25 Ocak 2012 Çarşamba

Hirst, beni yakalayamaz!

Hirst’ün 8.601 elmasla kapladığı, 18. yy. gerçek kafatası, 100 milyon dolara satılmıştı, 2007

Hapşuuu! Damien Hirst’ü anlamak için önce bir hapşırmak gerekiyor ki sinüsler, damarlar açılsın, zihin sallansın…

Kapoor, Slant Ring, 2008,
10 edisyon
Bir sanatçı için, kendisinden bu kadar çok nefret eden ve bu kadar çok seven insan kitlesi ile baş etmek, umursamıyorsa da bunu bilerek yaşamak nasıl bir his acaba? Ben ikinci kitleye birazcık gıcık olma efekti ile birlikte giriyorum. Kendisiyle ilgili haberlere heyecanlanıyor, ne yapmış derhal bilmek istiyorum. 

Portakal Sanat ve Kültür Evi’nde, satışı da olan bir takı sergisi açıldı. Öyle bir sergi ki, Damien Hirst, Anish Kapoor, Marc Quinn, Tim Noble, Sue Webster, Alexander Calder ve Claude Lalanne gibi kendi yüzyıllarına çoktan damga vurmuş modern sanatçıların, heykeltraşların tasarladıkları takılar… Biri hariç hepsi İngiliz, Anish de Hint kökenli malum.

Sergi, ikisi çanta olmak üzere toplam 35 parçadan oluşuyor ve Hirst’ün sadece bir adet bileziği var. Sırf onun için gittim, çok az da Kapoor için. Takılar çok değerli mücevherler haline gelmemiş, bilhassa değerli taş kullanılmamış ama tabii mini sanat eserleri halinde olmaları çok heyecan verici. Direkt erişiminizdeler yani. Hirst’ün bir bileziği, Kapoor’un bir yüzüğüyle dolaşmak ya da Calder’in (sergide eseri olup vefat etmiş tek sanatçı) bir broşunu taşımak çok havalı… Bilenler takı ile çok aram olmadığını bilir ama tasarım söz konusu olunca, iş değişiyor; sergideki tüm parçalara dokundum, inceledim, taktım.
Hirst, Pill Charm Bracelet, 2004, 50 edisyon
Çoğularına göre kötü, bana göre cici/gıcık çocuk Hirst ne yapmış? Tahmin etmek zor değil: Kendisinin ilaç-eczane serisine atıfta bulunan, bol haplı bir bilezik; bileziğin imzalı olması ayrı bir olay zaten. "Hirst! De bana: 'Ölsek mi yoksa ilaçlarla yaşasak mı ya da ilaçlarla sürünerek, ölümüne mi yaşasak?'” “Dünyanın yaşayan en zengin sanatçısıyım, 388 milyon dolarım var benim, sen ne konuşuyorsun?” dersen, de…

Geçenlerde de Gagosian’ın tüm dünyadaki 12 galerisinde aynı anda başlatılan meşhur benek serisi “The Complete Spot Paintings 1986–2011” merhaba dedi. Sergi çıkışında ziyaretçilere, kendilerinin boyamaları için benek kiti hediye ediliyor. Adama kızamıyorum, çok cins çünkü… Sergilediği beneklerin bir kısmını asistanlarına boyattığı biliniyor, kendisi de "ne var ki bunda" dedi zaten. Vatandaşı David Hockney de bunu bir güzel eleştirdi.

Aslında Maya Portakal’ın yerinde olsam, sergiye sinsice, en az bir adet de Hockney tasarımı alır, tam da Hirst’ün bileziğinin yanına koyardım, maksat sanat kardeşliği…

Hatta David Hockney’nin birkaç hafta önce Londra Royal Academy’de başlayan yeni sergisinde "All the works here were made by the artist himself, personally." yazan bir poster varmış. Helal olsun, o da oradan atacak taşını tabii, her horoz kendi çöplüğünde... Ama Hirst’ün horozu bile yumurtluyor, o başka…

Sergi fikri, Londralı galerici Louisa Guinness'den alınmış. Son gün 28 Ocak…

11 Ocak 2012 Çarşamba

Başkent Günlüğüm

Bir süredir yazamadım. Nedeni Anneannem, canım. Genç bir 90 yaşlı... Zihni berrak, ruhu hep genç insan.

İlkleri ve sonları onun evinde yaşadım. İlkokul ve üniversite... İlkokul bölümünde, karelerde daha çok büyük düşünür teyzem olsa da, üniversite komple Anneannem. Önceleri hiç anlaşamadık, ‘geldin gittin, geç geldin erken gittin’den değil. Onun deyişiyle; ‘geç yattın, enterneti kapatmadın, yemeğin suyunu niye yemedin, gelen komşu kankalara neden surat astın, bu kadar çok ayakkabı neyine’ nedenleriyle... Neyse sonra salona açılan odadan, salona açılmayan odaya geçtim de sorun bir nebze azaldı. Gerçi antre kapısını kapatsam dahi, komşu uğultusu hala beynimde ya... Apartmanın kahvesi bizim ev yani. Hoş benim ses hassasiyetim de biraz yüksek.

İşte zihnimde bu sahneler, durduramadığım bir hızla birbirini kovalarken, 2012’ye girmemize az kala, hastanede Anneannemin yanındaki koltukta oturuyordum. Sol yanımda beni “İyi ki geldiniz, yeni yıla birlikte gireceğiz.” (!) diyerek karşılayan, kayınvalidesinin refakatçisi Nazife Hanım. Kayınvalidesi önceki gece düşüp kalçasını kırmış ve ameliyattan yeni çıkmış, narkoz etkisinde, ameliyat başarılı. Daha ileride ise ‘Sözcü Gazetesinden başka gazete yok Türkiye’de’ diyen, ‘Refakatçim yok benim’ diye hatırlatan ve zor nefes almasına rağmen çok muhabbetçi Gülümser Hanım.

Anneannem beni görünce gözleriyle konuştu, kelime etmedi. Önceki gecenin refakatçisi küçük teyzemden detayları öğrenip yanında yerimi aldım. İlk dikkatimi çeken, son gördüğümden beri artan kahverengi yaşlılık lekeleri oldu, fazla hızlı artmışlardı. Ama yine de tam bir yumoştu. Burnundaki oksijenin yeterince üfleyip üflemediğini kontrol etmemi istedi. Gece boyu ve sonraki günün öğlenine kadar rutin olarak bunu istedi zaten, tik gibi. Kontrol ediyoruz, ince hortumların iki kulağının altında geçtiğini de teyit edip, başının arkasındaki klipsinden hafifçe sıkıyoruz. Eğer bunu gündüz vakti yapıyorsak, kontrolden sonra “Saçımı düzelt” komutuyla saçını düzeltiyoruz, sorun olmadığını söylüyoruz. Bundan daha uzak sekanslarla, kuruyan dudaklarına bepanthen sürüp hiç beyaz kalmadığından emin oluyoruz. Arada da kendisine bağlı serumu birlikte dikkatle inceliyoruz, incelememe şansımız yok, hiçbir şey kaçmıyor. “Bu serum çok yavaş akıyor, şimdiye çoktan bitmeliydi” komutuyla kendimi kat hemşiresinin yanında buluyorum. Kadın bir bakıyor, ‘hastamız haklı, 6 saat içinde bitmeli’ diyerek hızlandırıyor. Bunun dışında, gece boyu içimiz kıyılırsa, bisküvi-süt ya da bisküvi-su kombinasyonları için yatakta zor zor doğruluyoruz, yatmaktan ağrıyan bacaklara masaj yapıyoruz.

Benimle uzun süre monolog şeklinde konuşan Nazife, yeni yıla iki saat kala ‘televizyonu açalım mı’ deyip yanıtı beklemeden açtı, karşımızda Kibariye kırmızı bir elbise içerisinde. O anda Gülümser, “Ay canım Kibariyem benim, ben seni çok seviyorum. Baksanıza ne kadar da zayıflamış, evladım biraz sesini açar mısın?” dedi. “Tabii” diyerek ayağa kalktım, birazcık açtım, yerime dönmemle Anneannemin kaş göz hareketleriyle karşılaştım. Ben de aynı kaş gözle “Hayırdır?” etkisi yaratmaya çalışsam da aynı anda “Sesini kıs, rahatsız oluyorum.” dedi. Tekrar gittim, Gülümser’den özür dileyerek eski haline getirdim ve oturdum. Nanosaniyede Gülümser “Zeyneeeep, yavrum bir bakar mısın?” diye çağırdı. Bu tempoda nedense Nazife’nin olaylara hiç karışmadığını, stabil durduğunu fark ettim. Neyse, Gülümser’in de içi kıyılmış da, çok sevdiği poşetli hastane ekmeklerinden yaptığı depoyu (çekmece) gösterek bir tane rica etti. Yerime döndüğümde Anneannem, “Gülümser çok konuşuyor, fazla kulak asma, bir de televizyonu kapatır mısın, rahatsız oluyorum” deyince, aralarının olmadığını anlamış oldum. O arada Nazife’nin kayınvalidesi birden “Emine, Emine!” diye bağırmaya başladı. Nazife de “Emine yok, Nazife ben” diye cevap verdi. Kayınvalidesi sonra “Nazife, Hayati, Hayati!” ya da “Hayati nerde?” diye bağırmayı sürdürdü. Nazife de “Hayati evde, Hayati evde.” diye karşılık verdi. (Nazife’nin gece boyu kayınvalidesiyle rutini bu idi. Her bağırmanın akabinde ise kayınvalide ve kayınpederiyle ilgili detayları benimle paylaşmayı ihmal etmedi. Meğer Emine, bakıcısı, Hayati de kocasıymış. Kocasına çok düşkünmüş. “Beş senelik bakıcısı Emine’yi de benden çok seviyor.” dedi.) Tekrar kalkıp Gülümser’e ve bu sefer televizyon hassası Nazife’ye de açıklamalarımı sunarak televizyonu kapattım. Televizyon hassasından bir tık ötede olabilir, çünkü en son "Bu televizyonda Kanal D yok, Hüseyin gelsin, onu bulduracağım." diyordu.

Sonraki aşamada, Nazife’yle Gülümser’in arasının olmadığını anlamam uzun sürmedi: Yerime yeniden oturmamla (bu arada oda epey geniş bir oda), Gülümser’in “Eh televizyon kapandı, sakınca yoksa ışıkları kapatabilir miyiz evladım?” demesi bir oldu. İlk kez Anneannem kayıtsız kalırken, bu sefer Nazife, Gülümser’in duymayacağı şekilde “Yok yok, sakın kapatma, biz oturuyoruz.” diye benden ricada bulundu. Artık ben de kayıtsız kaldım. Yarım saat sonra da ışıkları kapatmayı teklif ettiğim Nazife’nin zaten uyumakta olduğunu fark ettim.

Hastane odamızın sosyal ortamı böyleydi işte. Bir de gece belirli bir saatten sonra gelen Hüseyin var. Nazife’nin kayınvalidesi için tuttuğu, gündüz o hastanede görevli, geceleri de isteyenlere hasta bakıcı. Adam doktor kadar bilgiliydi, hemşireler gelişiyle “Hüseyin Abi, Hüseyin Abi” diyerek sevindiler. Bizim odanın sonraki tüm hemşirelik faaliyetlerini o üstlendi. Anneannemin de Hüseyin’in gelişinden çok memnun olduğunu hissettim. Nitekim, hastaneden ayrılırken, bende de Nazife, Gülümser ve Hüseyin'le kırk yıllık ahbapmışım hissi hakimdi.

Ertesi gün görevi dayımla yengeme devretmeden evvel Anneannemle özel koltuğunda, koridorda mini bir gezintiye çıktık ve 1 Ocak 2012’de Ankara’ya yayan lapa lapa kar eşliğinde Anıtkabir’i izledik. Çok güzel bir andı...

Yeni yıl sabahı Ankara, 2012

20 Aralık 2011 Salı

kış kış Kış! sağ ol Caro!

Kışı çok sevmem. Her şey kapalı olur. Ortam kapalı, hava kapalı, balkon kapısı kapalı, insanlar da kapalı, hatta boğazlı kazaklı, gözler yarı kapalı. Niye kış uykusuna yatmıyoruz ki, işi bilen yatıyor, ne güzel sonra hep bahara uyanıyor. Aslında bizim de metabolizmamız ve belleğimiz kış uykusuna yatıyor da biz direniyoruz kışın zorlu şartlarına. Ne bu asilik ya…

Asilik etmeyip kış uykusuna yatmış olsam bile, çalındığı anda beni uykudan gayet formda uyandıracak bir albüm var: Caro Emerald’ınki. Esasen Caroline Esmeralda van der Leeuw. Bildiğin Esmeralda yani ama tek farkla, Fransız değil Hollandalı caz vokal. Küçükken okuldaki bir tiyatro oyununda öğretmeninin şarkılı rolü ona vermesiyle, sesi keşfediliyor ve öğretmenini dinleyerek caz okumak için Amsterdam Konservatuvarı’na gidiyor.

İlk albümü Deleted Scenes from the Cutting Room Floor (2010) Türkiye’ye yeni geldi, geçen ay gittim aldım hemen. Hala cd alışverişi yaptığımdan benim için önemli bilgi bu. Hollanda’da satış rekorları kıran albüm, Michael Jackson’un Thriller rekorunu da 30 hafta boyunca liste başı kalarak egale etmiş. Bu sonuç çok hoşuma gitmedi; araya para sıkışmıştır kesin, yoksa Thriller’ı geçemez bence. Ama Caro acayip tatlı pop-caz şarkıları yapmış 40-50’li yılların müzik ve filmlerinden etkilenerek, sesi özgür ve çok enerjik…


Bu şarkıların bana hayal ettirdiği mutlu bir etkinlik var, bir gün birisi düşünür düzenlerse katılırım artık, yeni yıl için de olabilir aslında, kafamda içe sine oturdu. Tamirane, Babylon gibi mekanlar düşünsün bunu ama mekan büyük olmalı, Otto da değerlendirebilir esasında.

Tabii bunun için Caro önce buraya gelmeli, sonra herkesin 40’lı 50’li yılların kostümleriyle katılacağı bir etkinlik olmalı, düz konser demek yazık olur; Caro orkestrasıyla şarkılarını söylerken arkada önce Sabrina, sonra Roma Tatili, sonra The Apartment, sonra da Potiche filmleri gösterilmeli. 

Vintage kokteyller ikram edilirken, herkes o dönem danslarını icra etmeli; erkekler reveransla kadınları dansa davet etmeli. Köşede duran duvar piyanosu aslında piyano değil, kokteyl yapıcı olmalı, birkaç tuş kombinasyonuyla tepesinden bardaklar, kadehler dolu şekilde yarısı yere dökülerek fırlamalı, herkes rengarenk kendi içkisini hazırlamalı (bu içki yapıcı için biraz Boris Vian’dan etkilenmiş olabilirim.) 
Caro Emerald

Gelenlere o günün anısı olarak, üzerinde hacıvat-karagöz olan yoyolardan dağıtılmalı, yoyonun ipini yere salınca, yoyo Caro’nun şarkılarından Stuck’ı çalmalı. Yoyoların dağıtılmasıyla herkes sinyali almış gibi “Mayom içimde!” diye bağırırcasına üzerindeki kostümü atmalı, altından milenyum kıyafetleri çıkmalı ve yoyo gibi zıpzıplamaya başlamalı.

(Bir hafta önce Londra’daki konserine giden bir arkadaşım, Caro’nun çok güzel bir şov yaptığını, sahneye 50’lerin kostümüyle çıktığını, dekorunun da buna uygun hazırlandığını anlattı. Ama benim hayalimdeki şov, daha ilgi çekici bence.)

Ama ben yine de oraya (50’li yıllardan olmayıversin kime ne) Batman kostümüyle gitmeyi tercih ederim -ya da birisi bunu tercih etsin lütfen- stilize bir Batman olabilirim, belki biraz sırt ve kol kasına ilave olarak bir platformun üzerinde de durursam sorun olmaz sanırım, nasılsa yüzüm kapalı olacak.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Gençlik iyidir: TUGFO


Cumartesi gecesi Avusturya Kültür Ofisi’nin, ALEV ve Beşiktaş Belediyesi işbirliği ile Fulya Sanat Merkezi’nde gerçekleştirdiği yılsonu konserindeydik.

Çok kıymetli Özden Teyzem ve Esen Ablamla konser öncesi güzel yemeğimizi yedik, birer kadeh şarabımızı içtik ve uzun zamandır izleme fırsatı bulamadığımız Cem Mansur’u, yeni oluşumu Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası (TUGFO) ile izledik.

1998-2011 yılları arasında Akbank Oda Orkestrası’nın daimi şefi olan Mansur, Akbank’ın Haziran 2011’de Orkestra’yı ‘stratejik’ nedenlerle kapatmasının ardından, 2007 yılında konservatuar öğrencisi genç müzisyenlerin katılımıyla kurduğu gençlik filarmoni orkestrasına odaklandı. Akbank ise bu orkestrayı öncü sponsor olarak destekleme kararı aldı. Bu iyi de, koskoca Akbank, keşke hem kendi oda orkestrasını korusaydı hem de gençlik orkestrasını destekleseydi.

Neyse, konsere odaklanayım ben... Orkestra ve program (Mozart, Mendelssohn-Bartholdy) başarılı idi. Orkestraya, virtüöz sanatçılar, Avusturyalı kemancı Wolfgang David ve Yugoslav konser piyanisti Natasa Veljkovic eşlik ettiler. Veljkovic’in üzerindeki güllü dallı geleneksel kostüm ise, bazı çok modern! görüşlü hanımlarımız tarafından -ağız kapama jesti eşliğinde- gülüşerek kınandı.

Ancak konser, bir yılsonu konserine göre son derece sönük geçti. Konserde zincirli çantalarını yere düşürenler mi, su içerken elindeki pet şişeleri sıkarak çatır çutur ses çıkaranlar mı ararsınız, elindeki yelpazesi (yelpaze çıtçıt sesi çıkarıyordu, tabii arkadaşımız orkestrayla bir harmoni yaratmak istemiş de olabilir.) ile havalanmaya çalışanlar mı görmek istersiniz, en ön sıranın tam ortasında oturduğu halde, birdenbire koşarak salondan çıkıp sonra sanki kendine özel ara verilmiş gibi konser devam ederken, aynı yerine (tekrar ediyorum: en ön orta!) koşarak oturanları mı izlemek istersiniz… Bunların hepsi bu konserde vardı. Orkestra bis yapmadı. Tabii hassas kulaklarının tüm olan biteni duyduğuna eminim. Sonucunu da gayet doğal karşıladım o nedenle. Bense en azından biste orkestraya alkışla eşlik ettiğimiz bir kapanış isterdim, ne de olsa yılsonu konseri…

Mansur’lu Gençlik Filarmoni'nin, daha çok konserler vermesini ve güzel işlere imza atmayı sürdürmesini diliyorum. Daha şimdiden, turne programları, yurtiçi ve yurtdışı olmak üzere gayet yoğun…

Bu konser organizasyonu ile ilgili dikkatimi çeken başka bir konu da; Avusturya Kültür Ofisi’nin davetiyesinde, “Şef Cem Mansur eşliğinde, Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası” yazmasına ve fotograf olarak da 95 kişilik tam orkestraya yer verilmesine rağmen, konser alanına vardığımızda salondaki stantta “Türkiye Gençlik Filarmoni Oda Orkestrası…” yazdığını fark ettim. Ve konser gerçekten de 25 kişi civarında bir orkestra ile gerçekleşti. Bu aldatmaca, konsere katılan kaç kişinin dikkatini çekti bilmiyorum ama kanımca konser anında bile protesto edilebilecek kadar nahoş bir durumdu.

6 Aralık 2011 Salı

This is it!

25 Haziran 2009: Dünyanın tartışmasız en büyük yıldızı, idolü, “pop’un kralı”, Los Angeles’ta 50 yaşında vedasını yaptı: Kalp krizi... Yaşasaydı, 8 Temmuz 2009’da “This is it” adlı konserler dizisine başlayacaktı.

Yeteneği Allah vergisi... Albümleri tüm dünyada 750 milyondan fazla sattı, 13 Grammy kazandı, tüm bunlarla beraber, hayatını insanları şaşırtarak geçirdi; skandallar, yanlış estetik ameliyatlar, sürreel bir yaşantı...

‘İstemeden’ ölümüne neden olan özel doktoru Conrad Murray’nin dava sürecini CNN’den canlı takip ettim. Dava altı hafta sürdü ve tam bir Amerikan filmi gibi geçti. Birkaç yıla gerçekten filme de çekerler. Davada 49 şahit dinlendi ve 300’den fazla delilin incelendiği belirtiliyor.

Dr Murray ve Yargıç Pastor
Kardiyolog Murray, ayda 150bin dolara Jackson’ın özel doktoru olarak çalışıyor ve haftanın 6 günü yanında kalıyor. Benim anladığım Jackson’ın kişisel eczanesi görevini görmüş ve ne kadar bağımlı olduğu ilaç varsa sağlamış. Öyle ki had safhada uykusuzluk çeken sanatçıya tamamen hastane ortamında verilmesi gereken ve verildiği doz da son derece kritik olan, Michael’ın “uyumamı sağlayan süt” dediği propofol maddesini (anestezik ilaç) ve beraberinde bazı yatıştırıcıları yüksek dozda veriyor.

Olay gecesi, 911 arandıktan tam 5 dakika sonra eve gelen ilk paramediğin ifadesi çok çarpıcıydı. Söylediğine göre; Doktor delirmiş gibiydi ve sordukları hiçbir soruya tam cevap verememiş; Jackson’ın hiçbir ilaç kullanmadığını söylemiş, uyuması için verdiği yüksek doz propofolden ise hiç bahsetmemişti. Avukatın “Yerde yatanın Michael Jackson olduğunun farkında mıydınız?” sorusuna, “Evet, farkındaydım” diye cevap veren tanık paramedik, “Peki, yüzüne baktınız mı?” dediğinde, “Hayır, bakmadım, o an sadece hayat kurtarmaya odaklanmıştım.” dedi. Sonra Jackson’ın fiziksel görünümü sorulduğunda, aşırı derece zayıf olduğunu, sanki kronik bir hastalıktan muzdaripmiş gibi göründüğünü belirtti ve “Eve o kadar hızlı geldik ki kurtarabilirdik!” dedi. İkinci paramedik ise eve geldiklerinde çoktan ölmüş olduğunu söyledi. Ama dört tecrübeli sağlıkçının tüm çabalarına rağmen o kalp geri dönmek istemedi.

Kathy Hilton, en yakın arkadaşlarından
Doktorun avukatlarının savunması ise, Jackson’ın son iki aydır zaten perişan halde olduğu; ekstra doz propofolü, Doktorun odada olmadığı sırada Jackson’ın kendisinin aldığı, dolayısıyla da ölümüne kendisinin neden olduğu üzerine kurulmuştu. Ayrıca, mahkemede Jackson'ın ölmeden önce her açıdan perişan durumda olduğunu kanıtlamak için bir video da gösterdiler. Londra'da vereceği "This is it" konser turu öncesinde Mart 2009'da düzenlediği basın toplantısı görüntülerinden oluşan videoda, Jackson bitkin görünüyordu. Doktorun avukatları, aslında 10 konser olarak planlanan organizasyonda, basın toplantısı sonrasında konser sayısının 50'ye çıkartıldığını belirterek bunun, Jackson’ın durumunu daha da kötüleştirdiğinin üzerine gittiler.

58 yaşındaki Murray, alabileceği en yüksek cezayla, 4 yıl hapse mahkum edildi ve doktorluk lisansını kaybetti. Doktorluk lisansını kaybetmesi belki de hapis cezasından daha mühim, çünkü ABD’de mahkemeler ha deyince lisans iptali yapamıyor, ilgili eyaletlerin tıbbi kurulu toplanıyor ve ancak öyle karar alınabiliyor. Bir de Doktorun 4 eyalette çalışma lisansı varmış. 29 Kasım’daki son duruşmadan evvel, Doktorun LA'deki lisansı dondurulmuş, Hawai'dekinin süresi dolmuş, Texas ve Nevada’da ise doktorluk yapma hakkı hala elindeydi. Doktor, ilgili kanunlar gereği gerçekte 2 yıl yatacak ama LA’deki hapishanelerin dolu olmasından ötürü 2 yıldan daha kısa bile kalabileceği söyleniyor. Hatta bilirkişiler, sadece birkaç ay hapisten sonra Polanski vakasında olduğu gibi ev hapsiyle devam edilebileceğini de söylüyorlar. Buna da LA’in Şerif Amcası karar veriyormuş, oh ne ala memleket...

Katherine Jackson
Yargıç kapanış konuşmasında, Doktoru “toplum için tehlikeli” olarak nitelendirdi ve “Doktor Murray kendisine güvenen hastasına sahip çıkmadı. Bu, basit münferit bir olay değildir. Murray, hile ve yalanları içerisinde bir de Jackson’ı suçlamakta, ayrıca en ufak bir pişmanlık göstermemektedir.” Hakikaten de davayı izlediğim süre boyunca Murray, sanki bir taş gibi yerinde oturdu.

Jackson’ın annesi Katherine, “4 yıl yeterli değil!” dedi. Bunu dese de, yargıca teşekkür ederken, Doktorun maksimum cezayı aldığının bilincindeydi.

30 Kasım 2011 Çarşamba

Kötülüğün Döngüsü



Zaman: 19. yüzyıl ortaları
Yer: Bly’da bir İngiliz malikanesi

İngiliz besteci, piyanist ve orkestra şefi Benjamin Britten, Henry James’in aynı adlı öyküsünden esinlenerek The Turn of The Screw Operasını bestelemeseydi, opera literatürü hayalet öykülerinden ve korku operasından mahrum kalacaktı. Rejisörlüğünü Aytaç Manizade’nin yaptığı The Turn of The Screw, Istanbul’da, Kötülüğün Döngüsü adıyla sahneleniyor.

Ana tema, baş kahraman olan tecrübesiz bir mürebbiye ile Quint ve Miss Jessel adlı iki şeytani ruh arasında geçen çatışma üzerine kurulmuş. Malikanenin eski uşağı Quint ile eski mürebbiyesi Miss Jessel öldükten sonra ruhları geri döner ve evdeki çocuklarla irtibata geçip onları etki altına alırlar. Yeni mürebbiye ise sorumluluk bilinciyle çocukları korumaya çalışır.

Kötülüğün Döngüsü, biz opera izleyicileri için zorlayıcı ögeler ve ilkleri barındıran bir oyun. Bir kere çağdaş bir eser, sonra dinlemesi zor, tarzı gerilim, konusu hayaletler olunca yabancılık çekmek doğal karşılanabilir. Zira, temsil çıkışı taze yorumum: ‘enteresan bir eser’ oldu. İlklik ise Istanbul’da ilk kez Britten operası sahneleniyor olmasından, hatta Istanbul’da oynanan ilk İngilizce eser bile olabilir, emin değilim bundan.

Esas Henry James’e odaklanmalı: Ünlü Amerikalı yazar, aslında anglo-amerikan demek gerekiyor sanırım, 1895-1898 yıllarında oturup niye böyle bir hikaye yazmış? Biraz eşeleyince ilginç şeyler çıkıyor. James ailesi varlıklı bir aile ve Henry dahil dört çocuklarına iyi eğitim imkanları sağlıyorlar. Henry, genç yaşında Avrupa’ya gidiyor, oraları tanıma, yabancı dil öğrenme fırsatı buluyor; az biraz da Avrupa çekiciliğine kapılıyor gibi, zaten Londra’da ölüyor. Yaşadığı dönemde de okurları çok sınırlı sayıda.

Kardeşi ünlü psikolog William James. Bunlar Henry’yle sürekli itişme halindeler, bir kıskançlık, bir çekememezlik. Ama birbirlerinden uzmanlık alanları itibariyle çok etkileniyorlar. Biri dışa dönük (William), diğeri içe (Henry). Sonucunda, Henry James’in edebi derinliği ve The Turn of the Screw’daki psikolojik unsurlarda kardeşi William’ın büyük etkisi olduğu söyleniyor.

Bir de James’in eşcinsel olduğu hipotezi var. Hatta The Turn of the Screw’da lezbiyenlik ve eşcinselliğe dair ipuçları olduğuna dair yorumlar, vaka çalışmaları mevcut. Eski mürebbiye ile evin kızı arasında ya da eski uşak ile evin oğlu arasında bu tip ilişkilerin sezilmesini isteyip istemediği epeyce tartışılmış olmalı ki Istanbul Operası Müdür ve Sanat Yönetmeni Suat Arıkan, oyunun kitapçığının önsözünde “... geçen sezon sadece üç temsil yapabildiğimiz, seyircilerimizin yoğun memnuniyeti ve beklentisi nedeniyle bu sefer dört kez sahneleme cesaretini gösteriyoruz.” Hangi cesaretten bahsediyor anlamadım, büyük cesaret doğrusu! Öyle bir cesaret ki Türkçesi bile içten içe bozuk cümlenin...

Yine, Süreyya’nın minnoş sahnesine değinmeden geçmem imkansız. Resmen rejisör sabrı dener nitelikte. Manizade’yi ayakta alkışlamak lazım, böyle yetersiz bir sahnede her türlü gerilim unsurunu hissettirecek ve müzikle bağlayacak bir reji koymuş, tabii dekoruyla, ışığıyla, kostümüyle...

Esen Ablacığım, çok teşekkürler bu güzel Cumartesi günü için. Yine gidelim ama yine Çiya’da yiyelim.

Özgün Adı: The Turn of The Screw
Libretto: Myfanwy Piper
Dünya prömiyeri: 14 Eylül 1954, Teatro La Fenice, Venedik
Türkiye prömiyeri: 16 Nisan 2011, Kadıköy Süreyya Operası, Istanbul.

21 Kasım 2011 Pazartesi

m-u-s-i-c II

Şaheser bir cumartesi gecesi organizasyonu nasıl yapılır? Galata’da güzel bir yemeğin ardından -şarabı büyük özenle dökmem hariç- İKSV Salon’da Elif Çağlar’la bütünleşme… Hayır hayır, ben değil, Didem’le Kıvanç yaptı. Elif’in albümünde de çalan Fehmi (trompet) ve onun eşi Işıl, Dido’nun arkadaşları çıktı, ne şans!

Elif ve muazzam ekibi yine harikalar yarattı. Elif bir kere çok mütevazı. Zaten şöyle bir düşünüyorum da kitlesiyle gerçekten bütünleşebilen sanatçıların ortak özelliği bu. Çünkü içten gelen bir durum var, zihin başka şeylere çalışmıyor, loblar birbiriyle barış halinde.

Konserde tam bir sanatçı dayanışması vardı. -Featuring- Yahya Dai mi istersiniz, Ferhat Öz mü, Bilal Karaman mı yoksa Evrim Özşuca mı…

Elif’ten bestelerinin hikayelerini de dinledik. Büyük kısmının kurgu olduğunu, bazen tek bir cümlenin kafasında dönüp durduğunu ve birden parçaya dönüştüğünden söz etti. Mesela, çok beğendiğim Jamaica parçasının ilham kaynağının, Amerika’da okuduğu sıralarda televizyonda gördüğü Jamaica reklamı olduğu öğrendik. Oysa ben ne çok hayal kurmuştum o parçayı nasıl bir ruh haliyle yazdığıyla ilgili ve de “Niye gidememiş Jamaica’ya ya, tüh!” filan demiştim. Birebir yaşanmışlık içeren parçası ise m-u-s-i-c imiş. Hemen odaklanayım:

Finally it’s time for me to tell my story, i’m a singer born and raised in Turkey, 
i’m trying to do my music without getting naked, without a pop cd and without faking
Because it’s time to tell the world that we can make it
If you’re really born to do it, you don’t need to fake it
People with a good heart will understand and love it
...
Evet Elif, biz seni anlıyoruz + bayılıyoruz. 

Dekoru da çok sevimliydi, hem albüm kapağının tarzı hem de kendi samimiyetini destekliyordu. Bence sahnedeki ikinci dekor da Elif’in kıvır kıvır saçları idi. Bu kıvır kıvır saçlarla iyi ses/yorum arasında pozitif bağlantı kesin var. Bir de siz bakın...


Konser sonrasında kendisiyle tanışma fırsatı buldum; sempatik, tatlı bir insan. En son Asiaminor’e cd imzalatmıştım, 10 sene sonra da Elif’e.

Bu harika albüm konseri ve öncesindeki tatlı sohbet için arkadaşlarıma mille mercis!

9 Kasım 2011 Çarşamba

Japon Yapmış

Japon Yapmış, Onur Ataoğlu, Çınar Yayınları
Van Depremi’nden sonra basına yansıyan yazı ve karelerde, Mart ayında yaşanan Japon depremi ve ardından gelen tsunamisindeki insan görüntüleriyle ilgili kıyaslamalar yer aldı. Japonların yardım paketleri için nasıl sıraya girdiği, acılarını nasıl kendi içlerinde yaşadıkları, bizdeki gibi feryat figan etmedikleri ile ilgili yorumlar yapıldı. Ben de içimden bu yorumlara ‘Hakikaten ya, adamlar yaşadıkları bu büyük felaketten birkaç hafta sonra dünya basınını meşgul etmeyi bile bıraktılar, ne içine kapalı, milliyetçi bir ülke.’ diyordum. İşte tam o aralar adı ve kapağıyla dikkatimi çeken bu kitabı aldım. Öteden beri sempati ve ilgi duyduğum Japonya –her yaz en az bir kez denizden çıkan anneme çocukların ‘aaa Japon’a bak!’ ya da ‘teyze, siz Japonsunuz değil mi?’ soruları ile karşılaşırız– hakkında yazılmış bu kitap aracılığıyla biraz olsun çok üstün gördüğüm bu kültürü tanıyayım dedim; 28 Ekim’in de yarım gün olması dolayısıyla başladım okumaya.

Japon Yapmış, 3,5 senesini Tokyo Büyükelçiliği Ekonomi Müşavirliğinde geçirmiş bir diplomatın Japonya anıları ve bu ülkeyi kendi çerçevesinden anlayışı. Dili sade ve esprili, bölümler temel Japon konularına göre ayrıldığından, kısa kısa şıp diğerine geçiyorsunuz. Büyük zevkle okudum.

Kitabı okuduktan sonra son yaşanan depremde Japonların birbirlerine olan saygılarını kaybetmeden hayatta kalma çabalarının, sakin duruşlarının, nükleer tehlikeye rağmen ülkelerini terk etmeyişlerinin, terkedenlere vatan haini gözüyle bakışlarının –bu sonuncusunu uzun yıllardır orada yaşayan ve son depremde de orada olan Türk bir sinemacının ropörtajında okumuştum– temellerini daha iyi anladım: Şintoizm. Derin ama sade bir düşünce sistemi, Japonları derinden etkileyen bir felsefe. Şinto, ruhların yolu demekmiş. Şintoizme göre, tüm nesne ve varlıkların ruhu olduğuna inanılırmış, canlı olmasa da. Yani insan da var işin içinde taş, toprak, bir kağıt parçası da... Bu sistem, herhangi bir kutsal lider, kutsal mekan, dogma ya da kurallar silsilesi içermediğinden, kişiyi evrendeki ruhlarla uyumlu şekilde yaşamaya ve içinde bulunduğu düzeni ve anı takdir etmeye yönlendiriyor. Japonların bazı zamanlar algımız ötesine geçen saygıları, medeniyetleri buradan ileri geliyor olsa gerek. Kitaptaki şu ifade çok şeyi özetliyor: “Ülke sevgileri slogancı, galeyancı değil; yapıcı, üretici ve yaratıcı.” Adamlar, ölümüne de olsa ülkesinde kalıyor, birey olarak ben ne yapayım tek başıma demiyor, çalışıyor, çabalıyor.

Bizden farklılaşan bir yönleri de ülkelerinde üretilen malların en kalitelileri iç tüketim için ayrılıyormuş. Bizde ise en iyi ürünler, ihracat içindir. Yine bu kapsamda hoşuma giden bir özellik; Nissan, Toyota, Honda gibi araç üreticilerinin, özellikle iç pazara yönelik ürünler tasarlaması ve bunların dışarıda bulunmasının mümkün olmaması.

İlgimi çeken bir diğer konu, Japonya’da avukatlığın yaygın bir meslek olmayışı. Nedeni de bu ülkede özür dilemenin çok normal sayılması, yani zayıflık belirtisi değil. Bu yüzden, Japonya’da açılan dava sayısı Avrupa ve ABD’ye oranla çok daha düşükmüş.

Ukiyo-e, Iris Garden, Yoshitaki, 1860
Tabii öteden beri hayranlık duyduğum, Kill Bill serisi ile taçlandırdığım samuraylar (soylu savaşçı sınıf)... Kitapta tam kafamdaki hayalleri gibi tanıtılmışlar, iyi bari. Sen müthiş tekniklerle vur kır, kılıçtan geçir, acıma, ondan sonra eve git, Japon bahçene bakarken felsefi düşüncelere dal, güzel sanatlarla uğraş, hatta bazı dallarda ustalık mertebesine eriş, şiir yaz. Sonra bu kırılgan dünyadan bir anda çık, harakiri (seppuku) yap... ‘Nasıl bir çelişkidir bu?’ sorusuna kitap çok güzel yanıtlar veriyor. Birçok doğu toplumunda olduğu gibi kıyım-zulümle felsefe-sanat-edebiyat yan yana...

Yine büyük hayranı olduğum Japon sanatlarında da şintoizm etkisi olduğu anlaşılıyor. Manga, animasyon, bonsai, origami, ukiyo-e, kabuki ve diğer Japon sanatları ile ilgili çok güzel bilgiler içeriyor kitap. Tüm Japon sanatlarının ortak yönü ise minimalist zarafetleri...

Anne kesin RNA’larla geçen bir Japonluk var bizde, daha çok sende; kitabın burada yazmadığım bazı detaylarında seni gördüm, şaka değil bak.

Yazarın bu kitap sonrasında yazdığı “Japon Ne Yapmış” adlı bir kitabı daha var.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Nazım'dan, Kuvâyi Milliye - sekizinci bap

26 Ağustos gecesinde saatlar
iki otuzdan beş otuza kadar

...
dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
paşalar onun arkasındaydılar.
o, saatı sordu.
paşalar: "üç" dediler.
sarışın bir kurda benziyordu.
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
kocatepe'den afyon ovası'na atlayacaktı.
...