1 Mart 2018 Perşembe

Hayvan Çiftliği

Hayvan Çiftliği, Kumbaracı50 ve Altıdan Sonra Tiyatro, 12 Şubat 2018, ENKA Oditoryum, İstanbul.


Son aylarda güzel oyunlar izledim. Sırasıyla neler vardı diye düşündüğümde; Moda Sahnesi’nin Shakespeare oyunları Fırtına ve En Kısa Gecenin Rüyası, Tennessee Williams’ın Arzu Tramvayı, George Orwell’in Hayvan Çiftliği ve Ali Poyrazoğlu’nun Tamamla Bizi Ey Aşk’ı. ‘Yoğunluk’ sözcüğünü sevmem ancak gerçekten de yazmaya vaktim olmadı son zamanda.

Bu beşli içerisinde bir sıralama yapmam gerekirse, George Orwell hayranlığımın ve metnin her daim güncel oluşunun etkisiyle ilk sırayı Hayvan Çiftliği alıyor. İki numara, kült Arzu Tramvayı: Hira Tekindor’un rejisi başarılı, haksızlığa uğradığını düşünüyorum Haluk Bilginer çekişmesinde. Ayrıca bu oyunda Zerrin Tekindor bence devleşmiş, sanki olanların etkisiyle daha da bir güzel oynuyor. Üç numarayı ise Moda Sahnesi’nin iki oyunu paylaşıyor. Moda Sahnesi’nin işlerini daima özgün buluyorum, bu iki Shakespeare oyununda da yine harika rejiler ve sahne anlayışı söz konusu; belki gidersiniz, şimdiden tüyo vermeyim.

Oyun afişini beğendim. Sanırım şu temadan esinlenilmiş: Domuzlar, başta yumurta olmak üzere ne kadar faydalı şey varsa kendilerine ayırıyor, diğer hayvanlara vermiyor, hatta satıp nakde çeviriyor. Afiş tasarımı: Önder Sakıp Dündar.
Bugün bir numaradaki Hayvan Çiftliği’nden bahsedeceğim. Hayvan Çiftliği, İngiliz yazar George Orwell’in (1903-1950) sayısız kez sahneye ve sinemaya uyarlanan ölümsüz romanlarından biri. Müthiş bir taşlama ve politik hiciv örneği olan bu yapıt, bana göre yüzyıl da geçse güncelliğini yitirmeyecek. Yazıldığı 1945 yılı öncesi ve sonrasıyla düşünüldüğünde, Hayvan Çiftliği esasen bir komünizm eleştirisidir.
Zeki domuzlar iş başında, diğer hayvanları kandırmakla meşgul.
Hayvan Çiftliği, Kumbaracı50 ve Altıdan Sonra Tiyatro, 12 Şubat 2018, ENKA Oditoryum, İstanbul.
Hikayenin kahramanları tahmin edileceği üzere çiftlik hayvanları. Bunlar birleşir ve çiftlik sahibi içkici Bay Jones’u devirerek çiftliğin idaresini ele geçirirler. Bu bir hayvan devrimidir. Amaçları daha iyi ve eşit bir sistem kurmaktır. Çiftliğin en akıllısı olan domuzlar liderliği ele alır. Ancak sonunda insandan daha baskıcı ve zalim bir yönetim kurarlar. Netice ise yine eşitsizlik ve ayrışma olmuştur.

Orwell’in kendi dönemi çerçevesinde eleştirdiği kişi Stalin’dir ve romandaki Domuz Napoleon, Stalin’i simgeler. Hal böyle olunca çiftlikteki diğer domuzlar da bürokrasiyi temsil eder. Bu durumda Bay Jones’un çiftliği de Kremlin oluyor. Çiftlikteki domuzlar daima kendilerine yontar, lüks ve bolluk içinde diğer hayvanları sömürerek yaşarlar. O kadar ki, hayvanlar yatakta yatmayacak diye kendi koydukları kuralı dahi deler, diğer hayvanları haklılıklarına inandırır, Jones’un çiftlik evine bir güzel yerleşirler.
Hayvan Çiftliği, Kumbaracı50 ve Altıdan Sonra Tiyatro, 12 Şubat 2018, ENKA Oditoryum, İstanbul.

Yani neymiş? Devrimler kendi ilkelerini çiğ çiğ yer, sonra da ‘Yok öyle bi şey yeavvrum’ dermiş. Ne kadar güncel değil mi? Ne diyor rahmetli anneannemin deyişiyle ‘doğuzlar’: ‘Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar diğerlerine göre daha eşittir.’ Demek ki neymiş? Gücü ele geçiren kendinden korksunmuş. İşte bu! Ah bu güç yok mu, gücü ele geçirene insanlık, merhamet ve adalet aşısını her çeyrekte vurmak lazım. 

Roman böyleyken böyle. İşte, Kumbaracı50 ve Altıdan Sonra Tiyatroları birleşmiş ve ortak bir yapımla Hayvan Çiftliği’ni sahnelemişler. Benim çok ama çok hoşuma gitti. Dekor son derece zekice düşünülmüş, hayvanlar arası hiyerarşiyi de yansıtması anlamında, inşaat iskelesi tarzında kat kat platformdan oluşan bir çiftlik dekoru. Bir anlatıcı var ki aynı zamanda Bay Jones’u ve hikayedeki diğer insan karakterlerini canlandırıyor, 14 de oyuncu/hayvan var. Eşek, köpek, kedi, at, keçi, tavuk, koyun, karga ve elbette domuzlar.
Bıdık tavuklar, domuzlar dinlenirken çalışıyor ama yine karınları doymuyor, yine telef oluyorlar.


Anlatıcı Murat Kapu hikayeyi güzel verdi; sadece anlatıcı değildi, perküsyonculuk da yaptı. Hayvanları canlandıran oyuncuların tamamının hastası oldum. Tavuklar favorim, tavukların o bıkbık bir öne bir arkaya kafa hareketini ve anlamsız bakışlarını muhteşem yaptılar. Kediyi canlandıran oyuncu da diğer favorim, gerçek bir kedi var sanabilirdiniz, o kadar iyiydi. Atlara ne demeli, kişnemeleri burundan burundan konuşmaları harika etki yarattı.

Tabii bu noktada kostüm ve makyajın etkisi yadsınmamalı. Modern ve minimalistik olduğu kadar kararındaydı da. On numara beş yıldız. 
Bitiş selamından bir kare.
Hayvan Çiftliği, Kumbaracı50 ve Altıdan Sonra Tiyatro, 12 Şubat 2018, ENKA Oditoryum, İstanbul.
Diğer yandan hayvanların hareket düzeni, dansları, hep birlikte tuttukları ritimlerin ahengi, söyledikleri şarkılar, çok uzun bir çalışmanın ürünü belli ki. Burada klasik tiyatro oyunculuğunun ötesinde bir emek var. Bir kere 2,5 saat boyunca, karın içerde sırt kambur domuzluk yapmak, hadi fiziksel olarak dayandın, bir yandan yüksek platformlara tırmanırken bir yandan şarkı söylemek, diğer yandan da ritim tutmak ve de nefes nefese kalmadan söyleyeceğini söylemek çok zor bir iş. 

Eve dönüş. Can hayırdır, el elde baş başta?
Oyuna Can’la gittik. Bizde yemek yedik, sonra yakıncacık Enka’ya çufçufladık. Güç bela park ettikten sonra salondaki yerimizi aldık. Son kalan 2 bileti almıştım ve yerden ümitli değildim ancak gayet iyi çıktı. 

Can oyunun kaç perde ve saat olduğunu sorup cevabı ‘2 perde, 150 dakika’ olarak alınca, ‘O zaman uçaktaki gibi ayakkabıları çıkarıp ayahlarımızı uzatabiliriz bence.’ diye konuya giriş yaptı. Şükür ki o ayahlar dışarı çıkmadı.

Oyun distopik, ister gül ister ağla. Biz gülmeyi tercih ettik. Tavuklar beni öldürdü ya of!

Baştan söyleyim, ‘Ay benim başım şişer gürültüden, 2,5 saat de çok uzun’ diyenler hiç denemesin. Şu anda bir distopyada yaşadığımıza inananlar ve yıllar öncesinin metninin güncelliğine inanamayacak olanlar ise derhal gitsin.
Orwell okuyanlar zaten kesin gitti.

Yazan: George Orwell
Sahneye Uyarlayan: Peter Hall
Çeviren: Özge Kayakutlu
Yöneten: Yiğit Sertdemir
Dekor ve Işık: Cem Yılmazer
Kostüm: Candan Seda Balaban
Müzik: Burçak Çöllü
Koreografi: Senem Oluz
Oynayanlar: Berkay Ateş, Burçin Yel, Buse Kara, Can Kulan, Doğaç Yıldız, Ece Yaşar, Erkan Baylav, Gamze Güzel, İsmail Sağır, İpek Büyükakın, Merve Yiğit, Murat Kapu, Pelinsu Karayel, Tanıl Yöntem, Zehra Bilgin
Prömiyer: 29 Ekim 2017, İstanbul
Neyse, öyle değilmiş, güldü.

29 Aralık 2017 Cuma

Hava su

İstikbal göklerdedir.
National Air and Space Museum, 16 Eylül 2017, Washington DC.
Bir yılı daha kapatıyoruz. "Yeni yıl çözümlemeleri yapalım" dedi bir arkadaşım geçenlerde. Düşündüm taşındım, aklıma hiç mi bir şey gelmez? Gelmiyor. Sonra bir şey geldi, baktım hemen kaçtı.

Bu yılın en mutlu anları ya suda ya da havadaydı. O yüzdendir ki yeni yıla dair tek çözümlemem, bol bol sulu ve havadar ortamlarda bulunmam...
19 Mayıs 2017, Magusa.
Bu yılın en mutlu anlarında üstten ikinci "You can't eat Atatürk."tü. Tabii ki de yedirmezler.
Hayatımda gördüğüm en güzel ve samimi 19 Mayıs kutlamasını Salamis Bay'de yaşadık, muhteşemdi.
 19 Mayıs 2017, Magusa.
Şu sporu her boşumda yaparım, kısa sürede maksimum efor. Dişlerim dahi terledi. Ve öyle böyle eğlenceli değil. NASA tarafından onaylanan tek ezgersizmiş kangoo jumps. Zaten sıçrama benim olayım. Tam bir intense training, harika.
Brezilyalı Hocamızla kangoo jumps, 17 Mayıs 2017, Magusa.
Şurada da kısa bir video'su var, kick'ler neşeli...

Bozcaada'da uçurtma uçurduk.
29 Temmuz 2017, Bozcaada
Kıbrıs'ta ise kendimiz uçtuk.
Suda nötrleniyorum. Şu parasailingi yapsam mı düşünceleri ile de dönüyorum. 6 Eylül 2017, Girne.

Beşparmak Dağları'na da parmak basmış oldum. Yukarısı ne kadar da sessizdi, inanılmaz.
Havayla su bir arada. Amerikalılarla parasailing, tekneden ıslık ıslığa, 9 Eylül 2017, Girne.











Sonra Atlantiğin öte tarafında neşeli günler.
Princeton Üniversitesi, 15 Eylül 2017, Princeton, New Jersey.
Her çayır çimende ya koşu ya hava...
Kalkışa hazırlanıyorum. Princeton Üniversitesi, 15 Eylül 2017, Princeton, New Jersey.

























Bu yıl ayrıca hayatımda ilk defa narkoz aldım, yetmedi yıl sonunda tekrar genel anestezi. Neyse fazla da bir şey değilmiş. Ya da adeta bir Narcos...
Her bulduğun boş alanda zıpla bakalım sen, Trump Amcan kızmasın sonra Sarayın önünde komiklik şakalar.
16 Eylül 2017, Washington DC.
N'oluyor, deniz yetmiyor, havalara bakmalar filan. 16 Eylül 2017, Washington DC.
Hudson, eski Hudson değil. Nerede kaldı Ayn Rand zamanının Hudson'ı? Olsun biz yine mutluyuz.
18 Eylül 2017, NY.
Kardeşlik ile barışın, samimiyet ile duruluğun, iyi niyet ile kucaklamanın yılı olur umarım 2018. Çift yıllar daha iyiymiş, bunu yeni duydum. Vira bakalım…

16 Kasım 2017 Perşembe

Patti Smith

Patti Smith
New York’taki üçüncü günümüz çok özel. Akşamına efsane bir konsere gidiyoruz: Patti Smith. Bu konsere Temmuzun ortasından itibaren bilet almaya çalışıp ancak 24’ünde başarabildim. Ticketfly ne zorlu bir siteymiş. Tam bitti, aldım diyorsun, ‘adresinizi kontrol edin’, başka kartla deniyorsun ‘adres uyumsuz’ uyarısı veriyor. Bankacımı dahi aradım, teknik ekibine kadar sordurdum. Ebru da Hollandez kartıyla kaç kere denedi, yok olmuyor. Sonunda Ticketfly Çağrı Merkezini aradım, açan kişi ‘ben de vereceğiniz kart numarası ile yine webden satacağım size, aynı uyarıyı verir, en iyisi SummerStage’i direkt arayın’ dedi. And içtim, alacağım. New York’ta olduğum hafta Patti Smith SummerStage’de konser verecek ve gidememek olmaz. Son bir gayret, SummerStage’i aradım. Açan yok. ‘Sizin satacağınız bileti dee…’ diye başlıyordum ki en son Ayça’nın kartıyla deneyelim dedik ve oldu. Uzun süre kendime gelemedim, nasıl oldu da alabildik diye.

Kahvaltı için ev sahibimizin önerdiği ve eve 2 dakika mesafede olan klasik bir Amerikan diner’a gittik. Sabah neşesi bol garson hanım, şen şakrak vaziyette tabaklarımızı getirdi. Amerikan adetindendir, bittikçe suyumuzu ve kahvelerimizi doldurdu. Bravissimo!
Patates mi?!? Hiç dayanamam. Eat Here Now, 14 Eylül 2017, New York.
Rahmetli anneannemin deyimiyle karnımızı ‘taş gibi’ doyurduktan sonra soluğu Metropolitan Müzesi’nde aldık. Yetişkinler için giriş ücreti 25 dolar. Aslında Met’e giriş yaparken ne kadar istersen o kadar ödüyorsun ama gişeciye ‘Benden size ancak 1 dolar çalışır’ demek de zor. Neyse bilet sırası beklemek yerine kiosktan halledelim dedik. 1 bileti aldık, sonra aynı kioskun bilet haznesinden bir tomar bilet çıktı, baktık ki birisi bırakmış gitmiş. Şöyle bir çevremize bakındık sormak için ama kimsecikler yoktu. Velhasıl bize kısmetmiş. Teşekkürler The Met dostu. Teşekkürler Türkiye.
Amerikalı John Singer Sergant'ın tuval üzerine yağlıboya Mr. and Mrs. I. N. Phelps Stokes adlı resmi (1897).
Bu çift yeni evliymiş. Arkadaşları gelinin portresini -düğün hediyesi olarak- yapması için Sergant ile anlaşmış. Sergant tam resme başlayacağı sırada resimde kadının yanında olması gereken danua cinsi köpek kaybolmuş. Kadının kocası da 'ben danua rolünü oynarım' demiş ve Sergant'ın bu en önemli resimlerinden biri ortaya çıkmış. Sergant'ın tekstile doku vermekte üstüne yokmuş, rehberimiz öyle dedi. Durum bu şekilde.
Müzede bizim saatimize uygun turlardan üçüne katıldık. Müzeleri serbest atış ya da bir kulaklıkla gezmek yerine bir bilenin anlattığı ve 1 saati geçmeyen hap gibi turlarla gezmeyi severim. İlk turumuzu Hollanda kökenli bir rehberden aldık. Bu turda The Met’in farklı dönem ve kültürlerden seçilmiş en kayda değer parçalarını görme fırsatı bulduk.
The Met inanılmaz organize ve gezmesi son derece rahat bir müze. Gezerken arada geç otur, bu masa cosy.
 Tabii bir The British Museum değil. British, Met’ten 120 yıl kadar eski; Met’in the dedesinin dedesi olur yani.


Aşağıdaki Lucas I adlı çalışmayı beğendim, piksel piksel Lucas.
Chuck Close, Lucas I, tuval üstüne yağlı boya ve grafit, 1986-87. Metropolitan Müzesi, 14 Eylül 2017, New York.
Merdiven aralarında bile sanat, aman dikkat bronz kadın üstünüze çullanmasın. Zira baş aşağı buz mavi gözlerle bakan bu kadın Lilith, yani eski zamanların dişi şeytanı (Mezopotamya). Güzel heykel, yarasayı da andırıyor. Bu heykelin sahibi Kiki Smith, katolik yetiştirilmiş ve Meryem Ana hayranıymış. Lilith çalışması bu yönden bakınca epey bir provokatif olmuş.
Kiki Smith, Lilith, bronz heykel (gözler cam), 1994. Metropolitan Müzesi, 14 Eylül 2017, New York.
İkinci turumuz -ki en çok bunu beğendim- The Art of China turuydu. Bilgili, soruları cevaplamaya hevesli, süre kısıtlaması da olmayan bir rehberimiz vardı.

Çin sanatı inanılmaz derin ve incelikli. Mantığı da Batı sanatından farklı zaten. Çinlilerin insanoğlu ile doğa arasındaki ilişkiye bakışı beni hep etkilemiştir. Bu çocukluğumdan beri biriktirdiğim Çin kartpostallarına dayanıyor.
Tang Di, Landscape after a Poem by Wang Wei, ipek üstüne mürekkep ve açık renk kalem, 1323.
Yukarıdaki eseri yapan Tang Di'nin, şair Wei'nin "I walk to the place where the water ends,
And sit and watch the time when clouds rise." dizelerinden esinlendiği söyleniyor.

İnsanoğlu ve doğa ilişkisinin ortaya koyuluşunun ise ortam ya da araç seçilmeksizin hemen her tür nesne -kağıt, kil, bronz, doğal taş, seramik vb- ile gerçekleştiriliyor olması da etkileyici bence. Tarihi 7bin yıl geriye giden, birçok hanedanın yükseliş ve çöküşüne sahne olan Çin’in sanatı da tüm dünyayı etkilemiş durumda zaten.
Mountain with landscape scene, 18. yüzyıldan lapis lazuli üzerine muhteşem bir çalışma. Yapan belli değil.
Qing Hanedanlığı dönemine denk geliyor.

Rehberimiz özellikle Çin sanatına has olan fırça darbesinden (chinese brushstroke) söz etti. Bu teknik bugünkü Batı sanatını derinden etkilemiş.
Gu Zhengyi, landscape after the four Yuan masters, kağıt üstüne mürekkep ve kalem, 1584. Handscroll dedikleri türden bir çalışma. Sanatçı burada Yuan Hanedanlığı'nın dört önemli sanatçısının tarzını gösteren dört ayrı çalışma yapmış (Rulonun her katında ayrı bir tarz olacak şekilde). Ustalarına ne büyük saygı duyuyorlar.

Çin’in eski-yeni hangi dönemine bakarsanız bakın doğa manzaralarını, çiçekleri, kuşları, geniş dağlık alanları, kişiye özel inziva bahçelerini görüyorsunuz. Aşağıdakine bayıldım. Dikkatle bakarsanız kameriyede oturan adamın bahçedeki turna kuşu için kanun çaldığını göreceksiniz. Fantastik kayalar, farklı bitkilerle bu resmen bir mikrokozmoz: Ayrıcalıklı ve elit bir yaşantı resmedilmiş. Yoksa 16. yüzyılda kimin turna kuşundan pet'i vardı ki?
Sanatçı belli değil, Playing the zither for a crane, kağıt üstüne mürekkep ve kalem, 16. yüzyıl.
Eserlerde yüzeyde görünenin dışında felsefi bir konsept, sembolik ya da edebi göndermeler var. Bunları da rehbersiz algılamak güç doğrusu.
Taşlarla aramın iyi olduğunu bilenler bilir. Burada da gergedan tipli iki örneği görüyoruz. Bunlara scholar's rock diyorlar. Soldaki siyah lingbi limestone (kireçtaşı), sağdaki de yine kireçtaşı. Sağdaki delikli taş 19. yüzyıldan ve bir üstteki 16. yüzyıl resmindeki kayalar ile benzerliğine dikkat.


Yani Çinliler resmen katman katman çalışmış, bu işi para değil, gerçekten halk için ve aynı zamanda sanat için yapmışlar. Bir kez daha hayran oldum.
Muhteşem güzellikteki handscroll'lardan biri daha. Xu Yang, The Qianlong Emperor's Southern Inspection Tour, ipek üstüne mürekkep ve kalem, 1770. Çin halkının, imparatorlarından en önemli beklentisi su yollarını kontrol altına alıp selleri engellemesiymiş. Zira sellerde çok sayıda insan ve çiftlik heder oluyormuş. Bu eser de Qing Hanedanı'nın İmparatoru Qinglong'un Güney Çin'deki sel önleme projelerini denetlediği ilk turu gösteriyor.


Son olarak ise Greek and Roman Art turunu seçtik. Burada da envayi çeşit eseri dinleyip inceledik.
Sağdaki uzun şey dünyanın en büyük müzik aletlerindenmiş. Slit gong adlı bu alet breadfruit ağacından oyuluyormuş. Bugün sosyal olaylarda, törenlerde, cenazelerde kullanılırken eskiden köyler arasında iletişim kurmak için kullanılıyormuş. Derin bir sesi varmış ve ormanları, nehirleri aşarak çok uzağa ses verebiliyormuş. Müzedeki örneği Papua Yeni Gine'den ve 19. yüzyıldan kalma.



Georgia O'Keeffe, 20. yüzyılın önemli sanatçılardan biri. Amerikan soyut sanatı ve modernizminin öncülerinden sayılıyor. İnovatif işleriyle ünlü. New Mexico hayranı, çöller ve kafataslarıyla ilişkisi de buraya dayanıyor. Aşağıdaki çalışmasının İsa'nın çarmıha gerilişini temsil ettiğini söyleyenler varmış. Ama dinle ilişkisi olmayan O'Keeffe, bunları reddetmiş ve kemiklerin çölün ebedi güzelliği ile Amerikan ruhunun gücünü simgelediğini söylemiş. Eserin tam bir Amerikan tarzı olduğu kesin zaten.
Georgia O'Keeffe, Cow's Skull: Red, White and Blue, tuval üstüne yağlı boya, 1931.
Turu bitirirken rehberimize son sorularımı yöneltiyorum. Ebru anı kaçırmamış. “Şu levha aralarındaki maddeler de kurşundan mı yapılmış Mister?”
Tiffany favrile cam üstüne kurşunla yapılmış bu levha olağanüstü güzellikteydi. Zaten sonbahar renklerine hiç dayanamam.
The Met'in dükkanından güzel şeyler aldım. New York'ta bundan başka da alışverişim yok.
The Met çıkışı, 14 Eylül 2017, New York.


Turun sonunda karnımız zil çaldığından atıştırmalık bir şeyler alıp Central Park’ta yedik. Parkı biraz turladık. Ne kadar çok okul grubu vardı. Adamlar işi biliyor, çocukluktan itibaren doğaya ne kadar yakın, o kadar iyi.
Central Park'ta çoluk çocuk. Oğlum Buğra, tut top! 14 Eylül 2017, New York.


Sonra Boathouse’da durup birer sosisli hüplettik. Ardından bira iyi gider diye göl kenarına geçtik. Seyre dalmıştık ki, garson geldi önümüzde duran patatesi aldı. Efendim neymiş, orada yemek yenmiyormuş. Üstelik aynı müesese. ‘Sizin yemek tarafından getirmiştik bunu biz’ dediysek de ‘yok yenmiyor’ dedi. Aman al götür gerry, zaten bitirmiştik. Kim bilir, insanlar yanlışlıkla da olsa göle yemek paketlerini düşürürse diye olabilir.
Ooo acıkmış mıyız ne? Tabii 4ever ekşici ben, biraya limonu sıkmakla yetinmeyip şişenin boğazına dizmişim. Bu arada üzerimdeki sıfatlar benim değil Sigmund Freud'un özellikleri, yanlış anlaşılma olmasın.
Central Park Boathouse, 14 Eylül 2017, New York.




Konser 19:30’da Central Park SummerStage’de. Kapılar ise 18:00’da açılıyor. Saat 18:30’a yaklaşırken eve gidip üstümüze birer pantolon geçirmekle geçirmemek konusunda hızla karar verip gitmemeyi seçtik. Uzun ama akıcı bir sırayla konser alanına girdik. Güvenlik önlemleri iyiydi. Sıra boyunca da epey bir insan bilet sordu, konserin karaborsası yüksekti. Etekli olunca tribüne geçmeye karar verdik. Sağımız solumuz konseri heyecanla bekleyen arkadaş gruplarıyla doluydu. Neler konuştuklarını Ebru anlatır.
Central Park SummerStage'de Patti Smith konseri, 14 Eylül 2017, New York. Bana göre gerçek New Yorker'lar bu konserdeydi. Hava da harikaydı.


SummerStage New York’un en büyük açık hava performans sahnesi ve festivali. 30 yıldan beri devam eden organizasyon, New York’un 16 farklı parkında yaz ve sonbahar boyu devam ediyor. Müzik, dans, opera ve tiyatroya kadar birçok performans ücretsiz ya da uygun fiyatlara açık havada izlenebiliyor. Harika!
Beklerken bu şirin bardaklarda blush’ımızın keyfini çıkardık. Bardaklar sert plastiktendi, no worries.Güler yüzlü sarı bileklikler ise konsere girişte takılıyor, güvenlik, güvenlik...
























Patti Smith komple bir sanatçı: Şarkıcı, besteci, yazar, fotografçı, performans sanatçısı, aktivist gibi şapkaları var. Laf olsun şapkaları değil bunlar. Ulusal Kitap Ödülü bile var. Ayrıca, neredeyse 40 yıldır New York Robert Miller Gallery tarafından temsil ediliyor. Bu galerinin temsil ettiği diğer birkaç ismi sayarsak seviyeyi anlarız: Ai Wei Wei, Louise Bourgeois ve David Hockney. Of müthiş!

Konser, Patti’nin büyük aşkla evlendiği kocası Fred Sonic Smith anısınaydı. İşin güzel tarafı Patti ve grubuna sahnede kızı Jesse Paris Smith klavyede, oğlu Jackson Smith de gitarda eşlik etti. Oğlu ve kızı da anne-babaları gibi çok yönlü ve kendilerini kanıtlamış sanatçılar.
Konserden kareler... Patisini göstermiş, go Patti!
Fred Sonic Smith, yaşça Patti Smith’ten küçük olmasına rağmen, Patti’nin sanatını ve hayatını şekillendirmiş protest bir rock gitaristi ve ünlü MC5 (Motor City 5) grubunun kurucularından. Ancak 45 yaşında kalpten ölmüş. Patti’nin tüm konserlerinde söylediği ‘People Have the Power’ şarkısı da ona ait.
Kızı ve oğluyla aynı karede. 14 Eylül 2017, New York.


Birlikte iki çocuk yapıp onları sakince yetiştirmek için bir süre inzivaya çekiliyorlar. Bu kitleleri etkilemiş şarkıyı da Fred o dönemde yazıyor ve Patti’nin albümünde çalıyor.
Konserin resmi adı şöyle: Patti Smith and Her Band Jackson Smith and Jesse Paris Smith, Honoring Fred Sonic Smith




Konsere gelirsek, ne diyebilirim ki? Çok güzeldi. Her saniyesini tüylerim diken diken izledim. 70 yaşında çakı gibi, harika ses ve bir rock animal. Konser boyunca sürekli eşi Fred’i andı, Fred için söyledi şarkıları. Fred onun için sanki hala hayatta gibi. People Have the Power’da SummerStage coştu tabii, müthişti. Patti de gitarını sallayarak “This is the only fucking weapon we need!” diye bağırdı. Doğru söze ne hacet!

Biletler 49,5 dolar, servis bedeliyle 60 dolara geldi. Böyle bir konser için bedava. NY tipi halk konseri.
Çok da komik, şunu dedi bir ara: “What am I talking about? I just turned 70. You know when you turn 70 your mind works in mysterious ways.”



Böyle bir efsaneyi canlı dinleyebilmiş olmak büyük mutluluk. Dünya bu insanlar sayesinde güzel. Teşekkürler Patti. Teşekkürler Fred.
"Most of these songs I wrote for Fred, with Fred or about Fred." dedi Patti.