2 Aralık 2015 Çarşamba

Cecilia Bartoli

İtalyan şancı, Cecilia Bartoli.


Bundan 10 yıl önce Berk, “Cecilia Bartoli İstanbul’a geliyor, hemen bilet almam lazım!” diye deli deli haykırdığında, “Kim ki bu?” şeklinde Avrupa Yakası Burhan Abi konuşması yapmıştım. Geçen zamanda ben de büyük hayranlarından biri oldum.

Dünyanın tartışmasız en iyi seslerinden biri olan ve sempatikliğiyle de gönüllerde taht kuran Cecilia Bartoli tek konser için Barcelona’daydı. Ne şanstır ki ben de oradaydım ve Barcelona’ya gittiğimin ertesi günü, 3 Kasım’da onu canlı dinleme şansına Loni’yle beraber eriştik.
Hevenk hevenk dolaşmaca, 3 Kasım 2015, Barcelona.
Sabahtan şehir merkezinde birkaç saatlik bir yürüyüş turuna katıldık. Avrupa’nın düz ayak zemininde bu yürüyüş turlarını seviyorum, özet bir fikir vermiş oluyor bulunduğunuz şehir hakkında. Her ne kadar dolaştığımız yerlerde yıllar önce de zıplayarak dolaşmış olsam da böyle güzel bir bahar havasında gezinmek mükemmel oldu.
Doğal olarak tüm binalarda Katalunya bayraklarını görüyorsunuz. Şu sokağın duvarındaki resimli plakalara da bayıldım.
3 Kasım 2015, Barcelona.




O günlerde Barcelona’da ne var ne yok diye şöyle bir bakmıştım. Özellikle de bir opera görmeyi istiyordum. Maalesef bulunduğum tarihlerde Katalan Operası tembellik etmek istemiş. Opera göremeyince ikincil favorilerime bakayım dedim ve uzun aylar boyunca devam eden bir caz festivali ile Cecilia Bartoli konserini gördüm. Cecilia Bartoli’nin şehirde olduğunu görmek üzerimde en az bir Verdi operası kadar etki yaptı ve büyük heyecan oluştu.
Kolomb'a karşı atlamaca, zıplamaca, sonrasında sangria ile serinlemece. 3 Kasım 2015, Barcelona.


Turdan sonra konserin gerçekleşeceği ve Barcelona’nın en sembolik ve tarihi yapılarından olan Palau de la Música Catalana’ya (Katalan Müzik Sarayı) uğramaya karar verdik. Gişedeki hanım, ‘bilet yok’ dedi. Her yerde de ‘sold out’ yazıyordu. ‘Oldu o zaman’ diyerek gözler/kaşlar Küçük Emrah şeklinde arkamıza dönmüş yolumuza gidecekken, aynı hanım ‘bi dakika’ diye seslendi, yan taraftaki arkadaşıyla bir şeyler konuştu ve 2 kişilik yer açıldığını söyleyerek ekrandan yerleri gösterdi. Sevinç içinde ‘holley’ dedik ve kişi başı 95 euro’dan biletleri aldık. Pahalı diye düşünebiliriz ama İstanbul’daki bazı müzik festivali etkinliklerinden de pahalı değil aslında. Bu etkinlik için Katalanlar bilet fiyatlarını 30 ila 175 euro arasında belirlemişler; bizimki tam medyan oldu.
Palau de la Música Catalana (Katalan Müzik Sarayı), Katalan art nouveau stilinde 1905-1908 arasında inşa edilmiş. Bilemediniz, mimarı Gaudí değil, Gaudí'nin çağdaşı Lluís Domènech i Montaner. İçerisi bir botanik hissi uyandırıyor. Mozaik ve cam başat ürünler. Camdan duvarlar içeriye daha çok ışık girmesini sağlıyor.
Aynı zamanda UNESCO Dünya Mirası listesinde.


Konser başlığı “From Venice to St. Petersburg” (Venedik’ten St. Petersburg’a) şeklinde belirlenmiş. Konser programını beğendim. Vivaldi’lerin yanı sıra Bartoli’nin geçen yılın son çeyreğinde çıkardığı St. Petersburg albümünde bulunan bazı Araia ve Raupach besteleri de programa alınmış. Bartoli’yi ilk kez Rusça seslendirirken duydum. Zaten bu albümündeki iki parça ile de ilk kez Rusça söyledi.
Binada akıl durduran bir işçilik söz konusu. Cam ve vitray işleri mükemmel. Fuayesi de bir o kadar işçilik içeriyor. Kemerlerin kenarlarındaki gül motifli işlere bakar mısınız! (Yukarıdaki 4'lü resim grubunda sağ alttaki resimde)


Bu albüm için Cecilia çok emek verdi. St. Petersburg’daki Mariinsky Arşivleri’nde bizzat araştırma yaparak Çarlık Rusyası’nın 200 yıldır açığa çıkmamış barok müzik hazinelerini ortaya çıkardı. Albüm; 18. yüzyılda, üç Rus çariçesinin (Anna Ioannovna (Büyük Peter’in yeğeni (Avrupa ‘Büyük’ diyor, biz ise ‘Deli’ Petro), 1730-40), Elizabeth (I. Katerina ve I. Petro’nun (‘deli’ olan) kızı, 1741-62) ve II. Katerina (‘Büyük Katerina’ olarak da biliniyor, 1762-96)) Rusya’nın batı kültürünü özümseme ve opera sanatını Rusya’ya getirme çabaları kapsamında oluşmuş çalışmalardan aryaları içeriyor. Bunun için de Ruslar, İtalyan ve Alman bestecileri ülkelerine davet ederek birçok opera müziği bestelenmesini sağlamışlar. Bu besteciler arasında Domenico Cimarosa, Francesco Araia (Rus dilinde yazılmış ilk operanın bestecisi), Hermann Friedrich Raupach, Vincenzo Manfredini, Domenico Dall’Oglio ve Luigi Madonis var.
Cecilia Bartoli'nin konser sonunda trompetçi ile atışması çok hoştu. İnsan sesinin nasıl mükemmel bir enstrüman olduğunu kanıtladı. 3 Kasım 2015, Barcelona.


Katalan Müzik Sarayı tıka basa doluydu. Sanırım benim dışımda da pek az turist vardı. Yerimiz ana salonda ve iyi bir noktadaydı.

Performans çok iyiydi. Bartoli’ye konserde, albümünde de çalan I Barocchisti Orkestrası ile İsviçreli şef Diego Fasolis eşlik etti. Esasen mezzosoprano olarak tariflense de soprano seviyelerine çıkabilen çok özel bir enstrümana sahip, yetenekli ve titiz bir sanatçı. Konserin ilk yarısında giydiği beyaz ve ikinci yarısı için seçtiği turkuaz elbiseleriyle de göz alıcıydı. Kilo bazı insanlara yakışıyor kanımca.
Cecilia Bartoli, şef Diego Fasolis ile konser sonunda selama çıkarken, Katalan Müzik Sarayı, 3 Kasım 2015, Barcelona. 


Sadece şanla ara da verilen bir konserde seyirciyi canlı tutmak meseledir. Ama Bartoli her zamanki sempatikliğiyle tüm konseri ayakta tutmayı başardı ve bise de geldi. Konser sonunda sahneye Rus kalpağı ile çıktı, esprili bir hareketti. Aynı kalpak albümünün de kapağı.
Cecilia Bartoli, Rus kalpağı ile...
Konser sonrası Palau'nun bistrosunda harika birer şarap içerek, sağlıklı? tapaslardan otlandık.
Katalan Müzik Sarayı, 3 Kasım 2015, Barcelona.
Ölmeden önce yapılması gerekenler listesine "Bartoli'yi canlı dinlemek" de eklenmeli.

Garipliğime verilecek ama Bartoli deyince aklıma ilk Cecilia değil de langır lungur tenisiyle -neyse ki emekli olan- Fransız tenisçi Marion Bartoli geliyor. Nasıl acayip bir servis ve kortta ısınma stili vardı ya...

15 Kasım 2015 Pazar

Hansel ve Gretel'in Öteki Hikayesi

Hansel ve Gretel'in Öteki Hikayesi oyun afişi, Oyun Atölyesi, 31 Ekim 2015.
Fazıl Say'ın seçim sonrası çizdiği çerçeveye katılıyorum. Kendi açımdan aynı yolu izleme taraftarıyım. Ve buyrunuz 31 Ekim'de gittiğimiz bir başka oyuna...

Hansel ve Gretel'in Öteki Hikayesi. Öteki hikayeleri, madalyonun öteki yüzünü ya da öteki düşünceleri daima önemsedim. Önyargıdan hep çekindim, diğer yüzleri araştırma gayretinde oldum. Etiketlemekten kaçtım, etiketleyenleri ya da etikete göre pozisyon alanları da daima anladım. Yanıldığım oldu mu? Elbette ki olmuştur; yüzde yüz eminlik de yanılgıya düşmekle eş bana göre. 

Annem, Bilginer'in tiyatrosuna uzun süredir gitmek istiyordu. En son hep beraber canımız Nurhan Damcıoğlu ile mi gittik ne? Hatta ben arabayı kullanırken trafiği yarmak amacıyla Nurhan'ın kornaya abandığı sahnelerde de biz bir oyun çeviriyorduk sanırım. 

Oyun Atölyesi'nin internet sitesinde son sırada kalan birkaç biletten üçünü aldım. Bize bu aktivitede Esra da eşlik etti, güzel bir akşam geçirdik. Arabayla karşıya geçtik. Şanslıydık cumartesi akşamı Oyun Atölyesi'nin yakınında bir otoparkta yer bulabildik. Oyunun başlamasına daha süre olduğundan, tiyatronun kafesinde kötü şeylerle (tabii ki patates ve hepsi kızarmış diğer şeyler) biralarımızı yudumladık.
Hansel ve Gretel'in Öteki Hikayesi'nde Betty rolünde Ayça ve Bobby rolünde Salih. Oyun Atölyesi, 31 Ekim 2015.
Aslında iki kardeş gidilesi bir oyunmuş. Can'la gitsek epey bir anlamlı olurmuş. Gerçi bizim aramızda sır yok ama olsun. Bu bir Neil LaBute hikayesi ve birbirlerinden ne kadar farklı olsalar da hayatın bir şekilde birlikte kalmaya zorladığı bir abla-kardeşi anlatıyor.

Abla Ayça Bingöl, kardeş ise Salih Bademci tarafından canlandırılıyor. Ayça Bingöl'ü anlatmaya gerek yok. Salih Bademci'yi ise birkaç kez Ulan İstanbul dizisinde izlemiştim. Dizilere bağlanamayan ben fena bulmamıştım izlediğim bölümlerini ama ne oldu? Bitti herhalde. 

Amerikan tiyatrosunun ajan provokatörü olarak nitelendirilen yazar Neil LaBute, provokatif anlatımı seviyor. İyi ki de seviyor, seyirciye iyi görüneyim diye bir kaygısı yok. Laylay bir ortam ve bol gülme ihtiyacınız varsa, bu oyuna gitmeyin. Zira komik ögeler barındırsa da LaBute'ın 2011 yılında yazdığı bu oyunun zorlayıcı bir tarafı olduğu da gerçek.
Hansel ve Gretel'in Öteki Hikayesi'de Salih Bademci & Ayça Bingöl. Oyun Atölyesi, 31 Ekim 2015.
Oyun, fırtınalı bir akşamda iki kardeşin, ablanın kardeşi çağırdığı orman evinde buluşması ile başlar. Betty, sanat fakültesi dekanıdır. Kardeşi Bobby ise orta halli marangoz. Birisi entellektüel, diğeri maço kanadı temsil eder gibidir. Betty'nin kardeşini çağırma nedeni, öğrencilerinden biri olan kiracısının bıraktığı kitapları kolilemesi için yardım etmesidir. Ama iki kardeşin geçmişi çok sorunludur; her bir araya gelişlerinde didişirler ve yine öyle olur. Gök gürültüleri altında edilen kavga derinleştikçe bazı şeyler su yüzüne çıkmaya başlar: Bobby, Betty'nin bu sözde kiracı ile gönül ilişkisini ortaya koymuş olur. Böylelikle, bir anda evli ve iki çocuklu Betty'nin hiç beklemediğimiz bir yüzünü görürüz. O zamana kadar oyunda yapıştırdığımız tüm etiketlerin ve varsayımlarımızın alt üst olduğunu fark ederiz.

Oyun 'ahlak' kavramını epey bir tartışıyor. Aslında Bobby'nin tüm maçoluğu, hatta homofobikliğine rağmen, ahlak kurallarına nasıl bağlı olduğunu ve ablası ile keşfettikleri karşısında nasıl ikileme düştüğünü izliyoruz. Ablasının ise tüm göz alıcı ve hayranlık uyandırıcı hayatına rağmen nasıl mutsuz olduğunu ve hayatın onu nasıl esaslı bir yalancı haline getirdiğini görüyoruz. Yine de kan bağı oldukça etkilidir ve Bobby kendisini çok yalnız hisseden ablasını sarar sarmalar ve onu anlamaya çalışır. Sonuçta 'gerçek' dediğimiz şey de suya düşer, zira herkesin gerçeği başkadır.

Salih Bademci
Dekor çok yerindeydi. Ayça Bingöl hamile hamile iyi performans sergiledi, oyun gereği bile olsa sigara içmeyeydi iyiydi. O kadar şiddetli sahnelere de karnındaki ikiz bebekler 'N'oluyo ya dünya niye bu kadar hareketli?' dememişlerdir umarım. Salih Bademci'nin oyunu bana Ayça Bingöl'e göre daha gerçek geldi. Oyunun yönetmeni Ali Altuğ, Ayça Bingöl'ün eşi bu arada.

Gidin izleyin diyorum ama acele edin son oyunlar bunlar, Kasım sonu itibariyle bitiyor. E izin verelim Ayça Bingöl biraz da sessiz hamilelik geçirsin, değil mi ama? Oyun yaklaşık 90 dakika ve tek perde.

Neil LaBute bu aralar ülkemizde meşhur. İKSV Salon'da Some Girl(s) (Özel Kadınlar Listesi) adlı oyunu yenilerde sahnelenmeye başladı. Neyin nesiymiş bu yazar derseniz, bu oyun da bir seçenek olabilir.


Özgün Adı: In a Forest, Dark and Deep
Yazan: Neil LaBute
Çeviren: Haluk Bilginer
Yöneten: Ali Altuğ
Dekor/Kostüm: Barış Dinçel
Müzik: Tolga Çebi
Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan
Oyuncular: Ayça Bingöl, Salih Bademci

1 Kasım 2015 Pazar

Şekerpare

Şekerpare, Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 29 Ekim 2015.


Seçim sonuçları: Algı, boyut, Kafka, Poe, insan ve saire... En iyisi 29 Ekim'de bizimkilerle gittiğimiz yeni oyunu yazayım.

Engin Alkan çok başka bir adam. Bu sefer de Yavuz Turgul'un yazdığı ve Atıf Yılmaz'ın çektiği 1983 yapımı Türk sineması klasiği Şekerpare'yi tiyatroya uyarlamış. Sadece oyunlaştırmamış bir de müziklemiş. Güzel bir iş çıkmış ortaya.
Şekerpare film afişi
Müzikal, Şehir Tiyatrolarının Kağıthane'deki Sadabad Sahnesi'nde. Kişi başı 12TL'lik biletlerimizi internetten aldım. Biraz geciktiğimden yan yana üç yer bulamasam da orada birleştik, sorun olmadı.
Şehir Tiyatroları Sahnesi'nde bir evlenme teklifi, 29 Ekim 2015.
Adınızı bilmiyoruz ama sizlere mutluluklar diliyoruz.
Salon çok doluydu. Dolu salonları görünce -bana ne oluyorsa- içimde bir hoşluk oluşuyor. Yerlerimize oturmuş oyunun başlamasını beklerken sahneye bir adam çıktı. Dedim ki 'Herhalde oyun bir anlatıcı ile başlıyor.' Ama öyle olmadı. Çıkan kişi bizim gibi izleyicilerden biriymiş ve kısa bir girizgah yapıp salonda oturmakta olan sevgilisi için "Sevgilim bir sanat aşığı, o yüzden buradan seslendim" dedi ve evlenme teklif etti. Hınca hınç dolu (600 civarı kişi) salonda alkış koptu tabii. Bu anlamlı 29 Ekim'de bize de hoş bir sürpriz oldu. Ardındansa oyun, çalgılar çengiler eşliğinde başladı.
Şekerpare, Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 29 Ekim 2015.



19. yüzyıl İstanbul'undayız. Halkı haraca bağlamış olan Komiser Ziver'in karakoluna tayin olan saftirik Bekçi Cumali, Galata'nın genelevindeki güzellik Şekerpare'ye aşık olur. Ziver ise evde de rahat durmamaktadır ve evlatlığını hamile bırakmıştır. Durumu haliyle karısına ve baldızına anlatamayan Ziver, Cumali'yi türlü oyunlarla evlatlığına yamamaya ve böylelikle kendini aklamaya çalışacaktır. Fakat her şeyden haberi olan genelev sahibi Letafet ve hayli yetenekli kızları Cumali'yi de yanlarına alarak Ziver'e bir oyun oynar.
Şekerpare, Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 29 Ekim 2015. Hurşit ile Ziver didişirken.
Müzikler bir harika, bu kadar mı güzel oturtulur oyuna. Dönemin longa, sirto ve zeybekleri kullanılmış; hepsi bildik ezgiler. Bunların üzerine sözleri de Engin Alkan yazmış. Oyuncuların çoğu belli ki müzikal oyuncuları. Sesler bir harikaydı. 

Kostümler ve koreografi hoşuma gitti. Dekor tasarımını pek tutmadım. Dönen platformla yakalanan hareket tamam ama genelinde zayıf kalmıştı dekor. Danslar güzeldi. Engin Alkan, ne güzel dans ediyorsun ya! 10 parmağında 10 marifet... Yazıyor, yönetiyor, oynuyor, dans ediyor, şarkı söylüyor. Bir de genelevdeki kızlardan Safinaz'ın dansları çok iyiydi. 
Şekerpare, Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 29 Ekim 2015.
Alkan, oyun kitapçığında bu oyunu ele alma nedenlerini anlatırken şöyle demiş: "... Mizaha ihtiyacım var: Şu hayatta yalnız olmadığımı, tüm farklılıklarımıza rağmen diğerleriyle canımızın aynı yerlerinden acıdığını görmeye ve göstermeye ihtiyacım var. Korkularımı paylaşmaya, öfkemi sağaltmaya, toplumsal şizofreninin yarattığı heyelandan kurtulmak için, ait olduğum kültürün köklerine sımsıkı tutunmaya ihtiyacım var..." Helal olsun, mükemmel özet. Öfkemizi sağaltmalıyız, çok doğru!

Bu tarz müzikal komediler, bence toplumun tüm kesimlerince beğeniliyor. Zaten salonda her kesimden insanı görmek mümkündü ve bu çok hoştu. 
Şekerpare, Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 29 Ekim 2015.
Oyun uzun, 23:40'ta bitti: 2 perde - 3 saat. Eğlence sabit ama içeriğini çok da hopbidi sanmayın. Günümüze çok yerinde göndermeler yapılıyor. 19. yüzyılda geçse de içerik çok berrak ve yakın gelecek size.

Oyundan hoşuma giden replikler:
"Hurşit!" (Komiser Ziver'in haraçlarını toplattığı yardımcısının adı bile gülmeme yetiyor. Gerçi ben Hurşit Yenigün ve arkadaşları ile gemide çektikleri klibe de çok gülerdim.)
"Oruvaar! (Au revoir-Fransızcada 'görüşmek üzere' anlamına gelir) Alı var moru var!"
"Point yap" (Buna çok güldüm: Komiser Ziver, Hurşit'in kendisinden gizli botunun altına sakladığı haraç paralarını çıkarmak için davranır. Var gücüyle çekiştirir ama bot bir türlü çıkmaz. Sonunda Hurşit'e 'point yap' der. Yani botun kolay çıkması için ayak parmaklarını ileriye doğru -point aynı zamanda pilates prensiplerinden biri- birleştirmesini ister.)
"Benim adım Letafet, tepem atarsa olurum bir felaket!"
"Eseye vu (Essayez vous-Fransızcada 'oturun' anlamına gelir) Ha?! Kime vu?"
"Haşin erkek sesi yatağında tiz kadın sesi..."
"Biraz nüktedan olur musun lütfeeen!" (Ziver işine gelmediği zaman karşısındakini şaşırtmak için sık sık bunu kullanır.)
"Affet Letafet, sabret cenabet"
"Bi kahveyi bi ordu mu yapazaaaz"
"Bülbülüm kukurikum benim"
"Şikirparem benimm!" (Bekçi Cumali, sevgilisi Şekerpare'ye böyle seslenir.)

Bu müzikalin birçok ödüle koşacağına inanıyorum. Tek bir eleştiri: Güzelce basılmış olan tanıtım kitapçığında oyunun kısa özeti dışında her şey vardı.

Yazan: Yavuz Turgul
Uyarlayan/Reji/Şarkı Sözleri: Engin Alkan
Dramaturji: Sinem Özlek
Sahne Tasarımı: Bariş Dinçel
Kostüm Tasarımı: Duygu Türkekul
Işık Tasarımı: Cem Yilmazer
Müzik/Şef/Klavye: Burçak Çöllü
Koreografi: Senem Oluz
Ses: Metin Küçükyilmaz
Oyuncular: Ziver: Engin Alkan - Cumali: Uğur Dilbaz - Şekerpare: Dolunay Pircioğlu - Hurşit: Aybar Taştekin - Letafet: Tanju Tuncel/Nurdan Gür - Afet: Pervin Bağdat - Peyker/1.Nöbetçi: Zeynep Göktay Dilbaz - Mahmure/3.Nöbetçi: Zeynep Çelik Küreş - Handune: Yeşim Mazıcıoğlu - Galatalı: Ümit Bülent Dinçer - Safinaz: Yağmur Damcıoğlu - Gülnihal: Aslı Menaz - Nevcihan/2.Nöbetçi: Berfu Aydoğan - Nazır Efendi: Cem Baza - Balıkçı/Müştak/Kınalı Yapıncak: Cafer Alpsolay - Terzi/Yüzen Takunya: Volkan Öztürk/Onur Demircan - Şerbetçi/Bedri/Sarı Sansar: Çağlar Ozan Aksu - Peynirci/Polis: Ercan Demirhan - Manav/Polis: Emre Çağrı Akbaba
Prömiyer: 25 Mart 2015, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi, İstanbul.

13 Ekim 2015 Salı

Sessiz Damlalar

Hello darkness, my old friend,
I've come to talk with you again,
Because a vision softly creeping,
Left its seeds while I was sleeping,
And the vision that was planted in my brain
Still remains
Within the sound of silence.

In restless dreams I walked alone
Narrow streets of cobblestone,
'Neath the halo of a street lamp,
I turned my collar to the cold and damp
When my eyes were stabbed by the flash of a neon light
That split the night
And touched the sound of silence.

And in the naked light I saw
Ten thousand people, maybe more.
People talking without speaking,
People hearing without listening,
People writing songs that voices never share
And no one dared
Disturb the sound of silence.

"Fools," said I, "You do not know.
Silence like a cancer grows.
Hear my words that I might teach you.
Take my arms that I might reach you."
But my words like silent raindrops fell
And echoed in the wells of silence

And the people bowed and prayed
To the neon god they made.
And the sign flashed out its warning
In the words that it was forming.
And the sign said, "The words of the prophets are written on the subway walls
And tenement halls
And whispered in the sounds of silence."


Ah tarihi Ankara Garı bunu da mı görecektin? Sessiz damlalarını döküyorsun biliyorum. 
Kelimeler yetersiz kalıyor. Aklıselim allahım.

3 Ekim 2015 Cumartesi

Tuzlu Su

Venere Degli Stracci'nin Paçavraların Venüs'ü adlı çalışması. Beton, emaye, paçavralar, 1967.
1933 doğumlu sanatçı Venüs'ü paçavralarla birleştirmiş. Yani yüksek sanat sıradan yaşama girmiş.
Yükselen paçavra yığını aynı zamanda yükselmekte olan Mayıs 68 Hareketi kalabalığını da temsil ediyor.
27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

14. İstanbul Bienali geçen ay başladı. 13. süne gitmemiştim. Ancak bu seferkinin teması ilgimi çekti: “Tuzlu Su”. Daha gitmeden ne çağrıştırıyor? Foşşş… Attım kendimi Ege Denizi’ne. Neden Ege? Orta tuzlu severim de ondan.

Tuzlu su ne yapar? Fiziksel olarak ferahlatır. Zihinsel olarak boşaltır. Tinsel olarak hafifletir. Mucize gibi bir şey.
Marwan Rechmaoui'nin Sütunlar adlı çalışması. Beton, metal, çeşitli malzemeler, 2015.
1964 doğumlu Lübnanlı sanatçının Beyrut'tan ilham alan heykel çalışması kentleşme ve davranışsal demografi temalarını yansıtıyor. Binalar bombalansa da sütunlar ayakta kalıyor. Pek tabii ki ben de davranışsal olarak kendimi belli ediyorum. 5 kardeş veya dur! 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul










a
Bayramın son günü bu düşüncelerle metroya atladım, vardım Karaköy’e. Biraz hastaydım. Kulaklar az işitiyor, burun tıkalı, tıs tıslıyorum devamlı. 50 dakika gecikmeyle -ne yapayım tam çıkarken bayram için misafir geldi eve- Melih’le buluştuk. Melih pembeli sergi kostümünü çekmiş, ileriden göründü; beklerken camileri gezmiş, hey allahım! Onun da sol kulak dalmaktan kapanmış, iki zayi başladık Galata Özel Rum İlköğretim Okulu’na doğru yürümeye. Hava çok bunaltıcıydı.
Beğendiğim işlerden biri: Alman Grace Schwindt'in Minik Kuşlar ve Bir İblis adlı natürmortu. Deniz tuzu, ahşap masa ve sandalyeler, bakır kazan ve kaseler, gümüş kaşıklar, bale ayakkabısı çorbası, hoparlörler ve ses, 2015. 1979 doğumlu sanatçıya ayrılan bu özel odada 'Kuzey Denizi Rotası'nı söyleyen bir opera duyuyoruz. Kapitalist özgürlük, her şeye kolay erişim, taşınabilirlik sorgulanıyor.
 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Bienal bu sene her yerde. Aslında mekanları semtlere göre bölebiliriz: Beyoğlu, Karaköy, Büyükada ve Kadıköy. Karaköy’deki bir bienal yerleşkesi İstanbul Modern, diğerleri de Rum Okulu’ndan başlayıp sonrasında Minerva Han, Salt Galata, Şişhane şeklinde devam ediyor. Ben bu ‘diğerleri’ kısmını ziyaret etmek istiyordum ama bayram nedeniyle kapalıymış, peh! Hal böyle olunca, direksiyonu İstanbul Modern’e kırdık.
Sarkis'in "2 Su Tankı". Plastik, su, bronz, negatif, neon, 1968. We luv u Sarkis.
27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul
Nikita Kadan, Sığınak. Ahşap, kauçuk, metal, doldurulmuş hayvanlar, kereviz, toprak, 2015.
1982 Kiev doğumlu Kadan, yakında zamanda Ukrayna'daki savaşta harap olan bir tarih müzesini yeniden inşa ediyor.
Arkadaki lastikler ise savaşta kullanılan barikatları temsil ediyor. Doldurulmuş hayvanlar da bizzat o müzeden arta kalanlardan. Sıra dışı bir yerleştirme. Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul
Çok beğendim: Aslı Çavuşoğlu'nun 'Kırmızı'sını. Eskitilmiş kağıt ve el yapımı defterler üzerine Türk ve Ermeni kırmızısı, 2015. 1982 doğumlu Çavuşoğlu'nun yorumuna aşık oldum. Kültür, tarih ve doğa iç içe. Şöyle ki; Ararat kırmız böceğinden elde edilen kırmızı pigmenti gidip Ermenistan'da bulmuş ve 12 gram boyayla dönmüş. Bu koyu kırmızı pigmentten başka bir kırmızı pigmente-Türk bayrağındaki parlak kırmızıya geçişi resmetmiş. Türk kırmızısı varlığını sürdürmektedir, ancak Ararat kırmızısı yok olmaktadır. Geçici olanla kalıcı olanı karşılaştırıyor aslında; zira böcekten elde edilen boya zamanla uçuyor, diğeri ise baki. Mükemmel bir çalışma! 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul


Beğendim: Hollandalı Edgar Cleijne ve Amerikalı Ellen Gallagher kafa kafaya verip bu video enstelasyonunu yaratırlar (2015). Bu ütopik dünyada insanlar ve hayvanlar ayrı yerlerde yaşarlar ve insan ütopik mimaride yaşarken hayvanların, okyanusların ve nehirlerin dünyasından kopuktur. Su basmış ormanda ise hayvanlar yüzmektedir. Yabani gergedanlar ise yeni dünyaya getirilip tutsak edilmiştir. Yüksek teknoloji dünyasında cep telefonlarıyla mutlu olan insanlar artık anormal bir hale gelmiş, adeta amorflaşmıştır. İronik bir temsil ise yukarıdaki resmin sağ üst köşesindeki Londra Hayvanat Bahçesindeki penguen rampası. Bu ikonik mimari çok ses getiriyor ancak penguenlerin ayaklarına zarar veriyor. Teknoloji çok yüksek ama yararı olmuyor.
27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul
Orhan Pamuk'un 8 adet resimli not defteri de Bienalde bir camekanın içinde sergileniyor. Guaj, akrilik, kurşun kalem ve mürekkeple çalışmış. Dikkatimi çeken şey ise 'yalnız' kelimesini neden 'yanlız' diye yazdığı. Bilhassa mı yapmış diye diğer 7 defteri de inceledim ama göremedim. Nobel ödüllü bir edebiyatçı bu hatayı niye yapar? Yapabilir elbette ama Bienalde neden sergiler? 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul
Paul Guiragossian, Annelik. Tuval üzerine yağlıboya, 1975.
27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul
Bu senenin küratörü, İtalyan bir anne ve Bulgar bir babanın çocuğu olan Carolyn Christov-Bakargiev. Bakın 14. İstanbul Bienali’ni nasıl anlatmış: “Tuzlu su dünyada en sık rastlanan maddelerden biri. Vücudumuzdaki sodyum da sinir sistemimizi oluşturan en önemli içerenlerden, bir anlamda hayati önem taşıyan bir sistemi çalıştırarak insanları hayatta tutuyor. Tuzlu su aynı zamanda dijital çağın en yıpratıcı maddelerinden biri. Akıllı telefonunuzu tatlı suya düşürürseniz onu kuruttuktan sonra büyük olasılıkla tekrar çalışacaktır, fakat tuzlu suya düşerse, kimyasal değişimler telefonun bozulmasına yol açabilir. 14. İstanbul Bienali’ni ziyaret ettiğinizde tuzlu suyun üstünde epey zaman geçireceksiniz. Mekânlar arasında, özellikle de vapurlarla yapılacak seyahatlerle, ziyaretçilerin sanatı deneyimleme süreleri yavaşlayacak. Bu da çok sağlıklı, çünkü tuzlu su solunum problemleriyle pek çok başka hastalığın iyileşmesine yardımcı olduğu gibi sinirleri de yatıştırıyor…” 
Rio'lu sanatçı Cildo Meireles'in 'Sahtekar Politikacıları Atmak için Proje Deliği'. Tuval üzerine yağlıboya, 2011. 1948 doğumlu sanatçı kavramsal sanat üretiyor ama bu çalışmasının gerçek olmasını isterdim. Yukarıdaki iki tuval arasında 3 cm var. Yukarısı çok tatlı mavi, aşağısı ise çok tatlı sıcak, magma tabakası aslında. Yer kabuğu her yerden aynı kalınlıkta değil. Brezilya Orta Plato'nun altı ise en ince olduğu yerlerden biri. Sanatçı Brezilya Meclisinin önünde magma tabakasına kadar inen bir delik açılmasını ve sahtekar politikacıların bunun içine atılmasını hayal eder. 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Demek ki tuzlu su teması hakkındaki başlangıç çağrışımlarım gayet yerindeymiş. Hele de ülke ve bölgemizin içinde bulunduğu durumları düşündüğümüzde, herkesin kendini şöyle foşş diye tuzlu suya bırakarak uyanma ihtiyacı yok mu sizce de?
İşte gururumuz, özümüz ve vatan aşkıyla yanmış bir sanatçımız: B. Rahmi Eyüboğlu. İsimsiz kumaş üzerine yağlıboya çalışma, 1972. 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Melih, sağ elin daha aşağıda olacakmış. Melih'in dediğine göre bu resimde ciddi hatalar var, kişilerin elleri hatalı çizilmiş. 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Bienal sonuçta dev bir sanat olayı. Bu sene 1.500’den fazla eser sergileniyor. Farklı mekanlarda olduklarını da düşünürsek en az üç hatta dört gün ayırmak lazım. Sonraki bienal durağım Büyükada olsun istiyorum. Troçki’nin eviyle evin sahilindeki Adrian Villar Rojas’ın The Most Beautiful of All Mothers (Tüm Annelerin En Güzeli) adlı dev hayvan heykelleri serisini çok merak ettim. Hatta bu heykellere sadece fotograflarından bile aşık oldum diyebilirim.
Bozuk duvarları, endüstriyel paslı puslu mekanları seviyorum.
27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Modern çıkışında tuvalette bekleyen kadınlardan biri ‘Oh be bitirdik bienali, bu senelik derdimiz de bitti’ diyerek seviniyordu. Kendine bunu iş edinip dert etmek de ayrı bir ekol olsa gerek… Ne deyim, takdirnamesini (içimden) sundum. Unutmayın, bienal öyle uzun değil, 1 Kasım son gün. Girişler ücretsiz.
Bovling mizansenimiz. İran kökenli Ermeni Sonia Balassanian'ın Taşların Sessizliği adlı yerleştirmesi. Biz mizansen yaptık ama sanatçı esasen bizi fena halde eleştiriyor. Bu kabaca oyulmuş 12 büyük heykel başı Ani Antik Kenti yakınlarında Türkiye sınırının Ermenistan tarafında kurulu taş ocaklarından çıkan süngertaşından yapılmış. Anlatmak istediği ise 1915 olaylarında öldürülen Ermenilere gönderme yapılarak, günümüzdeki şiddetin ve baş keserek öldürme eylemlerinin kınanması. 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Bienaldeki eserlerin açıklaması için duvarlara asılan notlarda çok sayıda kelime, anlam düşüklükleri ile imla hataları vardı. Bu denli büyük organizasyonlarda detaylara -ki buna detay demek de doğru değil- çok dikkat edilmesi gerektiğine inanıyorum. Birçok eserde sanatçıların verdiği İngilizce metinlerden yararlanılıyor; bu çevirilere hassasiyetle yaklaşılması gerekir, zira yanlış çeviri sanatçıyı da üzer. Değer verip vakit ayırıp eserlerin açıklamasını okumak isteyenlere saygı duyulmalı.

20 Eylül 2015 Pazar

Louise

Louise Bourgeois'nın Henriette adlı çalışması. Renkli litografi, iris baskı, 1998.
17 Eylül 2015, Akbank Sanat, İstanbul
Epeydir Melih'le sergi gezmiyorduk. Perşembe işten vakitli çıkınca Taksim'de buluştuk. Meydanda Melih'i beklerken Gündüz Vassaf ile karşılaştım; bunun bir işaret olduğunu o an anladım. Kitap ve dokümanlarla dolu, ağzı açık çıkısını yere bırakmış, sekeye oturmuş, o da benim gibi bekliyordu. Kısaca merhabalaştık. Onu görünce aklıma gelen Pelin (Derviş), ertesi gün beni aramıştı. Aradığını geç gördüğümden cumartesi günü konuşabildiysek de verdiği haber beni çok mutlu etti. Gündüz Vassaf'la konuşmamın bir anlamı olduğunu anlamıştım.

Akbank Sanat'taki sergiye döneyim. Haberlerde Louise Bourgeois'nın (1911-2010) sergisinin açıldığını görünce heyecanlandım. Zira ülkemizdeki ilk sergisiydi. 19:30'da kapandığı için hızlı adımlarla Akbank Sanat'a yürüdük. Giriş ve bir üst katını sergiye ayırmışlar. Serginin adı "Louise Bourgeois: Dünyadan Büyük".
Bu Problemin Şekli Nedir? (Portfolyo), Louise Bourgeois, 19 adet litografi, 1999.
Akbank Sanat, 17 Eylül 2015, İstanbul


Louise Bourgeois, benim aklımda agresif ve provokatif bir sanatçı olarak duruyordu. Bir de döneminin erkek devleri içerisinde kadın olarak kendini kabul ettirmiş bir sanatçı olmasını dikkate değer görüyordum. Aslında "feminist heykeltıraş" olarak ün yaptı ama bu kadar çok yönlü ve içli bir sanatçıyı tek bir damgayla tanımlamak bana yanlış geliyor; kaldı ki anladığımız manada feminist olduğunu düşünmüyorum.
Sergideki en beğendiğim parçalardan biri: Kulak, gravür-suluboya, 2004.
Suluboya hemen de güzelliğini belli ediyor. Biliyoruz ki yaş aldıkça insanın kulağı büyür.
Tam kulak deliğini de muntazaman delgeçle delmiş, hoşuma gitti.
Akbank Sanat, 17 Eylül 2015, İstanbul
Esasen soyadı gibi Paris'te burjuva bir hayata doğmuş diyebiliriz. Anne ve babası Rönesans ve Ortaçağ halılarını restore ederek hayatlarını kazanıyorlardı. Choisy-le-Roi'daki atölyelerinde onardıkları halıları, Paris'in merkezindeki galerilerinde satıyorlardı. Kendisinin sanata yatkınlığı da, annesinin onarımda olan bir halının kayıp parçası için uygun çizim yapmasını istemesi ve onun da kayıp bölüm için başarıyla bir çizim yapması sonucu ortaya çıkar.
Siyah ve Mavilerin Şarkısı, Louise Bourgeois, litografi ve tahta baskı, 1989-1996.
Akbank Sanat, 17 Eylül 2015, İstanbul


10 yaşlarındayken babasının kendisi ve kardeşine İngilizce öğretmesi için tuttuğu İngiliz öğretmeninin sık sık babasının yatağına uğradığını görür. Tanıklık ettiği bu ihanet sonraki hayatını ve de sanatını şekillendirir.
Louise Bourgeois, İngilizce öğretmeni ve babasının sevgilisi
Sadie Gordon Richmond ile Bievre Nehri'nde, 1922.
Allah seni davul etsin Sadie, yıktın Louise'i!
18'ine geldiğinde Sorbonne'da Matematik okumaya başlayan Bourgeois, annesinin ölümüyle Matematik'ten Sanat bölümüne geçer. Babası modern sanatçıların işe yaramaz takımı olduğuna inandığından finansal desteği keser. Louise de okuldaki Amerikan öğrencilere Fransızca derslerde tercümanlık yaparak masraflarını çıkarır. Sonra Fernand Leger'nin stüdyosuna girer ve Leger ona ressam değil, heykeltıraş olduğunu söyler. 
Metamorfoz, Louise Bourgeois, gravür, 1999.
Akbank Sanat, 17 Eylül 2015, İstanbul
Ardından babasının halı galerisinin yanında baskı işleri satmak üzere bir dükkan açar. Ticarete atıldığından babası finansal desteğini bu sefer esirgemez. Bir gün içeri Amerikalı sanat tarihçisi Robert Goldwater girer ve bir Picasso posteri satın alır. Oradan buradan konuşurlarken evlenirler. Yıl 1938'dir ve deniz yoluyla New York'a giderler. Louise NYU'da sanat profesörü olarak kariyerini sürdürür. 
Kötü Anne, Louise Bourgeois, litografi, 1997. Akbank Sanat, 17 Eylül 2015, İstanbul
Şöyle yorumladım: Kadın ikizler, hatta üçüzler burcu; çocuk meme istiyor, kadın ruh hali nedeniyle emzirmiyor.
"Fransız değil, Amerikalı bir sanatçıyım." diyen Bourgeois'nın işleri Amerikalı çağdaşları Pollock ya da Warhol'a hiç mi hiç benzemez; o kadar ki Bourgeois bunları maço sanat olarak dışlamıştır. Ama ben hem kendisini hem de dışladığı Warhol'daki gösterişi sevebiliyorum. Demek ki hepsi bir şeyler sunabiliyor izleyiciye. 
Çiftler, Louise Bourgeois, litografi, 2001. Akbank Sanat, 17 Eylül 2015, İstanbul.
Bu çalışma Louise'in metafizik algısını harika yansıtıyor. Bize adeta düşlerimizi getiriyor.
Sergiye görmeyi umduğum bronz ve amorf formlu plaster heykelleri ile farkını ortaya koyan sanatçı, değişik form, materyal ve ölçeklerle çalışarak figür ve soyut arasında yönünü bulmuştur. Alamet-i farikası olan temaları ise yalnızlık, kıskançlık, öfke ve korku.
Çok hoşuma giden parçalardan biri: Karyatid, Louise Bourgeois, litografi, 2001.
Akbank Sanat, 17 Eylül 2015, İstanbul


Demiş ki "Art is a guarantee of sanity" - "Sanat aklıselimin garantisidir". Katılmamak elde değil. Aslında her birimiz -bir kısmımız farkında olmadan- her gün farklı şekillerde de olsa sanatla besleniyoruz ve hayatımıza damlalarca mutluluk katıyoruz.
Pink Days (serigrafi 2008), We Love You (gravür 2000) ve Merci (gravür 1992).
Akbank Sanat, 17 Eylül 2015, İstanbul
Benim gibi beklentisi olanlar için söyleyim: Sergide heykel yok; sanatçının 60 kadar desen, baskı ve gravür çalışmasını görebilirsiniz. 'Bayıldım, hastasıyım' diyemem, içerik biraz zayıf kalmış. 20. yüzyılın efsanelerinden kabul edilen Louise Bourgeois İstanbul'a gelmişken gitmemek de olmazdı tabii. 28 Kasım'a kadar Taksim'e yolunuz düştüğünde kısaca bir göz atmayı düşünebilirsiniz.
Louise Bourgeois, NY 20. Cadde'deki evinde, 1998.
87 yaşında çok tarz ve şirin görünmüyor mu?

17 Eylül 2015 Perşembe

Olimpizm Daima

Milli Atlet Rıza Maksut İşman. Resmin arkasına şunu yazmış:
1944, 19 Mayıs Stadyumu, Ankara. Resmi Çeken: Başbakan Fotografçısı.
Selamlar, bugün 88 oldum.
Rıza M. İşman
Çocukluk mentörüm ve teniste ilk antrenörüm Rıza Maksut İşman ile ilgili Atletizm Dünyası’nda çıkan özel haber ve yaptığımız röportajın linkleri burada:

http://atletizmdunyasi.com/haber/2414-bir-buyugu-yadetmek-riza-maksut 
http://atletizmdunyasi.com/haber/2415-riza-maksut-komple-bir-insandi

Yazıya konu olan mektubun eklerinden birini burada paylaşarak kıymetli Hocamı anmak istiyorum. İnsanlık, sahtekarlık, hakkaniyet, nezaket ve erdem konularında sıkça düşünmek zorunda bırakıldığım son günlerde Hocamın sözleri aklıma geliyor. Öğretileri halen işime yarıyor.

Atletizmde 35 Türkiye rekoru sahibi, ülkemizi Olimpiyatlarda temsil etmiş, Meydan Larousse’a geçmiş; atletizm, bisiklet ve tenise sevdalı bir yaşam süren bu spor insanının ve onun gibilerin değerinin bilindiğini düşünmüyorum. Ölümüne yakın zamanlarda madalya ve kupalarını vermek istediği ve çok büyük emeği olan Galatasaray Spor Kulübü umur etmemişti.

Nice öğrenciler, sporcular yetiştirdi. Sadece sporda başarı değil, komple bir insan olma yolunda onlardan bilgi ve görgüsünü sakınmadı. Kendini onlara vakfetti.

Kadir Has Üniversitesi Spor İletişimi Sertifika Programı’nda bilgilerinden yararlandığım değerli Hocam Attila Gökçe’nin de hep üzerinde durduğu “olimpizm” ruhuna, felsefesine birebir uyan bir kişi tanıdıysam o da Rıza Maksut İşman’dır.

Olimpizm bir dünya görüşü ve yaşam anlayışı. Vücut, zihin ve iradenin tüm niteliklerini çalıştıran ve birleştiren bir yaşam felsefesi. Sporu kültür ve eğitim ile kaynaştıran Olimpizm, çaba harcamanın verdiği mutluluğu, iyi bir örnek sunmanın eğitimsel değerini, sosyal sorumluluğu ve evrensel etik prensiplere yönelik saygıya dayalı yaşam tarzını oluşturmayı amaçlar. Bunu yaparken de insanî erdemlerin ve saygının korunmasına yönelik barışçıl birey ve toplumu hedefler. Detaylı incelemek isteyenler için olimpik aksiyonu da yöneten Olimpik Antlaşma (Olympic Charter) burada.

Yani Rıza Hoca, 12 yaşındaki biz öğrencilerine boşuna “kültür, kültürfizik, müzik” demiyordu. “İnsanda bu üçü birden olacak” derdi, “Bunlar olmazsa komple birey olmaz” diye de eklerdi. Şimdiki ortamımıza, yetişen gençlere ve devlet politikalarına bakıyorum da “kültür, kültürfizik, müzik”in esamesi okunmuyor. Her şey yanlı hale geldi, evrensel normlar hiçe sayılıyor. Dolayısıyla ülkemizdeki gençler ne yaparlarsa kendileri için ve kendi başlarına yapacaklar.

İşte Rıza Hoca’nın “kültür, kültürfizik, müzik” üçlüsünün “kültür” kompartımanına ait yazılarından birisi:
Rıza Maksut İşman'ın 14 Kasım 2000 tarihli mektubunun eklerinden birisi. Resmin üzerine tıklayıp büyütebilirsiniz.
Yazının altındaki el yazısını tam olarak okuyamayan olabilir:
Not: Disiplin nedir. Herhangi bir işin yapılması için o işin ehli olan kişiler tarafından en ileri bilgi ile düşünülüp programlama işi yapacak kişilerin vazifesi o programı harfiyen tatbik etmek mecburiyetinde olması düşüncesi ile, hazırlanmıştır. Aksi taktirde o işi bozacak, bozan kişilere iş teslim edilmez. Kendisi icap eden cezayı görür.
Daktilosunda kaleme aldığı bu metin, bana yazdığı 14 Kasım 2000 tarihli mektubun 3 ekinden biri. Shakespeare, müzik, mimari, hukuk ve teknik gibi konulara dahi değinen yazısının temeli Olimpizmi esas alıyor. Şurası çok çarpıcı: "Kültür, kültürfizik, müzik felsefesi sayesinde insanoğlu disipline edilmiş ve semeresini almış. Buna ters düşenler asırlar kaybedip ve hala da sporun 4 senede bir yapılan Olimpiyat Oyunlarında azimet (hezimet demek istemiş) içinde hüsranla memleketlerine dönerler." 

Ülkemizin sadece spor değil, hemen her alandaki durumu değerlendirildiğinde, disiplinden uzak, 'adam sen de'ci yapı gözlenebiliyor. Bunun için kendimizi daima bilmeli ve eksenimizin kaymaması için her zamankinden çok çaba sarf etmeliyiz.

Belki sonraki yazılarımda mektubun diğer eklerine de yer veririm. İlham vermesi dileğiyle…

3 Eylül 2015 Perşembe

Oliver

Oliver Sacks

"Ilımlı bir tabiatım var, sinirimi kontrol edebiliyorum, açığım, sosyalim, neşeli bir mizahım var, bağlanabiliyorum, kin tutmam ve tutkularımda dengeliyim."

Kötü hastalığa yakalandığını öğrendiğinde, David Hume'un bir günde yazdığı kısa otobiyografisi "My Own Life"da (Benim Kendi Kayatım) geçiyormuş bu. Hoşuma gitti kendini tanımlama şekli. Düşündüm hemen hepsi beni de tanımlıyor ama bir yerde ayrılıyorum: Tutkularımda dengeli filan değilim, olmak da istemiyorum. Dengeli nedir ya? Denge dediğin ne? Tam tersi mengene olmak istiyorum, mengene gibi sıkacağım bu hayatı korkusuzca. Ne de olsa tatavalarla yaşıyoruz.

Oliver Wolf Sacks... Tam zamanlı iki işi var(dı). Biri tıp, diğeri yazarlık ve bence ikisi de insan bilimi. O da kendini Hume'un yukarıdaki cümlelerinin bir kısmına ait hissettiğini, ancak tutkularında aşırı ölçüsüz olduğunu, asla ılımlı bir tip olmadığını, bilakis hiddetli şiddetli olduğunu, tutkularının peşinden delicesine gittiğini söylüyor. İkinci adı boşuna Wolf değil.
Oliver Sacks, Greenwich Village, 1961
İngiliz nöroloji profesörü ve hastalarının insan yönünü ortaya koyan kitaplarıyla çok satanlar listelerinden inmeyen yazar Oliver Sacks 82 yaşında öldü. 

Bir kitabıyla ona bağlanmıştım. Niye bağlandığımı da iyi biliyorum. 30 Ağustos'taki ölüm haberini duyduğumda ciddi şekilde içim yandı. Dünya çok güzel bir varlığını daha yitirdi. Oysa ona daha çok ihtiyacı vardı.

Son zamanlarda okuduğum en etkileyici yazılardan biri. Sacks'in kendi kaleminden 19 Şubat 2015'te New York Times'da yayımlandı. Hume'dan esinlenerek "My Own Life" başlığını verdiği bu yazıyı okuyun. Türkçesini isteyenler ise lütfen buradan.
Oliver, Curaçao Adası'nda yüzerken


Oliver'ın bir hastasıyla yaşadıklarını anlattığı Awakenings (Uyanış) adlı kitabı sinemaya uyarlanmış; filmde hastaya Robert de Niro, Oliver'a da merhum Robin Williams hayat vermişti. 

Oliver'la ilgili diğer anahtar kelimeler: Gay, motorsiklet delisi, yüzme manyağı, yahudi, madde bağımlısı (gençliğinde), CBE nişanı*, piyano, müzik tutkusu, LSD**. Hiçbirini de saklamamıştı.

* Bilim ve edebiyata katkılarından ötürü, Commander of the Most Excellent Order of the British Empire (CBE) - Britanya İmparatorluğu Onursal Mükemmelliyet Önderliği nişanını almıştı.
** Lizerjik asit dietilamidi. Halüsinasyon ve algı bozuklukları yapan, ayrıca ruhi ve fiziki alışkanlık meydana getiren psikodelik uyuşturucu madde. Sacks, bu sayede hastalarını daha iyi anladığını söylemişti.