kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2019 Pazar

1984

1984-Büyük Gözaltı, Perdeci Oyuncuları-Aysa Prodüksiyon, 5 Mart 2019, ENKA Oditoryum, İstanbul.

Birkaç ay geriden geliyorum ancak bu oyunu yazmadan olmazdı. Zamansız bazı yapıtlar vardır. Bu da onlardan biri: 1984. İngiliz yazar George Orwell'in (1903-1950) 1949 tarihli kült kitabından uyarlanan ve başrollerinde Rutkay Aziz ve Taner Barlas'ın olduğu bir tiyatro oyunu.

1984, distopik bir romandır. Her ne kadar George Orwell'in aşırı ileri görüşlülüğü ile isabetli sayılabilecek bir 'gelecekteki dünya' tasviri olsa da yazıldığı dönem dikkate alındığında Nazi Almanyası ve Sovyetler Birliğine yönelik bir eleştiridir aynı zamanda. Geçen yıl yine bu zamanlarda da Orwell'in Havyan Çiftliği kitabının sahne uyarlamasını yazmıştım. Buradan okuyabilirsiniz.

Zamansız demem de şundan: Kitabı hangi 10 yıl içerisinde okusanız ya da tekrar karıştırsanız veya bunun gibi uyarlamasını izleseniz, içinde bulunduğunuz zamanları anlatır gibidir. Yine de her seferinde rahatsız eder sizi, gerçeklik rahatsız edicidir. Buna fena halde ihtiyacımız var. Kitap hayatımıza pek çok ifade, kullanım ya da jargonu da katmıştır. Örneğin 'Big Brother', 'Big Brother watching', Türkçesi ile 'Büyük Birader' ya da 'Büyük Birader sizi izliyor'un kaynağı 1984'tür. 'Who controls the past controls the future: who controls the present controls the past' da yine 1984 çıkışlıdır.
1984-Büyük Gözaltı, Perdeci Oyuncuları-Aysa Prodüksiyon, 5 Mart 2019, ENKA Oditoryum, İstanbul.
Sol baştaki Winston'ın mesai arkadaşı Parsons'ı (Levend Yılmaz, Serra Yılmaz'ın eski eşi) kendi çocukları bile Büyük Birader'e şikayet etmiştir. Parsons'ın buna yorumu ise, 'İyi yetiştirmişim, kendi babalarını bile gözetliyorlar.'

Özetle; başta baskıcı, totaliter bir rejim vardır. Gücünü kesintisiz olarak sürdürdüğü savaşlardan almaktadır, ancak bu savaşlar hep yurtdışındadır ve halk bunu yine aynı hükümetin yayın organlarından öğrenir. Bu rejimin diğer bir özelliği ise bitmek bilmeyen propaganda anlayışı ve yurttaşların evleri dahil her yerde izlenmesi ve propagandaya katılım mecburiyetidir. Parti ve onun başındaki görünmeyen Büyük Birader, yurttaşların yemesinden, sporuna, evliliğinden, çocuk yetiştirmesine, ne okuyacağından, nasıl eğleneceğine kadar karar vermekte ve mutlak surette bunların durumunu takip etmektedir. Yurttaşların düşünce hakkı, Büyük Birader’in gösterdiği ya da yönlendirdiği kadardır. Bireysellik yoktur, zihinler dahi Büyük Birader'in kontrolündedir. Hatta 2+2=5'tir. Aksini iddia etmeniz durumunda bir anda yok olabilir ya da zihin yenileme yöntemlerine maruz kalabilirsiniz. Kitabın kahramanı Winston Smith gibi.
1984-Büyük Gözaltı, Perdeci Oyuncuları-Aysa Prodüksiyon, 5 Mart 2019, ENKA Oditoryum, İstanbul.
Winston, kardeş zannettiği O'Brien yönetiminde 101 no.lu odada. 

Kitapla ilgili esasen yeterli sayılamayacak bu özeti verdikten sonra oyuna geçiyorum. Oyunun adı 1984 - Büyük Gözaltı. Değerli oyuncu Taner Barlas tarafından kitaptan kurgulanmış, yöneten ise Rutkay Aziz. Oyunda Taner Barlas, Winston, ilk kez sahnede izleme fırsatı bulduğum Rutkay Aziz ise Yoldaş O'Brien rolünde. Oyunun Enka'da tek sefer sahneleneceğini duyunca annemden rica ettim, çok hızlı bilet ayarladı. Oyuna, oyun öncesinde çok talep vardı, tıklım tıklımdı. Ancak oyun sonunda aynı motivasyonu gözlemleyemedik maalesef. İnsanlar kanımca sıkıldı ve hiçbir şey anlamadı. İlk yarıda çıkıp gidenler oldu ve layıkıyla alkışlanmadı. Bu tür eserlere içinde sadece 'Rutkay Aziz var' diye gelirseniz böyle olur ne yazık ki. Kitabı okumuş olmanın büyük faydası olur; ancak velev ki okumadınız, bari eserin ne hakkında olduğunu bilerek gelin de bu büyük sanatçılara saygısızlık etmeyin!
1984-Büyük Gözaltı, Perdeci Oyuncuları-Aysa Prodüksiyon, 5 Mart 2019, ENKA Oditoryum, İstanbul.
Winston, 101'den çıkar ama artık ne Winston, Winston'dır ne de Julia, Julia. Ancak Büyük Birader halen izlemektedir.

Dekorlar ve ses düzeni çok iyiydi diyemeyeceğim. Mikrofonla oynanmasını eleştirenler oldu, ancak ana temadaki; insanların mekanize edilmesi, tele-ekranlardan takip edilmesi gibi unsurlar düşünüldüğünde mikrofon kullanımı bu etkiyi artırmak anlamında mantıksız değil. Sadece ses kalitesi daha iyi olabilirdi. Müzikler ise Cahit Berkay'a ait.

Kostümler gayet yerindeydi. Oyunculuklardan Taner Barlas'ı, Winston'ın kız arkadaşı Julia'yı canlandıran Ekin Aksu'yu ve Winston'ın mesai arkadaşını canlandıran Levend Yılmaz'ı çok beğendim. Rutkay Aziz'i ilk kez sahnede izleyebilmekten ötürü de çok sevindim. Ekip, başrol oyuncularının yaşına rağmen ciddi sayıda da turne yaptı, oyunu birçok ile götürdü.
1984-Büyük Gözaltı ekibi bitiş selamında, 5 Mart 2019, ENKA Oditoryum, İstanbul.

İçinde bulunduğumuz dönemde, bu oyunu sahneleme fikri dahi büyük cesaret işi. Kabul etmek lazım. Oyuna yönelik eleştiri getirirken de bu açıdan bakılmasını öneriyorum, birkaç yoruma denk geldim, acımasız geldi bana. Bu tür eserleri okumamış, bünyesinde hissedemeyenler eleştiri noktasında sadece çevresinde dolanacak ve hatta bizim oyunda olduğu gibi telefonları ile meşgul olacak, o da kurtarmazsa erkenden çıkıp gidecektir.

20. yüzyılın bu en önemli başyapıtlarından birini henüz okumadıysanız, hızla listenize alın ve sezon kapanmadan da oyunu izleyin derim. Can Yayınları'nın Celal Üster çevirisi çok iyidir, kitap kapağı müthiştir, cep kitabı versiyonu da var. Sıkıcı gelebilir, sonuna kadar direnin Winston'ın hatrına. Kardeşlerim!

3 Eylül 2015 Perşembe

Oliver

Oliver Sacks

"Ilımlı bir tabiatım var, sinirimi kontrol edebiliyorum, açığım, sosyalim, neşeli bir mizahım var, bağlanabiliyorum, kin tutmam ve tutkularımda dengeliyim."

Kötü hastalığa yakalandığını öğrendiğinde, David Hume'un bir günde yazdığı kısa otobiyografisi "My Own Life"da (Benim Kendi Kayatım) geçiyormuş bu. Hoşuma gitti kendini tanımlama şekli. Düşündüm hemen hepsi beni de tanımlıyor ama bir yerde ayrılıyorum: Tutkularımda dengeli filan değilim, olmak da istemiyorum. Dengeli nedir ya? Denge dediğin ne? Tam tersi mengene olmak istiyorum, mengene gibi sıkacağım bu hayatı korkusuzca. Ne de olsa tatavalarla yaşıyoruz.

Oliver Wolf Sacks... Tam zamanlı iki işi var(dı). Biri tıp, diğeri yazarlık ve bence ikisi de insan bilimi. O da kendini Hume'un yukarıdaki cümlelerinin bir kısmına ait hissettiğini, ancak tutkularında aşırı ölçüsüz olduğunu, asla ılımlı bir tip olmadığını, bilakis hiddetli şiddetli olduğunu, tutkularının peşinden delicesine gittiğini söylüyor. İkinci adı boşuna Wolf değil.
Oliver Sacks, Greenwich Village, 1961
İngiliz nöroloji profesörü ve hastalarının insan yönünü ortaya koyan kitaplarıyla çok satanlar listelerinden inmeyen yazar Oliver Sacks 82 yaşında öldü. 

Bir kitabıyla ona bağlanmıştım. Niye bağlandığımı da iyi biliyorum. 30 Ağustos'taki ölüm haberini duyduğumda ciddi şekilde içim yandı. Dünya çok güzel bir varlığını daha yitirdi. Oysa ona daha çok ihtiyacı vardı.

Son zamanlarda okuduğum en etkileyici yazılardan biri. Sacks'in kendi kaleminden 19 Şubat 2015'te New York Times'da yayımlandı. Hume'dan esinlenerek "My Own Life" başlığını verdiği bu yazıyı okuyun. Türkçesini isteyenler ise lütfen buradan.
Oliver, Curaçao Adası'nda yüzerken


Oliver'ın bir hastasıyla yaşadıklarını anlattığı Awakenings (Uyanış) adlı kitabı sinemaya uyarlanmış; filmde hastaya Robert de Niro, Oliver'a da merhum Robin Williams hayat vermişti. 

Oliver'la ilgili diğer anahtar kelimeler: Gay, motorsiklet delisi, yüzme manyağı, yahudi, madde bağımlısı (gençliğinde), CBE nişanı*, piyano, müzik tutkusu, LSD**. Hiçbirini de saklamamıştı.

* Bilim ve edebiyata katkılarından ötürü, Commander of the Most Excellent Order of the British Empire (CBE) - Britanya İmparatorluğu Onursal Mükemmelliyet Önderliği nişanını almıştı.
** Lizerjik asit dietilamidi. Halüsinasyon ve algı bozuklukları yapan, ayrıca ruhi ve fiziki alışkanlık meydana getiren psikodelik uyuşturucu madde. Sacks, bu sayede hastalarını daha iyi anladığını söylemişti.

28 Ocak 2013 Pazartesi

Pour mon bibi*

Boris - Michelle Vian, Duke Ellington, 1950
Günlerin Köpüğü… Seviyorum bu ismi, çok özel bir eser benim için. Aslında trajik bir aşk hikâyesi ama içindeki kendi evreni ve fantastik ögelerle birleştiğinde bu tanımlama çok yetersiz kalıyor. Kimilerine göre çatlak bana göre dahi Boris Vian’ın (1920-1959) 1946 yılında yayımlanmış bu romanı, filme çekiliyormuş ve Nisan ayında gösterime girecekmiş. Uzun zamandır bir film haberine bu kadar sevinmemiştim, ilk Yekta Kopan'ın blogunda okudum.

Ana kahramanlar Chloé, Colin, Chick ve elbette siyah bıyıklı gri fareyi izlemek için sabırsızlanıyorum. Başrollerde Audrey Tatou, Romain Duris, Gad Elmaleh, Omar Sy var.

Böylesi absürd bir eserin sinema uyarlaması da her babayiğidin harcı değil. Bu işe Fransız yönetmen Michel Gondry soyunmuş. Gondry, Eternal Sunshine of the Spotless Mind’in da yönetmeni. Bence Günlerin Köpüğü de iyi bir yapım olacaktır. Gondry’nin dedesi de synthesizer’ın mucidiymiş, bu bilgi önemli bence…

Vian yaşadığı sırada anlaşılmış sanatçılardan değil. Kendisi aynı zamanda bir caz aşığı, caz eleştirmeni… Bu alanda hem eser vermiş hem de söylemiş bir kişi. 500 civarı eseri var. Kültleşmesi vefatından sonra oluyor ve günümüzde dahi birçok ünlü sanatçı ondan ilham aldığını söylüyor. Bunların en önemlisi bence Serge Gainsbourg’dur. Gainsbourg, Vian’ı sahnede gördükten sonra şarkıcılık kariyerine başlama kararı aldığını söyler. Şimdi kendisi de bir kült ve birçok kişiye ilham vermeye devam ediyor. Serge de keşke daha uzun yaşasaydı. Vian'ın en meşhur parçalarından Asker Kaçağı'nı paylaşıyorum. Savaş karşıtı parçası...


Vian’a göre esas olay aşktır ve de Duke Ellington’dır. Bu ikisi de aynıdır ve geri kalan boştur, yok olmalıdır. Çok hoşuma gidiyor bu bakış. Tabii o yılların Paris’inde, St Germain’inde bu bohemi tatmak da başka türlü bir histir herhalde. Zaten kendisi yazın olayına 21 yaşında evlendiği Michelle’i eğlendirmek için şiirler yazarak, yani yine aşk uğruna başlamış, Günlerin Köpüğü’nü de ona atfetmiştir. Gerçi Michelle sonra onu arkadaşı Sartre ile aldatmıştır ve Vian Michelle’den boşanmıştır.

Çağrışım kişisi bendenizin aklına yine bir şey takıldı. Denenmesini isterdim. Geçenlerde gittiğim konserinde, Hiromi, son albümündeki eserini anlatıyordu. “Bu bestem üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm Fantasy, ikincisi Reality ve bitiş In Between.” Sonra dinledik ve parçasına ne kadar güzel isim koyduğunu anladık ve bunun üzerine konuştuk. “Parçayı nasıl da güzel tanımlamış!” Düşünüyorum da, Hiromi bir fantazya ürünü olan Günlerin Köpüğü’nü bestelemeli, çok enteresan olabilir.

Filmin fragmanı muhteşem olmuş bence, eserin temel temalarının -aşk, ölüm, hastalık- tamamına yer verilmiş.


*Günlerin Köpüğü'nü atfettiği eşi Michelle Vian'a verdiği isim (Amerikan hayranlığıyla 'baby'den esinlenerek)

7 Mart 2012 Çarşamba

Jean-Christophe



Akut tonsillite ilaveten “Şubat Ayı Gribi Sürüm 2”yi* bol alevli şekilde geçirirken, gözümü aralayabildiğim bir anda, dörtte üçünü okuyup bıraktığım Leyleklerin Uçuşu’nun gözünü bana diktiğini fark ettim. Güç bela kalkıp masamdan aldığım kitapla birlikte 1 saatlik bir uykuya daha dalmışım. Neyse, uyandığımda hala -epey yakından- beni izlemekte olduğuna göre şansım kalmamıştı, kaldığım yerden devam ettim ama böyle bir devam etme yok, çakılı kaldım, meğer kitabı tam da çözülme noktasında bırakmışım.

Benim “Jean-…”ya oldum olası sempatim var. Jean-Luc (genel), Jean-Baptiste (Koku’daki), Jean-Philippe (Fransızca öğretmenim),  Jean-Charles (favorim), Jean-Jacques (Goldman olan, eskiden hastasıydım)… Burada söz konusu olan ise Jean-Christophe. Jean-Christophe Grangé. İsmiyle bir set ileride başladı. İsmini ilk Taş Meclisi filmiyle duymuştum, kitabı filme uyarlanmıştı. Sonrasında ise, kaç zaman önce Peluş, ‘hangi kitabını getireyim’ diye sormuş, ilk kitabı hangisiyse onu istemiştim. Kitabın kapağını açtığım anda, “Pour Pelin” (Pelin için) yazısını görüp ‘etme, eyleme, imzalı kitabı bana verme’ diyerek kitabı iade etmiş, sonraki internet sipariş listeme almıştım.

Jean-Christophe Grangé
Çok sürükleyici ve zeki bir polisiye. Müthiş bir kurgu, çok canlı tasvirler ve her an gerilimli bir macera… Leyleklerin göç yolundaki suç, para, şiddet, sevgi, güç ama daha önemlisi kendini keşif. Aslında kitap büyük bir araştırmanın ürünü bence, kayıp leyleklerin peşinden giden Louis’in geçtiği her ülkeyi –Belçika’dan Bulgaristan’a, İsrail’den Afrika cangıllarına, İsviçre’den Hindistan’a– gözümde canlandırabildim; çeviri olmasına rağmen çok etkilendim, Grangé’yi bir kez daha takdir ettim ve hayran oldum. Bunun dışında, teması zaten sıra dışı. Sonlara doğru ‘vay be, yok artık, bu da mı!’ diyerek okudum.

Böylesi hayal güçlerinin varlığını bilmek beni acayip besliyor, çok mutlu oluyorum. Polisiyede esasen EA Poe çocuğuyum ama Grangé de beni içine çekmeyi başardı; kesinlikle ayrı bir ekol olduğunu düşünüyorum.

61 doğumlu, aslen gazeteci Grangé, kitabı 94’te yayımlamış. Türkçe ilk baskısı ise 2002’de çıkmış, ben 30. baskıya nail oldum yani, o kadar. Yenilerde kitabın sekiz bölümlük dizisi çekilmiş Güney Afrika’da, yönetmen Jan Kounen. Bu yaz ekranlarda olacakmış, hemen yaz gelsin!

Resimler diziden ilk kareler… Bir de şunu merak ettim: Sarah, hamile mi? Bence öyle...
* Bu, aslen Domuz Gribi Sürüm 2 imiş. Sağlık Bakanlığı'nın isteği ile dillendirilmesi istenmemiş, ben de yeni öğrendim.

9 Kasım 2011 Çarşamba

Japon Yapmış

Japon Yapmış, Onur Ataoğlu, Çınar Yayınları
Van Depremi’nden sonra basına yansıyan yazı ve karelerde, Mart ayında yaşanan Japon depremi ve ardından gelen tsunamisindeki insan görüntüleriyle ilgili kıyaslamalar yer aldı. Japonların yardım paketleri için nasıl sıraya girdiği, acılarını nasıl kendi içlerinde yaşadıkları, bizdeki gibi feryat figan etmedikleri ile ilgili yorumlar yapıldı. Ben de içimden bu yorumlara ‘Hakikaten ya, adamlar yaşadıkları bu büyük felaketten birkaç hafta sonra dünya basınını meşgul etmeyi bile bıraktılar, ne içine kapalı, milliyetçi bir ülke.’ diyordum. İşte tam o aralar adı ve kapağıyla dikkatimi çeken bu kitabı aldım. Öteden beri sempati ve ilgi duyduğum Japonya –her yaz en az bir kez denizden çıkan anneme çocukların ‘aaa Japon’a bak!’ ya da ‘teyze, siz Japonsunuz değil mi?’ soruları ile karşılaşırız– hakkında yazılmış bu kitap aracılığıyla biraz olsun çok üstün gördüğüm bu kültürü tanıyayım dedim; 28 Ekim’in de yarım gün olması dolayısıyla başladım okumaya.

Japon Yapmış, 3,5 senesini Tokyo Büyükelçiliği Ekonomi Müşavirliğinde geçirmiş bir diplomatın Japonya anıları ve bu ülkeyi kendi çerçevesinden anlayışı. Dili sade ve esprili, bölümler temel Japon konularına göre ayrıldığından, kısa kısa şıp diğerine geçiyorsunuz. Büyük zevkle okudum.

Kitabı okuduktan sonra son yaşanan depremde Japonların birbirlerine olan saygılarını kaybetmeden hayatta kalma çabalarının, sakin duruşlarının, nükleer tehlikeye rağmen ülkelerini terk etmeyişlerinin, terkedenlere vatan haini gözüyle bakışlarının –bu sonuncusunu uzun yıllardır orada yaşayan ve son depremde de orada olan Türk bir sinemacının ropörtajında okumuştum– temellerini daha iyi anladım: Şintoizm. Derin ama sade bir düşünce sistemi, Japonları derinden etkileyen bir felsefe. Şinto, ruhların yolu demekmiş. Şintoizme göre, tüm nesne ve varlıkların ruhu olduğuna inanılırmış, canlı olmasa da. Yani insan da var işin içinde taş, toprak, bir kağıt parçası da... Bu sistem, herhangi bir kutsal lider, kutsal mekan, dogma ya da kurallar silsilesi içermediğinden, kişiyi evrendeki ruhlarla uyumlu şekilde yaşamaya ve içinde bulunduğu düzeni ve anı takdir etmeye yönlendiriyor. Japonların bazı zamanlar algımız ötesine geçen saygıları, medeniyetleri buradan ileri geliyor olsa gerek. Kitaptaki şu ifade çok şeyi özetliyor: “Ülke sevgileri slogancı, galeyancı değil; yapıcı, üretici ve yaratıcı.” Adamlar, ölümüne de olsa ülkesinde kalıyor, birey olarak ben ne yapayım tek başıma demiyor, çalışıyor, çabalıyor.

Bizden farklılaşan bir yönleri de ülkelerinde üretilen malların en kalitelileri iç tüketim için ayrılıyormuş. Bizde ise en iyi ürünler, ihracat içindir. Yine bu kapsamda hoşuma giden bir özellik; Nissan, Toyota, Honda gibi araç üreticilerinin, özellikle iç pazara yönelik ürünler tasarlaması ve bunların dışarıda bulunmasının mümkün olmaması.

İlgimi çeken bir diğer konu, Japonya’da avukatlığın yaygın bir meslek olmayışı. Nedeni de bu ülkede özür dilemenin çok normal sayılması, yani zayıflık belirtisi değil. Bu yüzden, Japonya’da açılan dava sayısı Avrupa ve ABD’ye oranla çok daha düşükmüş.

Ukiyo-e, Iris Garden, Yoshitaki, 1860
Tabii öteden beri hayranlık duyduğum, Kill Bill serisi ile taçlandırdığım samuraylar (soylu savaşçı sınıf)... Kitapta tam kafamdaki hayalleri gibi tanıtılmışlar, iyi bari. Sen müthiş tekniklerle vur kır, kılıçtan geçir, acıma, ondan sonra eve git, Japon bahçene bakarken felsefi düşüncelere dal, güzel sanatlarla uğraş, hatta bazı dallarda ustalık mertebesine eriş, şiir yaz. Sonra bu kırılgan dünyadan bir anda çık, harakiri (seppuku) yap... ‘Nasıl bir çelişkidir bu?’ sorusuna kitap çok güzel yanıtlar veriyor. Birçok doğu toplumunda olduğu gibi kıyım-zulümle felsefe-sanat-edebiyat yan yana...

Yine büyük hayranı olduğum Japon sanatlarında da şintoizm etkisi olduğu anlaşılıyor. Manga, animasyon, bonsai, origami, ukiyo-e, kabuki ve diğer Japon sanatları ile ilgili çok güzel bilgiler içeriyor kitap. Tüm Japon sanatlarının ortak yönü ise minimalist zarafetleri...

Anne kesin RNA’larla geçen bir Japonluk var bizde, daha çok sende; kitabın burada yazmadığım bazı detaylarında seni gördüm, şaka değil bak.

Yazarın bu kitap sonrasında yazdığı “Japon Ne Yapmış” adlı bir kitabı daha var.

19 Ağustos 2011 Cuma

Tipping Point

Malcolm Gladwell New Yorker Dergisinden takip ettiğim bir yazar, orijinal biri. Ne zamandır rafımda duran kitabını, bu tatilde okudun okudun deyip yanıma aldım.

Hızla ya da beklenmedik şekilde gelişen olayların o ‘bir anı’ nedir? O ‘eşik’ nasıl aşılır da olay fenomen haline dönüşür? Kayda değer gibi gözükmeyen bir hareket, nasıl sosyal salgın başlatır? Yani “küçük manipülasyonlarla, nasıl dağ gibi bir sonuç elde edersin”in çok sürprizli örnekleri…   

The Tipping Point, Malcolm Gladwell
Bir kitabın nasıl en çok satan haline geldiği, Susam Sokağı’nın nasıl milyonlarca dünya çocuğunun hayatının bir dönemine damga vurduğu, kulaktan kulağa teorisini yaratan faktörler ya da bir ürünün nasıl bir anda virüs gibi yayıldığı gibi konuları, düşünmediğimiz yönlerden irdeleyerek anlatıyor. "Ya evet hakikaten de öyle" dedirtiyor. Küçük bir örnek: 90’lı yıllarda New York’taki suç oranlarının çok hızlı şekilde düşmesinin kanıtlanmış nedenlerinden biri, belediyenin metrodaki grafitilerin üzerini boyayarak kapatması olarak gösteriliyor. Belediye, her gecenin sabahında yeni grafitileri hiç yılmadan kapatmış ve kapatmış. Bu minicik, hatta belki “sanat eserinin üzerini ne diye kapatmış ki” diyeceğimiz hareket, bir eşiğin aşılmasına ve suç oranlarının çok çok hızlı şekilde düşmesine neden olmuş. 

Bir de 150 kuralı ilgimi çekti. Bu, toplulukların büyüklüğü ile ilgili. 150’den daha az sayıda kişi ile oluşturulan gruplar, birbirine daha çok bağlı, daha etkin ve daha dayanışma içinde oluyorlarmış. Ünlü antropolog Dunbar'ın da bunu destekleyen bilimsel çalışmaları var. Yüzyıllardan beri ilkel kabilelerde topluluk 150 kişiyi aşınca, köy bölünüyor ve yeni kabile oluşuyor. Buradan şu sonuca vardım: 150 kişilik bir insan grubuyla ilişkimize sosyal ilişki diyebiliyoruz. Facebook'ta arkadaş sayısı 150'nin üzerinde olanlar, dikkat! Gerçekten ilişkide misiniz?

Geçenlerde Yekta Kopan’ın programında Ali Düşenkalkar bahsediyordu: bir tiyatrocu ya da şancının, AKM Büyük Salon’da sesini kullanması ile, Süreyya’da sesini kullanması arasında çok ciddi fark var, espas mühim. Şimdi bu kitaptan esinlenerek bu olayın tipping point’ini inceleyim: Küçük basit hareket=AKM’nin kapısından içeri girilememesi => Tonguçvari (dağ gibi) sonuç=Yeni mezun tiyatrocu, şancıların tamamının, seslerinin sınırlarını ancak Süreyya’nın büyüklüğü kadar sanması ve öyle yetişmesi, yani düşünün böyle sanatçı nesilleri oluşması. Sinsice…

Türkçe’de “Kıvılcım Anı” diye yayımlanmış. Bu isim kitabın değerini azaltmış gibi geldi bana. Kitap, iyi kitap ama.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Kaas: Küçük İnsan

Peynir, Willem Elsschot, Kanat Kitap
Kısa yoldan söyleyim: kitabın ana unsuru peynir çilesi. Nerden buldun demeyin, peynir hassasiyetim var, dayanamıyorum, kitap şeklinde de olsa otomatik eyleme geçiyorum.

1930’ların ekonomik kıvranma döneminde, Hollanda’da bir katibin iş hayatı çilesinin ironik anlatımı. Bu senenin başlarında Hollandaca’dan çeviri ilk baskısı yayımlandı. Gerçekten çok beğendim. Elsschot bu kitapla ünlenmiş ve aslında reklam ajansı sahibi olarak yazar olduğunu uzun zaman ailesinden gizlemiş.

“…çocuklarım olduğu için yabancılarla tartışmaya girmekten itinayla kaçınırım; zira bunlar patronumun arkadaşları olabilir. Bu yüzden tramvayda beni itip kakmalarına izin veririm, ayağıma basan olursa sert tepki vermem. Ama o akşam artık hiçbir şey umurumda değildi. Nasıl olsa peynir rüyası gerçekleşmeyecek miydi?”

Şu kadarcık paragrafın ne kadar çok ve çeşitli çağrışım yaptığını düşünüyorum. Bir de kurumsal insan balonunda o dönemden bu döneme bir arpa boyu ilerleme yok, hatta balona stent takmak üzereyiz. Muhteşem bir çevresinde dolanma hikayesi.

Özgün Adı: Kaas