23 Nisan 2012 Pazartesi

Antonius ile Kleopatra

Antonius ile Kleopatra, W. Shakespeare, Oyun Atölyesi
Işılımın tam bir ay öncesinden “21 Nisan’ını boş tut” diyerek bilet aldığı Antonius ile Kleopatra'nın gelip çatmasını Kalamış’ta kutlamaya başladık. Yağmurun ardından gelen gün batımındaki yemeğimize ilk kez denediğimiz bir İtalyan pinot grigio eşlik etti. Üstüne birer Türk kahvesi ve ver elini Oyun Atölyesi.

Oyun, perde açılmadan başlıyor. Arkada gülüşmeler, kahkaha, bağırış, koşuşturma ile seyirci ısındırılıyor. Müzik son ses, çok etkili, kıpır kıpır, kalk oyna diyor. Biraz omuz salladım ben de.

Konu: Tüm Shakespeare oyunları gibi zamansız... Akıl mı aşk mı / uygarlık mı doğa mı? Her iki durum da birbirini yeme pahasına bir arada var olmaya çalışıp da var olamıyorlar ya oyunda bunun yansıması Marcus Antonius ile Kleopatra. Bir an Midas Operası ile çapraz kurgu yaptım da, aslında Dionisos Apollon kapışması da konuyu gayet iyi özetler.

Zerrin Tekindor'u ilk kez tiyatro sahnesinde izledim. Çok keyif alarak oynadığı hissediliyor, özellikle 'Müzik başlasın' diye cariyelerine bağırdığı anlarda bacaklarını omuz hizasında sabitleyip üst bedeniyle yaptığı danslar çok eğlenceliydi.

Haluk Bilginer'i en son Vahide Gördüm ile  Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler oyununda izlemiştim. Usta, yine usta sadece saçlar biraz daha uzun biraz daha kır. Yani nasıl bir aurası varsa karşısındaki oyuncu onunla olan sahnelerinde daha bir yükseliyor.


Mert Fırat her zamanki gibi çok etkili oynadı ama sahne üstündeki banklarda oyun sırasını beklerken niye sürekli Süleyman oturuşu yaptı onu anlamadım. Hoş olmuş aslında. Yönetmen acaba “Sen geleceğin İmparator Sezarısın karanlıkta sıranı beklesen dahi diğerlerinden farklı oturmalısın!” mı dedi.

Emre Karayel'i az biraz yorgun gibi gördüm. Bir sahnesinde de replik karıştırdı ve bölümü baştan aldı. Aslında gece sonunda (ertesi gün) kendisi ile nuperada karsılaştığımıza göre fazla da yorgun olmadığı ortaya çıktı.

Onur Ünsal ise açık ara favorim. Böyle bir esneklik böyle bir berraklık yok. Oyunda hem Haberci hem Eros hem de Seleucus rollerini canlandırıyor. Seviyorum onu.

Nisan oyunlarına hiç yer kalmamış ama Mayıs için çabalamaya çok değer… Bir de Oyun Atölyesi, Antonius ve Kleopatra ile Londra Uluslararası Shakespeare's Globe Festivali'ne davet edilmiş. 26-27 Mayıs’ta Londra'da sahne alıyorlar.

Tiyatro çıkışındaki Ali Usta dondurma seansımız 10 numaraydı:
helokiti yazık değil mi
attın o kavunlu karamelliyi
arkandan ağlar mini mini*

Özgün Adı: Antony and Cleopatra
Yazan: William Shakespeare
Çeviren: Bülent Bozkurt
Yöneten: Kemal Aydoğan
Dünya prömiyeri: Blackfriars, Londra, 1605–1607 yılları arasında bir zamanda

* Shakespeare'e gönderme, zamansız şiirim

22 Nisan 2012 Pazar

Gotye

Son altı aydır dinlemekten bıkmadığım bu şarkıyı Etkin Fare’ye konuk ediyorum.

Müziğinde günümüz karmaşası yok, popüler olan bir iş ama kalıcı ve dayatmadan uzak, sonra rock’çıl ama ipeksi ses, çok tatlı melodi.


Aloo Kimbra, anladık çıplaksınız da nereye bakıyorsun öyle, şarkıya konsantre ol!
Gökhan Kırdar, öncesi-sonrası


Gotye (‘gatye’ diye okumaya çalışın), yalnız dişlerin benim için biraz korkutucu, sen o tiz bölümlerde acaba arkanı mı dönsen bilemedim. Bir de tarzlarınız farklı olsa da senin hem kariyer hem fiziki olarak sonun, bizim Gökhan Kırdar bence. Yok yok sorun. Güzel işler yapıyor o da.

Bizim ülkede biraz isminden kaybedebilirsin sadece, olsun. Ben diğer şarkılarını da dinliyorum, diğer videolarını da izlerim. Hem de aşık olduğum ortaçağ şehri Brugge’de doğmuşsun, iyice hoşuma gitti.

15 Nisan 2012 Pazar

Tophane Artwalk

Horasan, Labyrinth of Richardson, 2012
Çağdaş sanatla ilişkim inişli çıkışlı. Bazen ‘ya ne de güzel düşünmüş, hayata geçirmiş’ dediğim çalışmalar oluyor. Bazen anlamsız bulduklarım oluyor, özellikle politik mesaj kaygılı olanları. Ya da iyi isim yaptı diye sadece 3 parça ile sergi açıp bildiri gibi 10 sayfa açıklama yazanlara ‘bu kadar yazacağına 2 parça daha üretiverseydin’ hisleriyle yaklaştıklarım oluyor. Belki de ben iyi tahlil edemiyorumdur diye düşünerek interaktif bir modern sanat eğitimine kayıt yaptırmıştım ki, katılımcı azlığı nedeniyle ders açılamadı. Olsun, yazıştığım küratör adaşım çok yakında görüşeceğimizi söyledi. Bu sürede, çığ gibi büyüyen bu güncel sanat olaylarındaki güncel duruma bir bakmak için geçen Pazar günü Tophane Artwalk yolunu tuttum. Bana bu güneşli gezintide, eski -bu hayatta kendi kendime edindiğim ilk- komşum, kendisi de son derece yaratıcı, üretken kişilik Melih katıldı. Bir insan hem yağlı boya resim, hem çizgi roman (hikaye+çizim), hem grafik, hem de esaslı yazılım yapar mı? Ben nerelere gideyim, Melih yapar.

N.H.R. Dikbaş, Extrastruggle, 2012
Melih’in “Kahveni içtin mi?” diye sorması üzerine, “Ben içmedim.” “Ben de içmedim.” “İyi, içmemiz lazım o zaman.” diye konuşa konuşa Mandabatmaz’a geldik ve acı kahvelerimizi içtik, oh mis. Sonra turumuza ilk olarak Mısır Apartmanı'ndaki Galeri Non ile başladık. Burada Nazım Hikmet Richard Dikbaş isimli sanatçının “Extrastruggle-Nereden Gelmemiz Gerekiyorsa Oradan Gelmişizdir” isimli sergisini gezdik. Bu sergide ilgimi çeken parçalar, porselen üzerine yazılmış ananelerin tuhaf ve güzelim lafları ile örümcek telefon oldu. Sanatçının ismi takma mı gerçek mi iddiasını, tabii ki ben kazandım. Hem Nazım Hikmet olacaksın, hem biraz Leeds'li Richard olacaksın, hem de Dik kafalı isen, senin serginin adı olsa olsa Extrastruggle olur.
H. Edalatkhah, Lollipop Mullahs, 2011

Apartman’da en çok beğendiğim sergi, CDA Projects'teki İranlı Hossein Edalatkhah’ın “Doğruluk mu Cesaret mi” isimli resim ve heykel sergisiydi. Kendisi de eşcinsel olan sanatçı, ülkesinde yaşadığı zorlukları eleştiren işler yapmış. Hepsi birbirinden etkileyiciydi. Çalışmalarında İran’ın tarih ve kültüründen iz ve figürleri uyumlu şekilde kullanmış. Bu toplumsal sorun, ancak bu kadar başarılı aktarılabilirdi. Gerçek bir hesaplaşma…

Hande Varsat, Daima Yüklü, 2012
Mısır Apartmanı’nı bitirdikten sonra, Artwalk haritalarını evde unuttuğumdan PiArtworks’ten aldığımız yeni haritalar eşliğinde Tophane hattına yöneldik. Bu hatta en etkileyici bulduğum işlerden biri, Galeri Apel’deki Hande Varsat’ın işleriydi. Varsat, ataerkil toplumdaki “Elâlem ne der?” baskısı ve bunu kabullenmenin yüküyle yaşayan Türk kadınına dair hikâyeleri anlatmış. O kadar çeşitli malzeme ve fikir vardı ki, sergideki her bir parça, ayrı bir kadının dünyasına götürdü beni. Sergideki en etkileyici parça, "Yaşar ya yaşar ya yaşamaz" idi. Ben bu parçaya kendimce "Kınalı Kuzu" adını verdim. Bu arada Galeri Apel’in mimarisi ve iç içe geçen odalarının hastası oldum.

PiArtworks’ün Galatasaray ve Tophane şubelerinde konuk ettiği Mustafa Horasan ve Ümmühan Yörük işlerini diğer galeridekilere göre bir tık daha kalibre gördüm. Mesaj kaygısının yanı sıra daha özgün ve oturmuş geldi bu sanatçıların çalışmaları bana. Ümmühan'ın çalışması, gerçekten yere oturmuş/yatmış vaziyetteydi, o başka. Birebir insan şablonu kalıplar, yerde yatar konumda mekanı kaplıyordu. Şiddet çağında, insanın duyarsızlaşması ve sadece bir nedenden ötürü orada bulunan bu cansız insanların, nesneye dönüşmesi, “kirli ayaklar”ın çiğneyip geçtiği birer “paspas” olmaları hali...
Ümmühan Yörük, Nearness at a Distance, 2012
Boğazkesen’de son olarak Daire Sanat Galerisinden çıktığımızda, acıkmıştık artık. Tophane’deki dürüm + acı biber seansından sonra, Melih sağ olsun rotamızı Kumbaracı Yokuşuna çevirdi, çık babam çık, herkes iniyor biz çıkıyoruz, var bir terslik. Neyse yokuş bitiminde beni dondurma ile ödüllendirdi de söylenmeyi bıraktım.
Niğde Gazozu güzeldi, yaz tatillerinde İzmir’de içtiğim Sensun Gazozunu hatırlattı.

8 Nisan 2012 Pazar

Midas’ın Kulakları: Kim daha güçlü, kim daha usta?

Midas, Sedat Öztoprak, Bariton

Kısa opera tarihimizin en sevilen, en önemli eserlerinden Midas’ın Kulakları, İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından Yücel Erten rejisörlüğünde bu yıl bir kez daha sahnelendi. Neyse ki 27 Mart’taki sondan birinci oyunu yakaladık.

Midas’ın Kulakları, Ulvi Cemal Erkin’in öğrencisi Ferit Tüzün’ün tek operası. Tüzün, eserlerinde halk müziği temalarını kullanan ancak güçlü orkestralama tekniği ile son derece özgün melodiler üreten bir besteci. Librettosunu Güngör Dilmen’in yazdığı bu operayı, TRT’nin siparişi üzerine 1967 yılında radyofonik opera olarak bestelemiş. Aydın Gün tarafından ilk kez sahnelenişi ise 1969 yılında canım AKM’de gerçekleşmiş.

Eser, bilindik opera kalıplarını kırıyor, çünkü teatral yönü ağır basıyor. Zira, ana karakterlerden Berberbaşını, eserin ikinci sahnelenişinde Levent Kırca, üçüncü sahnelenişinde de Köksal Engür canlandırmış. Şimdi de bir tiyatro yönetmeni tarafından sahnelenmesi çok isabet olmuş. Zaten bir tiyatrocunun elinin değdiğini hemen hissediyorsunuz.

Kısaca konu: Efsanevi Frig Kralı Midas, kehanet ve güzel sanatların tanrısı Apollon ile kırların tanrısı Pan arasında yapılacak bir çalgı çalma yarışmasında yargıç olarak seçilir. Midas, Pan’ın kavalıyla çıkardığı sesleri hiç beğenmez. Apollon’un liri ile çaldığı melodiler ise çok hoşuna gider. Ancak Midas yarışma sonunda, oyunu Pan’dan yana kullanır. Amacı büyük Yunan tanrısı Apollon’a bir ders vermektir. Buna çok kızan Apollon da “Güzel müziği ayırt edemeyen kulak, insan kulağı olamaz. Sana eşek kulağı yakışır!” der ve Midas’ın kulakları eşek kulakları olur.

Mitoloji, masal desek de, konu gayet güncel. Benmerkezciliğin, egonun aslında tüm tarafları nasıl ezdiğini düşündüğümde, tek egosantrik olan Midas değil, aynı zamanda Apollon da. Ne diye müziğini beğenmedi diye kralın kulaklarını eşek kulağı yapıyorsun, öyle değil mi ama? Sen de pekala kendini beğenmiş bir tanrısın. Günümüz için bir değerlendirme yapacak olursak: Bir kişiye verilecek en büyük ceza, onun kuşaklar boyu bencillikle anılması. Yeri gelmişken, kendimizi “me generation”a bir an evvel hazırlamamız gerekiyor. Yarı gümbür gümbür, yarı çalgılı çengili, yarı da bodoslama geliyorlar…

Neyse oyuna dönüyorum: Yücel Erten rejisi başarılı ve özgündü; daha önemlisi, günümüze gönderme içeriyordu. Mehmet Aksoy’un Kars’ta yaptığı ve RTE’nin “ucube” olarak adlandırıp yıktırdığı İnsanlık Anıtı’na yapılan gönderme çok ama çok hoşuma gitti. Kızgın Midas, halkın yüzünü bile görmek istemez ve meydandaki heykelin üzerini sıkıca örttürüp yanına da silahlı nöbetçiler diker. Halk heykeli çok merak eder ama nöbetçiler yanına bile yaklaştırmaz.

Oyuna ustaca yerleştirilen bu ucube eleştirisini o kadar beğendim ki sadece bunun üzerine bir sosyoloji tezi yazılmasını istiyorum. Favori karakterim, tabii ki Berberbaşı Süha Yıldız.

Unutmadan, kostümler şaheserdi. Özellikle Pan ve keçilerin kostümleri… Bir de oyun esnasında baleyi özlediğimi fark ettim, ne kadar hayatî etkisi var opera sahnesinde. Yapıtın dans için yazılan bölümleri o kadar incelikli örülmüş ki, iyi koreografi ile birleşince o masalsı dünyanın parçası oluyoruz.

Keçilerin korosunu hemen ezberlemişim, manzum olunca ezberlemesi kolay oldu sanırım, arabada gidip gelirken epey bir çığırdım:

Efendimiz Dionisos, şu koskoca oyun tanrısı
Dionisos Efendimiz, şu koskoca şarap tanrısı
Bizi uçsuz bucaksız Frigya ovalarına saldı
Koro olacağız biz bu oyuna
Delişmen keçi tayfası
Tayfası, keçi tayfası
Delişmen keçi tayfası…

(Gururla) Özgün Adı: Midas’ın Kulakları
(Gururla) Libretto: Güngör Dilmen
Dünya prömiyeri: 27 Aralık 1969, İstanbul Kültür Sarayı (AKM), İstanbul

Bu arada Süreyya Operası’nda devam eden çok hoş bir sergi var: Opera Afişleri Sergisi. Müthiş bir tarih. Afişlerde kendi dönemlerinin grafik tarzlarını görebiliyorsunuz. Misal, Ankara afişleri ağırlıklı yazı üzerine tasarlanmışken İstanbul afişleri illüstrasyon üzerine. Sergi, 21 Nisan’da sona eriyor. En beğendiğim afişlerden ikisi ise işte burada… Leyla Gencer’li Tosca (prömiyer) afişi 1960 yılından.


1 Nisan 2012 Pazar

Van Gogh Alive

Yıldızlı Gece (manipüle), Van Gogh, 1899



Abdi İbrahim’in kuruluşunun 100. yılı şerefine getirilen Van Gogh sergisini, sevgili Helokiti, namıdiğer Moşi, diğer bir deyişle Işıl ile gezdik. Emek Kafe'deki kahvaltı seansımızın ardından güneşin bizi çok sevdiği bu Cumartesi günü, sinema planımızı iptal edip Moşi'nin dâhiyane fikri ile kendimizi metro-funiküler-tabanvay vaziyette uzun mu uzun bilet kuyruğunda bulduk.

Sergi alanına ulaşmak için kapkaranlık korku tüneli benzeri bölgeden geçerken epey eğlendik. Bu geçiş alanı sanırım gözleri, loş sergi ortamına alıştırmak içindi.

Van Gogh'un başyapıt üretim ve mektuplarının 40 projektörle duvarlara, sütunlara ve yerlere yansıtıldığını düşünün. Dört bir yanınızdaki resimler kısa aralıklarla değişiyor ama değişirkenki geçişler bile özel tasarlanmış, çok hoş. Işık hareleri her yerde dolaşırken, siz de Arvo Part, Handel, Haçaturyan gibi müzisyenlerin güzel seçilmiş, genellikle piyano müziği eşliğinde, ne tarafa baksam diye serginin hareketli bir parçası oluyorsunuz aslında. Örneğin; Aram Haçaturyan'ın Kılıç Dansı ile tüm hangarı dört dönen kömürlü treni takip etmek, çocuksu bir coşku oluşturdu içimde.


Sonuçta daha büyük, daha geniş bir ortam hayal etmiştim ama fikir orijinal ve özellikle bu kadar çok sayıda olduğunu bilmediğim Japon esintili eserlerini görmek iyi oldu. Bu kadar çok resmine birden maruz kalınca da, Van Gogh’un 20. yüzyıl izlenimci kardeşliğini nasıl sinsice etkilediğini düşündüm.

Bu dijital sergi, sanatı deneyimlemek için yeni bir yol aslında. Böylesi farklı bir anlatım ve sunum için Van Gogh’un seçilmesi de sürpriz sayılmaz, ne de olsa eski kulağı kesiklerden.

Yazının giriş resmi ise çıkıştaki eğlencemiz: “‘Yıldızlı Gece’de FujiMoşi”. Fotografı çeken kızı da epey uğraştırdık. "Olmadı bu, benim Japoniçe gözükmemiş, taam sen sola geç, şöyle resimle uyumlu helezonik poz verelim." filan diyoruz sanki Paris Match’de yayımlanacak fotograf. Kız bakıyor bize ‘bunların kafa neyin kafası’ diye. Neyse sonra o da kaptırdı. "İlkin şu sizin fiyonku bi bağlayım ben, yok bu olmadı, tekrar çekeyim, siz şimdi elinizi biraz daha kaldırın..." Neyse sonunda bunda karar kıldık.

Sergi 15 Mayıs’a kadar Karaköy Antrepo 3'te. Bu dinamik ortam, bizim gibi çocuk hissedenler ve çocuklarla eğlenceli vakit geçirip onları resme yaklaştırmak isteyenler için de ideal.


20 Mart 2012 Salı

Aşk İksiri


Zaman: 1944
Yer: Napoli’de bir kafe

Biz Donizetti’yi çok severiz. Bizden sayılır, ne de olsa abisi Donizetti Paşa olur. Giuseppe Donizetti’ye ülkemizde operayı kuran insan da diyebiliriz. II. Mahmut sağ olsun, kendisini İtalya’dan getirtti de, adam neredeyse 30 yıl boyunca (ölene dek), bizimle uğraştı; orkestralar kurdu, şancılar yetiştirdi. Eh, kardeşi Gaetano’ya da güzel ilhamlar vermiş, malum.

Aşk İksiri, Gaetano Donizetti’nin 1832 yılında sadece 6 haftada Milano’da bestelediği, 19. yüzyıl İtalyan operasının canlı ve parlak müzikal unsurları ile donatılmış eserlerinden biri. Melodiler serbestçe akıyor, ciddi olsun komik olsun tüm öğeler rahatça anlaşılabiliyor. Bu anlatımdan olsa gerek, günümüzde de çok seviliyor. Berlioz, İtalyan operası için “Bir tabak makarna gibi kolay sindirilebiliyor.” demiş ya, özel ve özlü bir özet…

Konu aslında erkek külkedisi hikâyesi. Zengin ve bekâr bir arazi sahibesi (bu versiyonda kafe sahibi), ona âşık olan çiftçi Nemorino, güçlü asker Belcore ve aşk iksirim var diye bağrınan şarlatan Dulcamara başrollerde ve yaşanan bin türlü trajik olaydan sonra mutlu son.

Dekorun pastelliğini beğendim, mevcut yer sıkıntısında bundan iyisi can sağlığı. Şanda Zıpçı tasarımı kostümleri çok tuttum, efil efil hoştu. Sadece Nemorino daha bir derbeder giyinse rolüne göre daha iyi olurdu.

Gelelim Yekta Kara rejisine… Genel olarak hoşuma gitti. Zaman ve yer, orijinal eserde, 18. yüzyıl sonları, küçük bir Bask köyü. Ama Yekta Kara, bunu 20. yüzyılda Napoli olarak yorumlamak istemiş. Giriş, hoş bir film gösterisi ile başlıyor. Ancak oyunun orta yerinde, neye uğradığımı şaşırdım: “O sole mioo!” söyleniyor. Derhal beynimdeki fareler gıdıgıdı yapmaya başladı. Piyesin ortasında o sole mio da neyin nesi? Yanlış mı duyuyorum, hayal âlemine mi bağlandım?

Şu bana iyi gelmiyor: Halka (!) ineceğim diye, bu çok temel eserin orta yerine, eserle dönemsel bağlantısı olmayan (bir ekol buna kör alaka derdi) bir napoliten şarkıyı tıkıştırmak olmamış. O sole mio zaten yıllar yıllar evvel görevini ifa ederek halka inmiş, duruyor orada. Oysa eser, kendi döneminde ve kendi motiflerine sadık kalınarak sahnelenmiş olsa, en azından ilk kez görenler için bir referans noktası olabilirdi. Aslında bunu üç adım atlatırsak, böyle eksantrik olma çabaları, halkla dalga geçmek bile sayılabilir. Bunun tercümesi: “Dostum, sen şimdi anlamamışsındır, ben araya ‘o sole mio’yu katık edeyim, ne olur ne olmaz; bari bir İtalyan operası izlediğini anlamış olursun.” Operada rejinin yorumu hassas bir konu. Bazı yorumlara hayran olabiliyor insan ama bazıları da olmuyorsa olmuyor. Farklı yorum konusunda beğendiğim son örnek, 2009 yılında Recep Ayyılmaz’ın sahneye koyduğu Orphée ve Eurydice idi.

Aşk İksiri’ndeki favori karakterim ise düzenbaz Dulcamara. Canlandıran Kevork Tavityan çok başarılıydı. Oyunun bir yerinde sahne önüne inerek, yanımızda oturan ülkemizin yetiştirdiği ünlü baritonlardan Mete Uğur’a (Deniz Uğur’un babası) yaptığı doğaçlama reverans görülmeye değerdi. Şarlatan ama değer bilir şarlatan…

Özgün Adı: l’Elisir d’Amore
Libretto: Felice Romani
Dünya prömiyeri: 12 Mayıs 1832, Teatro della Canobbiana, Milano
Türkiye prömiyeri: 1 Ekim 1952, Ankara.

7 Mart 2012 Çarşamba

Jean-Christophe



Akut tonsillite ilaveten “Şubat Ayı Gribi Sürüm 2”yi* bol alevli şekilde geçirirken, gözümü aralayabildiğim bir anda, dörtte üçünü okuyup bıraktığım Leyleklerin Uçuşu’nun gözünü bana diktiğini fark ettim. Güç bela kalkıp masamdan aldığım kitapla birlikte 1 saatlik bir uykuya daha dalmışım. Neyse, uyandığımda hala -epey yakından- beni izlemekte olduğuna göre şansım kalmamıştı, kaldığım yerden devam ettim ama böyle bir devam etme yok, çakılı kaldım, meğer kitabı tam da çözülme noktasında bırakmışım.

Benim “Jean-…”ya oldum olası sempatim var. Jean-Luc (genel), Jean-Baptiste (Koku’daki), Jean-Philippe (Fransızca öğretmenim),  Jean-Charles (favorim), Jean-Jacques (Goldman olan, eskiden hastasıydım)… Burada söz konusu olan ise Jean-Christophe. Jean-Christophe Grangé. İsmiyle bir set ileride başladı. İsmini ilk Taş Meclisi filmiyle duymuştum, kitabı filme uyarlanmıştı. Sonrasında ise, kaç zaman önce Peluş, ‘hangi kitabını getireyim’ diye sormuş, ilk kitabı hangisiyse onu istemiştim. Kitabın kapağını açtığım anda, “Pour Pelin” (Pelin için) yazısını görüp ‘etme, eyleme, imzalı kitabı bana verme’ diyerek kitabı iade etmiş, sonraki internet sipariş listeme almıştım.

Jean-Christophe Grangé
Çok sürükleyici ve zeki bir polisiye. Müthiş bir kurgu, çok canlı tasvirler ve her an gerilimli bir macera… Leyleklerin göç yolundaki suç, para, şiddet, sevgi, güç ama daha önemlisi kendini keşif. Aslında kitap büyük bir araştırmanın ürünü bence, kayıp leyleklerin peşinden giden Louis’in geçtiği her ülkeyi –Belçika’dan Bulgaristan’a, İsrail’den Afrika cangıllarına, İsviçre’den Hindistan’a– gözümde canlandırabildim; çeviri olmasına rağmen çok etkilendim, Grangé’yi bir kez daha takdir ettim ve hayran oldum. Bunun dışında, teması zaten sıra dışı. Sonlara doğru ‘vay be, yok artık, bu da mı!’ diyerek okudum.

Böylesi hayal güçlerinin varlığını bilmek beni acayip besliyor, çok mutlu oluyorum. Polisiyede esasen EA Poe çocuğuyum ama Grangé de beni içine çekmeyi başardı; kesinlikle ayrı bir ekol olduğunu düşünüyorum.

61 doğumlu, aslen gazeteci Grangé, kitabı 94’te yayımlamış. Türkçe ilk baskısı ise 2002’de çıkmış, ben 30. baskıya nail oldum yani, o kadar. Yenilerde kitabın sekiz bölümlük dizisi çekilmiş Güney Afrika’da, yönetmen Jan Kounen. Bu yaz ekranlarda olacakmış, hemen yaz gelsin!

Resimler diziden ilk kareler… Bir de şunu merak ettim: Sarah, hamile mi? Bence öyle...
* Bu, aslen Domuz Gribi Sürüm 2 imiş. Sağlık Bakanlığı'nın isteği ile dillendirilmesi istenmemiş, ben de yeni öğrendim.

25 Şubat 2012 Cumartesi

Bran


Son zamanda dolaşımda iki tür hacı var bence: 1. Kendini tavaf eden hacı, 2. Adanmış hacı. Birincisi haz eksenli doymuş benlik. İkincisi pozitif psikolojiye de hizmet eden adanmışlık ve derinlik…

Birincisinin dikkati çok eksik, statik şeyleri zor bulur => Kitap okumak.
İkincisinin ise anları parçalanmamıştır, meraklıdır => Kitap okumak.

Birincisi tüm bu kalabalık benliklerinin içinde öksüz => Küslükten çekinmez.  
İkincisi kendini ait hisseder, insanı gerçekten sever, anlamlandırır => Küslükten çekinir => Semavi dinler bin yıldır söylüyor bunu zaten.

Kendini tavaf edenler kendini bulsun, ben ona karışmıyorum. Ama adanmış biri varsa o da Branford Marsalis’tir. Adamın sadece müziğine değil, hayat felsefesi ve duruşuna da hayran biri olarak, önce mevcut dolaşım analizini ortaya koymam gerekiyordu. Sadece müziğini, konserini söylemek, olayı hafif müzik kıvamına getirmesin babında.

Hem okullu hem aileden alaylı, üç Grammy'li, besteci, yapımcı ve aynı zamanda ögretmen… “Doymuş benlik bu ya!” denmesin sakın. Pekiyi niye adanmış? Miles Davis, Herbie Hancock gibi efsanelerle çaldı. Cazdaki performanslarının yanı sıra saygın klasik müzik topluluklarına eşlik etti, ediyor. Çok geniş repertuarı var. Öyle bir sanatçı ki, blues, funk dahil her müzik türünde harikalar yaratıyor. Marsalis Jams Programı ile, ünlü caz gruplarını, üniversite ve liselerde öğrencilerle buluşturup caz eğitimine katkıda bulunuyor. Katrina Kasırgası sonrasında, sanatçı arkadaşlarıyla “New Orleans Habitat Müzisyenler Köyü”nü oluşturup mağdurlara barınma olanağı sağladı. Köyün merkezinde de eğitim ve çalışma amaçlı alanlar ile bir kayıt stüdyosu içeren Ellis Marsalis Center for Music”i kurdu. Böyle de insansever…

Şundan çok etkilendim: "… çağdaş bestecilerin sıradışı yapıtlarını seslendirmedeki becerisi, İskoç besteci Sally Blemish’i de etkilemiş olacak ki, 2006’daki North Sea Caz Festivali’nde Marsalis’i 'The Imagined Sound of Sun' adlı yapıtını seslendirirken dinleyen besteci, 'Under the Wing of Rock' yapıtını sanatçının seslendirmesi için alto saksafona uyarlamış, yeni düzenlemenin prömiyeri 2009 Ocak'ında Celtic Connections Festivali'nde gerçekleşmişti."(*)


Under the Wing of Rock, geçen Perşembe akşamı gerçekleşen Borusan Filarmoni Orkestrası (BİFO) & Branford Marsalis konserini de açan eserdi. Toplam 14 dakika sürecek olan parçanın daha ilk dakikalarında, Marsalis’in notasını çevirmek amacıyla sehpasına ufak bir dokunuşu, sehpa ve notaların sahne üzerindeki geniş çiçek topluluğunu da aşarak, perendeler eşliğinde, protokolün tam önüne düşmesine neden oldu. Öndeki izleyicilerden üçü derhal kalkıp sehpayı birleştirerek notalarla yukarı uzattılar. Bu arada BİFO, sempatik şefleri Sascha Goetzel liderliğinde tüm ihtişamı ile çalmayı sürdürüyordu, ancak ortamın toparlanamaması üzerine, Marsalis çok kibarca işaret etti ve Orkestra durdu. Marsalis, durumdan o kadar mahçuptu ki, tam o anda kopan büyük alkış imdadına yetişti. Özür dilerim ama o nasıl tüyden bir nota sehpasıdır, adamcağız parmağının ucuyla dokundu, profilden olaya hakimdim yani… Ama sonrası çok görkemli şekilde ilerledi. Daha evvel hiç dinlemediğim eserleri yine Marsalis’ten öğrenmek muhteşem bir duyguydu, çünkü hepsine ayrı bir ruh kondurdu. Orkestra ve Şef inanılmaz istekli çaldılar ve bu durum bize tamamen geçti.

Konserde çalınan eserlerden John Williams’in Escapades’inin ilk bölümüne aşık oldum, bunu Benedict Cumberbatch’in Sherlock’taki takip sahnelerinde kullansınlar lütfen. Spielberg’in Catch Me If You Can filminin de müziğiymiş. Bran’in bu konserdeki performanslarından hiçbirini youtube’da bulamadım, ama çok sevdiğim başka bir yorumunu paylaşayım: Rus besteci Mussorgsky'nin ünlü eseri "Bir Sergiden Tablolar"ı çalıyor...

Borusan’ın programları hep yüksek kalibre oluyor ama Marsalis’i getirdiği, çıktığı anda tükenen biletlere rağmen, bana ve sevgili arkadaşım Şeb’e yer sağladığı için Borusan Kültür Sanat Genel Müdürü Ahmet Erenli’ye özel teşekkürü borç bilirim. Borusan, çıtayı daha nasıl yükseltebilir, bilemiyorum.

(*) BİFO 2011 – 2012 | Şubat kitapçığından…

20 Şubat 2012 Pazartesi

BirdDay

BirdDay, Merve Şendil, 2012
1980’li yılların sonlarındayız. 329/3’te ikamet ediyoruz. İki kat üstümüzde Gönenç Teyzeler, Savaş Amcalar oturuyor. Merve ve Bora’nın annesi ve babası… Gönenç Teyzenin, lise dönemindeki sürme çekme hikayeleri (daha çok bunları anlatma biçimi), Savaş Amcanın hem yüksek işlevli balıkçı hem müzisyen kimliği ve o güzel sesi her daim aklımdadır. Biri benden bir, biri üç yaş küçük olan Merve ve abisi Bora… O zaman için yaramaz addediliyorlar. Babamın deyişine göre, biri çok sevdiğim kırmızı bisikletimin çok sevdiğim çıkartmasını, diğeri de lastikleri süslediğim parçaları arada sırada ödünç alırlarmış… Babam da kapının göz deliğinden bakıp kendilerine “ce ee” dermiş… Görmedim ben, Babam dedi. Ne kadar naif zamanlardı…


Şimdi ise, bir cumartesi akşamı Mısır Apartmanı’nın dördüncü katında, Merve’nin dördüncü kişisel sergisinin açılışındayız. İçeri girdiğimizde bizi karşılayan çilek avize ve gökteki bulutlar, sonra masa ve yerdeki bulutlar, beni derhal heyecanlandırıyor. Sonrası ise sizi tamamen içine saran, sarmalayan çalışmalar, yerleştirmeler…

Sevgilisiyle gittiği bir lokantada kurguladığı kısacık bir ana şahitlik ediyoruz. Yemek yedikleri masanın yanındaki masada beliren iki kuş kafesinin tetiklediği bir düş ve biz bu düşün gerçekliğini karşımızda görüyoruz, içine giriyoruz. Tüm çalışmalar örgü, düğümle tek tek, ilmek ilmek geçilmiş. Çilek avizede 800’den fazla çilek örülmüş! Çilek avize, galeri sahiplerini de çok sarmış olacak ki, kırmızı şarabımıza nefis çilekler eşlik ediyor. Benim sonraki favorim ise kuş eller…

Mısır Apartmanı’nın heybetinden mi, yoksa yüksek tavanlı binalardaki ısıtma fenomeninden midir bilinmez, birkaç saat sonunda iliklerimize kadar donmuştuk; çıkışta Dilek Pastanesi’nde içtiğimiz salep çok iyi geldi.


We love you Merve! Yaratıcılığının sınırlarını göremeyeceğimize, sınır tanımayarak devam edeceğine ve “uçmak için uçacağına” eminim.

BirdDay, 31 Mart’a kadar Pi Artworks Galatasaray’da.