13 Nisan 2013 Cumartesi

I due Foscari

2013, Verdi yılı. Giuseppe Verdi’nin 200. doğum yılı, tüm dünya operalarında bestecinin ölümsüz eserleriyle kutlanıyor. Dolayısıyla tam sezonda Roma’da bulunup da bir Verdi Operasına gidememem söz konusu dahi değildi. Gerçi son dakikacı olduğumdan, bilet bulamamaktan çok korktum ama tuzlu da olsa Verdi’nin I due Foscari’sine ana salonda iyi bir yer buldum. Hem de Riccardo Muti yönetiminde… Müthiş… “Oh neyse ki bilet buldum.” diye sevincimi duyan Rıfat “Allah Verdi demeyip gecenin tadını çıkar.” diye mesaj atmıştı o gün bana. Neyse ki Allah bilet verdi…

Akşam 7 gibi evden çıktım, hava yine atıştırıyordu. Metroya bindim, Termini’de inip az biraz yürüyerek Cumhuriyet Meydanı’ndaki Roma Operası’na (Teatro dell’Opera di Roma) rahatça varırım diye düşündüm. Termini’de indim.

I due Foscari, Teatro dell'Opera di Roma, 12 Mart 2013
İndim ama bir türlü çıkışı bulamadım. Termini ilk gün geldiğimdeki gibi tadilat halinde ve tabelalarda yazan hatlara bile güven olmuyor, her şey birbirine girmiş. Hiçbir yerde “Çıkış” yazmıyor, ne tarafa yönelsem ayrı bir hatta bağlanıyor. Dolandım dolandım, aynı şey. İçimden kendime “Kıro musun, çıkışı nasıl bulamazsın?” diye söylenirken, daha fazla debelenmemeye karar vererek karşıdan gelen genç İtalyan çifte doğru bir hamle yaptım: “Pardon çıkış ne tarafta acaba?”. Bir bana baktılar, bir birbirlerine ve İngilizce bilmediklerini söylediler. İçimden “Ya sabır” çekerek, “Çıkış, çıkış!” dedim. Basit bir soru gibi gelmişti oysa. Tekrar birbirlerine baktılar. Sonra araya tek bir İngilizce kelime ("go") koyarak, İtalyanca “Siz nereye gideceksiniz?” diye sordu adam. Oyunun başlamasına artık yirmi dakika kalmıştı ve delirmek üzereydim. “Sadece buradan dışarı çıkmak istiyorum.” dedim. Bu sefer kadın “Ama siz tam nereye gideceksiniz çıkınca?” dedi. “Opera’ya gideceğim ve sadece yirmi dakika kaldı.” dedim saatimi göstererek. Tekrar bakıştılar ama bu sefer fiziken de birbirlerine döndüler, beni tamamen unuttular ve başladılar tartışmaya. “Allah” dedim o an, "Bittiğim andır."

Adam: “Bu kız Termini’den çıkmasın, çıkarsa çok yürür.”
Kadın: “Çıkabilir aslında, çok uzun değil yol.”
Adam: “Kesinlikle çıkmasın, yağmur yağıyor, buradan başka bir hatta binsin.”
Kadın: “Ama hangi hatta? A a buldum. Biz Annanigna’ya gidiyoruz, o da Annanigna ile gitsin, yalnız biraz yürüyecek.”
Adam: “Si si, birlikte şu tarafa yürüyelim.”
Kadın: “Tamam, bence de, kesinlikle bizimle gelsin, zaten tek durak. Sen şimdi ona anlat.”

Bu arada ben hala tribünden “Çıkış, çıkış nerede, onu gösterin yeter.” diyorum. Bir yol sorduk, gelinen noktaya bakın! Tam İtalyan işi. Sonunda bana dönebildiler, son kararlarını açıkladılar ve beni de aralarına alarak yürümeye başladılar. Kısa bir an tereddüt ettiysem de bu ilgileri karşısında kaderime razı olarak yürümeye devam ettim. Bu arada hala bana bunun en kısa yol olduğunu anlatmaya uğraşıyorlardı ama onların konuşma süresinde ben zaten Opera’ya varırdım sanırım, tabii çıkışı bulabilseydim… Metronun içinde epey yürüdük, bir yandan içimden “Hay sizi İtalyan milleti gibi, inşaallah kafadan atmıyorlardır bunlar, Annanigna mannanigna.” diyordum. Beni Annanigna hattına kadar götürdüler, biletlerini basıp içeri de girdiler, onlar da aynı hattın ters yönündeki trene bineceklermiş. Yetmedi, tren gelene kadar benimle beklediler. “Gidin siz tamam, teşekkürler.” diyorum. “Yok bekleyeceğiz.” diyorlar. Trenin kapısı kapanırken arkamdan hala bağırıyorlardı: “Unutma, bir durak sonra iniyorsun, inince sol yapıyorsun biraz git, orası.” Tabii bu konuşmalar, el kol hareket silsilesi ile destekli şekilde gerçekleşiyor. İnince aynen dedikleri şekilde yaptım ve kendimi Opera’nın fuayesinde buldum. Çok rahat bir şekilde, vaktinde yetiştim. Tek sıra yapamayan İtalyan dostlarımızın arasından zar zor üstümü vestiyere attıktan sonra yerime geçtim. En çok da Riccardo Muti’yi bu kadar yakından izleyeceğim için heyecanlıydım. 10 dakika sonra oyun başladı.
Akrobatlar ve ip cambazları sahnesi, I due Foscari, 12 Mart 2013, Roma
Roma prömiyeri 6 Mart’ta yapılan I due Foscari (İki Foskariler), Verdi’nin 1844’te bestelediği üç perdelik lirik bir trajedi… Ben de 12 Mart’ta bu sezonun dördüncü oyununu görmüş oldum. İşin güzel tarafı, oyunda bir Türk sanatçı da vardı. Soprano Asude Karayavuz, Pisana’yı canlandırdı (Başroldeki Lucrezia’nın yakın arkadaşı rolündeki yardımcı kadın oyuncu). Her zamanki gibi dekor ve kostümleri deli gibi inceledim. Muhafazakâr olmakla birlikte çok çok başarılıydı. Muhafazakârlık da oyunun dönemine sadakatten ileri geliyor. Başroller iyiydi, Lucrezia rolündeki Tatiana Serjan’dan daha iyilerini Türkiye’de izledim. İki Foskarileri canlandıran Francesco Meli ve Luca Salsi belkanto tekniklerinde başarılıydı. Bizim Asude’nin partileri çok azdı, sahnelerini ise teatral açıdan yaratıcı buldum. Sonuçta Roma Operası’nda alkışa çıkan Türk bir sanatçı olması gurur vericiydi.

Riccardo Muti nota sehpası&orkestra elemanları
Riccardo Muti’ye gelince, Maestro’ya benim bir şey söylemem hadsizlik olur. Müthiş bir şef, gerçek bir lirik, sahneyi ve çukuru kontrolü altında tutarken bunu son derece dengeli bir şekilde yapan sağlam bir Napolili karakter. Onun nota sehpasını incelemek bile çok iyi geldi.

İki Foskariler, 1457’nin Venedik’inde geçiyor. Venedik Doçu Francesco Foscari’nin oğlu Jacopo, o dönemin Konseyi tarafından iki kere müebbete mahkûm edilir. Birincisi yabancı bir prensle görüşmekten, ikincisi de Konseyin liderini öldürmekten… Zaten oyun bu sahne ile açılır. Sonrasında da baba-oğul Foskarileri ve elbette genç Foscari, Jacopo’nun karısı Lucrezia’yı trajik günler beklemektedir. Sonunda Jacopo’nun masumiyeti ortaya çıksa da iş işten geçmiştir.

Oyunda iki ara verildi, ilk arada birkaç fotograf çekeyim dedim. Sonra beni de çeksinler diye bakınmaya başladım: “Kimi seçsem kimi seçsem?” Hemen yanımda oturan üç kişinin İngilizce konuştuğunu duyunca, iki koltuk solumda oturmakta olan yaşlı adama makineyi uzatarak “Mümkün mü acaba?” diye sordum. Bu arada adamın görece genç arkadaşı tam ortamızda ayakta duruyordu ve hemen atıldı çekmek için. Dedim ki “Yok siz olmaz, çok yakınsınız, oturan bay çekse daha iyi olur.” İçlerinden “Püü, utanmaza bak, bir de adam seçiyor.” demişlerdir kesin çünkü ben öyle deyince ayaktaki hafiften bir titredi. Yaşlı adam ise “Tabii ki çekerim.” diyerek makineyi aldı ve gözlüğüne rağmen makineyi gözüne dayayarak çekti. Sonra geri uzattı, hemen baktım, gözlerim kapalı çıkmış ve dedim ki “Ama bu olmamış, uyuyorum bunda, bir tane daha çekebilir misiniz?” Adam “Elbette.” diyerek ikinciyi de çekti: “Hazır mısın, gözünün açık olduğundan emin ol, çeek tim.”
Çektiği gibi de iki koltuk sağa kayarak sol yanıma oturdu ve “Amerika’nın neresindensin?” diye bir soru yöneltti. İçimden “Yahu bir fotograf çektirdik adam şeceremizi çıkaracak, Alabama’nın içindenim mi desem acaba, neyse ya adam da yaşlı, şimdi sıkıntı olmasın.” diye düşünerek “Türküm ben.” şeklinde yanıtladım. O an adamda bir “Hoppalaaa” edası oluştu ki sormayın, kısa süreli bir tsunamiye şahit olmuş gibi baktı ve normalleşme sürecine girdi. Sonra “Hangi rüzgâr attı seni Roma’ya?” sorusu ile devam etti. Ona da “İstanbul’daki Roma Dondurmacısı tavsiye etti.” demek geldi içimden ama içinde bulunduğumuz tarihi Roma Operası’na ayıp olmasın diye normallikle yanıtlayım dedim ve sohbet başladı. Türkiye’nin işsizlik oranlarından tutun da, mortgage piyasasına, politik gelişmelere kadar sordu. “Ajan mı bu?” diye şüphelenerek temkinli konuşmadım değil ama ajanlıkta hem tip hem yaştan kaybetti. Ne de olsa bu alanda en son Skyfall’u izlemişim. Sonra ne işle iştigal ettiğime geldi sıra. Sonra da niye operaya geldiğime taktı uzun müddet. Ben anlattım. Cebinden küçük bir not defteri çıkardı, notlarını, çizdiği desenleri gösterdi. O an o kadar şaşırdım ki zira ben de kasa kasa küçük not defteri bitiren, en ufak bir çağrışımı, aklıma geleni not alan ve sonra onları birleştiren ve zincir etkisiyle ilerleyen bir insanım. O da benzerini yaparmış meğer. Adama karşı “Dude” noktasına geldim ve “Biraz da ben sorayım artık, ne biçim iş, Mastermind’da mıyız neyiz?” dedim. Aynı bana sorduklarını ona soruyordum ki ikinci perde başladı.

30 Mart 2013 Cumartesi

Roma Tatili, benim

Papa'nın seçilmesinden bir gün önceydi. Roma Tatilimin gerçek olması için Piazza Bologna'dan bindiğim 310 numaralı otobüsle Piazza San Pietro'ya (San Pietro Meydanı) vardım. Bir insan seli, daha hoşu müthiş bir defile beni karşıladı. Bu rahip, rahibe dostlarımızın ne kadar da çok çeşit ve renkte kostümleri varmış, bazılarını çok beğendim. Tüm dünya televizyon ve radyoları meydanda, elini kaldırsan kameraya ya da mikrofona çarpıyorsun. Her yerde polis, zabıta. Herkes bazilikaya doğru yürüyor. Bir yandan "Vatikan'a sıra beklemeden girmek ister misiniz?" diye üstüne üstüne gelen turizm şirketi elemanları. Tüm bu kalabalıkta ne bir arbede ne de bir taşkınlık fark ettim. Bernini, 11 yılda tamamladığı meydanında toplanmış bu ruhani kalabalığı görseydi çok sevinirdi herhalde.

Piazza San Pietro, 12 Mart 2013
Roma Tatilimin gerçek olması demiştim, tabii ki nedeni Roma Tatili filmi. Güne buradan başlamamın nedeni, Roma Tatili filminin teknede dans sahnesinin bazilika yakınındaki Ponte Sant’Angelo'nun (Melekler Köprüsü) altında geçmesiydi. Bu sahne filmdeki en eğlenceli anlardan birisi. Prenses Ann (Audrey Hepburn), saçını kesen berberi tarafından bu geceye davet edilir. Tabii gizli ajanlar Prensesin peşindedir, gelirler ve tekne birbirine girer, bu arada Ann gitarı ajanların kafasına kafasına indirir, sahnenin sonu Tiber nehri sularıdır.

Melekler Kalesi ve Köprüsü
Papasal ortamın kalabalığında daha fazla bekleme yapmadan Bernini’nin 1667 – 1671 yılları arasında öğrencilerinin yardımıyla tamamladığı on melek heykelinin süslediği Ponte Sant’Angelo'dan tekrar karşıya geçip Tiber kenarından Trastevere bölgesine yürüdüm. Köprü üzerindeki dev heykeller, İsa’nın Tutkusu’ndaki her biri farklı bir enstrümanı tutan melekleri temsil ediyor. Bunlardan sadece ikisi bizzat Bernini tarafından yapılmış ama dönemin Papa’sı bunları açıkhavada sergilenemeyecek kadar güzel bulup bir kiliseye göndermiş. Sonrasında diğer heykellerle birlikte köprüye yerleştirilmek üzere bu iki heykelin replikası yaptırılmış. Bu arada yol üzerinde denk geldiğim şu bislere bir bakın, olmaz böyle şirinlik.


İspanyol Merdivenleri ve Via Margutta 51
Trastevere’de biraz gezindikten sonra esas hedefi unutmadan Via Condotti üzerinden İspanyol Merdivenlerinin oraya vardım ve filmde Gregory Peck’in evinin bulunduğu dar sokağa giriş yaptım: Voila Via Margutta! Sokak şu an bir sanat galerisi ve zanaatçiler sokağı olmuş. O arada birden yağmur indirdi. Biraz ilerledikten sonra 51 numaraya vardım. Vardım varmasına ama kapı duvar. Kapının önünde beklemeye başladım ki içerden bir kadın ve bir köpek çıktı. Hemen kadına yönelerek derdimi anlatmaya çalıştım ama anladığını anladığım halde ısrarla “Anlamıyorum İtalyanca’dan başka dil.” dedi. Üstüne “Yasak” dedi, eminim anlamamışsındır canım. Bir yandan köpeği sağ bacağımı bayağı bir yaladı, köpek resmen kot sever çıktı. Kadını epey bir oyaladım, “2 dakika bakıp çıkacağım, avluya bakayım sadece.” filan dediysem de olmadı. Birkaç arkadaşım “Bir şey olursa Fransızca’ya dön, çekinirler Fransızlardan.” demişti. Birden o aklıma geldi, switch on-off derhal Fransızca baskı yapmaya koyuldum, kadın biraz yumuşadıysa da döndü arkasını ve köpekle birlikte uzaklaştı.

Via Margutta 51, avlu ve merdivenler
Kaderime razı olmaya hazır değildim, biraz daha beklemeye karar verdim, hem kapı önünde yağmurdan da korunuyordum. Çantamdan elmamı çıkardım ve gelen geçenlerden hangisi bu kapıdan girecek diye kendi içimde bir yarışma açtım ki beşinci kişi elinde anahtar devasa kapıya yöneldi. “Allah mı gönderdi seni?” naralarıyla (içimden) adama yaklaştım. Çok mülayim bir insana benziyordu elinde alışveriş torbasıyla. Filmin ismini bilhassa İtalyanca söyleyerek Gregory Peck’in evine bakmaya geldiğimi, çok kısa kalacağımı söyledim. Kısa bir an düşündü ve “Gel benimle.” dedi. Adamın ‘gel benimle’si çok etkileyiciydi, kendimi filmde hissettim. Sonra kapıyı açtı, içeri girdik, yağmur tüm hızıyla sürüyordu. Avluyu geçtik ve filmde Hepburn’le Peck’in birlikte çıktıkları taştan dar koridordan eliyle yukarıyı işaret ederek Peck’in evini gösterdi ve sessiz olmamı rica ederek kendi evine doğru yöneldi. Çantamı ve şemsiyemi hemen yere atarak keşfe başladım. Burası bir avlunun etrafına inşa edilmiş konutlardan oluşuyor, Roma için oldukça yeşillikli bir yer.
Prenses Ann, Joe'dan ödünç para isterken... (1953, 2013)
Merdivenlerden yukarı çıktım, arkama döndüm ve gördüğüm karşısında sadece “Koşarak mı kaçsam yoksa uçarak mı?” diyebildim. Çünkü kapıda karşılaştığım köpekli kadın dönmüş ve gayet kızgın şekilde merdivenlerden bana doğru çıkıyordu. Burnundan soluyarak yanıma geldi, birbirimize baktık, ben gülmeye başladım, kadın daha da sinirlendi ama hiçbir şey söylemeden “Görürsün sen şimdi!” der gibi baktı ve evine gitti. Dolaşmaya devam ediyordum ki birden bir gürültü koptu. Biri öyle bir bağırıyordu ki, girdiğim koridordan geri dönüp bakmak durumunda kaldım. Sanırım 100 yaşındaki bir adam pencereye çıkmış “Git buradan, git buradan, haydi, hemen!” diye çığırıyor. 51 numarada İtalyancam gelişti resmen.

Adamı şöyle tasvir edeyim: üzerinde pijama ama aynı Peck’in filmdeki pijamasından -burada oturanlar film hala devam ediyor sanıyor olabilirler- hiç dişi yok, saçları, burnu Gargamel’e benziyor, hiç nefes almadan bağırabiliyor ve ellerini havaya kaldırmış bir o yana bir bu yana oynatıyor, o açıdan dinamik bir insan da diyebiliriz. Adama İngilizce başladım niye geldiğimi ve bir dakika içinde çıkacak olduğumu anlatmaya ama yok susmuyor. O anda anladım az evvelki köpekli kadın bu adamın bakıcısı ve içeri girdiği gibi adamı yatağından kaldırıp beni ispiyonlamış. Kendisi de muhtemelen İtalyan değil ama kraldan çok kralcı. Artık sinirlenmeye başlamıştım ki ampul yandı bende ve adama Fransızca söylenmeye başladım: “Komşunuz beni içeri aldı, kendisi izin verdi, gidin sorun, Roma Tatili filmi burada çekilmişti, bakıp çıkacağım, ne bağırıp duruyorsunuz, çıkacağım dedim ya!” Adam birden sustu, havaya kaldırdığı ellerini yere indirip “Tamam şimdi anladım, gezebilirsiniz.” dedi ve penceresini kapatıp içeri girdi. Demem o ki, Via Margutta 51’de ben de kısa film çektim ama kesinlikle değdi.

Prenses Ann: "Böyle bir yerde oturmak çok eğlenceli olmalı." (1953, 2013)
Ayrılırken yağmur diniyor gibiydi, Via Margutta'dan çıkıp Flaminio’dan otobüse binerek akşamki operaya hazırlanmak üzere evin yolunu tuttum. Otobüse ilk kez biletsiz bindim, bu yağmurda beni kontrol edecek İtalyan kontrolörün vereceği tüm cezalar İtalyana helal olsun. Tahmin ettiğim gibi kontrol eden olmadı ama her durakta adrenalin yükselmesi yaşamadım değil.*

* Bizi niye böyle yetiştirdiniz Anne, Baba, az gamsız olsaydık iyiydi ya…

19 Mart 2013 Salı

Tiziano


Roma Tatilimin ikinci gününde Selmin’le birlikte İtalya Cumhurbaşkanının resmi konutu olan Palazzo del Quirinale’nin (Quirinale Sarayı) bir parçası ve bir zamanlar Papalığın at ve at arabası garajı olan Scuderie del Quirinale’de yeni açılan Tiziano Sergisine gittik. Scuderie del Quirinale, günümüzde 3.000 metrekarelik bir kültürel aktivite ve sergi mekânı... Yapımı ise 1732’de tamamlanmış.

Sabah Piazza del Bologna civarındaki kosher fırında güzelce kahvaltımızı ettikten sonra önce opera biletini aldık, yolda giderken bici baci scooter’cıyı inceledik, ardından Scuderie del Quirinale’ye yollandık. Üstümüzü başımızı tek sıra yapamayan İtalyan dostlarımızın arasından vestiyere bırakmayı başardıktan sonra loş sergi alanına giriş yaptık. Flaşlı flaşsız her türlü fotograf çekmek yasak, her köşe başına kırmızı –kırmızı olması önemli– ceketli görevlileri dikmişler zaten. Bu yasak sergi ortamlarında uzmanlaştığımdan yine de flaşsız çektim, yasak olmasa çekmezdim. Resimdeki pembe bina Scuderie, diğeri de Cumhurbaşkanı konutu…

Venedikli Tiziano Vecellio, 16. yüzyıl İtalyan Rönesans sanatının başta gelen temsilcilerinden. Renk ve ışık üstadı, hem çağdaşlarını hem de kendinden sonra gelenleri etkilemiş bir sanatçı… Tiziano’nun soğuk mu soğuk gotik stilden bıkan ustası Bellini, olayı biraz sıcaklaştırmak amacıyla resme ışığı getirmeye çalışıyor. Tiziano da olayı alıyor ilerletiyor diyebiliriz. E boynuz kulak olayı…

Muhteşem Süleyman, Tiziano, 1539
Sergide, Tiziano’nun İtalya ve dünyanın dört bir yanındaki müzelerden getirilmiş en önemli eserleri (Il Concerto, La Bella, Carlo V Con il Cane, Flora, vb.) bir arada. Yani olacak şey değil, bulunmaz nimet…

Tiziano, Bellini’nin öğrencisi demiştim. Bu Bellini, Giovanni olan. Kardeşi Gentile Bellini, Fatih Sultan Mehmet’in portresini yapmıştı. Aferin, adından belli, kibar insanmış. Yine ta o günden belliymiş ki Tiziano da Kanuni Sultan Süleyman’ın portrelerini yapmış, hatta 1539’da tamamladığı "Muhteşem Süleyman" adlı Süleyman portresi, 2008’de Sotheby’s tarafından 1,25 milyon TL’ye satılmıştı. Yazıktır, çok aza gitmişti.

Süleyman deyince, Tiziano’nun adı Muhteşem Yüzyıl dizisinde de sıkça geçiyor. Barbaros Hayrettin’in İtalya’nın Sperlonga köyünü yakıp yıkmaktaki amacı “Tiziano’nun resmettiği meşhur düşes Giulia Gonzaga”yı yakalayıp Süleyman’a sunmaktan ibaret ama güzelliği dillere destan kadını yakalayamıyor. İtalya dönüşünde de Pargalı’ya anlatıyor durumu. Nilgün Cerrahoğlu, dizide bu konuda geçenlerin birebir doğru olduğunu Cumhuriyet’teki köşesinde yazmıştı.

Çerçeveleriyle bakmayı sevdiğimden, sergi alanında çektiğim Tiziano tablolarını paylaşıyorum. Aşağıda sırasıyla fazlasıyla hayran olduğum Il Concerto, Orfeo ed Euridice, Flora, Tiziano, La Bella... Bu eserlerin yapılış yılı aralığı 1508-1536. Tiziano kadınları etli butlu, çıplaklıklarından utanmayan kadınlar...

Son olarak, Scuderie’nin kafesinde espressolarımızı hüplettikten sonra Quirinale’den ayrıldık. Bunlar da binanın çıkışından manzaralar…
Scuderie del Quirinale, 10 Mart 2013
2013’ün en iyi sergilerinden biri olarak gösterilen Tiziano’yu Roma’ya yolu düşenlere şiddetle öneririm. Sıraya aldanmayın, hızlı ilerliyor. 16 Haziran’a kadar…

27 Şubat 2013 Çarşamba

Haset Husumet Rezalet ve Nick Muray

Berat Işık, Kelebek Etkisi, 2012
Yalancı bahar günü Pazar günü Melih’le güzel iki sergi gezdik; bununla kalmadık, kendi enstalasyonlarımızı yarattık, özellikle bu kısmı çok eğlenceliydi. Gezimizin ilk kısmı ‘modern’, sonraki kısmı ise ‘kendine gel’ şeklindeydi.

Hep diyorum kendimi çağdaş sanata yaklaştırıyorum, her seferinde farklı bir şey görüyorum. Arter-Sanat İçin Alan’daki sergide de öyle oldu. Adı Haset, Husumet, Rezalet*… Onüç çağdaş sanatçının iç içe geçen işleri galerinin dört katına yayılmış. Binanın iç mimarisi de hoşuma gitti, oda oda, labirent gibi keşfediyorsun. Hele en üst kat tam kutu kutu pense…

Yine Melih’e yakınarak “Aman yarabbi bunun neresi sergilik” dediğim işlerin yanı sıra, çok hoşuma giden çalışmalar da oldu. Beğendiklerimi aşağıda paylaşıyorum. Sergi kapsamında Selim Birsel’in işlerinden "Arka Bahçede Yetiştirilir", galerinin katlar arası merdivenlerine de yansımıştı ki buna bayıldım, hatta “Çıkartma mı ya bunlar” diyerek bayağı bir dokundum. Mekanda merdiven sahanlığından başlayıp, akıllı bir şekilde gidecekleri yönü bilen bir karınca kolonisi gibi süpürgelikler boyunca ilerleyen tank silüetleri bizi aşağıda bir görüntüsü de yer alan 'Arka Bahçe'ye ulaştırıyor.
Selim Birsel, Arka Bahçede Yetiştirilir, 2012
Bir ara dinlenmek için tabureye -çok rahattı- oturmuştum ki birden postala yakınsadığını düşündüğüm botlarımla bu funky tankları birleştireyim dedim ve tabii Melih hemen realize etti. Sonraki katta da Melih’in canlandırmasını yaptık.
Arter, 24 Şubat 2013
Ben bu çağdaş işlere dokunmayı seviyorum, yoksa ne faydası var? Mantığım şu: Bu işler çağdaşımız geçiniyorsa, bizim de çağdaşlar olarak üzerinde hakkımız, emeğimiz vardır. O nedenle de dokunuruz, dokunurken bozarsak da ancak bir çağdaş, diğer çağdaşı bozmuş olur, hatta buna bozmak da denemez, katkı sağlamış olur. İşte dokunduğum bir örnek. Yine de görevli yokken dokundum tabii…
Selim Birsel, Çalı Okulu, 2000

CANAN, Şeffaf Karakol, 1998
“Şeffaf Karakol”, "Arka Bahçede Yetiştirilir"den sonra en beğendiğim eser oldu, Melih biraz özensiz buldu ama ben bir kulp takamadım. Pleksi glas, CANAN’ın sayesinde göze hitap eder hale getirilmiş, gayet hoş ve çevreci… Sanatçı kendi bedenini kullanarak politik şiddete dikkat çekiyor. Bu eserin yapılış yılı 1998 ve sonradan öğrendim Ömer Koç’un özel koleksiyonundanmış… Bu iki eser serginin adı ve konusuna çok yakışan, kendini çok havalı anlatan eserlerdi.

Arter’deki sergi 7 Nisan’da sona eriyor.


‘Modernden çık, kendine gel’ bölümümüz ise Pera Müzesi’nde Nickolas Muray’in fotograf sergisiydi. “Oh be rahatlayabiliriz.” edasıyla 5. kata çıktık, sağdan sağdan başladık.
Nickolas Muay, Camel Cigarettes, Girl in a Pool, 1936
Nick Muray (1892-1965), 20. yüzyıla damgasını vurmuş bir sanatçı. Aslen Macar ve 21 yaşında Amerika’ya göç etmiş. Portre de çekmiş, reklam da çekmiş. Hatta 1930’lu yıllarda ilk doğal renkli fotoğrafı reklamcılıkta kullanan isim olmuş. Çalışmaları, Harper’s Bazaar, Vanity Fair, Vogue, Ladies’ Home Journal ve The New York Times gibi dergi ve gazetelerde düzenli olarak yayımlanmış. Reklam fotograflarına bayıldım zaten. Hele Camel ve Cola çekimleri muhteşem.
Nickolas Muray, Antonius&Cleopatra, Coca Cola Reklamı, 1935
Kendisi son derece renkli bir kişilik. Hem pilot hem de Amerikan Olimpik Eskrim Takımı üyesi. Bence ayrı bir hobi alanı da Frida Kahlo imiş. Kahlo’ya olan hastalıklı seviyedeki aşkı hoşuma gitmedi. Frida eşinden ayrıldığında, Muray sanmış ki kendisiyle evlenecek ama sonra ne olmuş? Tabii ki Frida onunla evlenmemiş. “E be Nicko, nasıl oldu da bu kadarını tahmin edemedin?” diye sormak isterdim kendisine.
Nickolas Muray, çeşitli portre çekimleri
Melih, bu sergide de sanatsal yetilerini göstererek değişik çalışmalara imza attı; çalışmasının ismini de ben takayım: “Karaltıdaki Aydınlık”.
Pera Müzesi, 24 Şubat 2013
Amerika’daki ünlü fotoğraf ve film müzesi George Eastman House yönetimindeki koleksiyondan derlenen bu sergi, sanatçının 50 yıllık kariyerini çok güzel anlatıyor. Harika çalışmalar var. 21 Nisan’a kadar gezilebilir.
Nickolas Muray, çeşitli dergi ve reklam çekimleri
Sergi çıkışında artık yorulmuş ve acıkmıştık, biraz Salt’ın puflarında oturduk ama gerçekten oturmak için girdik. Sonra da soluğu Fıccın’da aldık ve çerkez mantılarımızın keyfini çıkardık. Patateslisi çok övülüyor ama bana kalırsa kıymalısı daha güzel…

* Arter’in internet sitesinden sergi tanıtımı: "Haset, Husumet, Rezalet", bireyler ve toplumlar arasındaki düşmanlık ve kavganın giderek körüklenip savaşın evrenselleştirildiği bir dünyada, "dostluk", "dayanışma" ve "birlikte varolma" kadar "düşmanlık", "bencil bir güç istenci" ve "ayrımcılık" potansiyellerini nasıl birlikte üretip var ettiğimizi sorguluyor. Bir yandan hepimizin paylaştığı ortak bir yakın tarihi –kısmen de olsa– yeniden ziyaret ederken; başkaları için olduğu gibi kendimiz için de yıkıcı, başkalarına göstermekten çekindiğimiz gibi kendimize de itiraf edemediğimiz, sessiz bırakmayı tercih ettiğimiz olumsuz duyguları ve bunlara ilişkin travmaları da mesele ediniyor.

17 Şubat 2013 Pazar

My favorite Aussie after Hugh Jackman

Kimbra ve Gotye, 2012 Grammy Ödüllerinde
Birkaç klasik ve cazgeçilmez dışında dinlediğim müzikler hızlı değişir. “İyi tamam anladık, sıradaki!” şeklinde doymak bilmez bir müzik isteğim var. Bunu kıran Avustralyalı (kökeni my dear Bruges) Gotye oldu. Gotye, Gotye diye diye, baktım geçen seneden beri adına iki de yazı yazmışım. Adamım tam üç tane Grammy aldı geçen hafta. Hem de birini Prince'in elinden.

Son yıllarda -hakikaten yıl olmuş, 2011 sonlarından beri- günde en az bir defa dinlediğim şarkısı “Somebody That I Used To Know” yılın kaydı seçildi. Bu sürede klibinin de kaydının da cılkını çıkardım, kendisini Gökhan Kırdar’a benzettim; kaydının da her türünü dinledim, yok o remiksi, yok bu türlüsü, yok o türlüsü... Bana hayret ki ne hayret, nasıl oluyor da bir türlü bıkmıyorum. Klibi de Melbourne’un güneydoğusunda babasının sahibi olduğu arazideki bir ahırda çekmişler. Somebody That I Used To Know geçen yıl Amerika, İngiltere ve diğer 24 ülkenin listelerinde ilk sırada yer almış ve tüm dünyada 13 milyon kopyadan fazla satılmış.

Gotye bununla da kalmadı: En iyi pop düet/grup performansı dalında da Grammy kazandı. O da yetmedi en iyi alternatif albüm Grammy’si de onun oldu.

Sana yeter artık Gotye; bu sefer de Somebody That I Used To Know’da düet yaptığın süper candy Yeni Zelandalı Kimbra’nın bir klibini paylaşıyorum. Bu orijinali değil ama ben bu düzenlemesini beğeniyorum.


28 Ocak 2013 Pazartesi

Pour mon bibi*

Boris - Michelle Vian, Duke Ellington, 1950
Günlerin Köpüğü… Seviyorum bu ismi, çok özel bir eser benim için. Aslında trajik bir aşk hikâyesi ama içindeki kendi evreni ve fantastik ögelerle birleştiğinde bu tanımlama çok yetersiz kalıyor. Kimilerine göre çatlak bana göre dahi Boris Vian’ın (1920-1959) 1946 yılında yayımlanmış bu romanı, filme çekiliyormuş ve Nisan ayında gösterime girecekmiş. Uzun zamandır bir film haberine bu kadar sevinmemiştim, ilk Yekta Kopan'ın blogunda okudum.

Ana kahramanlar Chloé, Colin, Chick ve elbette siyah bıyıklı gri fareyi izlemek için sabırsızlanıyorum. Başrollerde Audrey Tatou, Romain Duris, Gad Elmaleh, Omar Sy var.

Böylesi absürd bir eserin sinema uyarlaması da her babayiğidin harcı değil. Bu işe Fransız yönetmen Michel Gondry soyunmuş. Gondry, Eternal Sunshine of the Spotless Mind’in da yönetmeni. Bence Günlerin Köpüğü de iyi bir yapım olacaktır. Gondry’nin dedesi de synthesizer’ın mucidiymiş, bu bilgi önemli bence…

Vian yaşadığı sırada anlaşılmış sanatçılardan değil. Kendisi aynı zamanda bir caz aşığı, caz eleştirmeni… Bu alanda hem eser vermiş hem de söylemiş bir kişi. 500 civarı eseri var. Kültleşmesi vefatından sonra oluyor ve günümüzde dahi birçok ünlü sanatçı ondan ilham aldığını söylüyor. Bunların en önemlisi bence Serge Gainsbourg’dur. Gainsbourg, Vian’ı sahnede gördükten sonra şarkıcılık kariyerine başlama kararı aldığını söyler. Şimdi kendisi de bir kült ve birçok kişiye ilham vermeye devam ediyor. Serge de keşke daha uzun yaşasaydı. Vian'ın en meşhur parçalarından Asker Kaçağı'nı paylaşıyorum. Savaş karşıtı parçası...


Vian’a göre esas olay aşktır ve de Duke Ellington’dır. Bu ikisi de aynıdır ve geri kalan boştur, yok olmalıdır. Çok hoşuma gidiyor bu bakış. Tabii o yılların Paris’inde, St Germain’inde bu bohemi tatmak da başka türlü bir histir herhalde. Zaten kendisi yazın olayına 21 yaşında evlendiği Michelle’i eğlendirmek için şiirler yazarak, yani yine aşk uğruna başlamış, Günlerin Köpüğü’nü de ona atfetmiştir. Gerçi Michelle sonra onu arkadaşı Sartre ile aldatmıştır ve Vian Michelle’den boşanmıştır.

Çağrışım kişisi bendenizin aklına yine bir şey takıldı. Denenmesini isterdim. Geçenlerde gittiğim konserinde, Hiromi, son albümündeki eserini anlatıyordu. “Bu bestem üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm Fantasy, ikincisi Reality ve bitiş In Between.” Sonra dinledik ve parçasına ne kadar güzel isim koyduğunu anladık ve bunun üzerine konuştuk. “Parçayı nasıl da güzel tanımlamış!” Düşünüyorum da, Hiromi bir fantazya ürünü olan Günlerin Köpüğü’nü bestelemeli, çok enteresan olabilir.

Filmin fragmanı muhteşem olmuş bence, eserin temel temalarının -aşk, ölüm, hastalık- tamamına yer verilmiş.


*Günlerin Köpüğü'nü atfettiği eşi Michelle Vian'a verdiği isim (Amerikan hayranlığıyla 'baby'den esinlenerek)

13 Ocak 2013 Pazar

ttf/spot/ihale/yüz kulaç

2012’yi genelinde sevmedim. Yıllara önem atfedip ‘şöyle olsun şu da olsun bu da olsun’ gibi hisler içine giremesem de bu yıl gotikti. Hiçbir yerinden tutup da ‘genelinde iyiydi’ diyemiyorum. Akrabalık ilişkileri, aile ilişkileri, arkadaşlık ilişkilerine bakışım toptan değişti. ‘Hepsini bir potada eritelim’ meselesine uzak ve vaka bazlı bakalım diyen bir insan olsam da burada toptancı yaklaşım sergileyeceğim. Hep beraber al beraber sucks! Bu yıl sadece yüzdüğüm anlar iyiydi onlar da toptancı yaklaşımım karşısında eridi gitti.

Bu yılın en en başında canım arkadaşım Şebnem, Susan Miller’ın sayfasından burcumu göndermişti, epey güzel şeyler yazıyordu, hoşuma da gitmedi değil yani. Bu yıla özel değil belki ama şöyle düşünüyorum: Ertelemeli giriş aidatına son! Ne erteliyorsun arkadaş? İşleri peşin peşin ele al diyorum ve de şu meşhur erteleme pratiğime bir son veriyorum. Buraya da yazayım da sonra ‘demiştim’ derim. Birkaç yapılacaklar notu kendime sırasıyla: ttf/spot/ihale/yüz kulaç. Bilahare anlatılmak üzere…

Bu yılın Tierney’nin sesi kadar net, duru, yolunda gitmesini istiyor ve en sevdiğim Caravan yorumlarından birini paylaşıyorum:


23 Aralık 2012 Pazar

Güher, Süher ve Zubin


İkiz konusunu hep çok çekici bulmuşumdur. Senden bir tane daha. Benim de genetik olarak ikizim olma olasılığı var. Aslında ben altız istiyorum, uğurlu rakamım, peh…

Biri dominant, biri sessiz. Bu durum röportajlarına da, çalışlarına da yansıyor. Dominant ifadesi genelde olumsuz algılanıyor ve yeriliyor. Aslında şu daha vahametli değil mi: baskın gözükmeme uğraşında olup gerçekte öyle olmayanlar, bu kategoriyi ben yeni yeni keşfediyorum. Dehlizli, yorucu ve cehennemî… Bu durum, Pekinellerde dünya ölçeğinde başarı, takdir ve müthiş bir sinerji ile çözümlenmiş, bitmiş. Bence nedeni, yetenek ve çalışkanlıklarının yanı sıra, her iki tarafın da samimi olması ve herhangi bir şekilde gözükme uğraşında olmamaları.

Güher ve Süher Pekinel kardeşler, Şef Zubin Mehta yönetimindeki Floransa Maggio Musicale Orkestrası eşliğinde, 7 Aralık Cuma günü Haliç Kongre Merkezi’ndeydi. Verdi'nin “Talihin Kudreti (La Forza del Destino) Uvertürü” ile başlayan konser, Pekinellerin solist olduğu Bartok'un “İki Piyano, Vurmalılar ve Orkestra İçin Konçerto”su ile sürdü. İkinci yarıda, Mehta yönetimindeki Orkestra, Dvorak'ın “Re Minor 7. Senfoni”sini çaldı. Programın tümünde benim tek sevdiğim bölüm uvertürdü, zaten Talihin Kudreti hiçbir zaman çekiciliğini kaybetmeyecek bence. Ne Bartok ne de Dvorak havamdaydım; hüzün, derinlik, trajedi, folklorik havalar biraz uzak dursa iyi eder benden.

İlk kez altı yaşında sahneye çıkan ikizler, bugüne kadar dünyadaki tüm önemli orkestralar eşliğinde konser verdi. Pekinellerin kayıtları içerisinde Bernstein’in kendileri için düzenlediği Batı Yakası Hikâyesi’nin iki piyano versiyonu “Yılın Plağı” seçilmişti. Ayrıca benim de hayranı olduğum Jacques Loussier ile caz projeleri Take-Bach satış rekoru kırdı.

Güher Pekinel’le 18 Temmuz 2012 günü, Keith Jarrett konserinde tanışmış, sohbet etmiştik. Yakın davranmıştı. Çok sevmiştim kendisini. Şimdi sahnede de bir kez daha bayıldım. Siyah kıyafeti muhteşemdi. Kardeşi de benzer modelin kırık beyaz rengini tercih etmiş. Sadeliği taburesinden bile anlaşılıyor. Aşağıdaki resimde de gözükmüş, incecik bir tabure. Süher’inki ise tam bir saray taburesiydi, kalın ve oturak kısmı yukarı doğru şişkin. Zaten Süher kıpır kıpır bir yerini bulamadı taburesinde konser boyunca. Tabure çok tontiş olunca böyle oluyor demek ki… Bu arada ikizlerin Mehta ile önceki yıllardan bir konser resmi de var aşağıda. Baton sağ ele geçmiş, duruş ise aynı...



Mehta sahneye çıkarken sağ tarafımdaki iki kadının konuşmasına kulak misafiri oldum diyemeyeceğim. Konser başlamış olmasına rağmen sohbet ediyorlardı. "Adam hala dimdik, baksana nasıl yürüyor, kaç yaşına geldi ama formda, saçları da pek ağarmamış mı ne, ne çalacaktı şimdi bunlar..." Zubin Mehta’nın bu yönüyle de fan’ı olacağını düşünmezdim. Gören de Mehta'nın eski kız arkadaşı sanır. Sonra aynı kişinin çantası konserin orta bölümünde baam diye yere düştü, şaşırmadım nedense. Heyecan fazlasından olsa gerek...

Konser notları… Bela Bartok sever sayılmam ama ikizler iki piyano, vurmalılar ve orkestra için konçertosunu tercih etmişler. Konçertoda timpani, zil, tamtam, üçgen, ksilofon var ve aslında piyano kadar önemliler, zira ksilofon asıl partiyi yürütüyor. Bartok (1881-1945) bu eseri için şöyle demiş: “Yıllardan beri piyano ve vurmalı çalgılar için yazmayı planlıyordum. Ancak piyanonun, güçlü ve keskin sesli vurmalı çalgılara göre yeterli denge sağlayamayacağı kaygısıyla iki piyano kullandım.” Neyse zaten az olan iki piyano repertuarı için iyi bir şey…

Sanırım ilk kez büyük orkestrada kontrbasları solda gördüm; “Hey İtalyanlar, Akdeniz insanları, n’oldu yanlış mı dizildiniz?” diye de geçmedi değil içimden ama Mehta’nın işidir kesin. Bir de öyle bir dizmişler ki, bir keltoş kontrbasçı, onun tam önünde bir kıvırcık uzun saçlı, her bir yanı saçmış hissi uyandıran kontrbasçı. Güzel bence, hoş. Kel baksın saçlıdan ilham alsın.

Bölümler bitmeden patlayan alkışlar, Haliç Kongre Merkezi'ne yine damgasını vurdu. Bazı heyecanlı alkışları anlıyorum ama bazıları gerçekten olmayacak anlarda gerçekleşti. Bari Mehta'ya bakın biraz, adamın batonu daha oynuyor, pes. Bir de kitleyi düşünüyorum, çözemiyorum. Cemiyet hayatının ünlü simaları konsere akın etmişti, ünsüz tek kişi ben miydim anlamadım. Ama sanki bunlar sadece fuayede boy gösterip konsere girmemiş gibiydiler. Yoksa çocuk oyunu gibi olup olmadık yerde bu kadar alkışı açıklamak imkânsız...

Konser bitimindeki bitmek bilmeyen bis’ler bizi çok sevindirdi, o kadar kişi gittiler geldiler, gittiler geldiler, gittiler ve yine geldiler, inanamadık.


1 Aralık 2012 Cumartesi

Şark Dişçisi

Şark Dişçisi, Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 23 Kasım 2012
Uzun zamandır çekirdek aile ne bir araya gelebiliyor ne de dışarı çıkabiliyorduk. Hiçbir saniyesini kendime ayırmadığım garip bir haftanın son gecesi için mükemmel kapanış oldu Şark Dişçisi. Oyunun salt ismi bile benim için çok manidar. Öncelikle isimden yola çıkarsam, dişçiden çok çekinen ben, böyle kerpetenle diş çekilen, hastaların çenesinden kafalarının üstüne kadar beyaz bez dolandırarak dolaştığı, dişçinin diş çekerken hastanın bir tarafına ayağını bastırdığı sahneler görüp bir nevi tatmin olacağımı düşünüyordum. Yanılmadım, bu resimlerin hepsi vardı tabii, düşündüklerimden daha yaratıcı diş çekim tarzları da varmış 19. yüzyıl İstanbul'unda ama bu kısımlar tali.

Yine geçen yıl bilet bulamadığım oyunlardan biri. Açıkçası Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesine varana dek oyunun müzikal olduğunu bilmiyordum. Binanın tam girişine sallandırılan daha çok kumpanya tiyatrosu tarzı bezde "müzikal" yazıyordu. Bir sevindim bir sevindim. Sidikli'den sadece beş gün sonra ikinci müzikal... Ne kadar şanslıydım. Tabii bir an bizimkileri şöyle bir izledim ne diyecekler bu sürpriz karşısında diye. Annem hemen "A a müzikli miymiş, inşaallah replikleri kaçırmam." diye konuya giriş yaptı.

O kadar çok beğendim ki birçok açıdan düşündürdü bu oyun beni. Öncelikle bir İstanbul Ermenisi olan Hagop Baronyan'ın orijinali Ermenice olan eseri oluşu, sonra oyunda bolca rakı, şarap bulunuşu, epeyce dekolte kadın kostümleri, içerikte müstehcenlik derken, bu oyun şehir tiyatrolarında nasıl olmuş da sahnelenmiş diye düşünmeden edemiyor insan. Haksızlık mı ediyorum acaba derken, bu sefer "Daha 6 ay önce Şehir Tiyatroları'nın repertuar belirleme yetkisini bürokratlara veren yeni yönetmeliği nedeniyle istifa eden genel sanat yönetmeninin ardından Topbaş'ın sanat danışmanı Kenan Işık da istifa etmişti." diyorum kendi kendime.* Yoksa bu polemiklere nispet mi? Yine de Şehir Tiyatrolarını kutluyorum.



Müzikal, gezici bir tiyatro kumpanyası aracılığıyla, 19. yüzyıl Osmanlı mizahının önemli kalemlerinden, bir görüşe göre Ermenilerin Moliere'i Hagop Baronyan'ın komedisi... Görüntüde komedi olsa da toplumsal gerçeklikleri göz önüne seriyor. Baronyan (1843-1891) hemen tüm oyunlarında toplumsal konulara değinmiş, başı da sansürle devamlı derde girmiş. Şark Dişçisi'ni de 1869'da henüz 26 yaşındayken yazmış. Yalnız ve beş parasız ölmüş, şaşırmıyoruz herhalde buna.

Zamanın Ermenileri arasında geçen olaylar, birbirini aldatan eşler, görücü usulü evlilikler, kavuşamayan aşıklar, kıskançlık, para hırsı, yalan dolan... Esasen günümüzde de birebir geçerli konular bunlar, sanırım asırlar geçse de bazı gerçekler değişmiyor. Sanki bugün yazılmış gibi.

Parası için kendinden yaşça oldukça büyük Marta ile evlenmiş dişçi Taparnigos'un hovardalıkları ve onun çevresinde gelişen olayları temel alan oyun, bir karnaval havasında başlıyor. Kumpanyanın yöneticisi ve seyirciyle iletişimi sağlayan Kolbaşı’nın (Selçuk Borak) hareketli açılışının ardından, danslar, şarkılar, jonglör gösterileri başlıyor. Kıpır kıpır koltuğa sığamadım bir ara. Koreografiyi de gerçekleştiren Selçuk Borak'a (Özge Borak'ın babası) hayran oldum, o yaşta müthiş formda... Bu arada tüm oyuncular Ermeni şivesi ile oynuyor, şarkıları bile şiveli seslendiriyorlar. Bu konuda ders almışlar.

Oyun çok uzun -3,5 saat- olmasına rağmen öyle bir hipnotize ediyor ki sahnede kendimi dansediyor, şarkı söylüyor ya da dekor taşıyor gibi hissettim. Bu arada eser 143 yıl önce beş perde olarak yazılmış, o nedenle bu haline kısaltılmış demek mümkün. Ben anlamadım, herhalde o yıllarda insanlar tiyatroya sabah girip akşam çıkıyorlardı.

Bir de kostüme fazlaca meraklı biri olarak kostümler ve peruklar-saç-makyaj karşısında kafayı üşütme seviyesine yaklaştım.** Tüm bu kostüm ve saç-makyaj olayı, bu 19. yüzyıl oyununu 21. yüzyıla taşımış ve Tim Burton vari bir fantazya oluşturmuş ya da kumpanya...

Gülmekten öldüğüm replikler:
"Sen ne anlarsın lan kuş lokumu!"
"Benim paramınan adam oldu"
"Ha ha haay Aksaray!"

Bir tane de diyalog:
Marta: Pazartesi gecesi neredeydin?
Taparnigos: Hasta bakmaya gitmiştim.
Marta: Salı!
Taparnigos: Birinin dişini çekmeye...
Marta: Çarşamba?
Taparnigos: Diş doldurmaya...
Marta: Perşembe?
Taparnigos: Diş boşaltmaya... Ha, ha, ha, bizim hanım takvim gibidir. Haftanın bütün günlerini hatasız gösterir.

Müzikalin, bu olağanüstü Engin Alkan rejisi, bu oyuncular ve bu orkestra ile uluslararası platformda yıllarca  sürmesini istiyorum. Cirque du Soleil de ne, olay Şark Dişçisi'nde... Yanımdaki beyefendi oyun sonunda "İyi akşamlar" diyerek ayrılırken ikinci gelişi olduğunu, tekrar geleceğini söylüyordu. Oyun en iyi reji, en iyi kostüm, en iyi oyun, en iyi yönetmen dallarında birçok ödül de aldı.












Özgün Adı: Adamnapuyj Arevelyan
Yazan: Hagop Baronyan
Çeviren: Boğos Çalgıcıoğlu
Reji/Şarkı Sözleri: Engin Alkan - Müzik: Selim Atakan

Prömiyer: 19 Ekim 2011, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi, İstanbul
Dekor/Işık Tasarımı: Cem Yılmazer - Kostüm Tasarımı: Tomris Kuzu
Koreografi: Selçuk Borak - Orkestra Şefi: Hakan Elbir
Oyuncular: Kolbaşı: Selçuk Borak - Taparnigos: Çağlar Çorumlu - Marta: Sevil Akı - Yeranyag: Selin Türkmen - Tovmas/Margos: Ümit Daşdöğen - Sofi: Sevinç Erbulak - Markar: Hüseyin Tuncel- Levon: Salih Bademci - Nigo: Emrah Özertem - Giragos: Tuğrul Arsever


* Yönetmen Engin Alkan, konuyu mükemmel özetlemiş: "Tiyatro politik midir? Evet, politiktir ama bu partizan bir anlayışın üzerinde bir politik anlayıştır. Sanat yapısı gereği devrimcidir. Topluma başkaldırmayı ve hakkını aramasını ilham eder." 
** Eğer ilk üç sırada oturmuyorsanız, oyuna kesinlikle opera dürbünü ile gitmekte yarar var, ben öyle yapacağım sonraki sefer.