5 Temmuz 2015 Pazar

V&A

Londra’daki favori müzelerimden biri, bizim Viktorya ile Albert’in müzesi (V&A Museum). Öyle ki bu seyahatimde iki kere gittim.
Bashaw, Matthew Cotes tarafından 1832-1834 yılları arasında yapılmış. V&A Museum, 25 Haziran 2015, Londra.
Bu newfoundland türü köpek, Dudley Kontu tarafından sipariş edilmiş ancak Kont maalesef heykel bitmeden vefat etmiş. Adı 'Bashaw' ise 'paşa'dan geliyor. Büyük titizlikle Matthew Cotes'ın Londra'daki stüdyosunda yapılan heykel, renkli mermer, taş ve bronzdan yapılmış. Minderden ona tıslayan yılana dikkat.



























Biliyorsunuz Viktorya ile Albert kuzenler ama 9 tane de çocukları olmuş! Belli ki “Kuzen ne haber?” derken olan olmuş.
V&A Müzesi girişi, 25 Haziran 2015, Londra.

Burası Güney Kensington’daki müzeler bölgesinde yer alıyor. Resmi açılışı Kraliçe Viktorya tarafından 1857 yılında yapılmış.
George Frideric Handel, heykel Louis François Roubiliac'a ait, 1738. V&A Museum, 25 Haziran 2015, Londra.
Sonradan İngiliz olan besteci Handel'in gerçek boy mermer heykeli dönemin girişimcisi Jonathan Tyers tarafından Roubiliac'a sipariş edilmiş. Heykelde Handel'i günlük kıyafetlerle görüyoruz; gömleği iliklenmemiş, ayakları bilibili, terlikleri gligli olmuş, şapkasına ise hiç girmiyorum. Yanındaki çocuk notaları bir viyolanın sırtında yazıyor. Dikkatli bakarsanız yerde de obua ve flüt var. Handel elinde lir dikkatlice kendi müziğini dinliyor. Heykele aşık oldum diyebilirim. Güzel çerçevelenmiş, 'S' formunda bir heykel olarak tasarlanmış.Öyle ki Handel'in hırkasının inişi bile buna göre verilmiş.

Dünyanın en büyük sanat ve tasarım müzesi. Yaklaşık 150 galeriden ve milyonlarca parçadan oluşan bir koleksiyonu var. Resimler, baskılar, seramikler, heykeller, mücevherat, tekstil, mobilya, metal ve cam işleri, moda, fotoğrafçılık, güncel sanat ve daha neler neler… Nefis bahçesi ile restoranı ise cabası. Bayağı hoşuma gidiyor. 
V&A'deki Tiyatro ve Sahne Sanatları Turundan, 1969 tarihli Finlandiya'da basılmış bir poster: "Can you work out the 13 Beatles song titles hidden in this poster?"






















Kalıcı koleksiyonunun yanı sıra bünyesinde devamlı olarak geçici sergilere de yer veriyor. İngiltere’de müze girişleri ise bedava (genelde kalıcı koleksiyonlar için geçerli), o kısmını hızlı geçiyorum.
Tiyatro ve Sahne Sanatları Turu, V&A Museum, 25 Haziran 2015, Londra.

Perşembe öğleden sonra birkaç rehberli tur için V&A’deydim. Önce bir giriş turuna katılıp ısındıktan sonra V&A’in tiyatro, sahne ve performans sanatları koleksiyonunu anlatan 1 saatlik tur ile devam ettim. Bu koleksiyon gerçekten çok güzel, rock ve pop starların posterleri, tiyatro ve bale kostümleri, kuklalar, setlerden görüntüler ve en önemlisi gösterimdeki Aslan Kral’dan kostümler. Ay çok heyecanlı! 
Rüzgar Gibi Geçti setinden Clark Gable ve Vivien Leigh, fotograf Clarence Sinclair Bull'a ait, 1939.
V&A Museum, 25 Haziran 2015, Londra. Çok beğendim bu fotografı.
Solda da Leigh'in 1935'te West End'de sahne aldığı "The Mask of Virtue" programı duruyor.


























Bu koleksiyon, 1920’lerde bir koleksiyonerin tiyatro koleksiyonunu Müzeye bağışlaması ile oluşmuş. Sahne sanatlarının hem dününü hem de bugününü bulabileceğiniz bir vaha. Gezdiren rehber Amerikalı bir müze çalışanıydı, güzel anlattı.
Tipografik poster örneği, Covent Garden Operası'nın 1948 tarihli program posterinde
pazarlama anlamında görsellikten ziyade kreatif takımın üzerinde durulmuş. Tek görselliğin
posterin üst kısmında kullanılan perde motifi olduğunu görüyoruz.
Bu poster bana sade ve anlaşılır geldi, multimedia'yı oldum olası sevmem zaten.
Posterlere bayıldım.

Kylie Minogue’nin 2007 Showgirl: Homecoming Tour'undaki soyunma odasının replikası. Ayakkabılarına bakın ne kadar minnoş. Konser öncesi bu odada 2 saat geçiriyormuş. Bu odada görülen tüm eşyalarını da her tura mutlaka götürüyormuş. Koltuğuna serdiği kuzu postu ve kız kardeşi Dannii'nin rujla aynaya yazdığı bol şans mesajına kadar yapmışlar. Ruj ve ayna korku filmlerini anımsatsa da ortam çok şirin.
Kostümleri giyerek zaman makinesine girebilir, o çağlara gidebilirsiniz. Çalışma masalarında kendi çizimlerinizi yapabilirsiniz. Harika bir müzecilik anlayışı.
Kuğu Gölü Balesi'nin set tasarımını 1964 Viyana yapımı bir Kuğu Gölü kostümü (Odile bunu muhtemelen 3. sahnede giydi) ile birlikte göstermek istedim. 1987 prodüksiyonu Kuğu Gölü'nün sahne tasarımı Yolande Sonnabend'e ait.
Hareketsiz duramıyorum, ekşın ekşın dıkşın dıkşın!

Mick Jagger'ın Rolling Stones'un 1972 Avrupa Turu'nda giydiği kadife tulum muhteşem. Ne kadar ince ve dar bir insan ki bu kostümü sergilemek için müze tarafından uygun manken bulunamamış ve özel olarak yaptırılmış. Kıyafet, 60-70'lerin meşhur tasarımcısı Ossie Clark'a ait. Jagger'ın fotografta görülen kemeri maalesef müze koleksiyonuna ulaşmamış. Diğeri ise Coldplay solisti Chris Martin'in Fransız devrimci üniformalarına öykünen Stella Mccartney ve Sara Jowett tasarımı ceketi. Ceketin tasarımcıları arasında Coldplay'in de sayılması grubun her şeyin felsefesine ne kadar girdiğinin göstergesi aslında. Martin, bu ceketi 2008 tarihli Viva La Vida albümlerinin teması kapsamında uzun süre kullandı.
Aslan Kral’ın, kostümlerinin de müziklerinin de hastasıyız. Scar (Mufasa'nın şerefsiz kardeşi) ve Sarabi'nin (Simba'nın annesi) 2010 tarihli orijinal kostümleri karşımızda. Kostüm tasarımı müzikalin aynı zamanda yönetmeni olan Julie Taymor'a ait. Bunları giyip bir de nasıl dans ederek şarkı söylüyorlar ki? Zor iş…


Pandomim sanatçısı Harry Randall'ın seyahat makyaj kutusu, 19. yy. (1840-60). Gümüş, deri, pirinç karışımı süper kalite bir kutu. Solundaki kitap ise sahne makyajı tüyoları veriyor ve 1914 tarihli.


Benjamin Britten'ın yozlaşma ve masumiyet konularını tartışan ünlü operası Kötülüğün Döngüsü'nün (The Turn of The Screw) İngiliz Ulusal Operası'nın 1979 yılındaki Jonathan Miller tarafından yönetilmiş olan prodüksiyonuna ait setin bir modeli. Kötülüğün Döngüsü çok önemsediğim bir opera olduğundan ilgimi çekti. Zemin verev olarak orkestranın da üzerini geçecek şekilde kullanılmış ve böylece temsili seyirciye daha da yaklaştırmış.
2011 yılında rejisörlüğünü Aytaç Manizade’nin yaptığı temsili Süreyya'da izlemiştik. Karşılaştırma adına bizimkilerin sahne tasarımına göz atmak isterseniz tıklayın.

Çıkışta bahçede oturup bir şeyler yedim. Sonrasında Müzenin çok orijinal bulduğum bir müzikal etkinliğine katılmak istedim ama önceden rezervasyon gerekiyormuş. V&A Avlu, 25 Haziran 2015, Londra.

Bazılarımız "müze" deyince şöyle bir durabiliyor ama bunun gibi hoş vakit geçirten, hem öğretici hem eğlendirici müzeler de var. Aklınızda olsun.

2 Temmuz 2015 Perşembe

I ♥ London

Somerset House, 26 Haziran 2015, Londra
Beni kendime getiren şehir, Londra. Gitmekten bıkmayacağım şehir de Londra.

İngiliz edebiyatçı ve eleştirmen Samuel Johnson bana demişti zaten: "Why, Sir, you find no man, at all intellectual, who is willing to leave London. No, Sir, when a man is tired of London, he is tired of life; for there is in London all that life can afford."

Kadim dostum, "-allah verdi- Rıfatiko" (Giuseppe Verdi'den geliyor) ile Somerset'te kahvaltı sonrası Waterloo marifetiyle National Portrait Gallery'nin yolunu tuttuk. Hem galeriyi hem de geçici BP Portrait Award 2015 sergisini doya doya gezdik. BP, galeriye tam 26 yıldır sponsormuş!

30bin poundluk birincilik ödülü İsrailli Matan Ben-Cnaan'ın olmuş. Resmindeki insanların ifadeleri o kadar gerçek ki, fotograf kadar net ve berrak. Yaklaştıkça da berraklaşıyor; yerdeki taşların yakından görüntüsüne ise inanamazsınız.
Birincilik ödülünü alan çalışmanın adı: "Annabelle and Guy", Matan Ben-Cnaan, ahşap üzerine yağlıboya, 2015
Sergilenmeye değer eserler arasında bir de aşağıdaki portreyi çok beğendim. Praglı sanatçı Jan Mikulka'ya ait eserdeki yeşilin ve menekşenin tonu cidden mest etti.
Jan Mikulka'nın resminin adı "Sebastian", bir arkadaşının kardeşiymiş, tuval üzerine yağlıboya, 2015
Türk damarımın kabardığı, adeta kendimden geçtiğim an ise aşağıdaki resme bakarken, Rıfat'ın beni resmin etiketine bakmam için uyardığı andı. Murat Tezcan Demirbaş adlı bir sanatçımız sergideydi! Tuval üzerine yağlıboya oto-portresine bakmaya doyamadık.
Ordeal, Murat Tezcan Demirbaş, 2015

Galeri, Murat Tezcan Demirbaş'ın eserini dış mekandaki sergi tanıtımlarında da kullanmış. Ertesi gün Trafalgar'daki Pride in London Festivali'ne giderken fark ettik. Aferin İnculuza!
National Portrait Gallery önü, parmağa dikkat, 27 Haziran 2015, Londra

16 Haziran 2015 Salı

Fazıl'la Mozart Maratonu

Fazıl ile Mozart Maratonu yolunda, Heybeliada, 12 Haziran 2015, İstanbul
Festival maratonuna Can’la devam ediyoruz. Tam bir hafta önce Kadıköy’deydik. Geçtiğimiz Cuma da Fazıl Say’ın Mozart Maratonu’nun 3. konseri için Heybeliada yolları taşlı diyemedik, Kabataş’tan başlayarak sulu dedik.

Cuma günlerinin serbest kıyafet olması iyi oluyor; üst baş değiştirmeden metro ve füniküler marifetiyle 6 civarı Kabataş’taydım. Can yine “Metro ile yetişebilecek misin?” denemesini yaptı tabii. 6,5’ta vapurdaydık. Harika bir seçim yapıp güneşin alnına oturmuşuz, neyse 5-10 dakika sonra güneş rahatsız etmemeye başladı. Bu arada geminin etnik çeşitliliği de takdire şayandı. Görebildiğim, sadece bizim bölümde iki Bartholomeos vardı, yani ona çok benziyorlardı.
Fazıl ile Mozart Maratonu öncesi, Heybeliada, 12 Haziran 2015, İstanbul
1 saatin sonunda Adadaydık. Bizim geminin epeyce bir kısmının konser için geldiği anlaşılıyordu; herkes iner inmez etrafında bulduğu ilk Adalıya “Ayatriada Manastırı’na nasıl giderim?” sorusunu yöneltiyordu. En son faytoncuların oraya vardığımızda, faytoncu başının aynı tarifi bize de tekrarladığını anladık. “Biraz dik yalnız, şuradan giderseniz caminin oradan dönün…”. “Fayton oluyor, merak etmeyin, faytonumuz çok.”

“En iyisi önce bir şeyler atıştıralım” diyerek oradan ayrıldık ve yer bulduğumuz bir restorana oturduk. Yemekler kötüydü ama açık temiz havada rahatsızlık vermedi. Manastır’a tırmanmaya karar verdiğimizden vakitlice kalktık.
Fazıl için Manastır'a çıkıyoruz, Heybeliada, 12 Haziran 2015, İstanbul


Kestirme ve patikalardan yaptığımız tırmanış ile 15 dakika sonunda Manastır’daydık. Manastır’a giden yollardaki manzaralar müthişti. Zaten vücut temiz havayı hemen algılıyor ve daha bir içine çekmek istiyor. Çıkarken Can hızıma pek yetişemedi, dedeee! Şaka.
Fazıl Say ile Mozart Maratonu - III. Konser,
Heybeliada Ayatriada Manastırı bahçesi, 12 Haziran 2015, İstanbul
Bünyesinde Heybeliada Rum Erkek Lisesi’nin de bulunduğu Ayatriada (Hıristiyanlığın kutsal üçlüsü) Manastırı’nın  içini göremedik ama içinde okulun yanı sıra çok zengin bir kütüphane, kilise ve mezarlıklar bulunuyormuş. Manastırın 9.yy'da kurulduğu belirtiliyor. Konser için ise Manastır’ın üç taraftan manzaradar bahçesi düzenlenmiş. Yerimiz de iyiydi.
Fazıl Say ile Mozart Maratonu - III. Konser,
Heybeliada Ayatriada Manastırı, 12 Haziran 2015, İstanbul
Fazıl fazla geç çıkmadı. Ama yanında Yeşim Gürer ile çıktı. Bu durum beni ilk etapta şaşırtsa da çok hoşuma gitti. Festival Direktörü, Fazıl’a tüm konser boyunca sayfa çeviriciliği yaptı. Bravo gerçekten!

Festivalde Fazıl ile Mozart Maratonu bence çok iyi fikir. Virtüöz piyanistlerden ara sıra evrensel eserleri dinlemenin keyfi başka oluyor. Bu durum piyanist açısından da zinde kalmak adına güzel. Mozart’ın konçertolarından bir albüm yapan Fazıl’ın, Mozart’ın sonatlarını içeren albümü de yakında piyasaya çıkacakmış.
Fazıl Say Heybeliada Ruhban Okulu Kütüphanesi'nde yüzlerce yıllık eserlerin arasında, 12 Haziran 2015.
Burada 120 binin üstünde kitap olduğu belirtiliyor. Fazıl'ın bu paylaşımına 'Fazıl kültür emperyalizminin elçisi', 'Fazıl devşirme misyoner' diyenler olmuş. Bırakın kendi kültürünüze sahip çıkmak, kütüphaneciliği yok ettiniz. Pes!



Mozart’ın eserlerinde genelde umutla dolar, bahar olursunuz. Kırlarda koşmak, bağırmak ama küfretmemek istersiniz. Fazıl da bakın Mozart için ne demiş: “Eserlerindeki sevinç dolu anlatım nereden gelir? Onlar zafer öyküleridir aslında: İnsan sevgisinin, eşitliğin, özgürlüğün zaferini anlatan dipdiri öyküler.”

Konser arayla beraber 2,5 saati buldu. Piyano malum açık havada olduğumuzdan, konser arasında tekrar akort edilmek durumunda kaldı. Yorumculuğuyla tüm dünyadan alkış alan Fazıl’a bu konserde martı, kuş, kedi ve köpek koroları eşlik etti. Biz de yavaş yavaş soğuyan gecede Mozart tınıları ile kendimizi Salzburg’da hissettik.
Fazıl Say ile Mozart Maratonu - III. Konser, Heybeliada Ayatriada Manastırı, 12 Haziran 2015, İstanbul



Dönüşte yokuş aşağı adeta yuvarlanarak birkaç dakikada indik. Misafirleri almaya gelen ve dönen faytoncular baktım da önceliği hep kendilerine verdiler, malum ada ortamında iki fayton yan yana geçerken yayalara pek yer kalmıyor. Gece 12’de İKSV’nin konsere özel olarak kaldırdığı vapur ile saat 1 olmadan Kabataş’taydık. Sonrası ise fenaydı. Okulların kapanmasından dolayı olsa gerek o saatte trafik ilerlemiyordu ve zor taksi bulduk. Taksici de sabırsız çıktı. Bir oraya bir buraya, nerede trafik görse kaçar şekilde allak bullak kullandı; uzunları yakmış vaziyette eve vardık. Aslında organize olup Ada'da da kalınabilirmiş.

Tüm bu mücadeleye rağmen, konser için manastıra tırmanan o kalabalığın ortaklığını hissetmek güzeldi. Fazıl’a daima destek olmamız gerek.
Fazıl Say ile Mozart Maratonu - III. Konser,
Manastır girişi, 12 Haziran 2015, İstanbul

9 Haziran 2015 Salı

Angie

Angela Hewitt bir Fazioli ile sahne aldı. 5 Haziran 2015, Kadıköy Süreyya Operası, İstanbul
Ta Şubat ayında almıştım müzik festivali biletlerini Şebnem’in sayesinde. İlk konser kardeşim Can’a kısmetmiş. Cuma iş çıkışı son derece sevimsiz ve dengesiz hava koşullarında -minibüse binecektim ama Can’ın ‘taksiye bin’ direktifi üzerine- atladım taksiye, gayet hızlı şekilde Beşiktaş iskeleye vardım. Can almış eline bir keten helva, beni bekliyordu. Hemen Kadıköy iskelesinde beklemekte olan vapura binip üst kısımda yerimizi aldık. İnsanlar yağmurdan ıslanmış olan oturaklardan kuru olanları seçip oturmaya çalışıyordu. Bir amcaya “otuma otumaa!” diye bağırmamıza rağmen güzelce ıslak yere oturdu, tabii oturmasıyla kalkması bir oldu, açık gri kumaş pantolonunun durumunu söylememe gerek yok; ağzımızı kapatarak epeyce güldük.

Kadıköy'e vardığımızda, Can’ın onca mırın kırınına rağmen dilim pizzalarımızı yedik. Öyle ki mekanın sahibi çıkarken korku dolu gözlerle “Beğendi mi?” diye sordu.
Can'la komiklik, şakalar. 43. İstanbul Müzik Festivali,
Angela Hewitt "İspanyol Manzaraları" konseri, 5 Haziran 2015, Kadıköy Süreyya Operası, İstanbul



Süreyya’ya vardığımızda ise, biraz üşütmüş olacağım ki korkunç bir karın ağrısı baş gösterdi. Bir ara konsere girmemeyi bile düşündüm ama Can’a belli etmedim, fuayede biraz oyalandıktan sonra allahtan geçti de, konser öncesi programında yer alan Ersin Antep ile İspanyol kültürü ve müziği üzerine söyleşinin ikinci yarısına katılabildik.

Konser, 43. İstanbul Müzik Festivali'nin beşinci etkinliği. Teması İspanyol manzaraları. Piyanist ise Kanadalı Angela Hewitt. Hemen aklıma Lleyton Hewitt geldi. Neyse, konumuz müzik. 
Angie Taksim'de, 4 Haziran 2015. Angie bu resmin altına özetle şunları yazmış: "Bu İstanbul'a 3. gelişim. Pazar günü burada seçim var ve onlar için önemli bir gün. Oy kullanmak için Amsterdam'dan gelenler bile var. Bugün yarım saat pasaport kuyruğunda bekledim; iyi bir süre olduğu söyleniyor. Birkaç gün önce İstanbul'a gelen Gidon Kremer iki saat beklemiş. İstanbul dünyanın turistik açıdan 5. popüler kentiymiş. Buna inanabiliyorum."
Konser programı bence harikaydı. Scarlatti’yi severim, Isaac Albeniz’e ise bayılırım. Angela Hewitt aslında bir Bach hele! Yani günümüzün önde gelen Bach yorumcuları arasında yer alıyor. E bakıyorum Domenico Scarlatti de Bach ile çağdaş ve ikisi de barok. Öyle olunca ‘Hewitt herhalde Scarlatti’yi en az Bach kadar iyi yorumlar’ diye düşündüm. Öyle de çıktı. Ayrıca tüm konseri ezbere çaldı.

Scarlatti, bir barok dönem bestecisi olmasına rağmen belki de uzun süre İspanyol ve Portekiz kraliyet ailelerinin hizmetinde çalıştığından, İspanyol ruhuna özgü halk müziği özelliklerini eserlerinde güzel hissettirir. Konser programında yer verilen Scarlatti’nin esasen klavsen için bestelediği sonatlar, piyanoya da gayet iyi gidiyor. Yaşamında eserleri fazla basılmamış olan bestecinin sonatları, İspanya dışında ilk kez Viyana’da Carl Czerny (Çerni diye okunur) tarafından yayımlanmış. Hiç şaşırmadım, zira Czerny’nin cin olduğunu biliyorum. Beni de çarptın Czerny. Il Primo Maestro di Pianoforte kitabını bitiremedim hala, sorry miniş.
Angela Hewitt, 5 Haziran 2015, Kadıköy Süreyya Operası, İstanbul
Ve tabii ki Isaac Albeniz’in İspanyol Süiti. Angela Hewitt gerçekten güzel çaldı. İspanyol süitinin, özellikle Asturias bölümünü 20. yüzyıl itibariyle gitaristlerden çok dinledik. Sanki gitar için bestelenmiş sananlar bile olabilir. Ancak Albeniz bu duygu ve tutku dolu süiti esasen solo piyano için yazmıştır. Süitin konserde çalınan bölümlerinden 3. parça Sevilla, Endülüs kenti Sevilla’ya bir övgü niteliğindedir. 5. parça Asturias ise İspanya’nın kuzeyindeki Asturias bölgesinin bir efsanesini melankoli ve ağıt karışımında sunar. Konserde bir de süitin 7. parçası çalındı ki o da çok neşeli çingene danslarını allegro biçimde sunar. Albeniz hep içimi ısıtıyor.

Şurada tanıdık bir tını ile baş başa bırakıyorum sizi. Angie'den bir Asturias performansı bulamadım ama farklı bir piyanistten bir Fazioli ile çalınmış versiyonunu yakaladım:


Dönüşte Kadıköy rıhtıma yürüyüp sarı dolmuşlarla toplam 15 dakikada Beşiktaş’a vardık. Festivale başlamak için güzel bir konserdi. Adamlar barok olsun, çağdaş olsun her dönemde kendi folklorlarından beslenmişler. O yüzden viva Espana!

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Uçtum

Kadapokya'da sıcak hava balonu ile seyahatimden, 17 Mayıs 2015.

Jules Verne kitaplarını hep çok istekle okurdum. 19. yüzyıl sonunda yazdığı ilk kitabı Balonla Beş Hafta da onlardan biriydi. Jules Verne'i meşhur eden ve büyük ilgi gören kitap, esasen bilim romanı olsa da ben bu kurmacayı o dönemde gerçek gibi yaşamıştım. Fantastikle gerçek arası hayal dünyamda, kendimi balonun içine koyup, hikâyenin derhal parçası olmuştum.

Balona gerçekten binmek ise Annemle 19 Mayıs vesilesiyle çıktığımız Kapadokya seyahatine denk düştü. Tur rehberi, Atmosfer Balon'la çalıştığı için biz de onlar aracılığıyla rezervasyonu ilk günden yaptırdık.
Balon hazırlanırken, biz tıkınırken, Kapadokya, Nevşehir, 17 Mayıs 2015, saat 05:00 suları.
Uçuştan önceki gece sıcak hava balonu konusunda biraz araştırma yapayım derken Atmosfer'e ait balonların yakın tarihli ve ölümlü kaza haberlerine rastlamak nahoş oldu haliyle. Ama sonuçta vaka bazlı olduğu konusunda kendimi ikna edip durumu annemle paylaşmamaya karar verdim.

Uçuşlar genelde havanın durağan olduğu sabah ve akşam saatlerinde yapılıyor. Dolayısıyla Pazar sabaha karşı 04:25'te otelimizden alındık. Kalkış yapacağımız bölgeye vardığımızda, o saatte kan şekeri ayarlaması için poğaça ve elmalı kurabiyelerimizi çay eşliğinde şirketten yeyip içtikten sonra balonumuzun hazırlanışını izledik. Hava tabii o saatte çok serindi.
Kalkıyoruuzz! Saat: 05:20.
Balonun şişirilme işlemi tamamlandığında balona tırmandık ve uçuş başladı. İlk anın önemli olduğunu düşünüyordum zira yamaç paraşütü ile uçarken o ilk uçuş anında bir his var ki o his balonda hiç oluşmadı. Balonda kalkışta en ufak bir şey hissetmiyorsunuz, öyle yumuşak bir kalkış yaptık ki. 

Pilotumuz Buket Üngel ülkemizin ikinci kadın pilotuymuş. Üniversite için geldiği Nevşehir'de hiç aklında olmadığı halde bir anda bu işin içinde bulmuş kendini ve 7 yıldır balon pilotluğu yapıyormuş. O kadar hâkimdi ki, çok hoşumuza gitti. "Kadın isterse" ne kadar da doğru!
Tepeden kaya evler, Kapadokya, 17 Mayıs 2015.

Yanardağ patlamaları, rüzgar ve sel aşındırmalarıyla uzun bir süreç sonucunda oluşan kaya oyukları ve peri bacaları bir doğa harikası olmasının yanı sıra içinde binlerce yıllık bir tarihi de barındırıyor. Bu manzaraya tepeden bakmak harika oldu. Öyle anlar oldu ki... Kayalara ha bindirdik ha bindireceğiz sandığımız anlarda birden yükseldik ve farklı bir vadiye geçtik. Uzun yüzyıllar boyunca hem dini hem de ekonomik açıdan büyük önem arz eden güvercinliklere baktık. 
Aha aha, yaklaşıyor, değecek ve değdi. Rainbow musun nesin, çekilsene yolumuzdan!
Yerden henüz fazla yükselmemişken bir de baktık kayaların içinden bir adam çıktı ve kayadan sedirine oturup çoraplarını gitmeye başladı. Gün henüz ağarıyordu. Kendisine balondan "Günaydın!" deyip fazla da rahatsızlık vermemek adına tepesinden ayrıldık. Ayrılırken kayaların üstünde dikkatimi çeken kovanlar nedeniyle anladım ki adam arıcılıkla uğraşıyor.
Güvercinlerin gübresi bağlarda, yumurtaları fresklerde, etleri midede.
Balonla bu kayalara ne kadar yaklaştığımızı düşününce...
1000 metreye yükseldiğimizde ise annemin midesi bulandı ve kendisini balonun iç kısmındaki köşeye çektim. Aşağı bakmak daha da kötü etkileyebiliyor insanı. O seviyede benim de kalp atışımda hızlanma oldu ama sonra Erciyes'in karlı tepelerini gördüğümde hemen geçti. Doğa karşısında aslında ne kadar küçük ve kifayetsiziz. Orada içimden neler neler geçti.
Havada asılıp öylece hareketsiz duran balonlar
bir anda hareketlenip süzülmeye başlayabiliyor.
1 saati aşan ve Kapadokya'nın vadilerindeki eşsiz güzellikleri kuş bakışı izlediğimiz seyahatimiz boyunca havada yaklaşık 100 balonduk. Böylesi rengârenk bir görüntü yalnızca Kapadokya'da olabiliyor. Öğrendiğimiz kadarıyla dünyanın diğer yerlerindeki sıcak hava balonu uçuşları, hava koşulu riskini almamak için yalnızca bir hava koridorunda seyahat şeklinde oluyormuş. Kapadokya'da ise balonla tüm yönlere hareket mümkün. Bu da hem balondakilerin diğer balonlardakileri seyri hem de yerdekilerin seyri açısından doyumsuz görüntüler oluşturuyor.
İnişe geçtik, Saat: 06:20. Pilotumuz balonu söndürüyor, ortadaki kırmızı bölüm giderek küçülüyor.
Keşke Jules Verne’in kitabında olduğu gibi 5 hafta sürseydi dediğim yolcuğumuz sona erdiğinde, yerde bizi bir kutlama bekliyordu. Pilotumuz Buket, şampanya patlattı ve orada adet olduğu üzere biraz vişne suyuyla karıştırıp kadehleri tokuşturduk. Sabah kahvaltımızı şampanya ile yaptık da denebilir. Ardından törenle uçuş sertifikalarımızı aldık. 
Direkt römorkun üzerine indik, helal olsun pilota, iniş pozisyonu almamız bile gerekmedi,
son noktada bir tık sesi dahi çıkmadı. Şerefe!
17 Mayıs 2015 tarihli uçuş sertifikalarımız
Bu balon sonrası şampanya adeti ise Fransa çıkışlı. 18. yüzyıl sonlarında ilk başarılı balon uçuşunu gerçekleştiren iki Fransız, balonda uçuşu kutlamak amacıyla yanlarına bir şişe şampanya alıyorlar. Fakat bunu kendileri içemiyorlar, zira tarlalarına garip bir şeyin iniş yapmakta olduğunu gören köylüler, onları uzay yaratığı zannedip taşlama yoluna gidiyorlar, onlar da insan olduklarını göstermek için şampanyayı sepetten onlara atıyorlar.

İyi hoş ama köylüler ikna edilmiş, olay bitmiş, aradan yüzyıllar geçmiş, niye şimdi sepette içmiyoruz ki şampanyayı?!
Olley, çok şükela!

12 Mart 2015 Perşembe

Babam 9 Doğurdu

"Babam 9 Doğurdu" dekorlarından biri, 8 Mart 2015, Trump Towers, İstanbul

Babam Dokuz Doğurdu, iki yıldan sonra ailece gittiğimiz ilk tiyatro oyunu oldu. Trump Towers AVM’nin tiyatro salonundaki oyuna gişeden rahatça bilet bulduk ve oyunu fena olmayan bir yerden izledik. AVM de olsa merkezi yerde bir salon bulunması değerli oldu son zamanlarda.
Bizim aileye bakalım: Babam gerçekten 9 doğuruyor, diğerleri made in Japan,
bense hala uyuyorum. 8 Mart 2015, Trump Towers, İstanbul
Ali Poyrazoğlu, her zamanki yaratıcılığı ve özgüveni ile güzel bir metne daha imza atmış. Oyunu Eli Saghi'nin Benim Biricik Ailem adlı oyunundan uyarlayarak yeniden yazmış. Gerçekten yeniden yarattığını da oyundaki direkt bizden ögelerden anlayabiliyorsunuz.
"Babam Dokuz Doğurdu"da Civelek Ailesi , 8 Mart 2015, Trump Towers, İstanbul
Açık Öğretim Ev Ekonomisi bölümünde hala okuyan oğul Cafer, onun karısı Zeynep, ev hanımı anne Zehra ve hayatını sünnetçilikten kazanan baba Mahmut Civelek ile dört kişilik orta sınıf ailenin -orta sınıf kaldıysa tabii- hikayesine odaklanan Babam Dokuz Doğurdu, vodvil türüne bir örnek. Mutlu aile kavramını komedi unsurları katarak tartışıyor ve “Mutlu bir aile erken cennettir” diyerek bitiriyor. Çok doğru bence de, ben de kendi ailemi istiyorum ama artık.

Ali Poyrazoğlu’na bu oyunda Efes sponsor olmuş, oyun süresince dikkatli izlerseniz birkaç sponsor yerleştirmesi daha göreceksiniz.

Poyrazoğlu’nun iş dünyasını ve medyayı sanata doğrultmak konusundaki yeteneği tartışılmaz. Bana kalırsa bu alanda özel tiyatro/sanat kurumlarına danışmanlık vermeli ve onları bu konudaki ipuçları ile tanıştırmalı.

Poyrazoğlu Üstada bir yorum yapmak bana düşmez ama oğlu “Cafer” rolündeki Eser Ali’yi iyi buldum. Ama en çok şu mealdeki replik etkiledi beni: “Cehenneme bir gittik baktık ki ne görelim orası da inşaat ve tüm yeşil katledilmiş.”

Güldük, eğlendik ve ülkenin geldiği noktayı bir kez daha idrak ettik. Tavsiye ederim.

5 Ocak 2015 Pazartesi

Aslan Kral

Simba, Aslan Kral
Londra West End’de sırasıyla “Wicked” (Büyücü), “The Lion King” (Aslan Kral) ve “The Phantom of the Opera” (Operadaki Hayalet) temsillerini izledik. 

Büyücü ve Operadaki Hayalet’e temsil günü bilet bulabildik ama Aslan Kral’ı riske atmak istemediğimizden biletlerimizi önceden (iki gün sonrasına) aldık. Leicester'da o anda bulabildiğimiz en uygun fiyat kişi başı 52,5 pounddu.

Londra’da şu an oynayan Aslan Kral bir Disney prodüksiyonu ve sözcüklerle anlatılamayacak kadar muhteşem. 
Bilge Babun Rafiki, Aslan Kral
Aslan Kral Walt Disney’in 1994’te lanse ettiği bir animasyon filmi. Bir müzikal film olan yapıt 2 Oscar kazanmıştı. Biri “Can You Feel the Love Tonight” ile en iyi orijinal şarkı, diğeri en iyi film müziği. Golden Globe, Bafta, Grammy gibi diğer birçok yarışmada da ödülleri var.

Yıl 1997’ye geldiğinde, Disney bunu Broadway sahnesine taşımak istiyor ve yönetmen olarak Amerikalı Julie Taymor’ı seçiyor. Taymor’ın rejisi 1999’dan beri de Londra Lyceum Tiyatrosu’nda izleyiciyle buluşuyor ve geçen yıl ilk defa İngiltere turuna (Cardiff ve Manchester) başlıyor. Taymor 1998’de Aslan Kral’la en iyi müzikal yönetmeni ve en iyi kostüm tasarımı dalında Tony ödülü aldı. Bu iki branşta ödül alan ilk kadın olma özelliğini taşıyor.
Simba büyüdü, olgunlaştı ve Nala'sına kavuştu.



Dünya üzerinde 75 milyondan fazla insanın izlediği söylenen, 15 ülkede sahnelenen ve 5 dile çevrilen Aslan Kral’ın başarısının sırrı içeriğinin evrenselliği, çok kültürlülüğü ve müziklerinin çekiciliği.

Sahne tasarımı, kostümler, koreografi, makyaj, efektler ve ışık görkemli bir şekilde oluşturulmuş ve her yönden çok derin bir araştırmanın ürünü olduğu belli. Müziklerinin ise konseptle ne kadar uyumlu olduğunu söylemeye hacet yok. Elton John ve Tim Rice (söz yazarı) Aslan Kral filmi için 6 özel beste yapıyorlar. Film müziği Hans Zimmer’a ait. Güney Afrikalı besteci Lebo M ise içine Afrika tınıları ile koro partilerini ekliyor. Mark Mancina ve Jay Rifkin de düzenlemeleri tamamlayınca bu çok katmanlı enfes müzik ortaya çıkıyor. Filmin sahneye uyarlanma sürecinde ise Disney ve Julie Taymor Lebo M’den müziklerdeki Afrika etkilerini genişletmesini istiyor. 
Çita ve zürafalar arz-ı endam ediyor. En sevdiklerim bir arada.
Girişte tüm hayvan türleriyle karşılaşıyorsunuz. Müzik ve olağanüstü görsellik sizi alıyor ve savanaya götürüyor. Ceylanlar sekerek geçiyor, tepelerde kuşlar uçuyor, fil ve yavrusu geziniyor, çita geçiyor, yerliler maskelerle dönüyor ve nefesiniz kesiliyor. Ağzım açık kaldı. Kostüm demek çok yanıltıcı olur: hayvanlar yaratılmış resmen ve hayvan kuklaları oyuncuların üzerine örülmüş neredeyse, olamaz böyle bir şey!
Tam vücut kukla örneği: yabani domuz Pumbaa
Kostümlerdeki temel nokta, çeşitli Afrika hayvanlarını sunan oyuncuların yüzlerinin her zaman görünecek şekilde tasarlanması. İzleyici zürafanın içindeki ya da çitayı kontrol eden oyuncuyu rahatlıkla görebiliyor. Taymor’ın bunu böyle sunmaktaki amacı hayvanların içindeki hümanizmaya dikkat çekmek. Şovda toplam 230 farklı maske ve kukla kullanılmış. Bunlar memeliden, sürüngene, balıktan, kuş ve böceklere dek 25 ayrı hayvan cinsini temsil etmek üzere tasarlanmış. Sayılar inanılmaz.
Gölge kukla örneği: Scar ve küçük Simba
Koreografi Garth Fagan’a ait. Görebildiğim kadarıyla modern, klasik ve tap dansların bileşimi ile savana hayvanlarının hareketlerine ve yaşamına son derece etkileyici bir dokunuş olmuş. Hikayeyi dans anlatıyor esasında da…
Çalılar rüzgarda savrulurken Rafiki Simba'ya şarkısını söylüyor.
Hikayeye gelemediğimi fark ettim. Aslan Simba’nın kral olma yolunda Serengeti’nin kalbinde geçen epik macerası bu. Amcası Scar adından da anlaşılacağı gibi Simba'nın önüne devamlı engeller çıkarır ve onu korkutur. Fakat babasının öğretileri, arkadaşları Rafiki, Timon, Pumbaa ve güzeller güzeli Nala sayesinde Simba, gerçek dostluğun önemini anlar ve gerekli hayat dersini alır.
Aslan Kral, Lyceum Tiyatrosu, 9 Aralık 2014, Londra. Vay, bende de aslanlı kostüm çıktı.
Kostüm ve sahne tasarımını incelemek için ise dürbün şart.


Yolu Londra’ya düşen ve düşecekler kesinlikle kaçırmasın. Her yönüyle çok emek verilmiş bir prodüksiyon. Bugünlerdeki West End için kişisel sıralamam ise: 1. Aslan Kral - 2. Operadaki Hayalet - 3. Büyücü.
Lyceum Tiyatrosu çıkışı, 9 Aralık 2014, Londra. Bir aslan bir aslana gitmiş.
Burcum Aslan, yükselenim İkizler, ay burcum Yay; bilenler kombinasyonu yorumlasın artık.