13 Temmuz 2013 Cumartesi

Opera Her Yerde*

'Bu sezon Süreyya’da hiç temsil izleyemedim, izleyecek bir şey bulamadım' diye hayıflanırken Opera Festivali ilaç gibi geldi.

25 Haziran – 8 Temmuz 2013 tarihleri arasında düzenlenen 4. Uluslararası İstanbul Opera Festivali’nin açılışı Verdi’nin Rigolettosu ile Haliç Kongre Merkezi’nde yapıldı. Açıkçası açılışa katılmayı pek düşünmüyordum ama Pınar arayıp ‘Gidelim mi?’ deyince ve aramıza Pelin de katılınca güzel bir akşam geçirdik. Santral’de yemeğimizi yeyip biraz çimlerde keyif yaptıktan sonra Haliç Kongre Merkezi’ne geçtik. Favori mekânlarımdan olmadığını daha evvel de yazmıştım, ‘Neyse bir de opera izleyelim, bakalım akustik nasıl gelecek bu sefer?’ diyerek yeni bir başlangıç yapmak istediysem de, yok yine olmadı. Ülkemizin bence tek opera salonu olan Atatürk Kültür Merkezi de elimizden alındığından açılış temsilini bu vasat akustikle izlemiş olduk.
Rigoletto, Ankara Devlet Opera ve Balesi, 25 Haziran 2013, Haliç Kongre Merkezi
Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin Yekta Kara rejisi ile ve Rengim Gökmen şefliğinde sahnelediği Rigoletto’da favori solistim Rigoletto’yu oynayan bariton Eralp Kıyıcı idi. Kendisi operanın içine doğmuş bir sanatçı, annesi Cemaliye Kıyıcı da önemli bir mezzo soprano. Mantua Dükü rolündeki Murat Karahan’ı da başarılı buldum. Hatta bence “La donna e mobile” aryasını Gala Konserindeki İtalyan tenor Stefano Secco’dan çok daha güzel söyledi. Rigoletto’nun kızı Gilda’yı canlandıran misafir Rus soprano Ekaterina Siurina ilk etapta biraz stresli gibiydi ama sonradan açıldı, oyunculuğu da sesi de iyiydi.

Rigoletto, Victor Hugo'nun Le roi s'amuse adlı oyunundan uyarlanarak Verdi’nin favori librettisti Francesco Maria Piave tarafından yazılmış ve 1850-51 döneminde Verdi tarafından bestelenmiş üç perdelik aşk ve tutku dolu bir trajedi, bir başyapıt. İçindeki aryaların hemen tamamı ise tarihe geçmiş müthiş eserlerdir. Rigoletto’yu en son 2010 kışında Viyana Operası’ndan izlemiş ve kendimden geçmiştim.

Eser, normalde 16. yüzyılda İtalya Mantua’da geçer. Mantua Dükü, etek gördü mü çıldıran bir playboydur. Hizmetçi demez, eş-dost karısı demez, soylu arkadaşlarının kızları demez, hepsini baştan çıkarır. Rigoletto ise onun kambur yardımcısı, soytarısıdır. Rigoletto’yu bu hayatta tek neşelendiren kişi, kapalı kapılar ardında tuttuğu, herkesten gizlediği masum kızı Gilda’dır. Ama Dük yine ava çıkmıştır ve sıra Gilda’ya gelmiştir…

Yekta Kara, Rigoletto’yu 1920’lerin başına çekerek modernleştirmiş, bunun sonucunda da oyun mafyöz bir tavır takınmıştı. Bunu dekorlardan da hissedebiliyordunuz. Bence rejide birtakım sorunlar vardı, belki bu modernleştirmenin bir parçasıdır ancak yine de Gilda’nın babasının onu sakladığı evinde bebek ve pusetlerle oynayan bir kız çocuğu olarak gösterilirken, hemen bir sonraki sahnede “Ah aşkımdan ölüyorum, bitiyorum, aşkımın adı Gualtier Malde!” konulu “Caro Nome il Mio Cor” aryasını söylemesi bütünlüğü bozmuştu.

Opera Festivali kapsamında gittiğim ikinci etkinlik, 1 Temmuz’da Aya İrini’de gerçekleşen “Viva Verdi” başlıklı Gala Konseriydi. 2013 yılı, Verdi’nin 200. doğum yılı olduğundan Festival, gala konserini ünlü şef Roberto Abbado, birçok ünlü solist ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi Korosu ve orkestrası eşliğinde Verdi eserlerine ayırmış. Hiç bilet kalmadığından, konsere Esen Abla’nın ‘artist’ kartı ile artistler kapısından giriş yaptım, güzel de bir yer buldum kendime, hoşuma da gitmedi değil yani.



Konser solistleri Soprano Davinia Rodriguez, bariton Marco Vratogna, tenor Marco Berti ve tenor Stefano Secco idi. Bu konser uzun zamandır izlediğim en iyi konserlerdendi diyebilirim. Hatta kaydını edinmeye çalışacağım. Öncelikle orkestra ve koro muhteşemdi. Programsa Rigoletto, Il Trovatore, La Traviata, Othello gibi popüler opera parçalarından oluşuyordu. Solistlerden İspanyol Rodriguez ile İtalyan bariton Vratogna favorilerim oldu. Rigoletto’nun “Tutte le feste al tempio” aryasını birlikte olağanüstü seslendirdiler. Hatta o kadar beğendim ki yeni girdiğim twitter’dan Vratogna’ya tebrik tweet’i attım eve gelince, Rodriguez sana da atacaktım ama twitter’da bin tane Davinia Rodriguez çıktı, seçemedim aralarından.

Koro, Othello’dan “Uragano” ve Il Trovatore’den “Çingeneler Korosu” nu seslendirdi, çok çok iyiydi. Şef Abbado, bir ara, o esnada sadece solistlerin söyleyecek olması nedeniyle erkek koristleri oturtmayı unutup, erkek koristler de kendi inisiyatifleri ile hop diye oturunca bayağı bir oturma sesi çıktı. Bunun üzerine Abbado koroya afra tafra çekerek eseri kısa bir an durdurdu, baştan aldı. “Şefim, sen dünyanın her yerinde konserler, operalar yönet; sonra gel İstanbul’da koroyu oturtmayı unut, olur böyle şeyler, stres yok…”

Soprano Rodriguez ise bir seferinde söyleyeceği daha bitmeden tam üç kez alkışla kesildi. Bu maalesef coşku alkışları değil, eser bitti sanılarak seyircinin tam üç kez! balıklama atlaması sonucunda gerçekleşti. Yanı sıra, ortam genel olarak aşırı derecede gürültülüydü, her sene daha kötüye gidiyor sanırım… Hele konser başladıktan 5 dakika sonra topuklu ayakkabılarıyla Aya İrini’yi boydan boya dolaşan dostlarımıza özel tebrik sertifikası gönderiyorum. Tabii sorun sadece onlarda değil, teşrifatçılarda. Genç teşrifatçılarımızın konser başladıktan sonra içeri kimseyi almamaları gerekir ama tabii ‘nereden bilecekler’ sorusu akla geliyor, ‘5 dakikadan ne olur, öyle değil mi ama?’ Bu genç arkadaşlarımızın yüzde kaçı acaba daha evvel bir opera temsili izleyebildi veya festival yetkilileri tarafından yol yordam konusunda bilgilendirilebildi? Konser sonunda ise daha solistler seyirciyi selamlamadan bir yığın insan paldır küldür kalktı. “Anladık bis’e kalmayacaksınız ama daha konser bitmedi cicişler, solistleri dinlerken ağzınız kulaklarınızdaydı, bari izin verin selamlasınlar!”

Festival kapsamındaki son etkinlik, 7 Temmuz’da kardeşim Can’la Topkapı Sarayı’nda izlediğimiz ve Festivalin kapanış temsili olan IV. Murat Operası idi. Can’ın giderken bana zorla Ankara misket havaları cd’sini dinletmesi, yetmiyormuş gibi şarkının içinde geçen “ 'kostak kostak yörü yörü' ifadesindeki kostak kostak yürümek ne demek Abla?” gibi sorular sorması, benim bozulmam, onun da devamlı surette kahkahalar atması ile geçen zorlu bir yolculuk sonunda Topkapı’ya vardık.
7 Temmuz 2013, Topkapı Sarayı


31 Mayıs 2013 Cuma

Kendall'la Joey

Mayıs’ta yazı yazacak tek bir anım bile olmadı diyecektim ki bugün ayın son günü… Bu ay kendimi bileli, ailemden ilk kez birisi, Babam ameliyat oldu ve soğukkanlı ben, ameliyattan bir gece önce hayatımda hiç hissetmediğim bir duygu hissettim. Her şey insan için tabii ki… Sonrasındaki Bodrum ise çok iyi geldi. Serin sularına attım kendimi. Bodrum kime kötü gelmiş ki zaten? Bodrum'da epey Marsalis dinledim. Dinlerken de geçen ay ortasında gittiğim konseri yeniden yaşar gibi oldum.

Marsalis, müzikal ortağı caz piyanisti Joey Calderazzo ile 2011 yılında çıkardıkları Songs Of Mirth And Melancholy albümünü tanıtan iki konser için gelmişti Caz Fest kapsamında ve biletlerin aylar öncesinde tükendiği belirtilmişti. Konsere son anda basın tarafından sızmayı başardım. Cafe Nero’da türk kahvemi hüplettikten sonra Salon’un üst katına çıktım. Yanıma da çok sevdiğim bir sanatçı geldi elinde birasıyla. Tuluğ Tırpan. Çok sempatikti ama biraz kilo vermesi gerekiyor, bildiğim kadarıyla karaciğer yağlanması var kendisinde, bir programda söylemişti.



Marsalis her zamanki gibi çok tatlı ve mütevazıydı. Calderazzo ile aynı dili konuştukları ve özel hayatlarında da “bro” mertebesinde oldukları tüm konser boyunca hissedildi.

Konserde üçüncü sırada çaldılar bu parçayı. Calderazzo’nun bestesi ve çok artistik bir eser bence. Zaten parçanın adı (La Valse Kendall) dikkatimi çekiyordu. Hikayesini anlattı, hoşuma gitti. Karısı Kendall, Calderazzo’ya ne zaman kendisi için beste yapacağını sorup duruyormuş. Calderazzo da diyor ki “Müzisyenseniz, bundan kaçmanız imkansıza yakın, sonunda yaptım, işte bu.” Besteyi bitirdiğinde Marsalis’e “Ne koyayım adını?” diye sormuş, o da “Tabii ki Kendall!” demiş. Parça nefis bir balatla başlıyor. Joey, Kendall’ı seviyor…



13 Nisan 2013 Cumartesi

I due Foscari

2013, Verdi yılı. Giuseppe Verdi’nin 200. doğum yılı, tüm dünya operalarında bestecinin ölümsüz eserleriyle kutlanıyor. Dolayısıyla tam sezonda Roma’da bulunup da bir Verdi Operasına gidememem söz konusu dahi değildi. Gerçi son dakikacı olduğumdan, bilet bulamamaktan çok korktum ama tuzlu da olsa Verdi’nin I due Foscari’sine ana salonda iyi bir yer buldum. Hem de Riccardo Muti yönetiminde… Müthiş… “Oh neyse ki bilet buldum.” diye sevincimi duyan Rıfat “Allah Verdi demeyip gecenin tadını çıkar.” diye mesaj atmıştı o gün bana. Neyse ki Allah bilet verdi…

Akşam 7 gibi evden çıktım, hava yine atıştırıyordu. Metroya bindim, Termini’de inip az biraz yürüyerek Cumhuriyet Meydanı’ndaki Roma Operası’na (Teatro dell’Opera di Roma) rahatça varırım diye düşündüm. Termini’de indim.

I due Foscari, Teatro dell'Opera di Roma, 12 Mart 2013
İndim ama bir türlü çıkışı bulamadım. Termini ilk gün geldiğimdeki gibi tadilat halinde ve tabelalarda yazan hatlara bile güven olmuyor, her şey birbirine girmiş. Hiçbir yerde “Çıkış” yazmıyor, ne tarafa yönelsem ayrı bir hatta bağlanıyor. Dolandım dolandım, aynı şey. İçimden kendime “Kıro musun, çıkışı nasıl bulamazsın?” diye söylenirken, daha fazla debelenmemeye karar vererek karşıdan gelen genç İtalyan çifte doğru bir hamle yaptım: “Pardon çıkış ne tarafta acaba?”. Bir bana baktılar, bir birbirlerine ve İngilizce bilmediklerini söylediler. İçimden “Ya sabır” çekerek, “Çıkış, çıkış!” dedim. Basit bir soru gibi gelmişti oysa. Tekrar birbirlerine baktılar. Sonra araya tek bir İngilizce kelime ("go") koyarak, İtalyanca “Siz nereye gideceksiniz?” diye sordu adam. Oyunun başlamasına artık yirmi dakika kalmıştı ve delirmek üzereydim. “Sadece buradan dışarı çıkmak istiyorum.” dedim. Bu sefer kadın “Ama siz tam nereye gideceksiniz çıkınca?” dedi. “Opera’ya gideceğim ve sadece yirmi dakika kaldı.” dedim saatimi göstererek. Tekrar bakıştılar ama bu sefer fiziken de birbirlerine döndüler, beni tamamen unuttular ve başladılar tartışmaya. “Allah” dedim o an, "Bittiğim andır."

Adam: “Bu kız Termini’den çıkmasın, çıkarsa çok yürür.”
Kadın: “Çıkabilir aslında, çok uzun değil yol.”
Adam: “Kesinlikle çıkmasın, yağmur yağıyor, buradan başka bir hatta binsin.”
Kadın: “Ama hangi hatta? A a buldum. Biz Annanigna’ya gidiyoruz, o da Annanigna ile gitsin, yalnız biraz yürüyecek.”
Adam: “Si si, birlikte şu tarafa yürüyelim.”
Kadın: “Tamam, bence de, kesinlikle bizimle gelsin, zaten tek durak. Sen şimdi ona anlat.”

Bu arada ben hala tribünden “Çıkış, çıkış nerede, onu gösterin yeter.” diyorum. Bir yol sorduk, gelinen noktaya bakın! Tam İtalyan işi. Sonunda bana dönebildiler, son kararlarını açıkladılar ve beni de aralarına alarak yürümeye başladılar. Kısa bir an tereddüt ettiysem de bu ilgileri karşısında kaderime razı olarak yürümeye devam ettim. Bu arada hala bana bunun en kısa yol olduğunu anlatmaya uğraşıyorlardı ama onların konuşma süresinde ben zaten Opera’ya varırdım sanırım, tabii çıkışı bulabilseydim… Metronun içinde epey yürüdük, bir yandan içimden “Hay sizi İtalyan milleti gibi, inşaallah kafadan atmıyorlardır bunlar, Annanigna mannanigna.” diyordum. Beni Annanigna hattına kadar götürdüler, biletlerini basıp içeri de girdiler, onlar da aynı hattın ters yönündeki trene bineceklermiş. Yetmedi, tren gelene kadar benimle beklediler. “Gidin siz tamam, teşekkürler.” diyorum. “Yok bekleyeceğiz.” diyorlar. Trenin kapısı kapanırken arkamdan hala bağırıyorlardı: “Unutma, bir durak sonra iniyorsun, inince sol yapıyorsun biraz git, orası.” Tabii bu konuşmalar, el kol hareket silsilesi ile destekli şekilde gerçekleşiyor. İnince aynen dedikleri şekilde yaptım ve kendimi Opera’nın fuayesinde buldum. Çok rahat bir şekilde, vaktinde yetiştim. Tek sıra yapamayan İtalyan dostlarımızın arasından zar zor üstümü vestiyere attıktan sonra yerime geçtim. En çok da Riccardo Muti’yi bu kadar yakından izleyeceğim için heyecanlıydım. 10 dakika sonra oyun başladı.
Akrobatlar ve ip cambazları sahnesi, I due Foscari, 12 Mart 2013, Roma
Roma prömiyeri 6 Mart’ta yapılan I due Foscari (İki Foskariler), Verdi’nin 1844’te bestelediği üç perdelik lirik bir trajedi… Ben de 12 Mart’ta bu sezonun dördüncü oyununu görmüş oldum. İşin güzel tarafı, oyunda bir Türk sanatçı da vardı. Soprano Asude Karayavuz, Pisana’yı canlandırdı (Başroldeki Lucrezia’nın yakın arkadaşı rolündeki yardımcı kadın oyuncu). Her zamanki gibi dekor ve kostümleri deli gibi inceledim. Muhafazakâr olmakla birlikte çok çok başarılıydı. Muhafazakârlık da oyunun dönemine sadakatten ileri geliyor. Başroller iyiydi, Lucrezia rolündeki Tatiana Serjan’dan daha iyilerini Türkiye’de izledim. İki Foskarileri canlandıran Francesco Meli ve Luca Salsi belkanto tekniklerinde başarılıydı. Bizim Asude’nin partileri çok azdı, sahnelerini ise teatral açıdan yaratıcı buldum. Sonuçta Roma Operası’nda alkışa çıkan Türk bir sanatçı olması gurur vericiydi.

Riccardo Muti nota sehpası&orkestra elemanları
Riccardo Muti’ye gelince, Maestro’ya benim bir şey söylemem hadsizlik olur. Müthiş bir şef, gerçek bir lirik, sahneyi ve çukuru kontrolü altında tutarken bunu son derece dengeli bir şekilde yapan sağlam bir Napolili karakter. Onun nota sehpasını incelemek bile çok iyi geldi.

İki Foskariler, 1457’nin Venedik’inde geçiyor. Venedik Doçu Francesco Foscari’nin oğlu Jacopo, o dönemin Konseyi tarafından iki kere müebbete mahkûm edilir. Birincisi yabancı bir prensle görüşmekten, ikincisi de Konseyin liderini öldürmekten… Zaten oyun bu sahne ile açılır. Sonrasında da baba-oğul Foskarileri ve elbette genç Foscari, Jacopo’nun karısı Lucrezia’yı trajik günler beklemektedir. Sonunda Jacopo’nun masumiyeti ortaya çıksa da iş işten geçmiştir.

Oyunda iki ara verildi, ilk arada birkaç fotograf çekeyim dedim. Sonra beni de çeksinler diye bakınmaya başladım: “Kimi seçsem kimi seçsem?” Hemen yanımda oturan üç kişinin İngilizce konuştuğunu duyunca, iki koltuk solumda oturmakta olan yaşlı adama makineyi uzatarak “Mümkün mü acaba?” diye sordum. Bu arada adamın görece genç arkadaşı tam ortamızda ayakta duruyordu ve hemen atıldı çekmek için. Dedim ki “Yok siz olmaz, çok yakınsınız, oturan bay çekse daha iyi olur.” İçlerinden “Püü, utanmaza bak, bir de adam seçiyor.” demişlerdir kesin çünkü ben öyle deyince ayaktaki hafiften bir titredi. Yaşlı adam ise “Tabii ki çekerim.” diyerek makineyi aldı ve gözlüğüne rağmen makineyi gözüne dayayarak çekti. Sonra geri uzattı, hemen baktım, gözlerim kapalı çıkmış ve dedim ki “Ama bu olmamış, uyuyorum bunda, bir tane daha çekebilir misiniz?” Adam “Elbette.” diyerek ikinciyi de çekti: “Hazır mısın, gözünün açık olduğundan emin ol, çeek tim.”
Çektiği gibi de iki koltuk sağa kayarak sol yanıma oturdu ve “Amerika’nın neresindensin?” diye bir soru yöneltti. İçimden “Yahu bir fotograf çektirdik adam şeceremizi çıkaracak, Alabama’nın içindenim mi desem acaba, neyse ya adam da yaşlı, şimdi sıkıntı olmasın.” diye düşünerek “Türküm ben.” şeklinde yanıtladım. O an adamda bir “Hoppalaaa” edası oluştu ki sormayın, kısa süreli bir tsunamiye şahit olmuş gibi baktı ve normalleşme sürecine girdi. Sonra “Hangi rüzgâr attı seni Roma’ya?” sorusu ile devam etti. Ona da “İstanbul’daki Roma Dondurmacısı tavsiye etti.” demek geldi içimden ama içinde bulunduğumuz tarihi Roma Operası’na ayıp olmasın diye normallikle yanıtlayım dedim ve sohbet başladı. Türkiye’nin işsizlik oranlarından tutun da, mortgage piyasasına, politik gelişmelere kadar sordu. “Ajan mı bu?” diye şüphelenerek temkinli konuşmadım değil ama ajanlıkta hem tip hem yaştan kaybetti. Ne de olsa bu alanda en son Skyfall’u izlemişim. Sonra ne işle iştigal ettiğime geldi sıra. Sonra da niye operaya geldiğime taktı uzun müddet. Ben anlattım. Cebinden küçük bir not defteri çıkardı, notlarını, çizdiği desenleri gösterdi. O an o kadar şaşırdım ki zira ben de kasa kasa küçük not defteri bitiren, en ufak bir çağrışımı, aklıma geleni not alan ve sonra onları birleştiren ve zincir etkisiyle ilerleyen bir insanım. O da benzerini yaparmış meğer. Adama karşı “Dude” noktasına geldim ve “Biraz da ben sorayım artık, ne biçim iş, Mastermind’da mıyız neyiz?” dedim. Aynı bana sorduklarını ona soruyordum ki ikinci perde başladı.

30 Mart 2013 Cumartesi

Roma Tatili, benim

Papa'nın seçilmesinden bir gün önceydi. Roma Tatilimin gerçek olması için Piazza Bologna'dan bindiğim 310 numaralı otobüsle Piazza San Pietro'ya (San Pietro Meydanı) vardım. Bir insan seli, daha hoşu müthiş bir defile beni karşıladı. Bu rahip, rahibe dostlarımızın ne kadar da çok çeşit ve renkte kostümleri varmış, bazılarını çok beğendim. Tüm dünya televizyon ve radyoları meydanda, elini kaldırsan kameraya ya da mikrofona çarpıyorsun. Her yerde polis, zabıta. Herkes bazilikaya doğru yürüyor. Bir yandan "Vatikan'a sıra beklemeden girmek ister misiniz?" diye üstüne üstüne gelen turizm şirketi elemanları. Tüm bu kalabalıkta ne bir arbede ne de bir taşkınlık fark ettim. Bernini, 11 yılda tamamladığı meydanında toplanmış bu ruhani kalabalığı görseydi çok sevinirdi herhalde.

Piazza San Pietro, 12 Mart 2013
Roma Tatilimin gerçek olması demiştim, tabii ki nedeni Roma Tatili filmi. Güne buradan başlamamın nedeni, Roma Tatili filminin teknede dans sahnesinin bazilika yakınındaki Ponte Sant’Angelo'nun (Melekler Köprüsü) altında geçmesiydi. Bu sahne filmdeki en eğlenceli anlardan birisi. Prenses Ann (Audrey Hepburn), saçını kesen berberi tarafından bu geceye davet edilir. Tabii gizli ajanlar Prensesin peşindedir, gelirler ve tekne birbirine girer, bu arada Ann gitarı ajanların kafasına kafasına indirir, sahnenin sonu Tiber nehri sularıdır.

Melekler Kalesi ve Köprüsü
Papasal ortamın kalabalığında daha fazla bekleme yapmadan Bernini’nin 1667 – 1671 yılları arasında öğrencilerinin yardımıyla tamamladığı on melek heykelinin süslediği Ponte Sant’Angelo'dan tekrar karşıya geçip Tiber kenarından Trastevere bölgesine yürüdüm. Köprü üzerindeki dev heykeller, İsa’nın Tutkusu’ndaki her biri farklı bir enstrümanı tutan melekleri temsil ediyor. Bunlardan sadece ikisi bizzat Bernini tarafından yapılmış ama dönemin Papa’sı bunları açıkhavada sergilenemeyecek kadar güzel bulup bir kiliseye göndermiş. Sonrasında diğer heykellerle birlikte köprüye yerleştirilmek üzere bu iki heykelin replikası yaptırılmış. Bu arada yol üzerinde denk geldiğim şu bislere bir bakın, olmaz böyle şirinlik.


İspanyol Merdivenleri ve Via Margutta 51
Trastevere’de biraz gezindikten sonra esas hedefi unutmadan Via Condotti üzerinden İspanyol Merdivenlerinin oraya vardım ve filmde Gregory Peck’in evinin bulunduğu dar sokağa giriş yaptım: Voila Via Margutta! Sokak şu an bir sanat galerisi ve zanaatçiler sokağı olmuş. O arada birden yağmur indirdi. Biraz ilerledikten sonra 51 numaraya vardım. Vardım varmasına ama kapı duvar. Kapının önünde beklemeye başladım ki içerden bir kadın ve bir köpek çıktı. Hemen kadına yönelerek derdimi anlatmaya çalıştım ama anladığını anladığım halde ısrarla “Anlamıyorum İtalyanca’dan başka dil.” dedi. Üstüne “Yasak” dedi, eminim anlamamışsındır canım. Bir yandan köpeği sağ bacağımı bayağı bir yaladı, köpek resmen kot sever çıktı. Kadını epey bir oyaladım, “2 dakika bakıp çıkacağım, avluya bakayım sadece.” filan dediysem de olmadı. Birkaç arkadaşım “Bir şey olursa Fransızca’ya dön, çekinirler Fransızlardan.” demişti. Birden o aklıma geldi, switch on-off derhal Fransızca baskı yapmaya koyuldum, kadın biraz yumuşadıysa da döndü arkasını ve köpekle birlikte uzaklaştı.

Via Margutta 51, avlu ve merdivenler
Kaderime razı olmaya hazır değildim, biraz daha beklemeye karar verdim, hem kapı önünde yağmurdan da korunuyordum. Çantamdan elmamı çıkardım ve gelen geçenlerden hangisi bu kapıdan girecek diye kendi içimde bir yarışma açtım ki beşinci kişi elinde anahtar devasa kapıya yöneldi. “Allah mı gönderdi seni?” naralarıyla (içimden) adama yaklaştım. Çok mülayim bir insana benziyordu elinde alışveriş torbasıyla. Filmin ismini bilhassa İtalyanca söyleyerek Gregory Peck’in evine bakmaya geldiğimi, çok kısa kalacağımı söyledim. Kısa bir an düşündü ve “Gel benimle.” dedi. Adamın ‘gel benimle’si çok etkileyiciydi, kendimi filmde hissettim. Sonra kapıyı açtı, içeri girdik, yağmur tüm hızıyla sürüyordu. Avluyu geçtik ve filmde Hepburn’le Peck’in birlikte çıktıkları taştan dar koridordan eliyle yukarıyı işaret ederek Peck’in evini gösterdi ve sessiz olmamı rica ederek kendi evine doğru yöneldi. Çantamı ve şemsiyemi hemen yere atarak keşfe başladım. Burası bir avlunun etrafına inşa edilmiş konutlardan oluşuyor, Roma için oldukça yeşillikli bir yer.
Prenses Ann, Joe'dan ödünç para isterken... (1953, 2013)
Merdivenlerden yukarı çıktım, arkama döndüm ve gördüğüm karşısında sadece “Koşarak mı kaçsam yoksa uçarak mı?” diyebildim. Çünkü kapıda karşılaştığım köpekli kadın dönmüş ve gayet kızgın şekilde merdivenlerden bana doğru çıkıyordu. Burnundan soluyarak yanıma geldi, birbirimize baktık, ben gülmeye başladım, kadın daha da sinirlendi ama hiçbir şey söylemeden “Görürsün sen şimdi!” der gibi baktı ve evine gitti. Dolaşmaya devam ediyordum ki birden bir gürültü koptu. Biri öyle bir bağırıyordu ki, girdiğim koridordan geri dönüp bakmak durumunda kaldım. Sanırım 100 yaşındaki bir adam pencereye çıkmış “Git buradan, git buradan, haydi, hemen!” diye çığırıyor. 51 numarada İtalyancam gelişti resmen.

Adamı şöyle tasvir edeyim: üzerinde pijama ama aynı Peck’in filmdeki pijamasından -burada oturanlar film hala devam ediyor sanıyor olabilirler- hiç dişi yok, saçları, burnu Gargamel’e benziyor, hiç nefes almadan bağırabiliyor ve ellerini havaya kaldırmış bir o yana bir bu yana oynatıyor, o açıdan dinamik bir insan da diyebiliriz. Adama İngilizce başladım niye geldiğimi ve bir dakika içinde çıkacak olduğumu anlatmaya ama yok susmuyor. O anda anladım az evvelki köpekli kadın bu adamın bakıcısı ve içeri girdiği gibi adamı yatağından kaldırıp beni ispiyonlamış. Kendisi de muhtemelen İtalyan değil ama kraldan çok kralcı. Artık sinirlenmeye başlamıştım ki ampul yandı bende ve adama Fransızca söylenmeye başladım: “Komşunuz beni içeri aldı, kendisi izin verdi, gidin sorun, Roma Tatili filmi burada çekilmişti, bakıp çıkacağım, ne bağırıp duruyorsunuz, çıkacağım dedim ya!” Adam birden sustu, havaya kaldırdığı ellerini yere indirip “Tamam şimdi anladım, gezebilirsiniz.” dedi ve penceresini kapatıp içeri girdi. Demem o ki, Via Margutta 51’de ben de kısa film çektim ama kesinlikle değdi.

Prenses Ann: "Böyle bir yerde oturmak çok eğlenceli olmalı." (1953, 2013)
Ayrılırken yağmur diniyor gibiydi, Via Margutta'dan çıkıp Flaminio’dan otobüse binerek akşamki operaya hazırlanmak üzere evin yolunu tuttum. Otobüse ilk kez biletsiz bindim, bu yağmurda beni kontrol edecek İtalyan kontrolörün vereceği tüm cezalar İtalyana helal olsun. Tahmin ettiğim gibi kontrol eden olmadı ama her durakta adrenalin yükselmesi yaşamadım değil.*

* Bizi niye böyle yetiştirdiniz Anne, Baba, az gamsız olsaydık iyiydi ya…

19 Mart 2013 Salı

Tiziano


Roma Tatilimin ikinci gününde Selmin’le birlikte İtalya Cumhurbaşkanının resmi konutu olan Palazzo del Quirinale’nin (Quirinale Sarayı) bir parçası ve bir zamanlar Papalığın at ve at arabası garajı olan Scuderie del Quirinale’de yeni açılan Tiziano Sergisine gittik. Scuderie del Quirinale, günümüzde 3.000 metrekarelik bir kültürel aktivite ve sergi mekânı... Yapımı ise 1732’de tamamlanmış.

Sabah Piazza del Bologna civarındaki kosher fırında güzelce kahvaltımızı ettikten sonra önce opera biletini aldık, yolda giderken bici baci scooter’cıyı inceledik, ardından Scuderie del Quirinale’ye yollandık. Üstümüzü başımızı tek sıra yapamayan İtalyan dostlarımızın arasından vestiyere bırakmayı başardıktan sonra loş sergi alanına giriş yaptık. Flaşlı flaşsız her türlü fotograf çekmek yasak, her köşe başına kırmızı –kırmızı olması önemli– ceketli görevlileri dikmişler zaten. Bu yasak sergi ortamlarında uzmanlaştığımdan yine de flaşsız çektim, yasak olmasa çekmezdim. Resimdeki pembe bina Scuderie, diğeri de Cumhurbaşkanı konutu…

Venedikli Tiziano Vecellio, 16. yüzyıl İtalyan Rönesans sanatının başta gelen temsilcilerinden. Renk ve ışık üstadı, hem çağdaşlarını hem de kendinden sonra gelenleri etkilemiş bir sanatçı… Tiziano’nun soğuk mu soğuk gotik stilden bıkan ustası Bellini, olayı biraz sıcaklaştırmak amacıyla resme ışığı getirmeye çalışıyor. Tiziano da olayı alıyor ilerletiyor diyebiliriz. E boynuz kulak olayı…

Muhteşem Süleyman, Tiziano, 1539
Sergide, Tiziano’nun İtalya ve dünyanın dört bir yanındaki müzelerden getirilmiş en önemli eserleri (Il Concerto, La Bella, Carlo V Con il Cane, Flora, vb.) bir arada. Yani olacak şey değil, bulunmaz nimet…

Tiziano, Bellini’nin öğrencisi demiştim. Bu Bellini, Giovanni olan. Kardeşi Gentile Bellini, Fatih Sultan Mehmet’in portresini yapmıştı. Aferin, adından belli, kibar insanmış. Yine ta o günden belliymiş ki Tiziano da Kanuni Sultan Süleyman’ın portrelerini yapmış, hatta 1539’da tamamladığı "Muhteşem Süleyman" adlı Süleyman portresi, 2008’de Sotheby’s tarafından 1,25 milyon TL’ye satılmıştı. Yazıktır, çok aza gitmişti.

Süleyman deyince, Tiziano’nun adı Muhteşem Yüzyıl dizisinde de sıkça geçiyor. Barbaros Hayrettin’in İtalya’nın Sperlonga köyünü yakıp yıkmaktaki amacı “Tiziano’nun resmettiği meşhur düşes Giulia Gonzaga”yı yakalayıp Süleyman’a sunmaktan ibaret ama güzelliği dillere destan kadını yakalayamıyor. İtalya dönüşünde de Pargalı’ya anlatıyor durumu. Nilgün Cerrahoğlu, dizide bu konuda geçenlerin birebir doğru olduğunu Cumhuriyet’teki köşesinde yazmıştı.

Çerçeveleriyle bakmayı sevdiğimden, sergi alanında çektiğim Tiziano tablolarını paylaşıyorum. Aşağıda sırasıyla fazlasıyla hayran olduğum Il Concerto, Orfeo ed Euridice, Flora, Tiziano, La Bella... Bu eserlerin yapılış yılı aralığı 1508-1536. Tiziano kadınları etli butlu, çıplaklıklarından utanmayan kadınlar...

Son olarak, Scuderie’nin kafesinde espressolarımızı hüplettikten sonra Quirinale’den ayrıldık. Bunlar da binanın çıkışından manzaralar…
Scuderie del Quirinale, 10 Mart 2013
2013’ün en iyi sergilerinden biri olarak gösterilen Tiziano’yu Roma’ya yolu düşenlere şiddetle öneririm. Sıraya aldanmayın, hızlı ilerliyor. 16 Haziran’a kadar…

27 Şubat 2013 Çarşamba

Haset Husumet Rezalet ve Nick Muray

Berat Işık, Kelebek Etkisi, 2012
Yalancı bahar günü Pazar günü Melih’le güzel iki sergi gezdik; bununla kalmadık, kendi enstalasyonlarımızı yarattık, özellikle bu kısmı çok eğlenceliydi. Gezimizin ilk kısmı ‘modern’, sonraki kısmı ise ‘kendine gel’ şeklindeydi.

Hep diyorum kendimi çağdaş sanata yaklaştırıyorum, her seferinde farklı bir şey görüyorum. Arter-Sanat İçin Alan’daki sergide de öyle oldu. Adı Haset, Husumet, Rezalet*… Onüç çağdaş sanatçının iç içe geçen işleri galerinin dört katına yayılmış. Binanın iç mimarisi de hoşuma gitti, oda oda, labirent gibi keşfediyorsun. Hele en üst kat tam kutu kutu pense…

Yine Melih’e yakınarak “Aman yarabbi bunun neresi sergilik” dediğim işlerin yanı sıra, çok hoşuma giden çalışmalar da oldu. Beğendiklerimi aşağıda paylaşıyorum. Sergi kapsamında Selim Birsel’in işlerinden "Arka Bahçede Yetiştirilir", galerinin katlar arası merdivenlerine de yansımıştı ki buna bayıldım, hatta “Çıkartma mı ya bunlar” diyerek bayağı bir dokundum. Mekanda merdiven sahanlığından başlayıp, akıllı bir şekilde gidecekleri yönü bilen bir karınca kolonisi gibi süpürgelikler boyunca ilerleyen tank silüetleri bizi aşağıda bir görüntüsü de yer alan 'Arka Bahçe'ye ulaştırıyor.
Selim Birsel, Arka Bahçede Yetiştirilir, 2012
Bir ara dinlenmek için tabureye -çok rahattı- oturmuştum ki birden postala yakınsadığını düşündüğüm botlarımla bu funky tankları birleştireyim dedim ve tabii Melih hemen realize etti. Sonraki katta da Melih’in canlandırmasını yaptık.
Arter, 24 Şubat 2013
Ben bu çağdaş işlere dokunmayı seviyorum, yoksa ne faydası var? Mantığım şu: Bu işler çağdaşımız geçiniyorsa, bizim de çağdaşlar olarak üzerinde hakkımız, emeğimiz vardır. O nedenle de dokunuruz, dokunurken bozarsak da ancak bir çağdaş, diğer çağdaşı bozmuş olur, hatta buna bozmak da denemez, katkı sağlamış olur. İşte dokunduğum bir örnek. Yine de görevli yokken dokundum tabii…
Selim Birsel, Çalı Okulu, 2000

CANAN, Şeffaf Karakol, 1998
“Şeffaf Karakol”, "Arka Bahçede Yetiştirilir"den sonra en beğendiğim eser oldu, Melih biraz özensiz buldu ama ben bir kulp takamadım. Pleksi glas, CANAN’ın sayesinde göze hitap eder hale getirilmiş, gayet hoş ve çevreci… Sanatçı kendi bedenini kullanarak politik şiddete dikkat çekiyor. Bu eserin yapılış yılı 1998 ve sonradan öğrendim Ömer Koç’un özel koleksiyonundanmış… Bu iki eser serginin adı ve konusuna çok yakışan, kendini çok havalı anlatan eserlerdi.

Arter’deki sergi 7 Nisan’da sona eriyor.


‘Modernden çık, kendine gel’ bölümümüz ise Pera Müzesi’nde Nickolas Muray’in fotograf sergisiydi. “Oh be rahatlayabiliriz.” edasıyla 5. kata çıktık, sağdan sağdan başladık.
Nickolas Muay, Camel Cigarettes, Girl in a Pool, 1936
Nick Muray (1892-1965), 20. yüzyıla damgasını vurmuş bir sanatçı. Aslen Macar ve 21 yaşında Amerika’ya göç etmiş. Portre de çekmiş, reklam da çekmiş. Hatta 1930’lu yıllarda ilk doğal renkli fotoğrafı reklamcılıkta kullanan isim olmuş. Çalışmaları, Harper’s Bazaar, Vanity Fair, Vogue, Ladies’ Home Journal ve The New York Times gibi dergi ve gazetelerde düzenli olarak yayımlanmış. Reklam fotograflarına bayıldım zaten. Hele Camel ve Cola çekimleri muhteşem.
Nickolas Muray, Antonius&Cleopatra, Coca Cola Reklamı, 1935
Kendisi son derece renkli bir kişilik. Hem pilot hem de Amerikan Olimpik Eskrim Takımı üyesi. Bence ayrı bir hobi alanı da Frida Kahlo imiş. Kahlo’ya olan hastalıklı seviyedeki aşkı hoşuma gitmedi. Frida eşinden ayrıldığında, Muray sanmış ki kendisiyle evlenecek ama sonra ne olmuş? Tabii ki Frida onunla evlenmemiş. “E be Nicko, nasıl oldu da bu kadarını tahmin edemedin?” diye sormak isterdim kendisine.
Nickolas Muray, çeşitli portre çekimleri
Melih, bu sergide de sanatsal yetilerini göstererek değişik çalışmalara imza attı; çalışmasının ismini de ben takayım: “Karaltıdaki Aydınlık”.
Pera Müzesi, 24 Şubat 2013
Amerika’daki ünlü fotoğraf ve film müzesi George Eastman House yönetimindeki koleksiyondan derlenen bu sergi, sanatçının 50 yıllık kariyerini çok güzel anlatıyor. Harika çalışmalar var. 21 Nisan’a kadar gezilebilir.
Nickolas Muray, çeşitli dergi ve reklam çekimleri
Sergi çıkışında artık yorulmuş ve acıkmıştık, biraz Salt’ın puflarında oturduk ama gerçekten oturmak için girdik. Sonra da soluğu Fıccın’da aldık ve çerkez mantılarımızın keyfini çıkardık. Patateslisi çok övülüyor ama bana kalırsa kıymalısı daha güzel…

* Arter’in internet sitesinden sergi tanıtımı: "Haset, Husumet, Rezalet", bireyler ve toplumlar arasındaki düşmanlık ve kavganın giderek körüklenip savaşın evrenselleştirildiği bir dünyada, "dostluk", "dayanışma" ve "birlikte varolma" kadar "düşmanlık", "bencil bir güç istenci" ve "ayrımcılık" potansiyellerini nasıl birlikte üretip var ettiğimizi sorguluyor. Bir yandan hepimizin paylaştığı ortak bir yakın tarihi –kısmen de olsa– yeniden ziyaret ederken; başkaları için olduğu gibi kendimiz için de yıkıcı, başkalarına göstermekten çekindiğimiz gibi kendimize de itiraf edemediğimiz, sessiz bırakmayı tercih ettiğimiz olumsuz duyguları ve bunlara ilişkin travmaları da mesele ediniyor.

17 Şubat 2013 Pazar

My favorite Aussie after Hugh Jackman

Kimbra ve Gotye, 2012 Grammy Ödüllerinde
Birkaç klasik ve cazgeçilmez dışında dinlediğim müzikler hızlı değişir. “İyi tamam anladık, sıradaki!” şeklinde doymak bilmez bir müzik isteğim var. Bunu kıran Avustralyalı (kökeni my dear Bruges) Gotye oldu. Gotye, Gotye diye diye, baktım geçen seneden beri adına iki de yazı yazmışım. Adamım tam üç tane Grammy aldı geçen hafta. Hem de birini Prince'in elinden.

Son yıllarda -hakikaten yıl olmuş, 2011 sonlarından beri- günde en az bir defa dinlediğim şarkısı “Somebody That I Used To Know” yılın kaydı seçildi. Bu sürede klibinin de kaydının da cılkını çıkardım, kendisini Gökhan Kırdar’a benzettim; kaydının da her türünü dinledim, yok o remiksi, yok bu türlüsü, yok o türlüsü... Bana hayret ki ne hayret, nasıl oluyor da bir türlü bıkmıyorum. Klibi de Melbourne’un güneydoğusunda babasının sahibi olduğu arazideki bir ahırda çekmişler. Somebody That I Used To Know geçen yıl Amerika, İngiltere ve diğer 24 ülkenin listelerinde ilk sırada yer almış ve tüm dünyada 13 milyon kopyadan fazla satılmış.

Gotye bununla da kalmadı: En iyi pop düet/grup performansı dalında da Grammy kazandı. O da yetmedi en iyi alternatif albüm Grammy’si de onun oldu.

Sana yeter artık Gotye; bu sefer de Somebody That I Used To Know’da düet yaptığın süper candy Yeni Zelandalı Kimbra’nın bir klibini paylaşıyorum. Bu orijinali değil ama ben bu düzenlemesini beğeniyorum.


28 Ocak 2013 Pazartesi

Pour mon bibi*

Boris - Michelle Vian, Duke Ellington, 1950
Günlerin Köpüğü… Seviyorum bu ismi, çok özel bir eser benim için. Aslında trajik bir aşk hikâyesi ama içindeki kendi evreni ve fantastik ögelerle birleştiğinde bu tanımlama çok yetersiz kalıyor. Kimilerine göre çatlak bana göre dahi Boris Vian’ın (1920-1959) 1946 yılında yayımlanmış bu romanı, filme çekiliyormuş ve Nisan ayında gösterime girecekmiş. Uzun zamandır bir film haberine bu kadar sevinmemiştim, ilk Yekta Kopan'ın blogunda okudum.

Ana kahramanlar Chloé, Colin, Chick ve elbette siyah bıyıklı gri fareyi izlemek için sabırsızlanıyorum. Başrollerde Audrey Tatou, Romain Duris, Gad Elmaleh, Omar Sy var.

Böylesi absürd bir eserin sinema uyarlaması da her babayiğidin harcı değil. Bu işe Fransız yönetmen Michel Gondry soyunmuş. Gondry, Eternal Sunshine of the Spotless Mind’in da yönetmeni. Bence Günlerin Köpüğü de iyi bir yapım olacaktır. Gondry’nin dedesi de synthesizer’ın mucidiymiş, bu bilgi önemli bence…

Vian yaşadığı sırada anlaşılmış sanatçılardan değil. Kendisi aynı zamanda bir caz aşığı, caz eleştirmeni… Bu alanda hem eser vermiş hem de söylemiş bir kişi. 500 civarı eseri var. Kültleşmesi vefatından sonra oluyor ve günümüzde dahi birçok ünlü sanatçı ondan ilham aldığını söylüyor. Bunların en önemlisi bence Serge Gainsbourg’dur. Gainsbourg, Vian’ı sahnede gördükten sonra şarkıcılık kariyerine başlama kararı aldığını söyler. Şimdi kendisi de bir kült ve birçok kişiye ilham vermeye devam ediyor. Serge de keşke daha uzun yaşasaydı. Vian'ın en meşhur parçalarından Asker Kaçağı'nı paylaşıyorum. Savaş karşıtı parçası...


Vian’a göre esas olay aşktır ve de Duke Ellington’dır. Bu ikisi de aynıdır ve geri kalan boştur, yok olmalıdır. Çok hoşuma gidiyor bu bakış. Tabii o yılların Paris’inde, St Germain’inde bu bohemi tatmak da başka türlü bir histir herhalde. Zaten kendisi yazın olayına 21 yaşında evlendiği Michelle’i eğlendirmek için şiirler yazarak, yani yine aşk uğruna başlamış, Günlerin Köpüğü’nü de ona atfetmiştir. Gerçi Michelle sonra onu arkadaşı Sartre ile aldatmıştır ve Vian Michelle’den boşanmıştır.

Çağrışım kişisi bendenizin aklına yine bir şey takıldı. Denenmesini isterdim. Geçenlerde gittiğim konserinde, Hiromi, son albümündeki eserini anlatıyordu. “Bu bestem üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm Fantasy, ikincisi Reality ve bitiş In Between.” Sonra dinledik ve parçasına ne kadar güzel isim koyduğunu anladık ve bunun üzerine konuştuk. “Parçayı nasıl da güzel tanımlamış!” Düşünüyorum da, Hiromi bir fantazya ürünü olan Günlerin Köpüğü’nü bestelemeli, çok enteresan olabilir.

Filmin fragmanı muhteşem olmuş bence, eserin temel temalarının -aşk, ölüm, hastalık- tamamına yer verilmiş.


*Günlerin Köpüğü'nü atfettiği eşi Michelle Vian'a verdiği isim (Amerikan hayranlığıyla 'baby'den esinlenerek)