4 Temmuz 2016 Pazartesi

İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz

Leon ve Kızı Zenobia, İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz, Trump Towers, 25 Haziran 2016, İstanbul.
Can'la Kireçburnu'nda güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra -gerçi ben sabah erken uyanıp biraz yulaflanmıştım ama- ne var ne yok diye etkinliklere bakmaya başladık. Karar vermemiz zor olmadı. Ancak Trump'ın tiyatro gişesine ulaşmak çok zor oldu. Hatta ulaşabildik denemez, sadece AVM'nin santrali ile görüşebildik. Hal böyle olunca, kahvelerimizi -americano bana yine koyu geldi, neyse ki sıcak su diye bir seyreltici var- içtikten sonra İstinye Park'taki Biletix gişesine gitmeye karar verdik.

'Amaan şimdi kim girecek otoparka' diyen Can, pazar girişinin olduğu yolun aşağısına park etti, o beklemedeyken ben de koşar adım içeri girdim. Biletix gişesindeki arkadaş işyerinden tanıdık çıktı. Bir süre 'ne olacak bu halimiz' sohbeti yaptıktan sonra tam yerleri seçtik ki telefonum çaldı. Kuzenim Berk bize geliyormuş ve tiyatroya da gitmek istermiş. Gelen havadis üzerine, biletleri 3'leyip uygun adım dışarı attım kendimi. Az biraz AVM fobisi var bende bence. Üstelik AVM kısaltmasından da hoşlanmıyorum, neyse şu ana kadar 'AVM'leri 3'lemişim, bununla 4 oldu, geçmiş olsun.

Berk ve Can'la Mecidiyeköy yolları taşlı, 25 Haziran 2016
İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz. Büyük bir oyun, bana göre büyük prodüksiyon. İşin içinde Boris Vian (şair, yazar, oyun yazarı, şarkı sözü yazarı, caz trompetçisi, besteci, aktör, maden mühendisi) varsa, bir durup düşünürüm zaten. İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz, Vian'ın 1957 yılında kaleme aldığı son oyunu. Dünyada en çok sahnelenen oyunu olarak tanınıyor. 

Boris Vian'ın iç ve dış çatışmalar arasındaki ilişkiyi bazen katı, bazen komik ve alaycı, çoğu zaman da kışkırtıcı ve sarsıcı şekilde ortaya koyduğunu biliriz. Bu oyunda da temelde insanın anlam arayışını görüyoruz. Bu arayışta insanın nasıl takıntılı hale geldiğini ve sonunda yalnızlığı ile nasıl baş başa kaldığını adım adım takip ediyoruz.

Çok katlı bir evde yaşayan bir ailenin belirli aralıklarla duydukları ve ne olduğunu bilmedikleri bir ses nedeniyle sürekli olarak yaşadıkları katın bir üst katına korkuyla kaçmalarını izliyoruz. Sesi yeniden duyuncaya dek o katta yaşayan ve ses geldiğinde bir üst kata kaçan Dupont ailesinin yaşadığı metrekare de gittikçe azalır, zira üst kata çıktıkça evleri daralır.
Baba Leon ve yerdeki Şümürz. Oyun 80 dakika, ara yok.
İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz Oyun Afişi


Neden kaçtıklarını bile bilmeyen bu ailenin, yalnızca kızları Zenobia durumu sorgular. Kalan tüm bireyler hafızasızdır, sistemi zorlayan tek kişi olan Zenobia için ise hayat giderek dayanılmaz bir hal alır. 'Şümürz' nedir peki? Şümürz, oyunda sadece seyirci ve Zenobia'nın gördüğü, diğerlerinin ise kıyasıya dövdüğü, ezdiği bir 'şey'. O 'şey' de boşluğun ta kendisidir. Bu 'şey' düzenin direnenleri olarak yorumlanabileceği gibi bireyin içini boşalttığı kendisi olarak da yorumlanabilir. Bu şey, vardır ama yok kabul edilir.

Esasen burjuva değerlere bir eleştiri niteliği taşıyan oyun, insanların üst kata çıkışı ile korkularına esir düşmelerini, eksilmelerini -aile yukarı çıktıkça sayıca da eksilir- ve yalnızlıklarıyla yok olmalarını anlatıyor. Metin, 59 yıl önce yazılmış bir metin olmasına rağmen, geçerliliğini fazlasıyla koruyor. İnsanın; bugün, kapitalist düzen ile çatışmasını/yüzleşmesini bir yana bırakın, başta kendisiyle yüzleşememe sorunu yıkıcı sonuçlar doğurabiliyor. Hayatta ne için yaşarız? Neden kendimizden kaçarız? Neden korkularımızı yenemediğimiz gibi kendi ellerimizle yeni korkular inşa ederiz?

İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz, Trump Towers,
25 Haziran 2016, İstanbul.
Rejiyi çok beğendim. Oyuna odaklanmayı sağlayan, son derece sade bir yaklaşım sergilemiş Makedon yönetmen Popovski. Odaların küçülmesini koli bantlarıyla göstermek müthiş olmuş. Sahne değişimlerindeki müziğin dozunu da etkili buldum.

Baba rolündeki Reha Özcan harikalar yarattı, sarsıcı buldum tavrını. Şümürz Selin İşcan'ın işi çok zor, devamlı yerde sürünmenin dışında, oyun boyunca yüzüne takındığı ifade etkileyiciydi. Evin naif kızı Zenobia, Tuba Karabey de oyunun temasını hissettirmekte başarılıydı, göz devirmelerinde ise kendimi gördüm.

Lütfen yukarıya çıktıkça, çıkmamıza izin veren merdivenin inişini, korku içeri girmesin diye bantlamayalım! Bir şeylerin karşısında durma cesaretini gösterenler ise Şümürz'dür.

Oyun birçok yurtdışı festivale katılıyor ve de ödüllerle dönüyor. Şu an Vian'ın ülkesinde, Avignon'dalar ama sezonda denk geldiğinizde kesinlikle kaçırmamanızı öneririm.

Oyundan hoşuma giden birkaç replik:
Baba Leon: 'Bütün hızımızla geleceğe doğru yol alıyoruz. Şimdiyi görmüyoruz. Ardımızda bıraktığımız toz bulutu geçmişi de siliyor gözlerimizden.'
Anne: "Çocuklar yalnızca ebeveynlerinin sorun olarak görebilecekleri şeylerden şikayet edebilirler.'
Baba Leon: "Kendini adamdan sayan adam kaçmaz. Kim kaçar? Çorap kaçar!"

Vian'ın absürditesi, elbette müthiş bir derinlik barındırıyor. Örneğin Şümürz, Almanca 'schmerz'den (ağrı, sancı) geliyor. Bu sözcüğü Vian ve karısı Vian'ın zayıf kalbini ve diğer hastalıklarıyla ilgili konuşurken genel bir sözcük olarak kullanırmış. Vian da zaten 39 yaşında kalpten öldü. Hizmetçi Cruche'un adı Fransızca 'sürahi' demek. Fransızca'da 'bête comme une cruche' diye bir deyim var, birinin ne kadar aptal olduğunu anlatmak için. Zenobia ismi de tesadüfen seçilmiş değil. Arapça 'babasının süsü' anlamına gelen ve bizdeki karşılığı Zeynep olan Zenobia, Yunanca'da da 'Zeus hayat verir' anlamına geliyor. Tarihteki Zenobia'lar da hep galip gelen kadınlar. Boris Vian, Palmyra Kraliçesi Zenobia'yı da düşünmüş olabilir, İberya (bugünkü Tiflis ve doğusu) Kraliçesi Zenobia'yı da... Bu oyundaki Zenobia da farkındalığı yüksek olan ve galip gelen karakter olarak seçilmiş. Baba Leon Dupont'un adını irdeleyecek olursak, o da Fransızca 'Köprünün Leon'u' (pont, köprü anlamına geliyor) olarak çevrilebilir. Yani köprü, doğumu ve ölümü arasındaki süreci temsil ediyor. Metaforlara bayılırım. Merak edenler için şu makale aydınlatıcı olabilir.

Bir de Dupont'lar her ne kadar Yahudi olarak tanımlanmasa da, devamlı ses tarafından takip edildikleri hissi, korkuyla bir yerden bir yere kaçışları, sahip oldukları eşyalardan olmaları, bir bir eksilmeleri de II. Dünya Savaşı ve sonrasında Fransız Yahudilerin başına gelenleri anlatır gibi.

Yazan: Boris Vian
Yöneten: Aleksandar Popovski
Çeviren: Ayberk Erkay
Işık: Aleksandar Popovski
Ses: Barış Manisalı
Yönetmen Yardımcısı: Hümay Güldağ
Oynayanlar: Reha Özcan, Ayşe Lebriz Berkem, Selin İşcan, Tuba Karabey, Selin Tekman, Nihat Alpteki
Prömiyer: 11 Mayıs 2014, 19. İstanbul Tiyatro Festivali, İstanbul

Bundan 3,5 yıl önce de bir Vian yazısı yazmışım, buyurunuz: http://etkinfare.blogspot.com.tr/2013/01/pour-mon-bibi.html 
Bu da benim objektifimden.
Zuhal Olcay da salonun arka sıralarında oyunu izledi. Baktım ki alkış sırasında çıkmıştı.
İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz, Trump Towers, 25 Haziran 2016, İstanbul.

18 Haziran 2016 Cumartesi

Allegrettoların Allegrettosu

Çağrışımlarla yaşayan bendeniz, Melike Karakartal'ın hoşuma giden bu yazısını bitirdiğimde kafamda Allegretto çalıyordu. Tam olarak hayatın müziği bu. Teması, ritmi her şeyi bunu anlatıyor.

Dinle dinle bıkmazsın. Kapitalist düzende insan kendini tüketir, isteklerini yaşayacak cesareti kaybeder, hayatının ana teması korku olur, ‘özgürlük’ metaforu içinde gerçekte köleliğe tapar ama bu müzik, ne tükenir ne yok olur. Ne de sen -bu denli hızlı tüketimde sömürgeleşen yaşantın içinde- ondan bıkmayı başarabilirsin. Bu müzik, gerçekten özgürdür; sevgi ve tutkunluk içindeyken özgürlüğü, değerleri ve erdemi simgeler.

'Klasik müzik mi? Iyy!' diyen varsa, bundan iki doz verin, işlem tamamdır. Beethoven'ın 7. Senfonisinden bahsediyorum. Özellikle de 2. bölümü.

Böyle bir görkem yaratımı, böyle bir kalite anlayışı, böyle bir zeka gösterisi olamaz. Ama olmuştur, Beethoven bunu bize bırakmıştır. Bu eser bize her daim yardıma hazırdır. Çünkü Beethoven çok net olarak kalbini açmıştır. 

The Wiener Musikverein'dan bir kayıt, sevgilim Leonard Bernstein yönetiyor. Rahmet eylesin. Beethoven darılmasın, Leonard da ayrı bir dahi idi.


Bakın Suzan Abla da bu işe kafayı takmış, şef Stéphane Denève ile röportaj yapmış, yazı yazmış.

Birçok filmin ve King’s Speech'in de müziğiydi. Filmi beğenmiştim, Colin Firth’ü de severim.

12 Haziran 2016 Pazar

461 Ocean Boulevard

Oray Eğin'in bugünkü yazısı, baştan sona birçok şey çağrıştırdı. Bunlardan birisi Eric Clapton'ın çok sevdiğim 461 Ocean Boulevard albümü.

Clapton, uyuşturucu bağımlılığından kurtulduktan sonra Temmuz 1974'te çıkarmıştı bu albümü. Bana da orijinalini (aynı yıl Madrid'te basılmış versiyonu) Barcelona'dan almak kısmet oldu. Pikabımın eskiyen hoparlör bağlantılarını halen yaptıramadığım için -Babam 6 aydır 'ben hallederim' diyor- dinleyemedim. Olsun, böyle olsun ama plak benim olsun.
Eric Clapton'ın 461 Ocean Boulevard'ını aldığım pazar çıkışında. Moritz'in Mini aracı tabii ki favorim. Hey gri pisluk, gergeriyan Mini'ye çarparak mı park ettin yoksa!? Palo Alto Market, 3 Ocak 2016, Barcelona.


Albümün adı Clapton'ın albümü kaydederken yaşadığı Golden Beach Miami'deki kiralık evin adresi. Sonradan o sokakta hayran izdihamı yaşandığı için belediye evin numarasını değiştirmiş hatta.
Sergideki plakların arasında bunu gördüğümde ne kadar mutlu olmuştum.
Üstüne de 'ABD'de 1 numara' logosu basmışlar, 'ona göre dinleyin yani!' diyorlar İspanyollara.
İyi de adam İngiliz, o ne olacak?
Albüm kapağının iç kısımları evin salonundan ve bahçesinden fotograflarla dolu. Clapton Atlantik kıyısında, çıplak ayak, sakallı ve gömleğinin önü açık vaziyette evin bahçesinde dolanmayı ve beste yapmayı seviyormuş belli ki.
Albümde Bob Marley'in I Shot The Sheriff'inin cover'ı da var ama bir Eric Clapton bestesi tercih ederim. Çok güzel şarkı...


Keşke Amy Winehouse da başarabilseydi.

6 Haziran 2016 Pazartesi

Daha fazlası

Her şeyin daha fazlasını söylemek lazım. Düşünceleri kalıba soktuğun zaman karşı tarafın kafandakini değil tornadan geçmiş olanı veri kabul ettiğini unutmamak lazım. Diğer yandan Muhammed Ali gibi her ağzına geleni söylememek de lazım. Hem öyle hem de böyle olunca ne yapmak lazım? O zaman çocukluğa inip lazımlığa oturmak mı lazım? En iyi fikir bu galiba… Onun için de bir Jung ya da Freud olmadığımız göre, yine başa dönüyorum: Her şeyin daha fazlasını söylemek lazım. Seviyor musun? Daha fazla söyle. Beğenmedin mi? Biraz daha fazla üzerinde dur. Özlüyor musun? Daha fazla dile getir. Rahatsız mı etti? Vakit yitirmeden hepsini söyle. Takdir mi ettin? Hemen belirt. Korkuyor musun? Dök içini. Zaman geçiyor ve zaman bunlara karşı nötr.

Zor değil bence. Böylelikle daha açık ve daha dürüst olur, neticede de daha anlamlı ve tavırlı oluruz. Gerçekliğin bir derinliği var, mesele bizim kaç katmanlı olduğumuz ya da olmak istediğimiz…

Şimdi Lalo’dan bir bossa nova çok iyi gider. Hem de Katalan Müzik Sarayı’ndan bir çekim. Sesini çok açın. Öğrenmem gereken çok şey var.


5 Mayıs 2016 Perşembe

Bir Delinin Hatıra Defteri

Bir Delinin Hatıra Defteri, Tatbikat Sahnesi, 24 Nisan 2016, İstanbul.
Erdal Beşikçioğlu. Nam-ı diğer Behzat Ç. Fenomen. Hiç izlemedim dizisini. Bir yerden aşinayım ama: Kardeşim Can’ın odasında son ses bilmem kaçıncı kez Behzat Ç. izlemelerinden. Çığlık çığlığa bağıranlar, savcının Behzat’a bitmeyen haykırışları, Angara şiveleri, “Heaa” diye çığıranlar, vb. Neyse ben de biraz biliyormuşum galiba.

Konumuz Behzat Ç. değil ama Erdal Beşikçioğlu’nun hayat verdiği Poprişçin karakteri. Ukraynalı yazar Gogol’ün (1809-1852) zamansız eseri Bir Delinin Hatıra Defteri’nin eşsiz yorumu da diyebiliriz. Uzun süredir bu denli etkilendiğim bir tarz olmamıştı.
Erdal Beşikçioğlu'nun Ankara'daki eski bir oyun performansından. Burada saçları kısaymış.
Bir Delinin Hatıra Defteri, Tatbikat Sahnesi, 24 Nisan 2016, İstanbul.
Biletleri yıllardan beri karaborsaya düşen, çıktığı dakikada tükenen, hatta bu sebepten tonla ekşi sözlük yazısına konu olan bir oyun bu. Biz nasıl başardık ve bu şerefe nail olduk peki? Efe sayesinde. Levent’teki nostaljik Melodi Pasajı’nın içindeki İstanbul Tatbikat Sahnesi gişesinden iki bileti koparmış. Büyük olay bence.

Anadolu yakasındaki bahara merhaba gezintisinin ardından akşam Levent’e vardık. Arabaya şerefiyeli bir yer bulup Melodi Pasajı’na yürüdük. Bu pasajda eskiden sinema vardı, İstanbul’a ilk geldiğim yıllarda sanki birkaç kez gittim diye hatırlıyorum ama çok da emin olamadım. Pasajdan içeri girdiğimde ise içimden ‘hey gidi günler, pasajların son kalanı mıdır bu acaba?’ diye geçirdim. Çok mutluydum.

Pasajın sinema salonu artık bir tiyatro sahnesi olarak hizmet veriyor. Erdal Beşikçioğlu’nun önderliğinde, tarihi 1940 yılına dayanan ve Devlet Tiyatroları’nın temelini oluşturan Tatbikat Sahnesi ruhu, Ankara’dan sonra İstanbul’da Melodi Pasaj’ında yaşıyor. Döne döne aşağı indik. Düz ayak salona girdiğimizde, halka şeklinde dizilmiş tekli koltukların tam ortasındaki meşhur vinci gördük. Erdal Beşikçioğlu vincin üzerindeydi ve bacakları iki yandan sallanıyordu. Oyun vincin üzerinde vuku bulduğundan kafa yukarıda izliyorsunuz; yerimiz o açıdan çok iyiydi. Sorunlu boynum hiç ses vermedi.
Bu da benim objektifimden.
Bir Delinin Hatıra Defteri, Tatbikat Sahnesi, 24 Nisan 2016, İstanbul.
Gogol’ün 1842’de yazdığı ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ sahneye uyarlanmış en klasik hikayelerden biri. Türkiye’de ilk kez 1965'te Ankara Sanat Tiyatrosu’nda Genco Erkal tarafından oynanmış ve ülkemizde oynanan ilk tek kişilik oyun olarak tarihe geçmiş. Hatta Genco Erkal şimdilerde oyunun 50. yıl kutlaması olarak Poprişçin karakterini tekrar yorumluyor. Karakterin Erdal Beşikçioğlu yorumu ise bir Ankara Devlet Tiyatrosu prodüksiyonu ve tarihi 2008 yılına dayanıyor. Yani Beşikçioğlu 8 yıldır bu karakterle yaşıyor.
Bir Delinin Hatıra Defteri, Tatbikat Sahnesi, 24 Nisan 2016, İstanbul.
Bir Delinin Hatıra Defteri, müdürünün güzel kızına âşık olan yedinci sınıf küçük bir devlet memuru Poprişçin’in bunalımını anlatır. Kızın da kendisine âşık olabileceğini düşünen naif Poprişçin, babasının gözüne girebilmek için onun kalemlerini yontar. Kıza açılamaz ve onun kendisi hakkındaki düşüncelerini bir köpeğin mektubundan okur. Köpeklerin konuştuğuna inanan karakterimiz, kızın kendisi yerine bir asilzadeyi sevdiğini öğrendiğinde yıkılır ve gerçeklerden koparak çıldırmaya başlar. Poprişçin bir süre sonra kral olduğuna inanır ve ‘İspanya Kralı Ferdinand’ım ben’ demeye başlar. İspanya’dan elçilerin kendisini götürmeye geleceklerini düşünürken akıl hastanesine kapatılır. Hastanede kendisine kötü muamele edilir ve hırpalanır. O noktadan sonra ufak bir çocuğa dönüşen ve annesine sığınmak isteyen Poprişçin, hastanede başına gelenleri de bir tür taç giyme töreni olarak algılar. Beşikçioğlu'nun tören esnasında kafasına taç yerine çöp kovasını geçirip yaptığı yankılı konuşma unutulmazdı.
Bir Delinin Hatıra Defteri eskizler: akıl hastanesi hücresi, elinde kova kral figürü ve başa geçirilen kova sahnesi.
Hikayenin felsefesinde Poprişçin, hayatın kendisine yakıştırdıklarını reddeden biri olarak baskıcı sistemden çıkmayı ister. Ne var ki bir köpek tarafından bile aşağılanan karakterimiz, türlü saçmalıkların içinde aklını yitirir. Gerçi bu sanrı, akıl yitirme midir yoksa pis gerçekliğin ta kendisi ile tanışma mıdır, tartışılır. Konunun zamansız oluşu demem de sistemin çarpık ve iki yüzlü tavrının tüm yüzyıllarda nasıl da aynı olduğunu tekrar görmemizden ileri geliyor. Sosyal sınıfların saçmalığını ortaya koyan Gogol, insanların statülere, rütbelere, kurdelalara yüklediği anlamların sonuçlarını gösteriyor bize.

Tek perdelik oyun yaklaşık 80 dakika sürdü. Bu noktada rejiden bahsetmeden geçemeyeceğim. Metni uyarlayan ve yöneten Cem Emüler, müthiş bir fikre imza atmış. O da oyunun tamamının bir vincin kafesinde geçiyor ve vincin komutasının da Erdal Beşikçioğlu’nda olması. Oyun bu sıkışık alanda geçse de Beşikçioğlu’nun bize serdiği evren kocaman. Devamlı hareket eden mavi vince, Poprişçin’in evi de, çalıştığı devlet dairesi de, gezdiği sokaklar da, yatağı da, tuvaleti de, kapatıldığı akıl hastanesindeki hücresi de, zihninin derinlikleri de sığmış. Bu arada kostümler de yerli yerindeydi ve ruhu iyi yansıtıyordu. Beşikçioğlu'nun önü pörtlemiş botlarına ise bayıldım.

Vinç fikri ayrı bir hoşuma gitti zira bizi yiyip yutan toplumsal mekanizmayı güzel yansıttığını düşünüyorum. Oldum olası endüstriyel ortamları, antrepoları, içinden boru geçen evleri, boyanmamış tuğladan okulları sevmişimdir. Yeniden düzenlenen bu salonun tavanı da biraz buna yakındı. Beşikçioğlu vinci salonun tepesine çıkarıp kafesinden çıkıp tavan korkuluklarına tutunarak yürüyünce sevgim de tavan yaptı. Hele bir ara az kalsın düşecek sandık.
Erdal Beşikçioğlu'nun Ankara'daki eski bir oyun performansından.
Bir Delinin Hatıra Defteri, Tatbikat Sahnesi, 24 Nisan 2016, İstanbul.
Bir sanatçı bir hikayeyi bu kadar net aktarma çabası içindeyken, fiziksel olarak da aşırı risk içeren bu hareketleri nasıl kotarır? Beşikçioğlu ziyadesiyle kotardığı gibi biz seyircilere de bunu çok doğalmış gibi zerk etti. Büyük performans! Oyun sonunda aramıza inip selam verirken kan ter içindeydi, o halde bile salonda hopbidi koşuyordu.

Oyunun adeta mitleşmesinde Erdal Beşikçioğlu’nun ‘Behzat Ç.’ karakterinin etkisinin olduğunu düşünmekten doğal bir şey olamaz. Diğer yandan performansı izledikten sonra, insan dizi etkisinden tamamen arınarak -ki ben başta dediğim gibi diziyi sadece yüksek sesinden biliyorum- ‘bu insan değil, farklı bir tür’ diyor. Mitleşmesi normal bence. İşine kendini bu denli vakfeden, karakterin bin kez hakkını veren, ‘yöntemi ben belirlerim, siz de ağzınız açık izlersiniz’ diye bağıran bir sanatçı Erdal Beşikçioğlu. Helal olsun, yazarken bile kalp atışlarım hızlandı. Normalde tekrarları sevmem ama bir şansım olursa tekrar izlemek isterim. Keşke herkes hayatın sınırlarını zorlasa ya da en azından zorlamaya kalkışsa.
Bir Delinin Hatıra Defteri, Tatbikat Sahnesi, 24 Nisan 2016, İstanbul.
Oyundan hoşuma giden birkaç replik:
"Ayda sadece burunlar yaşıyor."
"Şubatın 49'u."
"Şubattan sonraki Ocak ayı."
"İngiltere burnuna enfiye çektiği zaman Fransa hapşırır."
"Cezayir Paşasının burnunun altında kocaman bir ben varmış."

Yazan: Nikolay Vasilyeviç Gogol
Uyarlayan ve Yöneten: Cem Emüler
Işık: Mustafa Bal
Ses: Tayfun Gültutan
Yönetmen Yardımcısı: Erdal Beşikçioğlu
Oynayan: Erdal Beşikçioğlu
Prömiyer: 4 Ocak 2008, Ankara

8 Nisan 2016 Cuma

Acı

Annemin ikiz kardeşini, dayımı kaybettik. Kanser. Akciğer. Sigara. İçte büyütülen kulunçlar, sızılar, sancılar…

Muhabbet kuşu Paşa’yı çok severdi. Paşa her şeyin farkındaydı, önce konuşmayı bıraktı, ardından öldü. Dayım da ondan 2 gün sonra…

Neşet Ertaş’ı çok severdi. Ankara’da kaldığı hastanenin karşısında Neşet Ertaş Kültür Merkezi vardı...

Anısına bir Neşet Ertaş:


2 Mart 2016 Çarşamba

Aranıyor: Dürüstlük, Tutarlılık, Antiegoizm

Hep bana, hep bana.
“E hani bana?” demezler mi insana?
Dedikleri zaman da şaşırma!
Hayatta %100 başarılara!

Manimi nasıl buldunuz?

Bencilliğe dayanamıyorum. Kişinin sadece kendi içinde bulunduğu koşulları veri kabul edip "Kendimi çok iyi hissediyordum, o yüzden şunu şunu yaptım." , "Çok mutlu hissediyordum, bunu bunu yaptım." , "Şimdi ise kendimi çok bıdı bıdı hissediyorum, o yüzden bunu şunu yapıyorum." Güzel, hoş ama çevredeki kişilerin hissettikleri ve içinde bulunduğu koşullar ne olacak? Kişi bu denli bencil bakarsa hayata, her alanda başarı oranı %0’dır. Çünkü insan ancak çevresi ile bir bütün olabilir. Bunları göz ardı etmeniz, vizyonunuzun dar, ağırlığınızın ise ancak kendi ağırlığınızla müsemma olduğu anlamına gelir. Böyle bir tutum yalnızca kendinize değil, çevrenize de büyük tahribat verir.

Tıpkı ülkemizde bir yerde savaş devam ederken Survivor izlemenin verdiği ince sızı gibi, tıpkı beyaz yakanın mevcut 12 yıllık konjonktürde sanki hükûmetin minik bir uydusu gibi üslup ve tarz değiştirmesi gibi, tıpkı insanların fark etmeden külhanbeyileşmesi, Kasımpaşalılaşması gibi, tıpkı erkeksi güç gösterilerinin yükselen trend olması gibi... Çünkü insan çevresiyle doğar, çevresiyle yaşar, çevresiyle evrilir ve çevresiyle ölür. Noam Chomsky’nin dediği gibi insan çevresinin bir işlevidir. İnsan içinde varsa bununla ezilir de, yükselir de...

Bunları ben demiyorum, ayrık kimliğim diyor. Güzel bir Sultaniyegah Sirto ile bitirelim:


14 Şubat 2016 Pazar

Absürt Romantizm

Allen Toussaint, 70'li yılların başında.
Bir 10 Kasım günü vefat etti. New Orleanslı efsane soul ve r&b ustası müzisyen, piyanist, besteci ve baba Allen Toussaint. 

2005'teki Katrina Kasırgasında evi ve stüdyosu ciddi zarar gören, kendisi de kasırga sonrası bir süre kaybolan sanatçının yeniden ayağa kalkışı ve şehri New Orleans'ın toparlanmasına kendini vakfedişini o dönemde hayranlıkla izlemiştik.

Southern Nights'ı paylaşmayacağım. Onun yerine kendi bestesi olmayan bir parçaya nasıl yakıcı bir yorum getirdiğine bakalım. Anonim bir parça, St. James Infirmiary:


Bu hangi St. James derseniz, bu Londra St. James. I ♥ London. 02:30-02:35 arasını yeniden dinlemenizi öneririm.

10 Kasım 2015'te konser turunun Madrid ayağında konser sonrası geçirdiği kalp krizi sonucu, 77 yaşında bu dünyaya elveda dedi. Aşkla işini yaparken ne güzel bir veda. O aralarda Evropa'daydım, ne diye gitmedim ki o son konsere.

Absürt romantizmi tutuk hareketlere ve iltifatlara tercih ederim. 
Gerçek bir centilmen olan Allen da -hayatı ve müziği ile- öyle...

17 Ocak 2016 Pazar

Pablo

Her zaman yanımda olan (kötü gün) dostum John'ın dediği gibi, dünya binlerce yıldır olduğu gibi bugün de cehennem ve nerede yaşarsak yaşayalım arka planda hep bir kaos. Ölümün olağanlaştığı şu günlerde farkındalığımın azalmamasına çalışıyorum; zor edindiğim ve değerli bulduğum şeyleri kaybetmemek için uğraşıyor, onlara tutunuyorum.

Pablo Diego José Francisco de Paula Juan Nepomuceno María de los Remedios Cipriano de la Santísima Trinidad Ruiz y Picasso (1881 - 1973).

Ne yaptınız ya? Böyle isim mi olur? Dali'ninki uzun dedik de bu nedir? Dı dısının dı dısının dı dısının dıdısı olan Pablo... Hey koçum benim, 20 yaşından itibaren de babasının değil, anasının soyadı olan Picasso'yu benimsemiş. Ayrık kimliğini hemen o yaşta göstermiş. Türkiye'den de Özer Uçuran Çiller'i arada takdir etmek gerek.
Pablo Picasso ve Françoise Gilot, Ağustos 1948, Fransa.
Picasso 'Aslında bir çocuk gibi çizmeyi bilmek lazım' dermiş ki bu fotografta da çocuk kalbi ortaya çıkmış.
Büyük aşkı ve iki çocuğunun annesi Fransız ressam ve yazar Françoise Gilot ile Golfe-Juan'da (Cote d'Azur tarafında) tatilde. Bu arada resme giren arkadaşımız denizden çıkmış ama arada saçını taramış olacak, jilet gibi. 
Atatürk'le aynı yıl ama Malaga'da doğmuş, 20. yüzyıla esasen kübizm türünde eserleri ile damgasını vurmuş bir ressam, heykeltıraş.

Bugün onun çok bilinen kübist çalışmalarından değil, ilk döneminden ve kariyerinin mihenk taşlarından kabul edilen bir eserini paylaşmak istiyorum.

Pablo, her ne kadar annesinin soyadını kullanmayı tercih etse de, babasına karşı bir hassasiyeti ve düşkünlüğü var. Babası da ressam ve oğlunun kendisini fersah fersah aşması dileği ile onun başarılı olması için çok uğraşıyor. Pablo da ilk etapta babasını örnek alıyor ve resimlerinde de babasına çokça yer veriyor. Ama sonra içindeki isyanla kendi tarzını bir buluyor, pir buluyor.

Sadece 14 yaşında dönemin en önemli okulu Barcelona'daki Llotja Sanat Okulu'na kabul ediliyor. Gerçi iki yıl kadar okuyup bırakıyor ama belli ki harika çocuk.

Aşağıdaki resmin adı Ciència I Caritat (Science and Charity). Bilim ve Hayırseverlik olarak çevirebiliriz. Picasso bu devasa resmi (197 x 249.5 cm), 1897 yılında sadece 16 yaşındayken yapmış. Tabii temayı ve diğer her şeyi babası dikte etmiş ama inanılmaz. Bu eserle Madrid ve Malaga'dan kayda değer ödüller de kazanmış. Resme soldan baktığınızda kısalan yatak, sağdan baktığınızda uzayıp gidiveriyor.
Pablo Picasso, 'Science and Charity', tuval üzerine yağlıboya, 1897, Museo Picasso, Barcelona.
Rehber çok neşeli anlattı bu tabloyu: Doktor kılığındaki Picasso'nun babası, yataktaki hasta rolü yapan ve rahibenin elindeki çocuk Picasso'nun sokaktan bulduğu bir dilenci ve beraberindeki çocuk, rahibe ise aslında bir erkek ve Picasso'nun okuldan bir arkadaşı. 3 Ocak 2016, Barcelona.







15-16 yaşında bir genç için ağır bir kompozisyonu olan bu resmin adını da Picasso'nun babası José Ruiz y Blasco koymuş. Ama öyle ya da böyle Picasso Müzesi'nde bu resme bakmaya doyamadım. Müzede bu resmin altı ayrı eskizi de bulunuyor. Dönüşümlü olarak onları da sergiliyorlarmış. Müze, Picasso yaşarken 1963 yılında açılmış. Picasso bu eseri ile eskizlerini 1970 yılında Müzeye bağışlamış. Müzenin mimarisi ve bulunduğu mini sokak da çok güzel ve mistik.

'Bilim ve Merhamet' aslında son derece akademik bir çalışma ama arka planıyla dinlediğinizde çok daha fazla anlam kazanıyor. Ayrıca Picasso'nun bu stilde yaptığı son eser olarak belirtiliyor. Picasso, bundan sonra hepimizin bildiği gibi, artistik stilini akademinin sınırlarının tamamen dışına taşıdı.