20 Mart 2012 Salı
Aşk İksiri
Zaman: 1944
Yer: Napoli’de bir kafe
Biz Donizetti’yi çok severiz. Bizden sayılır, ne de olsa abisi Donizetti Paşa olur. Giuseppe Donizetti’ye ülkemizde operayı kuran insan da diyebiliriz. II. Mahmut sağ olsun, kendisini İtalya’dan getirtti de, adam neredeyse 30 yıl boyunca (ölene dek), bizimle uğraştı; orkestralar kurdu, şancılar yetiştirdi. Eh, kardeşi Gaetano’ya da güzel ilhamlar vermiş, malum.
Aşk İksiri, Gaetano Donizetti’nin 1832 yılında sadece 6 haftada Milano’da bestelediği, 19. yüzyıl İtalyan operasının canlı ve parlak müzikal unsurları ile donatılmış eserlerinden biri. Melodiler serbestçe akıyor, ciddi olsun komik olsun tüm öğeler rahatça anlaşılabiliyor. Bu anlatımdan olsa gerek, günümüzde de çok seviliyor. Berlioz, İtalyan operası için “Bir tabak makarna gibi kolay sindirilebiliyor.” demiş ya, özel ve özlü bir özet…
Konu aslında erkek külkedisi hikâyesi. Zengin ve bekâr bir arazi sahibesi (bu versiyonda kafe sahibi), ona âşık olan çiftçi Nemorino, güçlü asker Belcore ve aşk iksirim var diye bağrınan şarlatan Dulcamara başrollerde ve yaşanan bin türlü trajik olaydan sonra mutlu son.
Dekorun pastelliğini beğendim, mevcut yer sıkıntısında bundan iyisi can sağlığı. Şanda Zıpçı tasarımı kostümleri çok tuttum, efil efil hoştu. Sadece Nemorino daha bir derbeder giyinse rolüne göre daha iyi olurdu.
Gelelim Yekta Kara rejisine… Genel olarak hoşuma gitti. Zaman ve yer, orijinal eserde, 18. yüzyıl sonları, küçük bir Bask köyü. Ama Yekta Kara, bunu 20. yüzyılda Napoli olarak yorumlamak istemiş. Giriş, hoş bir film gösterisi ile başlıyor. Ancak oyunun orta yerinde, neye uğradığımı şaşırdım: “O sole mioo!” söyleniyor. Derhal beynimdeki fareler gıdıgıdı yapmaya başladı. Piyesin ortasında o sole mio da neyin nesi? Yanlış mı duyuyorum, hayal âlemine mi bağlandım?
Şu bana iyi gelmiyor: Halka (!) ineceğim diye, bu çok temel eserin orta yerine, eserle dönemsel bağlantısı olmayan (bir ekol buna kör alaka derdi) bir napoliten şarkıyı tıkıştırmak olmamış. O sole mio zaten yıllar yıllar evvel görevini ifa ederek halka inmiş, duruyor orada. Oysa eser, kendi döneminde ve kendi motiflerine sadık kalınarak sahnelenmiş olsa, en azından ilk kez görenler için bir referans noktası olabilirdi. Aslında bunu üç adım atlatırsak, böyle eksantrik olma çabaları, halkla dalga geçmek bile sayılabilir. Bunun tercümesi: “Dostum, sen şimdi anlamamışsındır, ben araya ‘o sole mio’yu katık edeyim, ne olur ne olmaz; bari bir İtalyan operası izlediğini anlamış olursun.” Operada rejinin yorumu hassas bir konu. Bazı yorumlara hayran olabiliyor insan ama bazıları da olmuyorsa olmuyor. Farklı yorum konusunda beğendiğim son örnek, 2009 yılında Recep Ayyılmaz’ın sahneye koyduğu Orphée ve Eurydice idi.
Aşk İksiri’ndeki favori karakterim ise düzenbaz Dulcamara. Canlandıran Kevork Tavityan çok başarılıydı. Oyunun bir yerinde sahne önüne inerek, yanımızda oturan ülkemizin yetiştirdiği ünlü baritonlardan Mete Uğur’a (Deniz Uğur’un babası) yaptığı doğaçlama reverans görülmeye değerdi. Şarlatan ama değer bilir şarlatan…
Özgün Adı: l’Elisir d’Amore
Libretto: Felice Romani
Dünya prömiyeri: 12 Mayıs 1832, Teatro della Canobbiana, Milano
Türkiye prömiyeri: 1 Ekim 1952, Ankara.
Etiketler:
aşk iksiri,
donizetti,
müzik,
opera
7 Mart 2012 Çarşamba
Jean-Christophe
Akut tonsillite ilaveten “Şubat Ayı Gribi Sürüm 2”yi* bol alevli şekilde geçirirken, gözümü aralayabildiğim bir anda, dörtte üçünü okuyup bıraktığım Leyleklerin Uçuşu’nun gözünü bana diktiğini fark ettim. Güç bela kalkıp masamdan aldığım kitapla birlikte 1 saatlik bir uykuya daha dalmışım. Neyse, uyandığımda hala -epey yakından- beni izlemekte olduğuna göre şansım kalmamıştı, kaldığım yerden devam ettim ama böyle bir devam etme yok, çakılı kaldım, meğer kitabı tam da çözülme noktasında bırakmışım.
Benim “Jean-…”ya oldum olası sempatim var. Jean-Luc (genel), Jean-Baptiste (Koku’daki), Jean-Philippe (Fransızca öğretmenim), Jean-Charles (favorim), Jean-Jacques (Goldman olan, eskiden hastasıydım)… Burada söz konusu olan ise Jean-Christophe. Jean-Christophe Grangé. İsmiyle bir set ileride başladı. İsmini ilk Taş Meclisi filmiyle duymuştum, kitabı filme uyarlanmıştı. Sonrasında ise, kaç zaman önce Peluş, ‘hangi kitabını getireyim’ diye sormuş, ilk kitabı hangisiyse onu istemiştim. Kitabın kapağını açtığım anda, “Pour Pelin” (Pelin için) yazısını görüp ‘etme, eyleme, imzalı kitabı bana verme’ diyerek kitabı iade etmiş, sonraki internet sipariş listeme almıştım.
![]() |
| Jean-Christophe Grangé |
Böylesi hayal güçlerinin varlığını bilmek beni acayip besliyor, çok mutlu oluyorum. Polisiyede esasen EA Poe çocuğuyum ama Grangé de beni içine çekmeyi başardı; kesinlikle ayrı bir ekol olduğunu düşünüyorum.
61 doğumlu, aslen gazeteci Grangé, kitabı 94’te yayımlamış. Türkçe ilk baskısı ise 2002’de çıkmış, ben 30. baskıya nail oldum yani, o kadar. Yenilerde kitabın sekiz bölümlük dizisi çekilmiş Güney Afrika’da, yönetmen Jan Kounen. Bu yaz ekranlarda olacakmış, hemen yaz gelsin!
Resimler diziden ilk kareler… Bir de şunu merak ettim: Sarah, hamile mi? Bence öyle...
* Bu, aslen Domuz Gribi Sürüm 2 imiş. Sağlık Bakanlığı'nın isteği ile dillendirilmesi istenmemiş, ben de yeni öğrendim.
Etiketler:
jean-christophe grangé,
kitap,
leyleklerin uçuşu
25 Şubat 2012 Cumartesi
Bran
Son zamanda dolaşımda iki tür hacı var bence: 1. Kendini tavaf eden hacı, 2. Adanmış hacı. Birincisi haz eksenli doymuş benlik. İkincisi pozitif psikolojiye de hizmet eden adanmışlık ve derinlik…
Birincisinin dikkati çok eksik, statik şeyleri zor bulur => Kitap okumak.
İkincisinin ise anları parçalanmamıştır, meraklıdır => Kitap okumak.
Birincisi tüm bu kalabalık benliklerinin içinde öksüz => Küslükten çekinmez.
İkincisi kendini ait hisseder, insanı gerçekten sever, anlamlandırır => Küslükten çekinir => Semavi dinler bin yıldır söylüyor bunu zaten.
Kendini tavaf edenler kendini bulsun, ben ona karışmıyorum. Ama adanmış biri varsa o da Branford Marsalis’tir. Adamın sadece müziğine değil, hayat felsefesi ve duruşuna da hayran biri olarak, önce mevcut dolaşım analizini ortaya koymam gerekiyordu. Sadece müziğini, konserini söylemek, olayı hafif müzik kıvamına getirmesin babında.
Hem okullu hem aileden alaylı, üç Grammy'li, besteci, yapımcı ve aynı zamanda ögretmen… “Doymuş benlik bu ya!” denmesin sakın. Pekiyi niye adanmış? Miles Davis, Herbie Hancock gibi efsanelerle çaldı. Cazdaki performanslarının yanı sıra saygın klasik müzik topluluklarına eşlik etti, ediyor. Çok geniş repertuarı var. Öyle bir sanatçı ki, blues, funk dahil her müzik türünde harikalar yaratıyor. Marsalis Jams Programı ile, ünlü caz gruplarını, üniversite ve liselerde öğrencilerle buluşturup caz eğitimine katkıda bulunuyor. Katrina Kasırgası sonrasında, sanatçı arkadaşlarıyla “New Orleans Habitat Müzisyenler Köyü”nü oluşturup mağdurlara barınma olanağı sağladı. Köyün merkezinde de eğitim ve çalışma amaçlı alanlar ile bir kayıt stüdyosu içeren Ellis Marsalis Center for Music”i kurdu. Böyle de insansever…
Şundan çok etkilendim: "… çağdaş bestecilerin sıradışı yapıtlarını seslendirmedeki becerisi, İskoç besteci Sally Blemish’i de etkilemiş olacak ki, 2006’daki North Sea Caz Festivali’nde Marsalis’i 'The Imagined Sound of Sun' adlı yapıtını seslendirirken dinleyen besteci, 'Under the Wing of Rock' yapıtını sanatçının seslendirmesi için alto saksafona uyarlamış, yeni düzenlemenin prömiyeri 2009 Ocak'ında Celtic Connections Festivali'nde gerçekleşmişti."(*)
Under the Wing of Rock, geçen Perşembe akşamı gerçekleşen Borusan Filarmoni Orkestrası (BİFO) & Branford Marsalis konserini de açan eserdi. Toplam 14 dakika sürecek olan parçanın daha ilk dakikalarında, Marsalis’in notasını çevirmek amacıyla sehpasına ufak bir dokunuşu, sehpa ve notaların sahne üzerindeki geniş çiçek topluluğunu da aşarak, perendeler eşliğinde, protokolün tam önüne düşmesine neden oldu. Öndeki izleyicilerden üçü derhal kalkıp sehpayı birleştirerek notalarla yukarı uzattılar. Bu arada BİFO, sempatik şefleri Sascha Goetzel liderliğinde tüm ihtişamı ile çalmayı sürdürüyordu, ancak ortamın toparlanamaması üzerine, Marsalis çok kibarca işaret etti ve Orkestra durdu. Marsalis, durumdan o kadar mahçuptu ki, tam o anda kopan büyük alkış imdadına yetişti. Özür dilerim ama o nasıl tüyden bir nota sehpasıdır, adamcağız parmağının ucuyla dokundu, profilden olaya hakimdim yani… Ama sonrası çok görkemli şekilde ilerledi. Daha evvel hiç dinlemediğim eserleri yine Marsalis’ten öğrenmek muhteşem bir duyguydu, çünkü hepsine ayrı bir ruh kondurdu. Orkestra ve Şef inanılmaz istekli çaldılar ve bu durum bize tamamen geçti.
Konserde çalınan eserlerden John Williams’in Escapades’inin ilk bölümüne aşık oldum, bunu Benedict Cumberbatch’in Sherlock’taki takip sahnelerinde kullansınlar lütfen. Spielberg’in Catch Me If You Can filminin de müziğiymiş. Bran’in bu konserdeki performanslarından hiçbirini youtube’da bulamadım, ama çok sevdiğim başka bir yorumunu paylaşayım: Rus besteci Mussorgsky'nin ünlü eseri "Bir Sergiden Tablolar"ı çalıyor...
Borusan’ın programları hep yüksek kalibre oluyor ama Marsalis’i getirdiği, çıktığı anda tükenen biletlere rağmen, bana ve sevgili arkadaşım Şeb’e yer sağladığı için Borusan Kültür Sanat Genel Müdürü Ahmet Erenli’ye özel teşekkürü borç bilirim. Borusan, çıtayı daha nasıl yükseltebilir, bilemiyorum.
(*) BİFO 2011 – 2012 | Şubat kitapçığından…
20 Şubat 2012 Pazartesi
BirdDay
![]() |
| BirdDay, Merve Şendil, 2012 |
1980’li yılların sonlarındayız. 329/3’te ikamet ediyoruz. İki kat üstümüzde Gönenç Teyzeler, Savaş Amcalar oturuyor. Merve ve Bora’nın annesi ve babası… Gönenç Teyzenin, lise dönemindeki sürme çekme hikayeleri (daha çok bunları anlatma biçimi), Savaş Amcanın hem yüksek işlevli balıkçı hem müzisyen kimliği ve o güzel sesi her daim aklımdadır. Biri benden bir, biri üç yaş küçük olan Merve ve abisi Bora… O zaman için yaramaz addediliyorlar. Babamın deyişine göre, biri çok sevdiğim kırmızı bisikletimin çok sevdiğim çıkartmasını, diğeri de lastikleri süslediğim parçaları arada sırada ödünç alırlarmış… Babam da kapının göz deliğinden bakıp kendilerine “ce ee” dermiş… Görmedim ben, Babam dedi. Ne kadar naif zamanlardı…
Şimdi ise, bir cumartesi akşamı Mısır Apartmanı’nın dördüncü katında, Merve’nin dördüncü kişisel sergisinin açılışındayız. İçeri girdiğimizde bizi karşılayan çilek avize ve gökteki bulutlar, sonra masa ve yerdeki bulutlar, beni derhal heyecanlandırıyor. Sonrası ise sizi tamamen içine saran, sarmalayan çalışmalar, yerleştirmeler…
Sevgilisiyle gittiği bir lokantada kurguladığı kısacık bir ana şahitlik ediyoruz. Yemek yedikleri masanın yanındaki masada beliren iki kuş kafesinin tetiklediği bir düş ve biz bu düşün gerçekliğini karşımızda görüyoruz, içine giriyoruz. Tüm çalışmalar örgü, düğümle tek tek, ilmek ilmek geçilmiş. Çilek avizede 800’den fazla çilek örülmüş! Çilek avize, galeri sahiplerini de çok sarmış olacak ki, kırmızı şarabımıza nefis çilekler eşlik ediyor. Benim sonraki favorim ise kuş eller…
Mısır Apartmanı’nın heybetinden mi, yoksa yüksek tavanlı binalardaki ısıtma fenomeninden midir bilinmez, birkaç saat sonunda iliklerimize kadar donmuştuk; çıkışta Dilek Pastanesi’nde içtiğimiz salep çok iyi geldi.
We love you Merve! Yaratıcılığının sınırlarını göremeyeceğimize, sınır tanımayarak devam edeceğine ve “uçmak için uçacağına” eminim.
BirdDay, 31 Mart’a kadar Pi Artworks Galatasaray’da.
Etiketler:
merve şendil,
resim,
sergi,
tasarım
25 Ocak 2012 Çarşamba
Hirst, beni yakalayamaz!
![]() |
| Hirst’ün 8.601 elmasla kapladığı, 18. yy. gerçek kafatası, 100 milyon dolara satılmıştı, 2007 |
Hapşuuu! Damien Hirst’ü anlamak için önce bir hapşırmak gerekiyor ki sinüsler, damarlar açılsın, zihin sallansın…
| Kapoor, Slant Ring, 2008, 10 edisyon |
Bir sanatçı için, kendisinden bu kadar çok nefret eden ve bu kadar çok seven insan kitlesi ile baş etmek, umursamıyorsa da bunu bilerek yaşamak nasıl bir his acaba? Ben ikinci kitleye birazcık gıcık olma efekti ile birlikte giriyorum. Kendisiyle ilgili haberlere heyecanlanıyor, ne yapmış derhal bilmek istiyorum.
Portakal Sanat ve Kültür Evi’nde, satışı da olan bir takı sergisi açıldı. Öyle bir sergi ki, Damien Hirst, Anish Kapoor, Marc Quinn, Tim Noble, Sue Webster, Alexander Calder ve Claude Lalanne gibi kendi yüzyıllarına çoktan damga vurmuş modern sanatçıların, heykeltraşların tasarladıkları takılar… Biri hariç hepsi İngiliz, Anish de Hint kökenli malum.
Sergi, ikisi çanta olmak üzere toplam 35 parçadan oluşuyor ve Hirst’ün sadece bir adet bileziği var. Sırf onun için gittim, çok az da Kapoor için. Takılar çok değerli mücevherler haline gelmemiş, bilhassa değerli taş kullanılmamış ama tabii mini sanat eserleri halinde olmaları çok heyecan verici. Direkt erişiminizdeler yani. Hirst’ün bir bileziği, Kapoor’un bir yüzüğüyle dolaşmak ya da Calder’in (sergide eseri olup vefat etmiş tek sanatçı) bir broşunu taşımak çok havalı… Bilenler takı ile çok aram olmadığını bilir ama tasarım söz konusu olunca, iş değişiyor; sergideki tüm parçalara dokundum, inceledim, taktım.
| Hirst, Pill Charm Bracelet, 2004, 50 edisyon |
Geçenlerde de Gagosian’ın tüm dünyadaki 12 galerisinde aynı anda başlatılan meşhur benek serisi “The Complete Spot Paintings 1986–2011” merhaba dedi. Sergi çıkışında ziyaretçilere, kendilerinin boyamaları için benek kiti hediye ediliyor. Adama kızamıyorum, çok cins çünkü… Sergilediği beneklerin bir kısmını asistanlarına boyattığı biliniyor, kendisi de "ne var ki bunda" dedi zaten. Vatandaşı David Hockney de bunu bir güzel eleştirdi.Aslında Maya Portakal’ın yerinde olsam, sergiye sinsice, en az bir adet de Hockney tasarımı alır, tam da Hirst’ün bileziğinin yanına koyardım, maksat sanat kardeşliği…
Hatta David Hockney’nin birkaç hafta önce Londra Royal Academy’de başlayan yeni sergisinde "All the works here were made by the artist himself, personally." yazan bir poster varmış. Helal olsun, o da oradan atacak taşını tabii, her horoz kendi çöplüğünde... Ama Hirst’ün horozu bile yumurtluyor, o başka…
Sergi fikri, Londralı galerici Louisa Guinness'den alınmış. Son gün 28 Ocak…
Etiketler:
anish kapoor,
damien hirst,
sergi,
tasarım
11 Ocak 2012 Çarşamba
Başkent Günlüğüm
Bir süredir yazamadım. Nedeni Anneannem, canım. Genç bir 90 yaşlı... Zihni berrak, ruhu hep genç insan.
İlkleri ve sonları onun evinde yaşadım. İlkokul ve üniversite... İlkokul bölümünde, karelerde daha çok büyük düşünür teyzem olsa da, üniversite komple Anneannem. Önceleri hiç anlaşamadık, ‘geldin gittin, geç geldin erken gittin’den değil. Onun deyişiyle; ‘geç yattın, enterneti kapatmadın, yemeğin suyunu niye yemedin, gelen komşu kankalara neden surat astın, bu kadar çok ayakkabı neyine’ nedenleriyle... Neyse sonra salona açılan odadan, salona açılmayan odaya geçtim de sorun bir nebze azaldı. Gerçi antre kapısını kapatsam dahi, komşu uğultusu hala beynimde ya... Apartmanın kahvesi bizim ev yani. Hoş benim ses hassasiyetim de biraz yüksek.
İşte zihnimde bu sahneler, durduramadığım bir hızla birbirini kovalarken, 2012’ye girmemize az kala, hastanede Anneannemin yanındaki koltukta oturuyordum. Sol yanımda beni “İyi ki geldiniz, yeni yıla birlikte gireceğiz.” (!) diyerek karşılayan, kayınvalidesinin refakatçisi Nazife Hanım. Kayınvalidesi önceki gece düşüp kalçasını kırmış ve ameliyattan yeni çıkmış, narkoz etkisinde, ameliyat başarılı. Daha ileride ise ‘Sözcü Gazetesinden başka gazete yok Türkiye’de’ diyen, ‘Refakatçim yok benim’ diye hatırlatan ve zor nefes almasına rağmen çok muhabbetçi Gülümser Hanım.
Anneannem beni görünce gözleriyle konuştu, kelime etmedi. Önceki gecenin refakatçisi küçük teyzemden detayları öğrenip yanında yerimi aldım. İlk dikkatimi çeken, son gördüğümden beri artan kahverengi yaşlılık lekeleri oldu, fazla hızlı artmışlardı. Ama yine de tam bir yumoştu. Burnundaki oksijenin yeterince üfleyip üflemediğini kontrol etmemi istedi. Gece boyu ve sonraki günün öğlenine kadar rutin olarak bunu istedi zaten, tik gibi. Kontrol ediyoruz, ince hortumların iki kulağının altında geçtiğini de teyit edip, başının arkasındaki klipsinden hafifçe sıkıyoruz. Eğer bunu gündüz vakti yapıyorsak, kontrolden sonra “Saçımı düzelt” komutuyla saçını düzeltiyoruz, sorun olmadığını söylüyoruz. Bundan daha uzak sekanslarla, kuruyan dudaklarına bepanthen sürüp hiç beyaz kalmadığından emin oluyoruz. Arada da kendisine bağlı serumu birlikte dikkatle inceliyoruz, incelememe şansımız yok, hiçbir şey kaçmıyor. “Bu serum çok yavaş akıyor, şimdiye çoktan bitmeliydi” komutuyla kendimi kat hemşiresinin yanında buluyorum. Kadın bir bakıyor, ‘hastamız haklı, 6 saat içinde bitmeli’ diyerek hızlandırıyor. Bunun dışında, gece boyu içimiz kıyılırsa, bisküvi-süt ya da bisküvi-su kombinasyonları için yatakta zor zor doğruluyoruz, yatmaktan ağrıyan bacaklara masaj yapıyoruz.
Benimle uzun süre monolog şeklinde konuşan Nazife, yeni yıla iki saat kala ‘televizyonu açalım mı’ deyip yanıtı beklemeden açtı, karşımızda Kibariye kırmızı bir elbise içerisinde. O anda Gülümser, “Ay canım Kibariyem benim, ben seni çok seviyorum. Baksanıza ne kadar da zayıflamış, evladım biraz sesini açar mısın?” dedi. “Tabii” diyerek ayağa kalktım, birazcık açtım, yerime dönmemle Anneannemin kaş göz hareketleriyle karşılaştım. Ben de aynı kaş gözle “Hayırdır?” etkisi yaratmaya çalışsam da aynı anda “Sesini kıs, rahatsız oluyorum.” dedi. Tekrar gittim, Gülümser’den özür dileyerek eski haline getirdim ve oturdum. Nanosaniyede Gülümser “Zeyneeeep, yavrum bir bakar mısın?” diye çağırdı. Bu tempoda nedense Nazife’nin olaylara hiç karışmadığını, stabil durduğunu fark ettim. Neyse, Gülümser’in de içi kıyılmış da, çok sevdiği poşetli hastane ekmeklerinden yaptığı depoyu (çekmece) gösterek bir tane rica etti. Yerime döndüğümde Anneannem, “Gülümser çok konuşuyor, fazla kulak asma, bir de televizyonu kapatır mısın, rahatsız oluyorum” deyince, aralarının olmadığını anlamış oldum. O arada Nazife’nin kayınvalidesi birden “Emine, Emine!” diye bağırmaya başladı. Nazife de “Emine yok, Nazife ben” diye cevap verdi. Kayınvalidesi sonra “Nazife, Hayati, Hayati!” ya da “Hayati nerde?” diye bağırmayı sürdürdü. Nazife de “Hayati evde, Hayati evde.” diye karşılık verdi. (Nazife’nin gece boyu kayınvalidesiyle rutini bu idi. Her bağırmanın akabinde ise kayınvalide ve kayınpederiyle ilgili detayları benimle paylaşmayı ihmal etmedi. Meğer Emine, bakıcısı, Hayati de kocasıymış. Kocasına çok düşkünmüş. “Beş senelik bakıcısı Emine’yi de benden çok seviyor.” dedi.) Tekrar kalkıp Gülümser’e ve bu sefer televizyon hassası Nazife’ye de açıklamalarımı sunarak televizyonu kapattım. Televizyon hassasından bir tık ötede olabilir, çünkü en son "Bu televizyonda Kanal D yok, Hüseyin gelsin, onu bulduracağım." diyordu.
Sonraki aşamada, Nazife’yle Gülümser’in arasının olmadığını anlamam uzun sürmedi: Yerime yeniden oturmamla (bu arada oda epey geniş bir oda), Gülümser’in “Eh televizyon kapandı, sakınca yoksa ışıkları kapatabilir miyiz evladım?” demesi bir oldu. İlk kez Anneannem kayıtsız kalırken, bu sefer Nazife, Gülümser’in duymayacağı şekilde “Yok yok, sakın kapatma, biz oturuyoruz.” diye benden ricada bulundu. Artık ben de kayıtsız kaldım. Yarım saat sonra da ışıkları kapatmayı teklif ettiğim Nazife’nin zaten uyumakta olduğunu fark ettim.
Hastane odamızın sosyal ortamı böyleydi işte. Bir de gece belirli bir saatten sonra gelen Hüseyin var. Nazife’nin kayınvalidesi için tuttuğu, gündüz o hastanede görevli, geceleri de isteyenlere hasta bakıcı. Adam doktor kadar bilgiliydi, hemşireler gelişiyle “Hüseyin Abi, Hüseyin Abi” diyerek sevindiler. Bizim odanın sonraki tüm hemşirelik faaliyetlerini o üstlendi. Anneannemin de Hüseyin’in gelişinden çok memnun olduğunu hissettim. Nitekim, hastaneden ayrılırken, bende de Nazife, Gülümser ve Hüseyin'le kırk yıllık ahbapmışım hissi hakimdi.
Ertesi gün görevi dayımla yengeme devretmeden evvel Anneannemle özel koltuğunda, koridorda mini bir gezintiye çıktık ve 1 Ocak 2012’de Ankara’ya yayan lapa lapa kar eşliğinde Anıtkabir’i izledik. Çok güzel bir andı...
İlkleri ve sonları onun evinde yaşadım. İlkokul ve üniversite... İlkokul bölümünde, karelerde daha çok büyük düşünür teyzem olsa da, üniversite komple Anneannem. Önceleri hiç anlaşamadık, ‘geldin gittin, geç geldin erken gittin’den değil. Onun deyişiyle; ‘geç yattın, enterneti kapatmadın, yemeğin suyunu niye yemedin, gelen komşu kankalara neden surat astın, bu kadar çok ayakkabı neyine’ nedenleriyle... Neyse sonra salona açılan odadan, salona açılmayan odaya geçtim de sorun bir nebze azaldı. Gerçi antre kapısını kapatsam dahi, komşu uğultusu hala beynimde ya... Apartmanın kahvesi bizim ev yani. Hoş benim ses hassasiyetim de biraz yüksek.
İşte zihnimde bu sahneler, durduramadığım bir hızla birbirini kovalarken, 2012’ye girmemize az kala, hastanede Anneannemin yanındaki koltukta oturuyordum. Sol yanımda beni “İyi ki geldiniz, yeni yıla birlikte gireceğiz.” (!) diyerek karşılayan, kayınvalidesinin refakatçisi Nazife Hanım. Kayınvalidesi önceki gece düşüp kalçasını kırmış ve ameliyattan yeni çıkmış, narkoz etkisinde, ameliyat başarılı. Daha ileride ise ‘Sözcü Gazetesinden başka gazete yok Türkiye’de’ diyen, ‘Refakatçim yok benim’ diye hatırlatan ve zor nefes almasına rağmen çok muhabbetçi Gülümser Hanım.
Anneannem beni görünce gözleriyle konuştu, kelime etmedi. Önceki gecenin refakatçisi küçük teyzemden detayları öğrenip yanında yerimi aldım. İlk dikkatimi çeken, son gördüğümden beri artan kahverengi yaşlılık lekeleri oldu, fazla hızlı artmışlardı. Ama yine de tam bir yumoştu. Burnundaki oksijenin yeterince üfleyip üflemediğini kontrol etmemi istedi. Gece boyu ve sonraki günün öğlenine kadar rutin olarak bunu istedi zaten, tik gibi. Kontrol ediyoruz, ince hortumların iki kulağının altında geçtiğini de teyit edip, başının arkasındaki klipsinden hafifçe sıkıyoruz. Eğer bunu gündüz vakti yapıyorsak, kontrolden sonra “Saçımı düzelt” komutuyla saçını düzeltiyoruz, sorun olmadığını söylüyoruz. Bundan daha uzak sekanslarla, kuruyan dudaklarına bepanthen sürüp hiç beyaz kalmadığından emin oluyoruz. Arada da kendisine bağlı serumu birlikte dikkatle inceliyoruz, incelememe şansımız yok, hiçbir şey kaçmıyor. “Bu serum çok yavaş akıyor, şimdiye çoktan bitmeliydi” komutuyla kendimi kat hemşiresinin yanında buluyorum. Kadın bir bakıyor, ‘hastamız haklı, 6 saat içinde bitmeli’ diyerek hızlandırıyor. Bunun dışında, gece boyu içimiz kıyılırsa, bisküvi-süt ya da bisküvi-su kombinasyonları için yatakta zor zor doğruluyoruz, yatmaktan ağrıyan bacaklara masaj yapıyoruz.
Benimle uzun süre monolog şeklinde konuşan Nazife, yeni yıla iki saat kala ‘televizyonu açalım mı’ deyip yanıtı beklemeden açtı, karşımızda Kibariye kırmızı bir elbise içerisinde. O anda Gülümser, “Ay canım Kibariyem benim, ben seni çok seviyorum. Baksanıza ne kadar da zayıflamış, evladım biraz sesini açar mısın?” dedi. “Tabii” diyerek ayağa kalktım, birazcık açtım, yerime dönmemle Anneannemin kaş göz hareketleriyle karşılaştım. Ben de aynı kaş gözle “Hayırdır?” etkisi yaratmaya çalışsam da aynı anda “Sesini kıs, rahatsız oluyorum.” dedi. Tekrar gittim, Gülümser’den özür dileyerek eski haline getirdim ve oturdum. Nanosaniyede Gülümser “Zeyneeeep, yavrum bir bakar mısın?” diye çağırdı. Bu tempoda nedense Nazife’nin olaylara hiç karışmadığını, stabil durduğunu fark ettim. Neyse, Gülümser’in de içi kıyılmış da, çok sevdiği poşetli hastane ekmeklerinden yaptığı depoyu (çekmece) gösterek bir tane rica etti. Yerime döndüğümde Anneannem, “Gülümser çok konuşuyor, fazla kulak asma, bir de televizyonu kapatır mısın, rahatsız oluyorum” deyince, aralarının olmadığını anlamış oldum. O arada Nazife’nin kayınvalidesi birden “Emine, Emine!” diye bağırmaya başladı. Nazife de “Emine yok, Nazife ben” diye cevap verdi. Kayınvalidesi sonra “Nazife, Hayati, Hayati!” ya da “Hayati nerde?” diye bağırmayı sürdürdü. Nazife de “Hayati evde, Hayati evde.” diye karşılık verdi. (Nazife’nin gece boyu kayınvalidesiyle rutini bu idi. Her bağırmanın akabinde ise kayınvalide ve kayınpederiyle ilgili detayları benimle paylaşmayı ihmal etmedi. Meğer Emine, bakıcısı, Hayati de kocasıymış. Kocasına çok düşkünmüş. “Beş senelik bakıcısı Emine’yi de benden çok seviyor.” dedi.) Tekrar kalkıp Gülümser’e ve bu sefer televizyon hassası Nazife’ye de açıklamalarımı sunarak televizyonu kapattım. Televizyon hassasından bir tık ötede olabilir, çünkü en son "Bu televizyonda Kanal D yok, Hüseyin gelsin, onu bulduracağım." diyordu.
Sonraki aşamada, Nazife’yle Gülümser’in arasının olmadığını anlamam uzun sürmedi: Yerime yeniden oturmamla (bu arada oda epey geniş bir oda), Gülümser’in “Eh televizyon kapandı, sakınca yoksa ışıkları kapatabilir miyiz evladım?” demesi bir oldu. İlk kez Anneannem kayıtsız kalırken, bu sefer Nazife, Gülümser’in duymayacağı şekilde “Yok yok, sakın kapatma, biz oturuyoruz.” diye benden ricada bulundu. Artık ben de kayıtsız kaldım. Yarım saat sonra da ışıkları kapatmayı teklif ettiğim Nazife’nin zaten uyumakta olduğunu fark ettim.
Hastane odamızın sosyal ortamı böyleydi işte. Bir de gece belirli bir saatten sonra gelen Hüseyin var. Nazife’nin kayınvalidesi için tuttuğu, gündüz o hastanede görevli, geceleri de isteyenlere hasta bakıcı. Adam doktor kadar bilgiliydi, hemşireler gelişiyle “Hüseyin Abi, Hüseyin Abi” diyerek sevindiler. Bizim odanın sonraki tüm hemşirelik faaliyetlerini o üstlendi. Anneannemin de Hüseyin’in gelişinden çok memnun olduğunu hissettim. Nitekim, hastaneden ayrılırken, bende de Nazife, Gülümser ve Hüseyin'le kırk yıllık ahbapmışım hissi hakimdi.
Ertesi gün görevi dayımla yengeme devretmeden evvel Anneannemle özel koltuğunda, koridorda mini bir gezintiye çıktık ve 1 Ocak 2012’de Ankara’ya yayan lapa lapa kar eşliğinde Anıtkabir’i izledik. Çok güzel bir andı...
![]() |
| Yeni yıl sabahı Ankara, 2012 |
20 Aralık 2011 Salı
kış kış Kış! sağ ol Caro!
Kışı çok sevmem. Her şey kapalı olur. Ortam kapalı, hava kapalı, balkon kapısı kapalı, insanlar da kapalı, hatta boğazlı kazaklı, gözler yarı kapalı. Niye kış uykusuna yatmıyoruz ki, işi bilen yatıyor, ne güzel sonra hep bahara uyanıyor. Aslında bizim de metabolizmamız ve belleğimiz kış uykusuna yatıyor da biz direniyoruz kışın zorlu şartlarına. Ne bu asilik ya… Asilik etmeyip kış uykusuna yatmış olsam bile, çalındığı anda beni uykudan gayet formda uyandıracak bir albüm var: Caro Emerald’ınki. Esasen Caroline Esmeralda van der Leeuw. Bildiğin Esmeralda yani ama tek farkla, Fransız değil Hollandalı caz vokal. Küçükken okuldaki bir tiyatro oyununda öğretmeninin şarkılı rolü ona vermesiyle, sesi keşfediliyor ve öğretmenini dinleyerek caz okumak için Amsterdam Konservatuvarı’na gidiyor.
İlk albümü Deleted Scenes from the Cutting Room Floor (2010) Türkiye’ye yeni geldi, geçen ay gittim aldım hemen. Hala cd alışverişi yaptığımdan benim için önemli bilgi bu. Hollanda’da satış rekorları kıran albüm, Michael Jackson’un Thriller rekorunu da 30 hafta boyunca liste başı kalarak egale etmiş. Bu sonuç çok hoşuma gitmedi; araya para sıkışmıştır kesin, yoksa Thriller’ı geçemez bence. Ama Caro acayip tatlı pop-caz şarkıları yapmış 40-50’li yılların müzik ve filmlerinden etkilenerek, sesi özgür ve çok enerjik…
Bu şarkıların bana hayal ettirdiği mutlu bir etkinlik var, bir gün birisi düşünür düzenlerse katılırım artık, yeni yıl için de olabilir aslında, kafamda içe sine oturdu. Tamirane, Babylon gibi mekanlar düşünsün bunu ama mekan büyük olmalı, Otto da değerlendirebilir esasında.
Tabii bunun için Caro önce buraya gelmeli, sonra herkesin 40’lı 50’li yılların kostümleriyle katılacağı bir etkinlik olmalı, düz konser demek yazık olur; Caro orkestrasıyla şarkılarını söylerken arkada önce Sabrina, sonra Roma Tatili, sonra The Apartment, sonra da Potiche filmleri gösterilmeli.
Vintage kokteyller ikram edilirken, herkes o dönem danslarını icra etmeli; erkekler reveransla kadınları dansa davet etmeli. Köşede duran duvar piyanosu aslında piyano değil, kokteyl yapıcı olmalı, birkaç tuş kombinasyonuyla tepesinden bardaklar, kadehler dolu şekilde yarısı yere dökülerek fırlamalı, herkes rengarenk kendi içkisini hazırlamalı (bu içki yapıcı için biraz Boris Vian’dan etkilenmiş olabilirim.)
![]() |
| Caro Emerald |
Gelenlere o günün anısı olarak, üzerinde hacıvat-karagöz olan yoyolardan dağıtılmalı, yoyonun ipini yere salınca, yoyo Caro’nun şarkılarından Stuck’ı çalmalı. Yoyoların dağıtılmasıyla herkes sinyali almış gibi “Mayom içimde!” diye bağırırcasına üzerindeki kostümü atmalı, altından milenyum kıyafetleri çıkmalı ve yoyo gibi zıpzıplamaya başlamalı.
(Bir hafta önce Londra’daki konserine giden bir arkadaşım, Caro’nun çok güzel bir şov yaptığını, sahneye 50’lerin kostümüyle çıktığını, dekorunun da buna uygun hazırlandığını anlattı. Ama benim hayalimdeki şov, daha ilgi çekici bence.)
Ama ben yine de oraya (50’li yıllardan olmayıversin kime ne) Batman kostümüyle gitmeyi tercih ederim -ya da birisi bunu tercih etsin lütfen- stilize bir Batman olabilirim, belki biraz sırt ve kol kasına ilave olarak bir platformun üzerinde de durursam sorun olmaz sanırım, nasılsa yüzüm kapalı olacak.
Etiketler:
caro emerald,
caz,
müzik
14 Aralık 2011 Çarşamba
Gençlik iyidir: TUGFO
Cumartesi gecesi Avusturya Kültür Ofisi’nin, ALEV ve Beşiktaş Belediyesi işbirliği ile Fulya Sanat Merkezi’nde gerçekleştirdiği yılsonu konserindeydik.
Çok kıymetli Özden Teyzem ve Esen Ablamla konser öncesi güzel yemeğimizi yedik, birer kadeh şarabımızı içtik ve uzun zamandır izleme fırsatı bulamadığımız Cem Mansur’u, yeni oluşumu Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası (TUGFO) ile izledik.
1998-2011 yılları arasında Akbank Oda Orkestrası’nın daimi şefi olan Mansur, Akbank’ın Haziran 2011’de Orkestra’yı ‘stratejik’ nedenlerle kapatmasının ardından, 2007 yılında konservatuar öğrencisi genç müzisyenlerin katılımıyla kurduğu gençlik filarmoni orkestrasına odaklandı. Akbank ise bu orkestrayı öncü sponsor olarak destekleme kararı aldı. Bu iyi de, koskoca Akbank, keşke hem kendi oda orkestrasını korusaydı hem de gençlik orkestrasını destekleseydi.
Neyse, konsere odaklanayım ben... Orkestra ve program (Mozart, Mendelssohn-Bartholdy) başarılı idi. Orkestraya, virtüöz sanatçılar, Avusturyalı kemancı Wolfgang David ve Yugoslav konser piyanisti Natasa Veljkovic eşlik ettiler. Veljkovic’in üzerindeki güllü dallı geleneksel kostüm ise, bazı çok modern! görüşlü hanımlarımız tarafından -ağız kapama jesti eşliğinde- gülüşerek kınandı.
Ancak konser, bir yılsonu konserine göre son derece sönük geçti. Konserde zincirli çantalarını yere düşürenler mi, su içerken elindeki pet şişeleri sıkarak çatır çutur ses çıkaranlar mı ararsınız, elindeki yelpazesi (yelpaze çıtçıt sesi çıkarıyordu, tabii arkadaşımız orkestrayla bir harmoni yaratmak istemiş de olabilir.) ile havalanmaya çalışanlar mı görmek istersiniz, en ön sıranın tam ortasında oturduğu halde, birdenbire koşarak salondan çıkıp sonra sanki kendine özel ara verilmiş gibi konser devam ederken, aynı yerine (tekrar ediyorum: en ön orta!) koşarak oturanları mı izlemek istersiniz… Bunların hepsi bu konserde vardı. Orkestra bis yapmadı. Tabii hassas kulaklarının tüm olan biteni duyduğuna eminim. Sonucunu da gayet doğal karşıladım o nedenle. Bense en azından biste orkestraya alkışla eşlik ettiğimiz bir kapanış isterdim, ne de olsa yılsonu konseri…
Mansur’lu Gençlik Filarmoni'nin, daha çok konserler vermesini ve güzel işlere imza atmayı sürdürmesini diliyorum. Daha şimdiden, turne programları, yurtiçi ve yurtdışı olmak üzere gayet yoğun…
Bu konser organizasyonu ile ilgili dikkatimi çeken başka bir konu da; Avusturya Kültür Ofisi’nin davetiyesinde, “Şef Cem Mansur eşliğinde, Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası” yazmasına ve fotograf olarak da 95 kişilik tam orkestraya yer verilmesine rağmen, konser alanına vardığımızda salondaki stantta “Türkiye Gençlik Filarmoni Oda Orkestrası…” yazdığını fark ettim. Ve konser gerçekten de 25 kişi civarında bir orkestra ile gerçekleşti. Bu aldatmaca, konsere katılan kaç kişinin dikkatini çekti bilmiyorum ama kanımca konser anında bile protesto edilebilecek kadar nahoş bir durumdu.
Etiketler:
cem mansur,
konser,
müzik
6 Aralık 2011 Salı
This is it!
25 Haziran 2009: Dünyanın tartışmasız en büyük yıldızı, idolü, “pop’un kralı”, Los Angeles’ta 50 yaşında vedasını yaptı: Kalp krizi... Yaşasaydı, 8 Temmuz 2009’da “This is it” adlı konserler dizisine başlayacaktı.Yeteneği Allah vergisi... Albümleri tüm dünyada 750 milyondan fazla sattı, 13 Grammy kazandı, tüm bunlarla beraber, hayatını insanları şaşırtarak geçirdi; skandallar, yanlış estetik ameliyatlar, sürreel bir yaşantı...
‘İstemeden’ ölümüne neden olan özel doktoru Conrad Murray’nin dava sürecini CNN’den canlı takip ettim. Dava altı hafta sürdü ve tam bir Amerikan filmi gibi geçti. Birkaç yıla gerçekten filme de çekerler. Davada 49 şahit dinlendi ve 300’den fazla delilin incelendiği belirtiliyor.
![]() |
| Dr Murray ve Yargıç Pastor |
Olay gecesi, 911 arandıktan tam 5 dakika sonra eve gelen ilk paramediğin ifadesi çok çarpıcıydı. Söylediğine göre; Doktor delirmiş gibiydi ve sordukları hiçbir soruya tam cevap verememiş; Jackson’ın hiçbir ilaç kullanmadığını söylemiş, uyuması için verdiği yüksek doz propofolden ise hiç bahsetmemişti. Avukatın “Yerde yatanın Michael Jackson olduğunun farkında mıydınız?” sorusuna, “Evet, farkındaydım” diye cevap veren tanık paramedik, “Peki, yüzüne baktınız mı?” dediğinde, “Hayır, bakmadım, o an sadece hayat kurtarmaya odaklanmıştım.” dedi. Sonra Jackson’ın fiziksel görünümü sorulduğunda, aşırı derece zayıf olduğunu, sanki kronik bir hastalıktan muzdaripmiş gibi göründüğünü belirtti ve “Eve o kadar hızlı geldik ki kurtarabilirdik!” dedi. İkinci paramedik ise eve geldiklerinde çoktan ölmüş olduğunu söyledi. Ama dört tecrübeli sağlıkçının tüm çabalarına rağmen o kalp geri dönmek istemedi.
![]() |
| Kathy Hilton, en yakın arkadaşlarından |
58 yaşındaki Murray, alabileceği en yüksek cezayla, 4 yıl hapse mahkum edildi ve doktorluk lisansını kaybetti. Doktorluk lisansını kaybetmesi belki de hapis cezasından daha mühim, çünkü ABD’de mahkemeler ha deyince lisans iptali yapamıyor, ilgili eyaletlerin tıbbi kurulu toplanıyor ve ancak öyle karar alınabiliyor. Bir de Doktorun 4 eyalette çalışma lisansı varmış. 29 Kasım’daki son duruşmadan evvel, Doktorun LA'deki lisansı dondurulmuş, Hawai'dekinin süresi dolmuş, Texas ve Nevada’da ise doktorluk yapma hakkı hala elindeydi. Doktor, ilgili kanunlar gereği gerçekte 2 yıl yatacak ama LA’deki hapishanelerin dolu olmasından ötürü 2 yıldan daha kısa bile kalabileceği söyleniyor. Hatta bilirkişiler, sadece birkaç ay hapisten sonra Polanski vakasında olduğu gibi ev hapsiyle devam edilebileceğini de söylüyorlar. Buna da LA’in Şerif Amcası karar veriyormuş, oh ne ala memleket...
![]() |
| Katherine Jackson |
Jackson’ın annesi Katherine, “4 yıl yeterli değil!” dedi. Bunu dese de, yargıca teşekkür ederken, Doktorun maksimum cezayı aldığının bilincindeydi.
Etiketler:
jackson davası,
michael jackson,
müzik
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















