29 Ekim 2011 Cumartesi

Nazım'dan, Kuvâyi Milliye - sekizinci bap

26 Ağustos gecesinde saatlar
iki otuzdan beş otuza kadar

...
dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
paşalar onun arkasındaydılar.
o, saatı sordu.
paşalar: "üç" dediler.
sarışın bir kurda benziyordu.
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
kocatepe'den afyon ovası'na atlayacaktı.
...

25 Ekim 2011 Salı

Lloyd: Üstada Saygılar

Çok sevgili arkadaşım Şebnem’le Akbank Caz’ı ucundan yakalayıp üstad Lloyd günü düzenledik ve öncesinde Nişantaşı’nda kahve crumble keyfi yaptık. Havanın güzel olmasından istifade güneşe yönelttik kendimizi. Ortamdaki kedilerin evcilliğinden öte karizmaları beni benden aldı. Biz cin değiliz sizin kadar, masaya tırmanışınızı görmeyeceğiz.

Lloyd… 73 yaşındaki bu ince adamda ne nefes var yarabbim, ekibi acayip şirin siyahi ve kafa rahat tipler olmakla birlikte alanlarının ustaları… Piyanodaki diğer dahi Jason Moran, taktığı huni beresiyle zaten 'normal değilim' havası yaratıyordu. Davuldaki Eric Harland da nasıl desem tüm vücuduyla davul çaldı.

Konserde şu sahne çok hoştu: piyanodaki Moran, normal bir sandalyeye oturuyordu, piyano taburesi ise piyanonun sağ tarafına yerleştirilmişti. Lloyd kendi partisinin olmadığı sıralarda, geçip rahat piyano taburesine oturuyor, sırtını da piyanoya veriyordu. Aslında Moran’la şiirsel bir bağları olduğu, tüm konser boyunca hissedildi. Lloyd nasıldı? Her zamanki gibi son derece zarif ve duyarlı.

2010 yılında çıkan son albümü Mirror’dan Go Down Moses… Funda, umarım beğenmişsindir albümü. Rabo de Nube albümünün yeri bende ayrı ama.


Bu adamın müzik yolculuğu da beni etkiliyor. Ufaklığından beri müzikle iç içe ama eczacı olan babası ile ilişkisi biraz meşakkatli, bence hafif anti sosyal bir çocukluk geçiriyor ama bu, sonrasında nefis şekilde müziğine yansıyor. Şöyle diyor resmi sitesinde: “Music is a healing force. It has the ability to transcend boundaries, it can touch the heart directly, it can speak to a depth of the spirit where no words are needed. It is a most powerful form of communication and expression of beauty…” Lloyd aynı zamanda bir opera aşığı; üstüne kendisinin şu sıralar hayat ve dedesinin mahkemesini konu alan bir opera eseri yazmakta olduğunu öğrenip, iyice neşelendim.

Bu arada Lütfi Kırdar’da konser salonunun içine, tüm konser boyunca sinsice dalan Borsa Restoran’ın kızgın yağ kokusu beni bitirdi, daha da orada yemek yemem; 180 yıllık motor yağına dönüşmüş yağ kullanıyorlar kesin, neyse ki konser öncesi elimi yıkamıştım da üzerinde kalan sabun kokusu ile idare ettim, nasıl bir havalandırmadan boğma sistemidir anlamadım!

Mirror
Charles Lloyd: tenor&alto saksofon, vokal
Jason Moran: piyano - Reuben Rogers: bas - Eric Harland: davul, perküsyon, vokal.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Diploma No: 563 ve Aralık Kalan CAM

T.C. Kültür Bakanlığı
Güzel Sanatlar Akademisi
1329 tarihinde Trabzon’da doğmuş olan
fotoğrafı aşağıda yapışık B. Eyüboğlu
Güzel Sanatlar Akademisi Resim
Şubesinde tahsilini bitirerek hususi talimatına
göre yapılan imtihanlarda muvaffak olmakla
mezkur imtihanlar neticesinde kendisine
birinci derecede diploma verilmiştir.
37-38 Diploma Numarası: 563
İmza
     Kültür Bakanı    GSA Direktörü    Jüri Heyeti (İbrahim Çallı) 
Mor Han (Son Resmi), 1975
Kışın belki de tek sevdiğim yönü, tiyatroların kapılarını açması, yeni sergilerin başlaması, operada yeni sezon temsiller…

Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun doğumunun 100. yılı sergisinde yer alan Akademi diplomasında yazanlar. İbrahim Çallı imzalı Bedri Rahmi diplomasına bakakalıyorum.
B. Eyüboğlu, 100. Yıl Sergisinden
Garpta yaşayacaksın ama garp özentisi olmayacaksın, sanatını halktan besleyeceksin, çaban hep halka yaklaşmak olacak, özgünlüğün Anadolu kültüründen gelecek, hem resminde hem şiirinde bunu gündemde tutacaksın, motiflerin insanın aklında yer edecek, yayılacak ve evrenselleşecek. Kendi söyleyişiyle, 20 yıldır ya yazdı ya boyadı. Nasreddin Hoca’yı da çizdi, Aşık Veysel’i de, bir çoban da boyadı bir ana da. Karadutum çatal karamı yazdı, çizdi. Karadutu da onu. Bazen resmine şiir, bazen şiirine resim kattı.

Sergide Bedri Rahmi’nin ilk yağlıboya resminden yarım kalan son resmi Mor Han’a (1975), seramiklerinden desen ve objelerine kadar birçok eserini görmek mümkün. Yanı sıra, çalışma masası, daktilosu, mektupları, yakın arkadaşlarını ağırladığı koltuk gibi pek çok kişisel eşyasını da yakından inceleme şansı var.

B. Eyüboğlu, 100. Yıl Sergisinden
Sergi çıkışında bizimkiler Bedri Rahmi baskılı yazma ve örtülerden bir seçki yapmaya çalışırlarken, Bedri Rahmi’nin torununun eşi Sibel Eyüboğlu ile konuşma fırsatım oldu. Bedri Rahmi desenleri, 100. yıl sergisinin daha geniş çaplı olarak duyurulması üzerine konuştuk ve kendisinden her yılın Haziran ayının ilk haftasında Bedri Rahmi’nin Kalamış’taki evinin bahçesinde Geleneksel Yazma Şenliği -yazma sergisi ve satışı- düzenlediğini öğrendim. Kendilerini Bedri Rahmi geleneğini sürdürme çabalarından ötürü takdir ediyor, teşekkür ediyorum. Sergi 4 Kasım’da sona eriyor. Sene sonuna uzatılmalı.
 
CAM, Aysa Prodüksiyon&Tiyatro Gaga
Serginin ardından o gün CKM’de sahne alan Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu’nun Cam adlı oyununu gördük. Oyun; bir ressam, boşanmak üzere olduğu kocası, yakın kız arkadaşı ve resim öğrencileri arasında, ressamın atölyesinde geçiyor. Dili zaman zaman mizahi. Ana tema ise günümüz ilişkilerinin yalanlar üzerine kurulu olması. Tüm karakterlerin ortak özelliği mutlu olmak istemeleri, kişisel isteklerinin her şeyin üstünde olması ve yalan söylemeleri. Kuyumcu Yener karakteri, favorim oldu.


Oyundan hoşuma giden replikler:
Resim dersi: “Silgi kullanma, geçmişimizi silebiliyor muyuz? Çizgileri silme sakın, onlar senin referans çizgilerin.”
Sözde yakın özde uzak arkadaşların dertleşmesi: “Tutkulu aşktan faturalı aşka nasıl geçtik?”
İntihar sahnesi: “Sevmeyi bilmiyorum, o yüzden sevilemiyorum ya da tam tersi.”

Aysa Prodüksiyon’un geçen yıl Aşk Sözleri adlı oyununu görmüştüm, başarılıydı. Kemal Kocatürk, Shakespeare’i adapte etmişti. Duruşu olan bir ekip, böyle devam etmesi dileğiyle…

Yazan: Levent Kazak - Yöneten: Laçin Ceylan
Oyuncular: Dolunay Soysert, Mete Horozoğlu, Deniz Çakır, Bülent Alkış, Selen Uçer

11 Ekim 2011 Salı

m-u-s-i-c

Elif Çağlar, hakikaten çağlıyor… Bir an gözlerimi kapıyorum, ses şelale, zaman zaman yumuşak ama her durumda çok temiz. Hiçbir şekilde sizinle kavga etmiyor. Pazar günü MiniMore. Fest kapsamında Tamirane’de Elif Çağlar Quartet’i dinlerken hissettiklerim…

Can dost Tolga, ayağının tozuyla kendini bu endüstriyel mekanda buldu. Kendimizi melodilere bırakmış boyut değiştirmeye hazırlanırken, Tolga birden ‘ya bi saksafon eksik’ dedi ve o anda Elif Çağlar’ın dinleyiciler arasındaki Yahya Dai’yi sahneye davet etmesiyle girdiğimiz komadan hızla çıkıp, otomatik neşeye yelken açtık.

Üstad Dai her yere saksafonuyla mı gidiyor diyeceksiniz, öyle değil, yan mekandaki konseri az evvel sona ermişti, belli ki Elif’i dinlemek istemiş. Sonra da hiç inmedi sahneden ve benzersiz bir performans çıktı ortaya.

İşte performanstan kısa bir bölüm… Bu kısacık kesitte bile zamanlamalarının ne kadar mükemmel olduğunu anlıyorsunuz.

Elif Çağlar, Bilgi Üniversitesi’nde caz kompozisyonu okuyor, sonra NY Queens College, The Aaron Copland School of Music’te caz performansı üzerine master yapıyor. Eğitimli ama aynı zamanda çok çok yeteneklilerden…


İlk solo albümü m-u-s-i-c’i tavsiye ediyorum, albümün tamamı Elif’in kendi emeği; salt cazla pek aram yok diyenler için de keşfedilmeye çok değer…

Bir de bu sefer Tamirane’deki ortamın motorcu kardeşliğine benzediğini fark ettim, A’dan Z’ye tüm ekip sıcakkanlı ve yardımsever şekilde caz kardeşliği için çalışıyor gibiydi. Bu durum, Elif ve grubunun enerjisinden de kaynaklanıyor olabilir.

4 Ekim 2011 Salı

Design Week mi Boğazkesen mi

Ekim’in ilk Pazar günü yani Istanbul Design Week’in kapanış günü, eski Galata Köprüsü üzerindeki sergi, enstalasyon ve objeleri bir bir inceledik kardeşim ve çocukluk arkadaşım Çağrıyla. Hatta bizzat Red Bull kutularından kendi tasarımlarımızı yapmaya uğraştık, gerçi benimki pek rağbet görmedi ama fikrimi anlamadılar bence. Çağrı’nın çiçek tasarımı epey hoşuma gitti ama. Üstad bravo!

Bisiklet hastası bir insan olarak en çok şu ödüllü tasarımı beğendim, yalnız biraz ağır bir model, artık hafiflik aranıyor ya, gerçi benim mevcut bisiklet bundan daha ağır olduğu için bu, onun yanında hafif kaldı. Özellikle içinden çıkan ışıklı kilidi hoş fikir. Bir de tabii bu bisikletin kontra pedal oluşu çocukluk anılarımı canlandırdı. Çağrı senin mavi bir bisikletin vardı kontra pedal, ne güzel fren yapardın, gerçi arada kafan karışırdı bana yetişemezdin ama…  Tasarımlar arasında bir de türk kahvesi için sade, az, orta, pek şekerli ayrımını gösteren fincan prototipleri hoşuma gitti.  

Açıkçası tasarımlara dokunmayı severim; yasak dinlemem, açıklamalarında yazan hissi veriyor mu, diye ilgimi çekenlere dokundum, hatta oturdum koltuklara. Hollandalılar ne yapmışlar: pek şaşırtıcı değil, laleden oturak -parklarda kullanılmak üzere- öf çok sıkıcısınız. Tasarımcı Murat Babadağ’ın Dua Tamburu adlı çalışması ilginç geldi: Tibetli rahipler, dua tamburlarını çevirerek ibadet ediyorlarmış. Tamburlarda da “İnsanın gerçek özüne selam” yazıyormuş. Resimdeki tamburun üzerindeki pıtırcıkları, pıtırcık sanmayın, onlar Braille alfabesiymiş ve de şunu yazıyormuş: “Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme huzurunu, değiştirebileceğim şeyler için cesaret ve aradaki farkı bilme bilgeliğini ver.” Bu sözü ilk Nural Teyzemle Oktay Eniştemden duymuştum 15 sene önce. Şunu bir başarsak dünya gözüyle!

Çağrı hemen günün anlam ve önemine uygun şekilde ayakkabılarının reklamını da araya sıkıştırdı: yok şu şekle giriyormuş da yok öyleymiş de, işte burada bir bakın, kimin ayakkabısı daha tasarım duruyor, allahasen? Tabii ki benim. Tamam şaka şaka…

Bu güzel tasarım gezisinin çıkışında birden kendimizi bol müzikli Sivaslılar kermesinde bulduk. Yalnız ben oradan aldığım kadar taze ve enfes bir Beypazarı kurusu yemedim, yani o kermes bir daha ne zaman Çağrı, sen gurmemiz olarak onu bir takip et de yine gidelim.

Kermes sonrası karnımızın iyice acıktığını hissedip Çağrı’nın yeni aldığı İstanbul - Arka Sokak Lezzetleri kitabından 'o piti piti' yöntemiyle Boğazkesen’de bir kebapçıyı seçtim. Sonraki macerayı o anlatsın, benim kalbim dayanmaz.

29 Eylül 2011 Perşembe

Aranıyor: Samimiyet

Samimiyeti nerede aramam gerekiyor acaba? Hayatın içinde tüy gibi bir şey. Tutamıyorum bir türlü. İki insan arasındaki zihin zinciri için ilk şart(ım). Son zamanlarda insanlara olan güvenimi yitiriyorum. Ben mi fazla içten değilim? Aslında evet ‘içtenlik’ daha iyi ifade ediyor sanırım. Yani önce kendi içine bak, diye mi düşünmem gerekiyor?

Bilemiyorum ve mutabık değilim ama son zamanda dinlediğim en samimi müzik Wynton Marsalis - Eric Clapton buluşmasından çıktı. Çıkacağı da belliydi zaten.

Geçtiğimiz Nisan ayında üç gün üst üste Lincoln Center’da verdikleri konserlerin kaydı daha yeni, 13 Eylül’de hem cd hem de dvd formatında satışa çıktı: Wynton Marsalis & Eric Clapton Play The Blues Live From Jazz At Lincoln Center.

Marsalis’in esas eğitiminin klasik müzik -tabii maaile cazcı oldukları için aynı zamanda doğuştan caz müzisyeni-, Clapton’ın ise rockçı olduğunu düşünürsek, bu ikilinin ortak alanının blues olmasına biraz şaşabiliriz. Ama Clapton’ın özel blues ilgisini, bir İngiliz olarak blues öğrenmek için çok emek verdiğini ve de tüm kariyerinde bu müziğin etkilerini düşününce buna izin verebilirim. Rica ederim, ne demek!

Albüm, Armstrong’un Ice Cream’i ile başlıyor, toplam 10 parça içeriyor ve tümüyle New Orleans Blues = gitar+trompet+jazzy tonlar. Albümün Ice Cream’le başlaması benim için ayrıca özel: I scream! Albümde Layla, Corrine, Corrina filan da var. Layla’yı da epey ilginç şekilde çalmışlar, çok beğendim. Konserden bir kesit buldum, muhteşemden daha öte… Umarım bu ikili bir gün buralara da uğrar.


Bir de Wynton (sürekli niye aklıma wonton çorbası geliyorsa), tabii senin de ama esas abin Branford’ın büyük hayranıyım, nasıl yapsak?

Bir de Wynton, samimi söylüyorum, Eric’le senin albüm efsane olacak, olmuş hatta...

16 Eylül 2011 Cuma

Yaz, bitme!

Turkuaz anlarımda dinlediğim müziklerle lâcivert zamanlarda dinlediklerim hep farklılaştı. O sabah, hangi cd’yi seçmişsem onu döndürüp dinlemekten sıkılmam, bazen bir hafta aynı müziği dinlediğim olur. Ama her seferinde farklı imgelerle. Bir de yazlık kışlık ayrımım var.

Dalida ise bu kategorinin dışında kalan belki de tek örnek. Yani mevsimlik ya da çoğu zaman lacivertten turkuaza geçmek için ideal. Ama kendisinin sizi tam tersi yöne çekmesi de mümkün. Bazı sanatçıların tüm hayatlarını, hayatlarının onaramadıklarını seslerinden anlarız ya, Dalida da böylesi bir ikon. Ama şu ara yazlık yanıyla ilgilendiğim için cd’sindeki komik parça Itsi Bitsi Petit Bikini’yi dinledikten sonra bir ara radyoya geçtim ve parçanın 1960 yılındaki orijinal versiyonuna denk geldim: Itsy Bitsy Teeny Weeny Yellow Polka Dot Bikini.


60’ların genç idolü Amerikalı Brian Hyland, 16 yaşında bu parça ile çıkış yapmış, aylarca liste başı kalmıştı. Yaz deyince akla mayo, bikini geliyor ve hanımlar için uygun bir tanesini bulmak bazen ciddi çileye dönüşüyor ya, işte bu parça, söz ve ezgilerindeki muzip detaylarla çekingen kadının bikinili plaj halini çok güzel canlandırıyor, birden sarıyor insanı; evrensel tabiriyle son derece amabile. Kadın bir türlü kabinden çıkamıyor da. Dinlerken, insanın içinden “Çık artık kabinden, göster kendini” demek geliyor.

Ama bu parçanın en hoş yorumunu, lirik ve içten yanmalı olarak Dalida ele almış bence. Muhteşem! Parçanın orijinal hali Dalida’nın yorumu yanında ninni gibi kaldı. Bir de ne kadar güzel dansediyor baksanıza.


Asla ölmeyecek bu parça; punk, rock, pop gibi farklı tarzlarda düzenlenip Bulgarca, Fince dahil pek çok dilde seslendirilmiş ve seslendirildiği hemen her ülkede liste başı olmuş. Bir de 61 yapımı bir Billy Wilder komedisinde (One, two, three) Ruslar, bu şarkı eşliğinde bir ajana işkence ediyormuş, bulayım da izleyim o filmi. Billy Wilder, öyle uygun görmüşse iyi olmuştur gerçi…

6 Eylül 2011 Salı

Roma Tatili, benim değil

En sevdiğim, izlemekten hiç sıkılmadığım filmlerden Roma Tatili’ni, Başak’a vermiştim. Geçenlerde getirdi, yerine kaldırmadan dayanamayıp tekrar açtım, babam da bana tabii ki tekrar katıldı. İzlerken düşündüm de scooter maceram aslında bu filmle başladı.

Ann, resmi davetlerde drakula tiplerle dans eden, giydiği ipek geceliklerle hiç arası olmayan, terliksiz basması yasak olan, uyumadan evvel süt ve kraker yemek durumunda olan genç bir prenses. Süt, krakerlerine eşlik ederken, kendisine okunmakta olan ertesi gün programını dinlemekten de hiç hoşlanmıyor: 08:30 – elçilik görevlileri ile kahvaltı, 09:00 – kimsesizler yurdu ziyareti…

Prenses, tüm bunları dinlerken kriz geçiriyor ve chucky gibi gülen kraliyet doktoru sakinleştirici iğneyi basıyor (Bu tipleri özel seçiyorlar kesin.). Ama o, pencereden kaçıyor, atlıyor bir kamyonetin arkasına ve tek günlük Roma tatili başlıyor. İşte 53 yapımı filmde ilk kez bu sahnede bir vespa görünüyor ve vespanın üzerindeki mutlu çift, kamyonetin arkasındaki Ann’e el sallıyor. Çok naif; bayılıyorum bu sahneye...

İğnenin etkisiyle, Ann bankta uyuyakalıyor ve oradan geçen Amerikalı gazeteci Joe tarafından bulunuyor. Joe, taksiyle onu evine göndermeye çalışsa da, omzunda tekrar uykuya dalan prensesi, prenses olduğunu bilmeden kendi evine götürmek zorunda kalıyor. Ertesi sabah hayatında ilk defa üstünde pijama ile uyanan Ann, Joe’nun evinden çıkarken, kendisine çarpmak üzere olan bir vespadan kıl payı kurtuluyor. Filmdeki ikinci vespa bu. Sonra biraz ileride pasajın solunda sadece yarısı görünen üçüncü vespa sahnede. Yedek lastiği arkasında…

Sonra Joe, Ann'i takibe başlıyor ve Ann İspanyol merdivenlerinde dondurma yerken tak diye karşısında bitiyor ve aslında birbirlerine aşık olan ikili, vespa sırtında şehir turuna başlıyor. -Hoş bir ayrıntı: Ann, vespaya yan oturuyor- Bir aralık, Ann direksiyona geçiyor ve güç bela arkasına atlayan Joe ile, önüne gelen her şeyi süpürüp devirerek sürüyor, birilerinin üstüne çıkmalarına ramak kala kendilerini karakolda buluyorlar. Joe, hemmen Amerikan basın kartını gösteriyor ve ‘biz aslında motosikletle kiliseye evlenmeye gidiyorduk’ diye uydurarak paçayı kurtarıyorlar. Neyse devamını anlatmayım bari…

Bence Audrey Hepburn, kariyerinin bu ilk filminde Oscar almasını vespaya borçlu; vespa da Audrey’e… Vespa, o yıl bu filmin etkisiyle 100 binin üzerinde satış yaptı ve vespa salgını başladı. Tabiattaki sosyal böceklerin en iyi bilinenleri arılar, karıncalar, vespalar (yabani arı) ve termitlerdir. İtalyanlar ne güzel isim bulmuş, yaratımda yetenekli millet vesselam.

Bunlar da benim konformist vespalar, biri Roma, diğeri İstanbullu. Başak, Didem, Nihan tekrar teşekkürler, tam da filmdeki vespanın renginde denk getirmişsiniz. Film, siyah beyaz olsa da posterlerindeki scooter'ın rengi ile aynı. Tabii Can'la Selmin’e de özel teşekkür. Bunlara bakmaya doyamıyorum.

Bir de, merak etme babacım dikkatli kullanırım.

Özgün Adı: Roman Holiday – Amerika dışında çekilen ilk Amerikan filmi.
Yönetmen: Willam Wyler.
Oyuncular: Roma, Vespa, Dondurma, Audrey Hepburn, Gregory Peck.

19 Ağustos 2011 Cuma

Tipping Point

Malcolm Gladwell New Yorker Dergisinden takip ettiğim bir yazar, orijinal biri. Ne zamandır rafımda duran kitabını, bu tatilde okudun okudun deyip yanıma aldım.

Hızla ya da beklenmedik şekilde gelişen olayların o ‘bir anı’ nedir? O ‘eşik’ nasıl aşılır da olay fenomen haline dönüşür? Kayda değer gibi gözükmeyen bir hareket, nasıl sosyal salgın başlatır? Yani “küçük manipülasyonlarla, nasıl dağ gibi bir sonuç elde edersin”in çok sürprizli örnekleri…   

The Tipping Point, Malcolm Gladwell
Bir kitabın nasıl en çok satan haline geldiği, Susam Sokağı’nın nasıl milyonlarca dünya çocuğunun hayatının bir dönemine damga vurduğu, kulaktan kulağa teorisini yaratan faktörler ya da bir ürünün nasıl bir anda virüs gibi yayıldığı gibi konuları, düşünmediğimiz yönlerden irdeleyerek anlatıyor. "Ya evet hakikaten de öyle" dedirtiyor. Küçük bir örnek: 90’lı yıllarda New York’taki suç oranlarının çok hızlı şekilde düşmesinin kanıtlanmış nedenlerinden biri, belediyenin metrodaki grafitilerin üzerini boyayarak kapatması olarak gösteriliyor. Belediye, her gecenin sabahında yeni grafitileri hiç yılmadan kapatmış ve kapatmış. Bu minicik, hatta belki “sanat eserinin üzerini ne diye kapatmış ki” diyeceğimiz hareket, bir eşiğin aşılmasına ve suç oranlarının çok çok hızlı şekilde düşmesine neden olmuş. 

Bir de 150 kuralı ilgimi çekti. Bu, toplulukların büyüklüğü ile ilgili. 150’den daha az sayıda kişi ile oluşturulan gruplar, birbirine daha çok bağlı, daha etkin ve daha dayanışma içinde oluyorlarmış. Ünlü antropolog Dunbar'ın da bunu destekleyen bilimsel çalışmaları var. Yüzyıllardan beri ilkel kabilelerde topluluk 150 kişiyi aşınca, köy bölünüyor ve yeni kabile oluşuyor. Buradan şu sonuca vardım: 150 kişilik bir insan grubuyla ilişkimize sosyal ilişki diyebiliyoruz. Facebook'ta arkadaş sayısı 150'nin üzerinde olanlar, dikkat! Gerçekten ilişkide misiniz?

Geçenlerde Yekta Kopan’ın programında Ali Düşenkalkar bahsediyordu: bir tiyatrocu ya da şancının, AKM Büyük Salon’da sesini kullanması ile, Süreyya’da sesini kullanması arasında çok ciddi fark var, espas mühim. Şimdi bu kitaptan esinlenerek bu olayın tipping point’ini inceleyim: Küçük basit hareket=AKM’nin kapısından içeri girilememesi => Tonguçvari (dağ gibi) sonuç=Yeni mezun tiyatrocu, şancıların tamamının, seslerinin sınırlarını ancak Süreyya’nın büyüklüğü kadar sanması ve öyle yetişmesi, yani düşünün böyle sanatçı nesilleri oluşması. Sinsice…

Türkçe’de “Kıvılcım Anı” diye yayımlanmış. Bu isim kitabın değerini azaltmış gibi geldi bana. Kitap, iyi kitap ama.