28 Ocak 2013 Pazartesi

Pour mon bibi*

Boris - Michelle Vian, Duke Ellington, 1950
Günlerin Köpüğü… Seviyorum bu ismi, çok özel bir eser benim için. Aslında trajik bir aşk hikâyesi ama içindeki kendi evreni ve fantastik ögelerle birleştiğinde bu tanımlama çok yetersiz kalıyor. Kimilerine göre çatlak bana göre dahi Boris Vian’ın (1920-1959) 1946 yılında yayımlanmış bu romanı, filme çekiliyormuş ve Nisan ayında gösterime girecekmiş. Uzun zamandır bir film haberine bu kadar sevinmemiştim, ilk Yekta Kopan'ın blogunda okudum.

Ana kahramanlar Chloé, Colin, Chick ve elbette siyah bıyıklı gri fareyi izlemek için sabırsızlanıyorum. Başrollerde Audrey Tatou, Romain Duris, Gad Elmaleh, Omar Sy var.

Böylesi absürd bir eserin sinema uyarlaması da her babayiğidin harcı değil. Bu işe Fransız yönetmen Michel Gondry soyunmuş. Gondry, Eternal Sunshine of the Spotless Mind’in da yönetmeni. Bence Günlerin Köpüğü de iyi bir yapım olacaktır. Gondry’nin dedesi de synthesizer’ın mucidiymiş, bu bilgi önemli bence…

Vian yaşadığı sırada anlaşılmış sanatçılardan değil. Kendisi aynı zamanda bir caz aşığı, caz eleştirmeni… Bu alanda hem eser vermiş hem de söylemiş bir kişi. 500 civarı eseri var. Kültleşmesi vefatından sonra oluyor ve günümüzde dahi birçok ünlü sanatçı ondan ilham aldığını söylüyor. Bunların en önemlisi bence Serge Gainsbourg’dur. Gainsbourg, Vian’ı sahnede gördükten sonra şarkıcılık kariyerine başlama kararı aldığını söyler. Şimdi kendisi de bir kült ve birçok kişiye ilham vermeye devam ediyor. Serge de keşke daha uzun yaşasaydı. Vian'ın en meşhur parçalarından Asker Kaçağı'nı paylaşıyorum. Savaş karşıtı parçası...


Vian’a göre esas olay aşktır ve de Duke Ellington’dır. Bu ikisi de aynıdır ve geri kalan boştur, yok olmalıdır. Çok hoşuma gidiyor bu bakış. Tabii o yılların Paris’inde, St Germain’inde bu bohemi tatmak da başka türlü bir histir herhalde. Zaten kendisi yazın olayına 21 yaşında evlendiği Michelle’i eğlendirmek için şiirler yazarak, yani yine aşk uğruna başlamış, Günlerin Köpüğü’nü de ona atfetmiştir. Gerçi Michelle sonra onu arkadaşı Sartre ile aldatmıştır ve Vian Michelle’den boşanmıştır.

Çağrışım kişisi bendenizin aklına yine bir şey takıldı. Denenmesini isterdim. Geçenlerde gittiğim konserinde, Hiromi, son albümündeki eserini anlatıyordu. “Bu bestem üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm Fantasy, ikincisi Reality ve bitiş In Between.” Sonra dinledik ve parçasına ne kadar güzel isim koyduğunu anladık ve bunun üzerine konuştuk. “Parçayı nasıl da güzel tanımlamış!” Düşünüyorum da, Hiromi bir fantazya ürünü olan Günlerin Köpüğü’nü bestelemeli, çok enteresan olabilir.

Filmin fragmanı muhteşem olmuş bence, eserin temel temalarının -aşk, ölüm, hastalık- tamamına yer verilmiş.


*Günlerin Köpüğü'nü atfettiği eşi Michelle Vian'a verdiği isim (Amerikan hayranlığıyla 'baby'den esinlenerek)

13 Ocak 2013 Pazar

ttf/spot/ihale/yüz kulaç

2012’yi genelinde sevmedim. Yıllara önem atfedip ‘şöyle olsun şu da olsun bu da olsun’ gibi hisler içine giremesem de bu yıl gotikti. Hiçbir yerinden tutup da ‘genelinde iyiydi’ diyemiyorum. Akrabalık ilişkileri, aile ilişkileri, arkadaşlık ilişkilerine bakışım toptan değişti. ‘Hepsini bir potada eritelim’ meselesine uzak ve vaka bazlı bakalım diyen bir insan olsam da burada toptancı yaklaşım sergileyeceğim. Hep beraber al beraber sucks! Bu yıl sadece yüzdüğüm anlar iyiydi onlar da toptancı yaklaşımım karşısında eridi gitti.

Bu yılın en en başında canım arkadaşım Şebnem, Susan Miller’ın sayfasından burcumu göndermişti, epey güzel şeyler yazıyordu, hoşuma da gitmedi değil yani. Bu yıla özel değil belki ama şöyle düşünüyorum: Ertelemeli giriş aidatına son! Ne erteliyorsun arkadaş? İşleri peşin peşin ele al diyorum ve de şu meşhur erteleme pratiğime bir son veriyorum. Buraya da yazayım da sonra ‘demiştim’ derim. Birkaç yapılacaklar notu kendime sırasıyla: ttf/spot/ihale/yüz kulaç. Bilahare anlatılmak üzere…

Bu yılın Tierney’nin sesi kadar net, duru, yolunda gitmesini istiyor ve en sevdiğim Caravan yorumlarından birini paylaşıyorum:


23 Aralık 2012 Pazar

Güher, Süher ve Zubin


İkiz konusunu hep çok çekici bulmuşumdur. Senden bir tane daha. Benim de genetik olarak ikizim olma olasılığı var. Aslında ben altız istiyorum, uğurlu rakamım, peh…

Biri dominant, biri sessiz. Bu durum röportajlarına da, çalışlarına da yansıyor. Dominant ifadesi genelde olumsuz algılanıyor ve yeriliyor. Aslında şu daha vahametli değil mi: baskın gözükmeme uğraşında olup gerçekte öyle olmayanlar, bu kategoriyi ben yeni yeni keşfediyorum. Dehlizli, yorucu ve cehennemî… Bu durum, Pekinellerde dünya ölçeğinde başarı, takdir ve müthiş bir sinerji ile çözümlenmiş, bitmiş. Bence nedeni, yetenek ve çalışkanlıklarının yanı sıra, her iki tarafın da samimi olması ve herhangi bir şekilde gözükme uğraşında olmamaları.

Güher ve Süher Pekinel kardeşler, Şef Zubin Mehta yönetimindeki Floransa Maggio Musicale Orkestrası eşliğinde, 7 Aralık Cuma günü Haliç Kongre Merkezi’ndeydi. Verdi'nin “Talihin Kudreti (La Forza del Destino) Uvertürü” ile başlayan konser, Pekinellerin solist olduğu Bartok'un “İki Piyano, Vurmalılar ve Orkestra İçin Konçerto”su ile sürdü. İkinci yarıda, Mehta yönetimindeki Orkestra, Dvorak'ın “Re Minor 7. Senfoni”sini çaldı. Programın tümünde benim tek sevdiğim bölüm uvertürdü, zaten Talihin Kudreti hiçbir zaman çekiciliğini kaybetmeyecek bence. Ne Bartok ne de Dvorak havamdaydım; hüzün, derinlik, trajedi, folklorik havalar biraz uzak dursa iyi eder benden.

İlk kez altı yaşında sahneye çıkan ikizler, bugüne kadar dünyadaki tüm önemli orkestralar eşliğinde konser verdi. Pekinellerin kayıtları içerisinde Bernstein’in kendileri için düzenlediği Batı Yakası Hikâyesi’nin iki piyano versiyonu “Yılın Plağı” seçilmişti. Ayrıca benim de hayranı olduğum Jacques Loussier ile caz projeleri Take-Bach satış rekoru kırdı.

Güher Pekinel’le 18 Temmuz 2012 günü, Keith Jarrett konserinde tanışmış, sohbet etmiştik. Yakın davranmıştı. Çok sevmiştim kendisini. Şimdi sahnede de bir kez daha bayıldım. Siyah kıyafeti muhteşemdi. Kardeşi de benzer modelin kırık beyaz rengini tercih etmiş. Sadeliği taburesinden bile anlaşılıyor. Aşağıdaki resimde de gözükmüş, incecik bir tabure. Süher’inki ise tam bir saray taburesiydi, kalın ve oturak kısmı yukarı doğru şişkin. Zaten Süher kıpır kıpır bir yerini bulamadı taburesinde konser boyunca. Tabure çok tontiş olunca böyle oluyor demek ki… Bu arada ikizlerin Mehta ile önceki yıllardan bir konser resmi de var aşağıda. Baton sağ ele geçmiş, duruş ise aynı...



Mehta sahneye çıkarken sağ tarafımdaki iki kadının konuşmasına kulak misafiri oldum diyemeyeceğim. Konser başlamış olmasına rağmen sohbet ediyorlardı. "Adam hala dimdik, baksana nasıl yürüyor, kaç yaşına geldi ama formda, saçları da pek ağarmamış mı ne, ne çalacaktı şimdi bunlar..." Zubin Mehta’nın bu yönüyle de fan’ı olacağını düşünmezdim. Gören de Mehta'nın eski kız arkadaşı sanır. Sonra aynı kişinin çantası konserin orta bölümünde baam diye yere düştü, şaşırmadım nedense. Heyecan fazlasından olsa gerek...

Konser notları… Bela Bartok sever sayılmam ama ikizler iki piyano, vurmalılar ve orkestra için konçertosunu tercih etmişler. Konçertoda timpani, zil, tamtam, üçgen, ksilofon var ve aslında piyano kadar önemliler, zira ksilofon asıl partiyi yürütüyor. Bartok (1881-1945) bu eseri için şöyle demiş: “Yıllardan beri piyano ve vurmalı çalgılar için yazmayı planlıyordum. Ancak piyanonun, güçlü ve keskin sesli vurmalı çalgılara göre yeterli denge sağlayamayacağı kaygısıyla iki piyano kullandım.” Neyse zaten az olan iki piyano repertuarı için iyi bir şey…

Sanırım ilk kez büyük orkestrada kontrbasları solda gördüm; “Hey İtalyanlar, Akdeniz insanları, n’oldu yanlış mı dizildiniz?” diye de geçmedi değil içimden ama Mehta’nın işidir kesin. Bir de öyle bir dizmişler ki, bir keltoş kontrbasçı, onun tam önünde bir kıvırcık uzun saçlı, her bir yanı saçmış hissi uyandıran kontrbasçı. Güzel bence, hoş. Kel baksın saçlıdan ilham alsın.

Bölümler bitmeden patlayan alkışlar, Haliç Kongre Merkezi'ne yine damgasını vurdu. Bazı heyecanlı alkışları anlıyorum ama bazıları gerçekten olmayacak anlarda gerçekleşti. Bari Mehta'ya bakın biraz, adamın batonu daha oynuyor, pes. Bir de kitleyi düşünüyorum, çözemiyorum. Cemiyet hayatının ünlü simaları konsere akın etmişti, ünsüz tek kişi ben miydim anlamadım. Ama sanki bunlar sadece fuayede boy gösterip konsere girmemiş gibiydiler. Yoksa çocuk oyunu gibi olup olmadık yerde bu kadar alkışı açıklamak imkânsız...

Konser bitimindeki bitmek bilmeyen bis’ler bizi çok sevindirdi, o kadar kişi gittiler geldiler, gittiler geldiler, gittiler ve yine geldiler, inanamadık.


1 Aralık 2012 Cumartesi

Şark Dişçisi

Şark Dişçisi, Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 23 Kasım 2012
Uzun zamandır çekirdek aile ne bir araya gelebiliyor ne de dışarı çıkabiliyorduk. Hiçbir saniyesini kendime ayırmadığım garip bir haftanın son gecesi için mükemmel kapanış oldu Şark Dişçisi. Oyunun salt ismi bile benim için çok manidar. Öncelikle isimden yola çıkarsam, dişçiden çok çekinen ben, böyle kerpetenle diş çekilen, hastaların çenesinden kafalarının üstüne kadar beyaz bez dolandırarak dolaştığı, dişçinin diş çekerken hastanın bir tarafına ayağını bastırdığı sahneler görüp bir nevi tatmin olacağımı düşünüyordum. Yanılmadım, bu resimlerin hepsi vardı tabii, düşündüklerimden daha yaratıcı diş çekim tarzları da varmış 19. yüzyıl İstanbul'unda ama bu kısımlar tali.

Yine geçen yıl bilet bulamadığım oyunlardan biri. Açıkçası Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesine varana dek oyunun müzikal olduğunu bilmiyordum. Binanın tam girişine sallandırılan daha çok kumpanya tiyatrosu tarzı bezde "müzikal" yazıyordu. Bir sevindim bir sevindim. Sidikli'den sadece beş gün sonra ikinci müzikal... Ne kadar şanslıydım. Tabii bir an bizimkileri şöyle bir izledim ne diyecekler bu sürpriz karşısında diye. Annem hemen "A a müzikli miymiş, inşaallah replikleri kaçırmam." diye konuya giriş yaptı.

O kadar çok beğendim ki birçok açıdan düşündürdü bu oyun beni. Öncelikle bir İstanbul Ermenisi olan Hagop Baronyan'ın orijinali Ermenice olan eseri oluşu, sonra oyunda bolca rakı, şarap bulunuşu, epeyce dekolte kadın kostümleri, içerikte müstehcenlik derken, bu oyun şehir tiyatrolarında nasıl olmuş da sahnelenmiş diye düşünmeden edemiyor insan. Haksızlık mı ediyorum acaba derken, bu sefer "Daha 6 ay önce Şehir Tiyatroları'nın repertuar belirleme yetkisini bürokratlara veren yeni yönetmeliği nedeniyle istifa eden genel sanat yönetmeninin ardından Topbaş'ın sanat danışmanı Kenan Işık da istifa etmişti." diyorum kendi kendime.* Yoksa bu polemiklere nispet mi? Yine de Şehir Tiyatrolarını kutluyorum.



Müzikal, gezici bir tiyatro kumpanyası aracılığıyla, 19. yüzyıl Osmanlı mizahının önemli kalemlerinden, bir görüşe göre Ermenilerin Moliere'i Hagop Baronyan'ın komedisi... Görüntüde komedi olsa da toplumsal gerçeklikleri göz önüne seriyor. Baronyan (1843-1891) hemen tüm oyunlarında toplumsal konulara değinmiş, başı da sansürle devamlı derde girmiş. Şark Dişçisi'ni de 1869'da henüz 26 yaşındayken yazmış. Yalnız ve beş parasız ölmüş, şaşırmıyoruz herhalde buna.

Zamanın Ermenileri arasında geçen olaylar, birbirini aldatan eşler, görücü usulü evlilikler, kavuşamayan aşıklar, kıskançlık, para hırsı, yalan dolan... Esasen günümüzde de birebir geçerli konular bunlar, sanırım asırlar geçse de bazı gerçekler değişmiyor. Sanki bugün yazılmış gibi.

Parası için kendinden yaşça oldukça büyük Marta ile evlenmiş dişçi Taparnigos'un hovardalıkları ve onun çevresinde gelişen olayları temel alan oyun, bir karnaval havasında başlıyor. Kumpanyanın yöneticisi ve seyirciyle iletişimi sağlayan Kolbaşı’nın (Selçuk Borak) hareketli açılışının ardından, danslar, şarkılar, jonglör gösterileri başlıyor. Kıpır kıpır koltuğa sığamadım bir ara. Koreografiyi de gerçekleştiren Selçuk Borak'a (Özge Borak'ın babası) hayran oldum, o yaşta müthiş formda... Bu arada tüm oyuncular Ermeni şivesi ile oynuyor, şarkıları bile şiveli seslendiriyorlar. Bu konuda ders almışlar.

Oyun çok uzun -3,5 saat- olmasına rağmen öyle bir hipnotize ediyor ki sahnede kendimi dansediyor, şarkı söylüyor ya da dekor taşıyor gibi hissettim. Bu arada eser 143 yıl önce beş perde olarak yazılmış, o nedenle bu haline kısaltılmış demek mümkün. Ben anlamadım, herhalde o yıllarda insanlar tiyatroya sabah girip akşam çıkıyorlardı.

Bir de kostüme fazlaca meraklı biri olarak kostümler ve peruklar-saç-makyaj karşısında kafayı üşütme seviyesine yaklaştım.** Tüm bu kostüm ve saç-makyaj olayı, bu 19. yüzyıl oyununu 21. yüzyıla taşımış ve Tim Burton vari bir fantazya oluşturmuş ya da kumpanya...

Gülmekten öldüğüm replikler:
"Sen ne anlarsın lan kuş lokumu!"
"Benim paramınan adam oldu"
"Ha ha haay Aksaray!"

Bir tane de diyalog:
Marta: Pazartesi gecesi neredeydin?
Taparnigos: Hasta bakmaya gitmiştim.
Marta: Salı!
Taparnigos: Birinin dişini çekmeye...
Marta: Çarşamba?
Taparnigos: Diş doldurmaya...
Marta: Perşembe?
Taparnigos: Diş boşaltmaya... Ha, ha, ha, bizim hanım takvim gibidir. Haftanın bütün günlerini hatasız gösterir.

Müzikalin, bu olağanüstü Engin Alkan rejisi, bu oyuncular ve bu orkestra ile uluslararası platformda yıllarca  sürmesini istiyorum. Cirque du Soleil de ne, olay Şark Dişçisi'nde... Yanımdaki beyefendi oyun sonunda "İyi akşamlar" diyerek ayrılırken ikinci gelişi olduğunu, tekrar geleceğini söylüyordu. Oyun en iyi reji, en iyi kostüm, en iyi oyun, en iyi yönetmen dallarında birçok ödül de aldı.












Özgün Adı: Adamnapuyj Arevelyan
Yazan: Hagop Baronyan
Çeviren: Boğos Çalgıcıoğlu
Reji/Şarkı Sözleri: Engin Alkan - Müzik: Selim Atakan

Prömiyer: 19 Ekim 2011, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi, İstanbul
Dekor/Işık Tasarımı: Cem Yılmazer - Kostüm Tasarımı: Tomris Kuzu
Koreografi: Selçuk Borak - Orkestra Şefi: Hakan Elbir
Oyuncular: Kolbaşı: Selçuk Borak - Taparnigos: Çağlar Çorumlu - Marta: Sevil Akı - Yeranyag: Selin Türkmen - Tovmas/Margos: Ümit Daşdöğen - Sofi: Sevinç Erbulak - Markar: Hüseyin Tuncel- Levon: Salih Bademci - Nigo: Emrah Özertem - Giragos: Tuğrul Arsever


* Yönetmen Engin Alkan, konuyu mükemmel özetlemiş: "Tiyatro politik midir? Evet, politiktir ama bu partizan bir anlayışın üzerinde bir politik anlayıştır. Sanat yapısı gereği devrimcidir. Topluma başkaldırmayı ve hakkını aramasını ilham eder." 
** Eğer ilk üç sırada oturmuyorsanız, oyuna kesinlikle opera dürbünü ile gitmekte yarar var, ben öyle yapacağım sonraki sefer.

22 Kasım 2012 Perşembe

İdrar Yolları Denetim A.Ş. Sidikli’ye Karşı

Devlet Tiyatrolarında bir Broadway müzikali. Geçen yıl birkaç kez bakmama rağmen bilet bulamamıştım. Tabii oyundan bir gün önce baktığım için bilet kalmamış olmasına her seferinde şaşırmasam da olabilirdi. Bu sezon da devam ettiğini öğrenince, iki bilet almıştım. Bu etkinlikte bana Common Purpose’dan arkadaşım Ahmet Bey eşlik etti. Kendisiyle önceki hafta Oyuncak Müzesi’nde aynı kartları çekerek ortaklığımızı başlatmıştık.

En baştan söyleyim, çok eğlendim. Birden ona kadar puanlıyorum:

Müzikler: Çok beğendim, 10.
Sesler: Bir kişi haricinde şaşırtıcı derecede başarılıydı, 9.
Türkçe adaptasyonu: 10 numara.
Reji: Genç bir elin değdiği hissediliyor, 10.
Dekor: Üretken bir dekor, 8.
Orkestra: Heyecan verici, 9.
Salon: Cevahir’in içinde olduğu ve oyun oynanmazken de korkutucu derecede karanlık olduğu için 5. Cevahir’deki tsunami (insan) konusuna hiç girmiyorum.

Dünya iyice ısınmış, kuraklık, susuzluk had safhada. Evlerdeki sular kesilmiş ve ev tuvaletleri kanunla kapatılmış. Umumi tuvaletlerse özel bir şirketin yönetiminde: İYDŞ: İdrar Yolları Denetim A.Ş. Başındaki Cladwell para basıyor. Parasıyla bürokratları bile satın alyor. Tuvalet parasını ödeyemeyenler ya da kendini tutamayıp şehirde oraya buraya işeyenler ise, ceza olarak Sidikli Kasabası’na gönderiliyor. Sidikli’ye giden dönmüyor, gizemli yani. Sonunda da halkın sabrı taşıyor. Oyunda romantizm de var. Cladwell’in güzel kızı Hope ile umumi tuvaletlerden birinde görevli Bobby Strong birbirlerine aşık oluyorlar. Çok şirinler…


Oyun bir düzen eleştirisi; gücün zenginlerden ‘özgürlük’ diyen paryalara geçmesiyle, onların da zenginler kadar acımasız bir hale dönüştüğünü izliyoruz. Aslında kokuşmuşluğun sorumlusu bu-şu-o değil, herkes… Yani herkes çiş, herkes kaka… Kaka, çiş, kaka, çiş, kaka, çiş, kaka, çiş, çiş, kaka, çiş, kaka, çiş, kaka, çiş, kaka, çiş, kaka, çiş, kaka, çiş, kaka, çiş, tukaka…*

Güzel sesler, danslar, müzikler ile son derece tempolu, Amerikan tabiriyle 'ilham verici' bir prodüksiyon. Oyuncuların tamamı çok genç ve yarı zamanlı müzikal öğrencilerinden oluşuyor. Başrol Nebi Birgi, 86 doğumlu, hem çevirmiş hem koreografisini yapmış hem dans ediyor hem de mükemmel söylüyor. Tek o değil, tüm oyuncular çok istekli ve dinamik.

Yani böylesi bir müzikal, bir takım oyunu bizden nasıl çıkmış hayret ettim. Mutlaka gidin. Ben de gelecek sezon sürerse tekrar gidebilirim.

Özgün Adı: Urinetown
Müzik: Mark Hollmann - Yazan: Greg Kotis
Dünya prömiyeri: 6 Mayıs 2001, American Theatre for Actors, New York (Off-Broadway)
Çeviren: Barış Arman, Nebi Birgi - Yöneten:  Oğuz Utku Güneş
Koreografi: Nebi Birgi - Müzik Direktörü: Murat Kodallı
Oyuncular: Memur Lockstock: Doruk Şengün - Küçük Sally: Berfu Aydoğan - Caldwell B.Cladwell: Barış Arman - Bobby Strong: Nebi Birgi - Hope Cladwell: Ceren Gündoğdu - Penelope Pennywise: Selmin Artemiz - Memur Barrel: Efe Ünal - Senatör Fipp: Taner Tunçay - Bay Mcqueen: Adnan Yiğit - Kate: Aslı Zırhlı - Ally: Didem Atasoy - Maria Augusta: Nazlı Uğurtaş - Josephine Strong: Seda Özgiş - Bastıbacak Becky: Güniz Bilge - Keskin Bıçak Mary: Derman Çinkılıç - Balıkçı Bill: Hilmi Duruoğlu - Korkak Sue: Ayşe Günyüz - Minik Tom: Alper Aksoy - Dilsiz Dolly: Beste Özgümüş - Zulacı Robby: Köksal Ünal 


* Ama sen de abarttın, ne bu çiş, kaka, kaka, çiş demeyin. Olay şöyle gelişti: Kendisinden toplam üç defa drama dersi aldığım Yalçın Boratap, ikinci ders sonunda beni sınıfa kitleyip “Kızım” dedi –ki bana böyle hitap edilmesinden hoşlanmam ama yaşına hürmeten– “Senin dağlara, kırlara çıkıp bol bol küfretmen, ayıp ayıp şeyler söylemen, el kol hareketleri yapman gerek.” Tabii ben kıpkırmızı olmuş “Nasıl yani Hocaaam?” derken, Hoca “Bu sana ev ödevi.” diyordu hala. İlk kez bir ev ödevimi yapmamıştım o dönemde. Şimdi çok güzel yeri geldi, burada yazıyorum çiş olsun kaka olsun, fena mı, az bir yol katettim işte.

31 Ekim 2012 Çarşamba

One Day

Sabah radyoda dinledim Asaf Avidan’ın One Day - Reckoning Song’unu, kaç aydır hep Wankelmut remiksine maruz kaldık, gerçi şarkıyı da bu DJ meşhur etti ama orijinalini de bir dinleyim dedim. O da çok güzel, sözler orijinalinde daha bir manidar. Sonbahar sonbahar…
 

İşte bu da remiksi, sabahları bunu tercih ettiğim kesin…


Bu Asaf -bu ismi çok severim ve Arapça kökenlidir- İsrailli bir müzisyen ama Filistinliler tarafından da çok seviliyor. Müziğin evrenselliği, insanları barışa yöneltmesi klişe filan değil yani. Bu kategoride bir de Daniel Baremboim’i saymadan geçemeyeceğim.

Sonbahar sonbahar…

25 Ekim 2012 Perşembe

I Monet

Monet, Argenteuil Yakınlarında Yürüyüş, 1875
Melih, Monet sergisine gidelim diye önceki hafta da aramıştı, artık bu Cumartesi de motive olmasaydım pes diyecektim kendime. Sütiş’te buluştuk. Sütiş’in durumu nedir öyle ya? Önünde oturma grupları, şallar, bekleyene de tam destek. Bir de minimum continuous pressure yöntemiyle trafik yaratmasa daha iyi olacak ama...

Çizim, resim gurusu Melih’in, Sabancı Müzesi’nin yokuşunu çıkarken, ekspresyonizm ile empresyonizm arasındaki farkları, bu akımların çizim, boyama özelliklerini anlatmaya başlaması çok iyi oldu.

Serginin adı: Monet’nin Bahçesi, aslında önemli bir olay. Empresyonizme (izlenimcilik) adını veren Oscar-Claude Monet'nin (1840-1926), yaşamının son 30 yıllık dönemine ait eserlerden oluşuyor. Piposu, paleti, ve yeşil çok orijinal bir gözlüğü de var. Auguste Renoir imzalı Monet ve eşi Camille portreleri de sergide yer alan eserler arasında.

Serginin girişi, Monet’nin evi, düzenlediği bahçesi, köprüsünün olduğu fotoğraflardan derlenmiş ve girişteki duvarlara yansıtılmış sesli bir projeksiyon ile başlıyor. Sonra pipo, palet, gözlük bölümüne geliyorsunuz ki en çok durduğumuz yer burası oldu. Zira ben bu yaşlı paletin bizim baktığımız noktaya göre ters yerleştirildiğini iddia ettim; bu yerleşime göre Monet’nin solak olması gerekiyordu. Tartışmaya arkamızda duran iki kişiden biri daha aynı şekilde düşündüğünü söylerek katıldı. “Hayır, bir sorun yok.” diyen Melih, koşarak Monet’nin fotograflarının olduğu bölüme gitti ve fırçayı sağ eli ile tuttuğunu söyledi. Bunun üzerine “Küratör hata yapmış.” dedim, arkamda duran kız da “Evet, küratör hata yapmış.” dedi. İçimden “Tek bir camekanda 15 dakika duracaksak buradan çıkamayız herhalde.” diye düşünürken, birden serginin tamamını dolaşmış olduğumuzu fark ettim. Toplam 39 eser gelmiş meğersem. Ama gelen eserler bayağı meşhur eserleri.

Monet, İzlenim: Gündoğumu, 1872
Monet bu empresyonizmi nasıl başlatmış? Aslında "İzlenim, gün doğumu” (Impression, soleil levant) adlı resmi ile başlatmış. Empresyonistlere göre sanatçı direkt gerçeği değil, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı hislerle kişisel yorumunu ön plana çıkarmalı. Doğa, günün farklı saatlerinde, değişik ışıklar altında farklı görünümler alıyor; ışık değiştikçe sadece biçimler değil, renkler de değişiyor. Monet, bunu kalın fırça darbeleriyle istediği izlenimi uyandıracak renk ve ışık etkisini yaratarak karşımıza getirmiş. Yani bana göre şöyle özetlenebilir: İlk izlenimi kaçırmamak için fırçasını çabuk kullanmış, ayrıntıdan çok bütünle ilgilenmiş. Misal, yazımın kapak resmi olan “Argenteuil’de Yürüyüş”, çok bilinen eserlerinden biri... Resimde bir kadın, bir erkek ve bir çocuk var. Büyük ihtimalle Argenteuil’de yürüyüşe çıkmış karısı Camille ve oğlu Jean... Ama resimde hiçbir ayrıntı yok.

Monet, gerçek bir çiçek delisi; hayatı bahçe düzenlemesi ile geçiyor. Hatta çocuklarının çiçeklere yaklaşmasına izin vermezmiş, “Gidin başkasının bahçesinde oynayın!” diye kışkışlarmış. Bir dönem de Japon sanatına aşık oluyor ve Japon Köprüsü, bahçesi de buradan doğuyor zaten. Kaynağı da şöyle, acayip hoşuma gitti: Amsterdam’da bulunduğu dönemde (1871) bir restoranda saklama kağıdı olarak kullanılan Japon baskılarını görüyor ve görüş o görüş, aşık oluyor. Bundan sonra da 231 Japon gravüründen oluşan bir koleksiyonu oluyor.

Renoir, Madame Claude Monet (Camille), 1872
Camille, sanatçının esin perisi, modeli ve karısı. Yıllarca birlikte yaşıyorlar ve ilk oğulları Jean Monet’nin doğmasından birkaç yıl sonra evleniyorlar (1870). Monet, evlilikleri boyunca Camille Doncieux’nün birçok portresini yapıyor. Enteresandır, Camille’in ölümünden (1879) sonra evlendiği ikinci karısı Alice’in hiç resmini yapmıyor. Karısının yandaki resmini yakın arkadaşı Auguste Renoir yapmış.
  
42 yaşındayken (1883) Giverny’ye taşınıyor ve sonraki hayatı orada oluşturduğu bahçesi, zambakları, Japon köprüsü ve çevresini resmetmekle geçiyor. Farklı hava koşulları ve günün farklı saatlerinde değişen ışık ve rengi keşfetmek, tutkusu haline geliyor. 1900'lerde katarakt sorunu başlıyor ve o gözlerle 60 kadar resim yapıyor. Bu dönemde, çok sevdiği kırmızı ve maviyi ayırt edemediği gibi nesnelerin kenarlarını da seçemiyor. Renkleri çamurumsu görüyor ve resimlerinde sarı tonlar ağır basıyor. Ameliyat olup görme yetisini kazanınca odönem resimlerine sahip çıkıyor, bir kısmını yeniden boyuyor.

Bu arada Sabancı Müzesi'ndeki Müzedechanga da “Monet Mutfakta Olsaydı” adlı bir etkinlik düzenliyormuş. Salı ve perşembe akşamları Monet'nin Giverny sofralarındaki tariflerinden esinlenerek oluşturulan menüyü tatmak mümkünmüş. Anlaşılan sergi bitmeden dört başı mamur empresyonist olacağız. Sergi 6 Ocak'a dek devam edecek. Aslında bir gün Monet'nin Giverny’deki (Paris’e 80 km) evini ve bahçesini ziyaret etmek çok hoş olabilir. "Güllü Yol"da yürümek istiyorum.

Unutmadan, "Monet’nin paleti ters koyulmuş." konusunda yanıldığımı, sergi sonunda Monet’nin paletli resimlerindeki tutuş şeklini iyice inceleyip anladım. “Sorry curator!”. Ancak başka bir iddiayı kazandım. O da açıklamasına bakmadan “Yelkenli” resminin akşam etkisi mi, gündüz etkisi mi olduğu konusunda idi. Melih gündüz dedi, ben akşam. Akşam etkisi kazandı.

Benim en çok sevdiğim Monet resimlerine gelince... Biri 19., biri 20. yüzyıl...
Monet, Güllü Yol, 1920-1922 ve Pourville Kumsalı, Günbatımı, 1882

15 Ekim 2012 Pazartesi

Efe, Fora, Simon, Berliner Phil

Yine geç yazıyorum, bu ara üşengeç fareyim. İlhamımı ise Damien Hirst'ten alıyorum. Ne ilgisi yok ki. Şimdi bu adam spot'larla meşhur olmadı mı? İyi işte ben de spotları içselleştirdim, benimsedim ve de barıştım. Her bir yanımda çıkan kırmızı benekler yüzünden oldu hepsi. Bir kısmı kırmızı pembe halkalı, bir kısmı da su toplamış olan özgün tipler bunlar. Damien bu halimi görse eminim hiç acımaz pıt pıt patlatmak isterdi su dolu topları. Sonra da ölü köpek balığı tasarımının (The Physical Impossibility of Death in the Mind of Someone Living) yanına beni koyar, yeni sergisini tamamlardı. Güncel sanat ne de olsa, kaldırır yani*.

Neyse neyse, dönüyorum ulvi konulara. Beneklerimin artık çıkmamaya başladığı üçüncü gün -27 Eylül- güzel bir konser izledim. Biletleri aylar evvelden almıştık, böyle aylar evvel bilet derdine düştüğüm nadir etkinliklerden biri. Sonradan Can ve Mert de “Biz de biz de” deyince, onlara da aldık. Özden Teyze ile Esen Abla endişelendiler biraz, benekler gıdı gıdı yapar da gelemezsem diye…


Berlin Filarmoni’nin (Kuruluş: 1882) Efe ve Fora Baltacıgil kardeşler solistliğinde İKSV’nin 40. yılı şerefine verdiği özel bir konser... Şef, efsanelerden Simon Rattle. İki kardeş çok tatlılardı, şirin şirin çaldılar. Çellist Efe takım elbise giymiş, kontrbasçı Fora ise tam fora (ama hakikaten öyle). Bordo bir gömleği üste bırakmış, olmamış beğenmedim. Tamam, anlıyorum kontrbası epey bir eğilerek çalıyorsun, sonra aralarda kafanı sallayarak bir mizansen de yaratıyorsun, takımla rahat edemezsin ama arkandaki de Berlin Filarmoni yani, abini örnek alsaydın ya birazcık.

Efe ve Fora Baltacıgil, anadan ataya müzisyen bir ailenin çocukları. Hatta küçük bir kardeşleri daha var: Poyraz, o da çellist. Konser Schubert’in bitmemiş 8. Senfonisi ile başladı, sonra Bottesini’nin keman, kontrbas ve orkestra için Gran Duo Concertante’ı ile devam etti. İki kardeşin orkestra ile birlikte çalabileceği eser sayısı çok çok az. Zaten bu son eser de sonradan çelloya uyarlanmış.

Benim için esasen önemli olan konserin ikinci yarısı idi ki tabii ki Beethoven olduğundan. Hem de en sevdiğim senfonisi 7. Senfoni. Çok iyi geldi. Tabii Haliç Kongre Merkezi’nin ses, akustik sorunlarını düşünmezsek. Zaten kontrbas kalın çalgı, hepi topu 4 tel, bir de akustik sorunsalı eklenince kulaklarımıza bardak koyarak dinledik neredeyse konserin Efe&Fora bölümünü.

Berlin Filarmoni’den kısa bir 7. Senfoni buldum:


Konserde önümüzdeki sırada bizim şirketten emekli olan Betül Hanım vardı, her zamanki gibi zarif ve güler yüzlüydü. “Neler yapıyorsunuz?” diye sorunca “O kadar yoğunum ki, vakit yok.” dedi, darısı başımıza diyorum.

Bu arada Berlin Filarmoni’nin konserlerini düzenli takip etmek isteyenler için Topluluğun Dijital Konser Salonu uygulaması biçilmiş kaftan. Orkestra, Berlin’de kendi salonunda sahne aldığında, HD kameralar ve son sistem sesle canlı izleyebiliyorsunuz. Ben dünyada benzerini duymadım.

* Bana bu süreçte destek olan tüm arkadaşlarıma içten teşekkürü borç bilirim.

19 Eylül 2012 Çarşamba

Black Lab This Night

Çağrışım insanıyım. Ufacık bir kıvılcımla oradan buraya, şuradan Machu Picchu'ya* bir anda bağlanırım. Filmden kitap, kitaptan müzik, müzikten biyografi, biyografiden seyahat çıkarırım, sonra da 'ya bu nereden çıkmıştı, ilk başı neydi hacı' pozisyonunda az bir durakladıktan sonra devam ederim. Başak "Dot'un yeni sezon oyununa gelir misin? Oyunculardan biri de arkadaşım." diyerek bir youtube linki gönderdi. Oyuncular ve yönetmenle röportaj + oyundan kesitler. İzledim izledim sonuna geldim, sonunda jenerik parçası olarak Black Lab çıktı karşıma. Uzun zamandır duymuyordum. Sanki eski bir dostu görmüş kadar sevindim, onca şey hatırladım.

Bir sonbahar dinletisi olarak paylaşıyorum. Söz, müzik çok güzel, hem de canım Batman videosu var, dur bir daha izleyim. There's a game that I play. There are rules I had to break. There's mistakes that I've made. But I've made them my way...


* Machu Picchu yazdım çünkü geçenlerde kariyerinin doruğundaki iki kişi “Bugüne kadar istediğim her şeyi yazdım, yazdıklarımın hepsi gerçekleşti.” dediler. İyisi mi ben de bu dileğimi yazayım. Gerçekleşene kadar da kas oranımla akciğer kapasitemi artırmak için gerekli motivasyonu bulayım ve de tırmanayım İnka Peru.