4 Haziran 2013 Salı
31 Mayıs 2013 Cuma
Kendall'la Joey
Mayıs’ta yazı yazacak tek bir anım bile olmadı diyecektim ki bugün ayın son günü… Bu ay kendimi bileli, ailemden ilk kez birisi, Babam ameliyat oldu ve soğukkanlı ben, ameliyattan bir gece önce hayatımda hiç hissetmediğim bir duygu hissettim. Her şey insan için tabii ki… Sonrasındaki Bodrum ise çok iyi geldi. Serin sularına attım kendimi. Bodrum kime kötü gelmiş ki zaten? Bodrum'da epey Marsalis dinledim. Dinlerken de geçen ay ortasında gittiğim konseri yeniden yaşar gibi oldum.
Marsalis, müzikal ortağı caz piyanisti Joey Calderazzo ile 2011 yılında çıkardıkları Songs Of Mirth And Melancholy albümünü tanıtan iki konser için gelmişti Caz Fest kapsamında ve biletlerin aylar öncesinde tükendiği belirtilmişti. Konsere son anda basın tarafından sızmayı başardım. Cafe Nero’da türk kahvemi hüplettikten sonra Salon’un üst katına çıktım. Yanıma da çok sevdiğim bir sanatçı geldi elinde birasıyla. Tuluğ Tırpan. Çok sempatikti ama biraz kilo vermesi gerekiyor, bildiğim kadarıyla karaciğer yağlanması var kendisinde, bir programda söylemişti.
Marsalis her zamanki gibi çok tatlı ve mütevazıydı. Calderazzo ile aynı dili konuştukları ve özel hayatlarında da “bro” mertebesinde oldukları tüm konser boyunca hissedildi.
Konserde üçüncü sırada çaldılar bu parçayı. Calderazzo’nun bestesi ve çok artistik bir eser bence. Zaten parçanın adı (La Valse Kendall) dikkatimi çekiyordu. Hikayesini anlattı, hoşuma gitti. Karısı Kendall, Calderazzo’ya ne zaman kendisi için beste yapacağını sorup duruyormuş. Calderazzo da diyor ki “Müzisyenseniz, bundan kaçmanız imkansıza yakın, sonunda yaptım, işte bu.” Besteyi bitirdiğinde Marsalis’e “Ne koyayım adını?” diye sormuş, o da “Tabii ki Kendall!” demiş. Parça nefis bir balatla başlıyor. Joey, Kendall’ı seviyor…
Marsalis, müzikal ortağı caz piyanisti Joey Calderazzo ile 2011 yılında çıkardıkları Songs Of Mirth And Melancholy albümünü tanıtan iki konser için gelmişti Caz Fest kapsamında ve biletlerin aylar öncesinde tükendiği belirtilmişti. Konsere son anda basın tarafından sızmayı başardım. Cafe Nero’da türk kahvemi hüplettikten sonra Salon’un üst katına çıktım. Yanıma da çok sevdiğim bir sanatçı geldi elinde birasıyla. Tuluğ Tırpan. Çok sempatikti ama biraz kilo vermesi gerekiyor, bildiğim kadarıyla karaciğer yağlanması var kendisinde, bir programda söylemişti.
Marsalis her zamanki gibi çok tatlı ve mütevazıydı. Calderazzo ile aynı dili konuştukları ve özel hayatlarında da “bro” mertebesinde oldukları tüm konser boyunca hissedildi.
Konserde üçüncü sırada çaldılar bu parçayı. Calderazzo’nun bestesi ve çok artistik bir eser bence. Zaten parçanın adı (La Valse Kendall) dikkatimi çekiyordu. Hikayesini anlattı, hoşuma gitti. Karısı Kendall, Calderazzo’ya ne zaman kendisi için beste yapacağını sorup duruyormuş. Calderazzo da diyor ki “Müzisyenseniz, bundan kaçmanız imkansıza yakın, sonunda yaptım, işte bu.” Besteyi bitirdiğinde Marsalis’e “Ne koyayım adını?” diye sormuş, o da “Tabii ki Kendall!” demiş. Parça nefis bir balatla başlıyor. Joey, Kendall’ı seviyor…
Etiketler:
caz,
konser,
la valse kendall,
marsalis,
müzik
13 Nisan 2013 Cumartesi
I due Foscari
Akşam 7 gibi evden çıktım, hava yine atıştırıyordu. Metroya bindim, Termini’de inip az biraz yürüyerek Cumhuriyet Meydanı’ndaki Roma Operası’na (Teatro dell’Opera di Roma) rahatça varırım diye düşündüm. Termini’de indim.
![]() |
| I due Foscari, Teatro dell'Opera di Roma, 12 Mart 2013 |
Adam: “Bu kız Termini’den çıkmasın, çıkarsa çok yürür.”
Kadın: “Çıkabilir aslında, çok uzun değil yol.”
Adam: “Kesinlikle çıkmasın, yağmur yağıyor, buradan başka bir hatta binsin.”
Kadın: “Ama hangi hatta? A a buldum. Biz Annanigna’ya gidiyoruz, o da Annanigna ile gitsin, yalnız biraz yürüyecek.”
Adam: “Si si, birlikte şu tarafa yürüyelim.”
Kadın: “Tamam, bence de, kesinlikle bizimle gelsin, zaten tek durak. Sen şimdi ona anlat.”
Bu arada ben hala tribünden “Çıkış, çıkış nerede, onu gösterin yeter.” diyorum. Bir yol sorduk, gelinen noktaya bakın! Tam İtalyan işi. Sonunda bana dönebildiler, son kararlarını açıkladılar ve beni de aralarına alarak yürümeye başladılar. Kısa bir an tereddüt ettiysem de bu ilgileri karşısında kaderime razı olarak yürümeye devam ettim. Bu arada hala bana bunun en kısa yol olduğunu anlatmaya uğraşıyorlardı ama onların konuşma süresinde ben zaten Opera’ya varırdım sanırım, tabii çıkışı bulabilseydim… Metronun içinde epey yürüdük, bir yandan içimden “Hay sizi İtalyan milleti gibi, inşaallah kafadan atmıyorlardır bunlar, Annanigna mannanigna.” diyordum. Beni Annanigna hattına kadar götürdüler, biletlerini basıp içeri de girdiler, onlar da aynı hattın ters yönündeki trene bineceklermiş. Yetmedi, tren gelene kadar benimle beklediler. “Gidin siz tamam, teşekkürler.” diyorum. “Yok bekleyeceğiz.” diyorlar. Trenin kapısı kapanırken arkamdan hala bağırıyorlardı: “Unutma, bir durak sonra iniyorsun, inince sol yapıyorsun biraz git, orası.” Tabii bu konuşmalar, el kol hareket silsilesi ile destekli şekilde gerçekleşiyor. İnince aynen dedikleri şekilde yaptım ve kendimi Opera’nın fuayesinde buldum. Çok rahat bir şekilde, vaktinde yetiştim. Tek sıra yapamayan İtalyan dostlarımızın arasından zar zor üstümü vestiyere attıktan sonra yerime geçtim. En çok da Riccardo Muti’yi bu kadar yakından izleyeceğim için heyecanlıydım. 10 dakika sonra oyun başladı.
![]() |
| Akrobatlar ve ip cambazları sahnesi, I due Foscari, 12 Mart 2013, Roma |
![]() |
| Riccardo Muti nota sehpası&orkestra elemanları |
İki Foskariler, 1457’nin Venedik’inde geçiyor. Venedik Doçu Francesco Foscari’nin oğlu Jacopo, o dönemin Konseyi tarafından iki kere müebbete mahkûm edilir. Birincisi yabancı bir prensle görüşmekten, ikincisi de Konseyin liderini öldürmekten… Zaten oyun bu sahne ile açılır. Sonrasında da baba-oğul Foskarileri ve elbette genç Foscari, Jacopo’nun karısı Lucrezia’yı trajik günler beklemektedir. Sonunda Jacopo’nun masumiyeti ortaya çıksa da iş işten geçmiştir.
Çektiği gibi de iki koltuk sağa kayarak sol yanıma oturdu ve “Amerika’nın neresindensin?” diye bir soru yöneltti. İçimden “Yahu bir fotograf çektirdik adam şeceremizi çıkaracak, Alabama’nın içindenim mi desem acaba, neyse ya adam da yaşlı, şimdi sıkıntı olmasın.” diye düşünerek “Türküm ben.” şeklinde yanıtladım. O an adamda bir “Hoppalaaa” edası oluştu ki sormayın, kısa süreli bir tsunamiye şahit olmuş gibi baktı ve normalleşme sürecine girdi. Sonra “Hangi rüzgâr attı seni Roma’ya?” sorusu ile devam etti. Ona da “İstanbul’daki Roma Dondurmacısı tavsiye etti.” demek geldi içimden ama içinde bulunduğumuz tarihi Roma Operası’na ayıp olmasın diye normallikle yanıtlayım dedim ve sohbet başladı. Türkiye’nin işsizlik oranlarından tutun da, mortgage piyasasına, politik gelişmelere kadar sordu. “Ajan mı bu?” diye şüphelenerek temkinli konuşmadım değil ama ajanlıkta hem tip hem yaştan kaybetti. Ne de olsa bu alanda en son Skyfall’u izlemişim. Sonra ne işle iştigal ettiğime geldi sıra. Sonra da niye operaya geldiğime taktı uzun müddet. Ben anlattım. Cebinden küçük bir not defteri çıkardı, notlarını, çizdiği desenleri gösterdi. O an o kadar şaşırdım ki zira ben de kasa kasa küçük not defteri bitiren, en ufak bir çağrışımı, aklıma geleni not alan ve sonra onları birleştiren ve zincir etkisiyle ilerleyen bir insanım. O da benzerini yaparmış meğer. Adama karşı “Dude” noktasına geldim ve “Biraz da ben sorayım artık, ne biçim iş, Mastermind’da mıyız neyiz?” dedim. Aynı bana sorduklarını ona soruyordum ki ikinci perde başladı.
Etiketler:
giuseppe verdi,
i due foscari,
iki foskariler,
müzik,
opera,
roma,
roma tatili,
seyahat
30 Mart 2013 Cumartesi
Roma Tatili, benim
![]() |
| Piazza San Pietro, 12 Mart 2013 |
![]() |
| Melekler Kalesi ve Köprüsü |
![]() |
| İspanyol Merdivenleri ve Via Margutta 51 |
![]() |
| Via Margutta 51, avlu ve merdivenler |
![]() |
| Prenses Ann, Joe'dan ödünç para isterken... (1953, 2013) |
Adamı şöyle tasvir edeyim: üzerinde pijama ama aynı Peck’in filmdeki pijamasından -burada oturanlar film hala devam ediyor sanıyor olabilirler- hiç dişi yok, saçları, burnu Gargamel’e benziyor, hiç nefes almadan bağırabiliyor ve ellerini havaya kaldırmış bir o yana bir bu yana oynatıyor, o açıdan dinamik bir insan da diyebiliriz. Adama İngilizce başladım niye geldiğimi ve bir dakika içinde çıkacak olduğumu anlatmaya ama yok susmuyor. O anda anladım az evvelki köpekli kadın bu adamın bakıcısı ve içeri girdiği gibi adamı yatağından kaldırıp beni ispiyonlamış. Kendisi de muhtemelen İtalyan değil ama kraldan çok kralcı. Artık sinirlenmeye başlamıştım ki ampul yandı bende ve adama Fransızca söylenmeye başladım: “Komşunuz beni içeri aldı, kendisi izin verdi, gidin sorun, Roma Tatili filmi burada çekilmişti, bakıp çıkacağım, ne bağırıp duruyorsunuz, çıkacağım dedim ya!” Adam birden sustu, havaya kaldırdığı ellerini yere indirip “Tamam şimdi anladım, gezebilirsiniz.” dedi ve penceresini kapatıp içeri girdi. Demem o ki, Via Margutta 51’de ben de kısa film çektim ama kesinlikle değdi.
![]() |
| Prenses Ann: "Böyle bir yerde oturmak çok eğlenceli olmalı." (1953, 2013) |
* Bizi niye böyle yetiştirdiniz Anne, Baba, az gamsız olsaydık iyiydi ya…
Etiketler:
bernini,
papa,
roma,
roma tatili,
seyahat,
sinema,
via margutta 51
19 Mart 2013 Salı
Tiziano
Roma Tatilimin ikinci gününde Selmin’le birlikte İtalya Cumhurbaşkanının resmi konutu olan Palazzo del Quirinale’nin (Quirinale Sarayı) bir parçası ve bir zamanlar Papalığın at ve at arabası garajı olan Scuderie del Quirinale’de yeni açılan Tiziano Sergisine gittik. Scuderie del Quirinale, günümüzde 3.000 metrekarelik bir kültürel aktivite ve sergi mekânı... Yapımı ise 1732’de tamamlanmış.
Sabah Piazza del Bologna civarındaki kosher fırında güzelce kahvaltımızı ettikten sonra önce opera biletini aldık, yolda giderken bici baci scooter’cıyı inceledik, ardından Scuderie del Quirinale’ye yollandık. Üstümüzü başımızı tek sıra yapamayan İtalyan dostlarımızın arasından vestiyere bırakmayı başardıktan sonra loş sergi alanına giriş yaptık. Flaşlı flaşsız her türlü fotograf çekmek yasak, her köşe başına kırmızı –kırmızı olması önemli– ceketli görevlileri dikmişler zaten. Bu yasak sergi ortamlarında uzmanlaştığımdan yine de flaşsız çektim, yasak olmasa çekmezdim. Resimdeki pembe bina Scuderie, diğeri de Cumhurbaşkanı konutu…
Venedikli Tiziano Vecellio, 16. yüzyıl İtalyan Rönesans sanatının başta gelen temsilcilerinden. Renk ve ışık üstadı, hem çağdaşlarını hem de kendinden sonra gelenleri etkilemiş bir sanatçı… Tiziano’nun soğuk mu soğuk gotik stilden bıkan ustası Bellini, olayı biraz sıcaklaştırmak amacıyla resme ışığı getirmeye çalışıyor. Tiziano da olayı alıyor ilerletiyor diyebiliriz. E boynuz kulak olayı…
![]() |
| Muhteşem Süleyman, Tiziano, 1539 |
Tiziano, Bellini’nin öğrencisi demiştim. Bu Bellini, Giovanni olan. Kardeşi Gentile Bellini, Fatih Sultan Mehmet’in portresini yapmıştı. Aferin, adından belli, kibar insanmış. Yine ta o günden belliymiş ki Tiziano da Kanuni Sultan Süleyman’ın portrelerini yapmış, hatta 1539’da tamamladığı "Muhteşem Süleyman" adlı Süleyman portresi, 2008’de Sotheby’s tarafından 1,25 milyon TL’ye satılmıştı. Yazıktır, çok aza gitmişti.
Süleyman deyince, Tiziano’nun adı Muhteşem Yüzyıl dizisinde de sıkça geçiyor. Barbaros Hayrettin’in İtalya’nın Sperlonga köyünü yakıp yıkmaktaki amacı “Tiziano’nun resmettiği meşhur düşes Giulia Gonzaga”yı yakalayıp Süleyman’a sunmaktan ibaret ama güzelliği dillere destan kadını yakalayamıyor. İtalya dönüşünde de Pargalı’ya anlatıyor durumu. Nilgün Cerrahoğlu, dizide bu konuda geçenlerin birebir doğru olduğunu Cumhuriyet’teki köşesinde yazmıştı.
Çerçeveleriyle bakmayı sevdiğimden, sergi alanında çektiğim Tiziano tablolarını paylaşıyorum. Aşağıda sırasıyla fazlasıyla hayran olduğum Il Concerto, Orfeo ed Euridice, Flora, Tiziano, La Bella... Bu eserlerin yapılış yılı aralığı 1508-1536. Tiziano kadınları etli butlu, çıplaklıklarından utanmayan kadınlar...
Son olarak, Scuderie’nin kafesinde espressolarımızı hüplettikten sonra Quirinale’den ayrıldık. Bunlar da binanın çıkışından manzaralar…
![]() |
| Scuderie del Quirinale, 10 Mart 2013 |
Etiketler:
bellini,
resim,
roma,
roma tatili,
scuderie del quirinale,
sergi,
seyahat,
tiziano
27 Şubat 2013 Çarşamba
Haset Husumet Rezalet ve Nick Muray
![]() |
| Berat Işık, Kelebek Etkisi, 2012 |
Hep diyorum kendimi çağdaş sanata yaklaştırıyorum, her seferinde farklı bir şey görüyorum. Arter-Sanat İçin Alan’daki sergide de öyle oldu. Adı Haset, Husumet, Rezalet*… Onüç çağdaş sanatçının iç içe geçen işleri galerinin dört katına yayılmış. Binanın iç mimarisi de hoşuma gitti, oda oda, labirent gibi keşfediyorsun. Hele en üst kat tam kutu kutu pense…
Yine Melih’e yakınarak “Aman yarabbi bunun neresi sergilik” dediğim işlerin yanı sıra, çok hoşuma giden çalışmalar da oldu. Beğendiklerimi aşağıda paylaşıyorum. Sergi kapsamında Selim Birsel’in işlerinden "Arka Bahçede Yetiştirilir", galerinin katlar arası merdivenlerine de yansımıştı ki buna bayıldım, hatta “Çıkartma mı ya bunlar” diyerek bayağı bir dokundum. Mekanda merdiven sahanlığından başlayıp, akıllı bir şekilde gidecekleri yönü bilen bir karınca kolonisi gibi süpürgelikler boyunca ilerleyen tank silüetleri bizi aşağıda bir görüntüsü de yer alan 'Arka Bahçe'ye ulaştırıyor.
![]() |
| Selim Birsel, Arka Bahçede Yetiştirilir, 2012 |
![]() | |
| Arter, 24 Şubat 2013 |
| Selim Birsel, Çalı Okulu, 2000 |
![]() |
| CANAN, Şeffaf Karakol, 1998 |
Arter’deki sergi 7 Nisan’da sona eriyor.
‘Modernden çık, kendine gel’ bölümümüz ise Pera Müzesi’nde Nickolas Muray’in fotograf sergisiydi. “Oh be rahatlayabiliriz.” edasıyla 5. kata çıktık, sağdan sağdan başladık.
![]() |
| Nickolas Muay, Camel Cigarettes, Girl in a Pool, 1936 |
![]() |
| Nickolas Muray, Antonius&Cleopatra, Coca Cola Reklamı, 1935 |
![]() |
| Nickolas Muray, çeşitli portre çekimleri |
![]() |
| Pera Müzesi, 24 Şubat 2013 |
![]() |
| Nickolas Muray, çeşitli dergi ve reklam çekimleri |
* Arter’in internet sitesinden sergi tanıtımı: "Haset, Husumet, Rezalet", bireyler ve toplumlar arasındaki düşmanlık ve kavganın giderek körüklenip savaşın evrenselleştirildiği bir dünyada, "dostluk", "dayanışma" ve "birlikte varolma" kadar "düşmanlık", "bencil bir güç istenci" ve "ayrımcılık" potansiyellerini nasıl birlikte üretip var ettiğimizi sorguluyor. Bir yandan hepimizin paylaştığı ortak bir yakın tarihi –kısmen de olsa– yeniden ziyaret ederken; başkaları için olduğu gibi kendimiz için de yıkıcı, başkalarına göstermekten çekindiğimiz gibi kendimize de itiraf edemediğimiz, sessiz bırakmayı tercih ettiğimiz olumsuz duyguları ve bunlara ilişkin travmaları da mesele ediniyor.
Etiketler:
arter,
müze,
nickolas muray,
pera müzesi,
selim birsel,
sergi,
tasarım
17 Şubat 2013 Pazar
My favorite Aussie after Hugh Jackman
![]() |
| Kimbra ve Gotye, 2012 Grammy Ödüllerinde |
Son yıllarda -hakikaten yıl olmuş, 2011 sonlarından beri- günde en az bir defa dinlediğim şarkısı “Somebody That I Used To Know” yılın kaydı seçildi. Bu sürede klibinin de kaydının da cılkını çıkardım, kendisini Gökhan Kırdar’a benzettim; kaydının da her türünü dinledim, yok o remiksi, yok bu türlüsü, yok o türlüsü... Bana hayret ki ne hayret, nasıl oluyor da bir türlü bıkmıyorum. Klibi de Melbourne’un güneydoğusunda babasının sahibi olduğu arazideki bir ahırda çekmişler. Somebody That I Used To Know geçen yıl Amerika, İngiltere ve diğer 24 ülkenin listelerinde ilk sırada yer almış ve tüm dünyada 13 milyon kopyadan fazla satılmış.
Gotye bununla da kalmadı: En iyi pop düet/grup performansı dalında da Grammy kazandı. O da yetmedi en iyi alternatif albüm Grammy’si de onun oldu.
Sana yeter artık Gotye; bu sefer de Somebody That I Used To Know’da düet yaptığın süper candy Yeni Zelandalı Kimbra’nın bir klibini paylaşıyorum. Bu orijinali değil ama ben bu düzenlemesini beğeniyorum.
Etiketler:
gotye,
grammy,
kimbra,
müzik,
settle down,
somebody that i used to know
28 Ocak 2013 Pazartesi
Pour mon bibi*
![]() |
| Boris - Michelle Vian, Duke Ellington, 1950 |
Ana kahramanlar Chloé, Colin, Chick ve elbette siyah bıyıklı gri fareyi izlemek için sabırsızlanıyorum. Başrollerde Audrey Tatou, Romain Duris, Gad Elmaleh, Omar Sy var.
Böylesi absürd bir eserin sinema uyarlaması da her babayiğidin harcı değil. Bu işe Fransız yönetmen Michel Gondry soyunmuş. Gondry, Eternal Sunshine of the Spotless Mind’in da yönetmeni. Bence Günlerin Köpüğü de iyi bir yapım olacaktır. Gondry’nin dedesi de synthesizer’ın mucidiymiş, bu bilgi önemli bence…
Vian yaşadığı sırada anlaşılmış sanatçılardan değil. Kendisi aynı zamanda bir caz aşığı, caz eleştirmeni… Bu alanda hem eser vermiş hem de söylemiş bir kişi. 500 civarı eseri var. Kültleşmesi vefatından sonra oluyor ve günümüzde dahi birçok ünlü sanatçı ondan ilham aldığını söylüyor. Bunların en önemlisi bence Serge Gainsbourg’dur. Gainsbourg, Vian’ı sahnede gördükten sonra şarkıcılık kariyerine başlama kararı aldığını söyler. Şimdi kendisi de bir kült ve birçok kişiye ilham vermeye devam ediyor. Serge de keşke daha uzun yaşasaydı. Vian'ın en meşhur parçalarından Asker Kaçağı'nı paylaşıyorum. Savaş karşıtı parçası...
Vian’a göre esas olay aşktır ve de Duke Ellington’dır. Bu ikisi de aynıdır ve geri kalan boştur, yok olmalıdır. Çok hoşuma gidiyor bu bakış. Tabii o yılların Paris’inde, St Germain’inde bu bohemi tatmak da başka türlü bir histir herhalde. Zaten kendisi yazın olayına 21 yaşında evlendiği Michelle’i eğlendirmek için şiirler yazarak, yani yine aşk uğruna başlamış, Günlerin Köpüğü’nü de ona atfetmiştir. Gerçi Michelle sonra onu arkadaşı Sartre ile aldatmıştır ve Vian Michelle’den boşanmıştır.
Çağrışım kişisi bendenizin aklına yine bir şey takıldı. Denenmesini isterdim. Geçenlerde gittiğim konserinde, Hiromi, son albümündeki eserini anlatıyordu. “Bu bestem üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm Fantasy, ikincisi Reality ve bitiş In Between.” Sonra dinledik ve parçasına ne kadar güzel isim koyduğunu anladık ve bunun üzerine konuştuk. “Parçayı nasıl da güzel tanımlamış!” Düşünüyorum da, Hiromi bir fantazya ürünü olan Günlerin Köpüğü’nü bestelemeli, çok enteresan olabilir.
Filmin fragmanı muhteşem olmuş bence, eserin temel temalarının -aşk, ölüm, hastalık- tamamına yer verilmiş.
*Günlerin Köpüğü'nü atfettiği eşi Michelle Vian'a verdiği isim (Amerikan hayranlığıyla 'baby'den esinlenerek)
Etiketler:
boris vian,
caz,
günlerin köpüğü,
kitap,
müzik,
sinema
13 Ocak 2013 Pazar
ttf/spot/ihale/yüz kulaç
2012’yi genelinde sevmedim. Yıllara önem atfedip ‘şöyle olsun şu da olsun bu da olsun’ gibi hisler içine giremesem de bu yıl gotikti. Hiçbir yerinden tutup da ‘genelinde iyiydi’ diyemiyorum. Akrabalık ilişkileri, aile ilişkileri, arkadaşlık ilişkilerine bakışım toptan değişti. ‘Hepsini bir potada eritelim’ meselesine uzak ve vaka bazlı bakalım diyen bir insan olsam da burada toptancı yaklaşım sergileyeceğim. Hep beraber al beraber sucks! Bu yıl sadece yüzdüğüm anlar iyiydi onlar da toptancı yaklaşımım karşısında eridi gitti.
Bu yılın en en başında canım arkadaşım Şebnem, Susan Miller’ın sayfasından burcumu göndermişti, epey güzel şeyler yazıyordu, hoşuma da gitmedi değil yani. Bu yıla özel değil belki ama şöyle düşünüyorum: Ertelemeli giriş aidatına son! Ne erteliyorsun arkadaş? İşleri peşin peşin ele al diyorum ve de şu meşhur erteleme pratiğime bir son veriyorum. Buraya da yazayım da sonra ‘demiştim’ derim. Birkaç yapılacaklar notu kendime sırasıyla: ttf/spot/ihale/yüz kulaç. Bilahare anlatılmak üzere…
Bu yılın Tierney’nin sesi kadar net, duru, yolunda gitmesini istiyor ve en sevdiğim Caravan yorumlarından birini paylaşıyorum:
Bu yılın en en başında canım arkadaşım Şebnem, Susan Miller’ın sayfasından burcumu göndermişti, epey güzel şeyler yazıyordu, hoşuma da gitmedi değil yani. Bu yıla özel değil belki ama şöyle düşünüyorum: Ertelemeli giriş aidatına son! Ne erteliyorsun arkadaş? İşleri peşin peşin ele al diyorum ve de şu meşhur erteleme pratiğime bir son veriyorum. Buraya da yazayım da sonra ‘demiştim’ derim. Birkaç yapılacaklar notu kendime sırasıyla: ttf/spot/ihale/yüz kulaç. Bilahare anlatılmak üzere…
Bu yılın Tierney’nin sesi kadar net, duru, yolunda gitmesini istiyor ve en sevdiğim Caravan yorumlarından birini paylaşıyorum:
Etiketler:
caz,
müzik,
tierney sutton
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














.bmp)














