz olan besteci Handel'in gerçek boy mermer heykeli dönemin girişimcisi Jonathan Tyers tarafından Roubiliac'a sipariş edilmiş. Heykelde Handel'i günlük kıyafetlerle görüyoruz; gömleği iliklenmemiş, ayakları bilibili, terlikleri gligli olmuş, şapkasına ise hiç girmiyorum. Yanındaki çocuk notaları bir viyolanın sırtında yazıyor. Dikkatli bakarsanız yerde de obua ve flüt var. Handel elinde lir dikkatlice kendi müziğini dinliyor. Heykele aşık oldum diyebilirim. Güzel çerçevelenmiş, 'S' formunda bir heykel olarak tasarlanmış.Öyle ki Handel'in hırkasının inişi bile buna göre verilmiş.

Dünyanın en büyük sanat ve tasarım müzesi. Yaklaşık 150 galeriden ve milyonlarca parçadan oluşan bir koleksiyonu var. Resimler, baskılar, seramikler, heykeller, mücevherat, tekstil, mobilya, metal ve cam işleri, moda, fotoğrafçılık, güncel sanat ve daha neler neler… Nefis bahçesi ile restoranı ise cabası. Bayağı hoşuma gidiyor. 
V&A'deki Tiyatro ve Sahne Sanatları Turundan, 1969 tarihli Finlandiya'da basılmış bir poster: "Can you work out the 13 Beatles song titles hidden in this poster?"






















Kalıcı koleksiyonunun yanı sıra bünyesinde devamlı olarak geçici sergilere de yer veriyor. İngiltere’de müze girişleri ise bedava (genelde kalıcı koleksiyonlar için geçerli), o kısmını hızlı geçiyorum.
Tiyatro ve Sahne Sanatları Turu, V&A Museum, 25 Haziran 2015, Londra.

Perşembe öğleden sonra birkaç rehberli tur için V&A’deydim. Önce bir giriş turuna katılıp ısındıktan sonra V&A’in tiyatro, sahne ve performans sanatları koleksiyonunu anlatan 1 saatlik tur ile devam ettim. Bu koleksiyon gerçekten çok güzel, rock ve pop starların posterleri, tiyatro ve bale kostümleri, kuklalar, setlerden görüntüler ve en önemlisi gösterimdeki Aslan Kral’dan kostümler. Ay çok heyecanlı! 
Rüzgar Gibi Geçti setinden Clark Gable ve Vivien Leigh, fotograf Clarence Sinclair Bull'a ait, 1939.
V&A Museum, 25 Haziran 2015, Londra. Çok beğendim bu fotografı.
Solda da Leigh'in 1935'te West End'de sahne aldığı "The Mask of Virtue" programı duruyor.


























Bu koleksiyon, 1920’lerde bir koleksiyonerin tiyatro koleksiyonunu Müzeye bağışlaması ile oluşmuş. Sahne sanatlarının hem dününü hem de bugününü bulabileceğiniz bir vaha. Gezdiren rehber Amerikalı bir müze çalışanıydı, güzel anlattı.
Tipografik poster örneği, Covent Garden Operası'nın 1948 tarihli program posterinde
pazarlama anlamında görsellikten ziyade kreatif takımın üzerinde durulmuş. Tek görselliğin
posterin üst kısmında kullanılan perde motifi olduğunu görüyoruz.
Bu poster bana sade ve anlaşılır geldi, multimedia'yı oldum olası sevmem zaten.
Posterlere bayıldım.

Kylie Minogue’nin 2007 Showgirl: Homecoming Tour'undaki soyunma odasının replikası. Ayakkabılarına bakın ne kadar minnoş. Konser öncesi bu odada 2 saat geçiriyormuş. Bu odada görülen tüm eşyalarını da her tura mutlaka götürüyormuş. Koltuğuna serdiği kuzu postu ve kız kardeşi Dannii'nin rujla aynaya yazdığı bol şans mesajına kadar yapmışlar. Ruj ve ayna korku filmlerini anımsatsa da ortam çok şirin.
Kostümleri giyerek zaman makinesine girebilir, o çağlara gidebilirsiniz. Çalışma masalarında kendi çizimlerinizi yapabilirsiniz. Harika bir müzecilik anlayışı.
Kuğu Gölü Balesi'nin set tasarımını 1964 Viyana yapımı bir Kuğu Gölü kostümü (Odile bunu muhtemelen 3. sahnede giydi) ile birlikte göstermek istedim. 1987 prodüksiyonu Kuğu Gölü'nün sahne tasarımı Yolande Sonnabend'e ait.
Hareketsiz duramıyorum, ekşın ekşın dıkşın dıkşın!

Mick Jagger'ın Rolling Stones'un 1972 Avrupa Turu'nda giydiği kadife tulum muhteşem. Ne kadar ince ve dar bir insan ki bu kostümü sergilemek için müze tarafından uygun manken bulunamamış ve özel olarak yaptırılmış. Kıyafet, 60-70'lerin meşhur tasarımcısı Ossie Clark'a ait. Jagger'ın fotografta görülen kemeri maalesef müze koleksiyonuna ulaşmamış. Diğeri ise Coldplay solisti Chris Martin'in Fransız devrimci üniformalarına öykünen Stella Mccartney ve Sara Jowett tasarımı ceketi. Ceketin tasarımcıları arasında Coldplay'in de sayılması grubun her şeyin felsefesine ne kadar girdiğinin göstergesi aslında. Martin, bu ceketi 2008 tarihli Viva La Vida albümlerinin teması kapsamında uzun süre kullandı.
Aslan Kral’ın, kostümlerinin de müziklerinin de hastasıyız. Scar (Mufasa'nın şerefsiz kardeşi) ve Sarabi'nin (Simba'nın annesi) 2010 tarihli orijinal kostümleri karşımızda. Kostüm tasarımı müzikalin aynı zamanda yönetmeni olan Julie Taymor'a ait. Bunları giyip bir de nasıl dans ederek şarkı söylüyorlar ki? Zor iş…


Pandomim sanatçısı Harry Randall'ın seyahat makyaj kutusu, 19. yy. (1840-60). Gümüş, deri, pirinç karışımı süper kalite bir kutu. Solundaki kitap ise sahne makyajı tüyoları veriyor ve 1914 tarihli.


Benjamin Britten'ın yozlaşma ve masumiyet konularını tartışan ünlü operası Kötülüğün Döngüsü'nün (The Turn of The Screw) İngiliz Ulusal Operası'nın 1979 yılındaki Jonathan Miller tarafından yönetilmiş olan prodüksiyonuna ait setin bir modeli. Kötülüğün Döngüsü çok önemsediğim bir opera olduğundan ilgimi çekti. Zemin verev olarak orkestranın da üzerini geçecek şekilde kullanılmış ve böylece temsili seyirciye daha da yaklaştırmış.
2011 yılında rejisörlüğünü Aytaç Manizade’nin yaptığı temsili Süreyya'da izlemiştik. Karşılaştırma adına bizimkilerin sahne tasarımına göz atmak isterseniz tıklayın.

Çıkışta bahçede oturup bir şeyler yedim. Sonrasında Müzenin çok orijinal bulduğum bir müzikal etkinliğine katılmak istedim ama önceden rezervasyon gerekiyormuş. V&A Avlu, 25 Haziran 2015, Londra.

Bazılarımız "müze" deyince şöyle bir durabiliyor ama bunun gibi hoş vakit geçirten, hem öğretici hem eğlendirici müzeler de var. Aklınızda olsun.