31 Ekim 2012 Çarşamba

One Day

Sabah radyoda dinledim Asaf Avidan’ın One Day - Reckoning Song’unu, kaç aydır hep Wankelmut remiksine maruz kaldık, gerçi şarkıyı da bu DJ meşhur etti ama orijinalini de bir dinleyim dedim. O da çok güzel, sözler orijinalinde daha bir manidar. Sonbahar sonbahar…
 

İşte bu da remiksi, sabahları bunu tercih ettiğim kesin…


Bu Asaf -bu ismi çok severim ve Arapça kökenlidir- İsrailli bir müzisyen ama Filistinliler tarafından da çok seviliyor. Müziğin evrenselliği, insanları barışa yöneltmesi klişe filan değil yani. Bu kategoride bir de Daniel Baremboim’i saymadan geçemeyeceğim.

Sonbahar sonbahar…

25 Ekim 2012 Perşembe

I Monet

Monet, Argenteuil Yakınlarında Yürüyüş, 1875
Melih, Monet sergisine gidelim diye önceki hafta da aramıştı, artık bu Cumartesi de motive olmasaydım pes diyecektim kendime. Sütiş’te buluştuk. Sütiş’in durumu nedir öyle ya? Önünde oturma grupları, şallar, bekleyene de tam destek. Bir de minimum continuous pressure yöntemiyle trafik yaratmasa daha iyi olacak ama...

Çizim, resim gurusu Melih’in, Sabancı Müzesi’nin yokuşunu çıkarken, ekspresyonizm ile empresyonizm arasındaki farkları, bu akımların çizim, boyama özelliklerini anlatmaya başlaması çok iyi oldu.

Serginin adı: Monet’nin Bahçesi, aslında önemli bir olay. Empresyonizme (izlenimcilik) adını veren Oscar-Claude Monet'nin (1840-1926), yaşamının son 30 yıllık dönemine ait eserlerden oluşuyor. Piposu, paleti, ve yeşil çok orijinal bir gözlüğü de var. Auguste Renoir imzalı Monet ve eşi Camille portreleri de sergide yer alan eserler arasında.

Serginin girişi, Monet’nin evi, düzenlediği bahçesi, köprüsünün olduğu fotoğraflardan derlenmiş ve girişteki duvarlara yansıtılmış sesli bir projeksiyon ile başlıyor. Sonra pipo, palet, gözlük bölümüne geliyorsunuz ki en çok durduğumuz yer burası oldu. Zira ben bu yaşlı paletin bizim baktığımız noktaya göre ters yerleştirildiğini iddia ettim; bu yerleşime göre Monet’nin solak olması gerekiyordu. Tartışmaya arkamızda duran iki kişiden biri daha aynı şekilde düşündüğünü söylerek katıldı. “Hayır, bir sorun yok.” diyen Melih, koşarak Monet’nin fotograflarının olduğu bölüme gitti ve fırçayı sağ eli ile tuttuğunu söyledi. Bunun üzerine “Küratör hata yapmış.” dedim, arkamda duran kız da “Evet, küratör hata yapmış.” dedi. İçimden “Tek bir camekanda 15 dakika duracaksak buradan çıkamayız herhalde.” diye düşünürken, birden serginin tamamını dolaşmış olduğumuzu fark ettim. Toplam 39 eser gelmiş meğersem. Ama gelen eserler bayağı meşhur eserleri.

Monet, İzlenim: Gündoğumu, 1872
Monet bu empresyonizmi nasıl başlatmış? Aslında "İzlenim, gün doğumu” (Impression, soleil levant) adlı resmi ile başlatmış. Empresyonistlere göre sanatçı direkt gerçeği değil, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı hislerle kişisel yorumunu ön plana çıkarmalı. Doğa, günün farklı saatlerinde, değişik ışıklar altında farklı görünümler alıyor; ışık değiştikçe sadece biçimler değil, renkler de değişiyor. Monet, bunu kalın fırça darbeleriyle istediği izlenimi uyandıracak renk ve ışık etkisini yaratarak karşımıza getirmiş. Yani bana göre şöyle özetlenebilir: İlk izlenimi kaçırmamak için fırçasını çabuk kullanmış, ayrıntıdan çok bütünle ilgilenmiş. Misal, yazımın kapak resmi olan “Argenteuil’de Yürüyüş”, çok bilinen eserlerinden biri... Resimde bir kadın, bir erkek ve bir çocuk var. Büyük ihtimalle Argenteuil’de yürüyüşe çıkmış karısı Camille ve oğlu Jean... Ama resimde hiçbir ayrıntı yok.

Monet, gerçek bir çiçek delisi; hayatı bahçe düzenlemesi ile geçiyor. Hatta çocuklarının çiçeklere yaklaşmasına izin vermezmiş, “Gidin başkasının bahçesinde oynayın!” diye kışkışlarmış. Bir dönem de Japon sanatına aşık oluyor ve Japon Köprüsü, bahçesi de buradan doğuyor zaten. Kaynağı da şöyle, acayip hoşuma gitti: Amsterdam’da bulunduğu dönemde (1871) bir restoranda saklama kağıdı olarak kullanılan Japon baskılarını görüyor ve görüş o görüş, aşık oluyor. Bundan sonra da 231 Japon gravüründen oluşan bir koleksiyonu oluyor.

Renoir, Madame Claude Monet (Camille), 1872
Camille, sanatçının esin perisi, modeli ve karısı. Yıllarca birlikte yaşıyorlar ve ilk oğulları Jean Monet’nin doğmasından birkaç yıl sonra evleniyorlar (1870). Monet, evlilikleri boyunca Camille Doncieux’nün birçok portresini yapıyor. Enteresandır, Camille’in ölümünden (1879) sonra evlendiği ikinci karısı Alice’in hiç resmini yapmıyor. Karısının yandaki resmini yakın arkadaşı Auguste Renoir yapmış.
  
42 yaşındayken (1883) Giverny’ye taşınıyor ve sonraki hayatı orada oluşturduğu bahçesi, zambakları, Japon köprüsü ve çevresini resmetmekle geçiyor. Farklı hava koşulları ve günün farklı saatlerinde değişen ışık ve rengi keşfetmek, tutkusu haline geliyor. 1900'lerde katarakt sorunu başlıyor ve o gözlerle 60 kadar resim yapıyor. Bu dönemde, çok sevdiği kırmızı ve maviyi ayırt edemediği gibi nesnelerin kenarlarını da seçemiyor. Renkleri çamurumsu görüyor ve resimlerinde sarı tonlar ağır basıyor. Ameliyat olup görme yetisini kazanınca odönem resimlerine sahip çıkıyor, bir kısmını yeniden boyuyor.

Bu arada Sabancı Müzesi'ndeki Müzedechanga da “Monet Mutfakta Olsaydı” adlı bir etkinlik düzenliyormuş. Salı ve perşembe akşamları Monet'nin Giverny sofralarındaki tariflerinden esinlenerek oluşturulan menüyü tatmak mümkünmüş. Anlaşılan sergi bitmeden dört başı mamur empresyonist olacağız. Sergi 6 Ocak'a dek devam edecek. Aslında bir gün Monet'nin Giverny’deki (Paris’e 80 km) evini ve bahçesini ziyaret etmek çok hoş olabilir. "Güllü Yol"da yürümek istiyorum.

Unutmadan, "Monet’nin paleti ters koyulmuş." konusunda yanıldığımı, sergi sonunda Monet’nin paletli resimlerindeki tutuş şeklini iyice inceleyip anladım. “Sorry curator!”. Ancak başka bir iddiayı kazandım. O da açıklamasına bakmadan “Yelkenli” resminin akşam etkisi mi, gündüz etkisi mi olduğu konusunda idi. Melih gündüz dedi, ben akşam. Akşam etkisi kazandı.

Benim en çok sevdiğim Monet resimlerine gelince... Biri 19., biri 20. yüzyıl...
Monet, Güllü Yol, 1920-1922 ve Pourville Kumsalı, Günbatımı, 1882

15 Ekim 2012 Pazartesi

Efe, Fora, Simon, Berliner Phil

Yine geç yazıyorum, bu ara üşengeç fareyim. İlhamımı ise Damien Hirst'ten alıyorum. Ne ilgisi yok ki. Şimdi bu adam spot'larla meşhur olmadı mı? İyi işte ben de spotları içselleştirdim, benimsedim ve de barıştım. Her bir yanımda çıkan kırmızı benekler yüzünden oldu hepsi. Bir kısmı kırmızı pembe halkalı, bir kısmı da su toplamış olan özgün tipler bunlar. Damien bu halimi görse eminim hiç acımaz pıt pıt patlatmak isterdi su dolu topları. Sonra da ölü köpek balığı tasarımının (The Physical Impossibility of Death in the Mind of Someone Living) yanına beni koyar, yeni sergisini tamamlardı. Güncel sanat ne de olsa, kaldırır yani*.

Neyse neyse, dönüyorum ulvi konulara. Beneklerimin artık çıkmamaya başladığı üçüncü gün -27 Eylül- güzel bir konser izledim. Biletleri aylar evvelden almıştık, böyle aylar evvel bilet derdine düştüğüm nadir etkinliklerden biri. Sonradan Can ve Mert de “Biz de biz de” deyince, onlara da aldık. Özden Teyze ile Esen Abla endişelendiler biraz, benekler gıdı gıdı yapar da gelemezsem diye…


Berlin Filarmoni’nin (Kuruluş: 1882) Efe ve Fora Baltacıgil kardeşler solistliğinde İKSV’nin 40. yılı şerefine verdiği özel bir konser... Şef, efsanelerden Simon Rattle. İki kardeş çok tatlılardı, şirin şirin çaldılar. Çellist Efe takım elbise giymiş, kontrbasçı Fora ise tam fora (ama hakikaten öyle). Bordo bir gömleği üste bırakmış, olmamış beğenmedim. Tamam, anlıyorum kontrbası epey bir eğilerek çalıyorsun, sonra aralarda kafanı sallayarak bir mizansen de yaratıyorsun, takımla rahat edemezsin ama arkandaki de Berlin Filarmoni yani, abini örnek alsaydın ya birazcık.

Efe ve Fora Baltacıgil, anadan ataya müzisyen bir ailenin çocukları. Hatta küçük bir kardeşleri daha var: Poyraz, o da çellist. Konser Schubert’in bitmemiş 8. Senfonisi ile başladı, sonra Bottesini’nin keman, kontrbas ve orkestra için Gran Duo Concertante’ı ile devam etti. İki kardeşin orkestra ile birlikte çalabileceği eser sayısı çok çok az. Zaten bu son eser de sonradan çelloya uyarlanmış.

Benim için esasen önemli olan konserin ikinci yarısı idi ki tabii ki Beethoven olduğundan. Hem de en sevdiğim senfonisi 7. Senfoni. Çok iyi geldi. Tabii Haliç Kongre Merkezi’nin ses, akustik sorunlarını düşünmezsek. Zaten kontrbas kalın çalgı, hepi topu 4 tel, bir de akustik sorunsalı eklenince kulaklarımıza bardak koyarak dinledik neredeyse konserin Efe&Fora bölümünü.

Berlin Filarmoni’den kısa bir 7. Senfoni buldum:


Konserde önümüzdeki sırada bizim şirketten emekli olan Betül Hanım vardı, her zamanki gibi zarif ve güler yüzlüydü. “Neler yapıyorsunuz?” diye sorunca “O kadar yoğunum ki, vakit yok.” dedi, darısı başımıza diyorum.

Bu arada Berlin Filarmoni’nin konserlerini düzenli takip etmek isteyenler için Topluluğun Dijital Konser Salonu uygulaması biçilmiş kaftan. Orkestra, Berlin’de kendi salonunda sahne aldığında, HD kameralar ve son sistem sesle canlı izleyebiliyorsunuz. Ben dünyada benzerini duymadım.

* Bana bu süreçte destek olan tüm arkadaşlarıma içten teşekkürü borç bilirim.

19 Eylül 2012 Çarşamba

Black Lab This Night

Çağrışım insanıyım. Ufacık bir kıvılcımla oradan buraya, şuradan Machu Picchu'ya* bir anda bağlanırım. Filmden kitap, kitaptan müzik, müzikten biyografi, biyografiden seyahat çıkarırım, sonra da 'ya bu nereden çıkmıştı, ilk başı neydi hacı' pozisyonunda az bir durakladıktan sonra devam ederim. Başak "Dot'un yeni sezon oyununa gelir misin? Oyunculardan biri de arkadaşım." diyerek bir youtube linki gönderdi. Oyuncular ve yönetmenle röportaj + oyundan kesitler. İzledim izledim sonuna geldim, sonunda jenerik parçası olarak Black Lab çıktı karşıma. Uzun zamandır duymuyordum. Sanki eski bir dostu görmüş kadar sevindim, onca şey hatırladım.

Bir sonbahar dinletisi olarak paylaşıyorum. Söz, müzik çok güzel, hem de canım Batman videosu var, dur bir daha izleyim. There's a game that I play. There are rules I had to break. There's mistakes that I've made. But I've made them my way...


* Machu Picchu yazdım çünkü geçenlerde kariyerinin doruğundaki iki kişi “Bugüne kadar istediğim her şeyi yazdım, yazdıklarımın hepsi gerçekleşti.” dediler. İyisi mi ben de bu dileğimi yazayım. Gerçekleşene kadar da kas oranımla akciğer kapasitemi artırmak için gerekli motivasyonu bulayım ve de tırmanayım İnka Peru.

10 Ağustos 2012 Cuma

Gotye Yeniden

Nasıl anlatsam nerden başlasam mmm… Biraz uyku, kitap, biraz gölgelenme, biraz da yeni aldığım Sherlock çizgi serileri derken, bir arkadaşımın çok beğendiğim tabiriyle görmemiş gibi yüzmek amacı ile yine Bodrum’daydım. Kefaluka’nın (Akyarlar) buz mu buz çivi mi çivi sularında kimsecikler yok, oh ne güzel, plaj kalabalık, vatandaş yanıyor. Muzaffer öncü birlik edasıyla suya koşarken bir sesle irkildim. O da nesi? Gotye çalıyor bizim otelin DJ. Ama bir türlü emin olamıyorum Gotye mi değil mi zira intro acayip uzun, mecbur girmedim denize, bekledim iskelede. Sonunda beklediğime değdi ve içinden Gotye çıktı, şarkının tamamı kullanılmamış ama güzel remiks, burada paylaşıyorum.

Geçen hafta gerçekleşen ikinci Bodrum çıkartmamda ise bu remikse denk gelemedim ama tam da doğum günümde standart Gotye-Kimbra’yı bir kez zar zor duyabildim çok kısık sesli bir halde. Var bir şey, bu şarkı beni takipte nereye gitsem.

Buradan DJ Mahmut’a “Turntable’ına sağlık.” demek istiyorum. Üşenmeyip bu versiyonu cd ile bana getiren DJ Can’a da özel bir teşekkür. Arabada devamlı bunu çalıyorum, hala bıkmadım.

Tüm tatil boyunca yanımdan ayrılmayan köpeğim, isim bulamadım ama yüzmeye bayılıyor.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

O Konser

Gary Peacock, Keith Jarrett ve Jack DeJohnette
Caz Festivali kapsamındaki son ama asla sonuncu olmasını istemeyeceğim bir konser... Cins adamlar triosu... Kötü akustiği bile tedavi eden bir karma... Müdanasız sanatçılar bileşimi...

Keith Jarrett Trio konserini kaçırmam olanaksızdı. Yaşayan en iyi caz piyanisti ve bestecilerden benim ve pek çokları için. Gürültüye, izleyiciye sinirlenip konseri yarım bırakıp sahneyi terketmişligi var. Yine çok büyük caz efsaneleri akustik basta Gary Peacock ve davulda Jack DeJohnette ile birlikte…

Jarrett konserlerinde tabiri caizse sadece nefes almanıza izin vardır; cep telefonu, kamera, fotograf makinesi alerjileri vardır ve konser başlamadan dinleyiciler diğer gösterilerde olduğundan daha uzun ve üstüne basa basa uyarılırlar. O nedenle 3.000 kişilik Haliç Kongre Merkezi'ni dolduran caz severlerin içeriye hafiften korkarak girdiğine eminim. Ben en azından öyle hissederek girdim ve de Keith Jarrett'i ilk kez canlı dinleyeceğim için çok heyecanlıydım. Konserde bana eşlik eden seslendirme arkadaşım Sancar da benim heyecanım karşısında daha fazla dayanamayıp heyecanlandı. Konser çok güzel ritimli bir parçayla başladı. Doğaçlamalar muhteşemdi, kaydedilebilseydi keşke. Doğaçlamalardan birinde gözlerim dolar gibi oldu.


Jarrett’ın piyano aşkını ve onunla nasıl bütünleştiğini görmek, parmaklarındaki hassasiyeti duymak çok güzeldi. Kırmızı gömleği ile sahneye arkası dönük sırtını kambur yapmaları, arada ayağa kalkarak çalmaları, arada da squat pozisyonunda sallanmaları harikaydı. Tam anlamıyla hipnotize olmuş gibi dinledim, izledim. Sanki Antik Yunan tiyatrosundayız ve üç filozof toplanmış ders veriyorlar.

Konser boyunca beni en rahatsız eden şey Jack DeJohnette'in davulunun ayak ziliydi. Adam her bastığında ses salonun her bir yanında yankılanıyordu. Bir ara sağ kulağımı kapatarak dinlemek zorunda kaldım. O ara Sancar dehşetle ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu. Bu yankı konusunda direkt salon akustiğini suçlamak istemiyorum çünkü bu ses organizasyonu Jack tarafından da talep edilmiş olabilir, belli olmaz. Konser sonrası kendisiyle görüşme şerefine nail olan yakın kaynaklardan aldığım bilgiye göre Jarrett salondan şikayet etmemiş, bir de beğenmiş. Nasıl olmuş anlamadım. Sanırım bize gelen sesler sahneye hiç ulaşmadı. İyi bari...

Bu konserde en az Keith Jarrett kadar beni heyecanlandıran başka biri de Güher Pekinel idi. Konser arasında kendisini tek başına beklerken gördüm ve delirdim. Hayranı olduğum piyano ikizleri Pekinellerden Güher. İkiz oldukları için maalesef kendisine yaklaşıp ilk söylediğim şey "Merhaba Güher mi Süher mi?" oldu. Yanına gidene kadar da akla karayı seçtim. Bir ara gitmekten vazgeçtim. Sancar "Eee sen gitmezsen ben gidiyorum." deyince kendimi yanında buldum. Ayak üstü sohbet ettik. İkizi Londra'daymış. Güher Pekinel'in Keith Jarrett hayranı olmasına ayrıca sevindim.

Konserin aradan sonraki bölümü beni çok sarmadı. İnsanlar cep telefonlarından, twitter’larından vazgeçemediği için beklenen yaşandı ve Jack DeJohnette mikrofona giderek “Lütfen anı yaşayın, fotograf çekmeyin.” dedi ve yerine geçti. Sonra Keith Jarrett mikrofona gitti ve "Medeniyet daha buraya gelmemiş sanırım, bunu anlatamadan ölüp gideceğiz biz. Hayatın her anını fotograf çekerek yakalamaya çalışmaktan gerçek anı kaçırıyorsunuz, anı yaşayın.” diyerek epey azarladı kitleyi. Adamlar bu kadar güzel doğaçlamalar yaparken dinleyenlerin arasındaki zırzopların bir yandan şakşak fotoğraf çekmesi, twitter’larından anı paylaşma hırsları gerçekten sinir bozucu ama dinleyiciyi bu kadar azarlamak da bilemiyorum ne kadar doğru. Hoş bu adam büyük bir adam, huysuz bir adam, kitle de bunu bilerek geldi aslında ama ne yapalım aradan fırtlayanlar oluyor yine de… Bir de söylemeden edemeyeceğim, niye bu kadar çok alkışladınız, solo varken alkış yokken alkış bir karar verin, aslan ateşli halkadan mı geçiyor da her notayı alkışlıyorsunuz?

Caz açısından düşünürsem şu ana kadar dinlediğim en iyi konserdi, tekrarı olur mu bilmem. Bis de beni benden aldı: Jarett'ın en güzel seslendirdiği standartlardan biri olan “When I Fall in Love”.

Konser sonrası park alanına giderken Sancar “Bak bak, seninki” dedi. Bir baktım Güher Pekinel direksiyonda, bana el sallıyor. Sonra penceresini açtı, “Beğendiniz mi?” dedim. “Çok güzeldi.” dedi. Sancar’ın dediğine göre ben ona bakmıyorken de yanında oturan kişiye beni gösterip bir şeyler söylüyormuş. Canım benim, nasıl minyon nasıl tatlı bir insan. Umarım onlar da kardeşiyle bir konsere gelirler yakında. Hayattaki duruşlarını, sessizce yürüttükleri sosyal sorumluluk işlerini ve özellikle Tevitöl işbirliklerini hayranlıkla izliyorum yıllardır. Onu da başka bir yazıda konu ederim.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Caro


Caro gelsin gelsin dedik, İKSV Caz Festivali kapsamında ilk kez İstanbul’a geldi ve Santral’de çok güzel bir konser verdi. Ben de bu sayede ilk kez Kıyı Amfi’ye gitmiş oldum. Orta kısmı düz iki yanı amfi şeklinde ama sahneye epey uzak. Bu konserde bana eşlik eden ve Hollandalı caz vokal Caro’yu ilk kez dinleyecek olmasına rağmen her detayı sindirmiş olarak beni de bilgilendiren sevgili arkadaşım Melih’le orta bölümdeydik ama yanlarda ayakta olmayı da tercih ederdim. Bu konser ayakta daha iyi olurdu.

Konsere gelirsek, Caro tek kelimeyle muhteşemdi, zaten sesi ayrı bir olay. Ancak bu kadar hareketli ve enerjik bir sanatçı karşısında bu kadar hareketsiz kalabilen bir dinleyici topluluğu Caro için pek de zevkli olmadı bence. Bu sanırım otomatik davetiye alan kitle ile sanatçıyı tanımayıp böyle de bir konser varmış, gidelim ya da Santral’de konser izleyelim diyenlerin epey yer kaplaması nedeniyle oluyor. Konuya adapte olayım derken konser bitiyor. Yine de bu keşiften memnun ayrıldılar bence. Hele bir ara Caro eliyle birini işaret edip “Konsere laptopla gelen biri var orada, çalışıyor musunuz ne yapıyorsunuz?” diye sorarak “Sıradaki parça Mr. Laptop için gelsin.” dedi. Zira gecenin karanlığını ışıtan sadece sahne değil, insanların ayrılamadığı cep telefonları ve ipadlerdi. Ipadinizi bari istirahate bırakın böyle gecelerde!

Caro, albümünün hemen tüm parçalarını söyledi ve yeni bir parça da ekledi. Kırmızı elbisesi, minton bacaklarıyla twist hareketleri, zıplamaları çok şirindi. Sempatik bir Hollandalı. Bir ara Melih “Bu nasıl Hollandalı, kesin başka bir ülke asıllı.” diyordu. Sonunda kitleyi ateşlemek için son parçanın en can alıcı bölümünde kesip bekledi “Hadi bakalım ayağa, yoksa devamı yok.” dercesine ve insanlar bundan sonra ayağa kalkıp biraz dans ettiler. Biz de tabii ki kitlenin başını çekiyorduk. Favori parçam Stuck’ı da bise saklamış kendisi. Bir de turntable’daki DJ Kypski arkadaşımızın fıçı fıçı müziği, albümdekinden kat be kat daha eğlenceliydi.

Biri hariç Melih’in konser fotoğraflarından seçki…


3 Haziran 2012 Pazar

Nicolas Mahut

Nicolas Mahut, Roland Garros 2012
En sıkı takip ettiğim Grand Slamlerden biridir Roland Garros - belki de kendim de 12-16 yaş arasındaki lisanslı tenis günlerimi toprakta geçirdiğimdendir. Bu çorak dönemim ayrı bir yazı konusu olabilir, neyse anılara girmeyim - Öyle ki iş günlerinde öğlen yemeği yemeyip, bir de üstüne para verip internetten izlediğim nice maç olurdu. Zaman zaman sol taraftan sıra arkadaşım Hakan Bey de esprili yorumlarıyla bana katılırdı.

Bu Cuma iş çıkışı güzel bir maça denk geldim. Maestro! Federer ile daha evvel çok az izlediğim Fransız ev sahibi Nicolas Mahut. Sonuç belliydi ama maç sonunda Mahut’un ‘mamut’ olduğuna karar verdim. Roland Garros’ta bundan evvel dokuz defa mücadele eden ancak sadece 1 maç kazanmış 30 yaşında bir tenisçi düşünün. Onuncu Roland Garros’unda ise ilk kez üçüncü tura yükselen, bu noktada Federer’e denk gelen ve kaderi, isimli turnuvalarda devamlı üçüncü turda elenmek olan bir garip düşünün*. Fazla da garip sayılmaz çünkü ikinci turda Roddick’i yendi.

Sonuçta Mahut, yine üçüncü turda elendi ancak bir farkla: Federer’e dört sette yenildi. Yani bugüne kadar Federer’e karşı oynadığı toplam dört maçta, ilk defa bir set kazanarak elendi. Federer’i de epey bir zorlamış oldu.

Roger Federer ve Nicolas Mahut, Roland Garros 2012
Fransız seyircisinin sevdiği oyuncular vardır, ancak söz konusu olan bir Fransız ise karşı tarafı yer bitirir, acımazlar: Bu turnuvada da kurban Serena Williams oldu, ilk turda elendi, Serena Williams’ın kişisel tarihinde bir ilk… Williams kardeşlerin fan’ı değilimdir, ancak hem bir Fransız oyuncuya denk gelmesi hem de başhakem Eva Asderaki ile önceden gelen kötü elektriği nedeniyle maç sayısı attığı maçı kaybetti.

Ancak Mahut, Federer maçı esnasındaki hareketleri ve maç öncesi verdiği demeçleri ile, Fransız izleyici ve tenisçilerle ilgili düşüncelerim açısından bende tam tersi bir his yarattı ve epeyce şaşırdım. Maç öncesi demiş ki “Bir sorunum var, karım müthiş bir Roger fan’ı, hatta tüm ailem öyle. Fransa Açık’taki ilk üçüncü tur maçımda Federer’e karşı oynamak bana harika bir hediye. Kazanma ihtimalim az. Kazanmak için hayatımın en iyi maçını oynamam, Federer’in de ortalama bir performans göstermesi gerekli." Çok hoşuma gitti bu demeci. O yüzden kendisini mamut ilan ettim; nesli tükenmiş bir Fransız sporcu. Zaten maça sol elinin serçe parmağında yüzükle çıkan sporcudan zarar gelmez.

* Niye garip? Çünkü 2010 Wimbledon’ınında Amerikalı dev, John Isner’la tenis tarihinin en uzun maçını yaptı ve 11 saat 5 dakikada kaybetti. Kaybetse de adı tenis tarihine kazınmış oldu, unutulmaz bir maçtı. Ne iyi çocuk şu Mahut, tarihi maçı kaybettiği rakibi John Isner’la da kanka olmuş, bu Roland Garros’ta onu ailesiyle tanıştıracakmış. John kardeşim ne işin vardı teniste, 2.06’lık boyunla? Kortta o yana bu yana zor koşuyorsun zaten, basket alemine girip Lamaar Odom’la kankalık etseydin ya…

11 Mayıs 2012 Cuma

Takke Takla Taş

Afife Tiyatro Ödüllerindeki bu sahne basında pek yer bulmadı. Annem 'bunu görmelisin' dediğinde, epey şaşırdım, çünkü gazetelerde tek kelimeyle geçen bu sahnenin bu kadar etkileyici olacağını düşünemezdim.

Bir süre önce İçişleri Bakanı Şahin’in Erzurum’da kendisini gördüğü için sevindiğini belirten vatandaşa, “Nereden bileyim sevindiğini, haydi bir takla at ya da oyna da göreyim’ diyerek vatandaşı bir güzel oynatmış ve otorite kibrinin güzel bir örneği olarak tarihe geçmişti.

İşte o an, Afife Tiyatro Ödüllerinin sunuculuğunu üstlenen Korhan Abay’dan bu olaya müthiş bir protesto örneği:

Malzemeden yararlanmanın böylesi, yaratıcı eleştirinin hiç unutamayacağım bir şekli ve sanatçı dediğin budur dedirten an… 

Aynı törende, Müjdat Gezen de Şehir Tiyatrolarının simgelerinden Nedret Güvenç’e ödül vermek üzere sahneye çıkmış ve “20 yıl Belediye’de çalıştıktan sonra Şehir Tiyatrolarının yönetim kuruluna tayin oldum.” diyerek muhafazakâr belediye çalışanı tiplemesini canlandırmış.

Tabii bu tenkitli sahneler; heykele kaka, Fazıl Say’a güle güle, tiyatrolara “özel”likli bir güle güle başlıklarında yaratılan gündemimizde, tiyatronun sadece eğlence değil, aynı zamanda önemli bir kitle eğitim aracı olduğunun tüm kesimler tarafından iyiden iyiye sindirildiğini yeniden hatırlatıyor.

Bu arada, Korhan Abay’ın sporcu kişiliğine, 58 yaşında bu kadar formda oluşuna da hayran kaldım doğrusu, o kıyafetle kaç takla attı bize takla attıranlara. Vatandaşa ‘haydi bi oyna’ diyen Bakana da zumba dersi almasını önermek isterim, güzel stres attırır.