13 Aralık 2015 Pazar

Salvador Domingo Felipe Jacinto Dalí i Domènech

Bugün Barcelona’ya 145 km uzaklıktaki Figueres’e gidelim dedik. Figueres de Katalunya bölgesinde ve Girona'ya bağlı bir kasaba. Figueres’ten 20-25 km sonra ise Fransa sınırı zaten. Figueres’te ne mi var? Figueres’i Figueres yapan biri var: Dali. Salvador Dali. Peki Figueres ne demek? İncir Ağacı.
Teatre-Museu Dalí - Dali Tiyatro Müzesi, 1974'te gerçekten de bir tiyatronun kalıntıları üzerine inşa edilmiş. Dali, müzesini tasarlarken buranın sansasyonel ve hayatının en büyük sürrealist objesi olmasını istemiş. Binanın dışı bereketi sembolize eden ekmek somunları ve saflığı, doğurganlığı sembolize eden dev yumurtalar ile kaplı. Dali 3 yaşındayken aşçı olmak istiyormuş zaten. Yani daha girmeden Dali sembolizmi ile karşılaşıyorsunuz. Çatıda bekleyen mankenler ise müzeye yaklaşan ziyaretçileri selamlıyor.


Bölge, mesafe, konum bilgilerinden sonra gelelim Dali’ye. Dali, çok vatanperver ya da şehirperver bir adammış. Çünkü kendi sağlığında doğum yeri Figueres’e bir müze yapmayı başarmış. Ezcümle Dali Müzesi olmasa, buraya hayatta gelmezsiniz. Es kaza gelseniz de yüksek ihtimal afra tafra yaparsınız. Oysa bu minik kasaba şu an bir çekim merkezi ve bunu Dali’ye borçlu. Müzeyi her yıl 1 milyondan fazla kişi ziyaret ediyor.
Dali Müzesi'ne girmeden önce zıplamacaya hazırlık esnasında yakalanmaca.
Bu arkadaki çalışma ise favorim oldu, o da mı Dali'nin acaba? 4 Kasım 2015, Figueres
Sürrealizmin babası Salvador Dali (1904 - 1989), binanın mimari ve dekorasyonunda da bu akımı sürdürmüş görünüyor. Bir 19. yüzyıl binası olan ve İspanya İç Savaşı sırasında yıkılan belediye tiyatrosunun yıkıntılarının üzerinde bugünkü Dali Müzesi oturuyor. Koyu pembe rengi, üzerine yapıştırılmış 3 topaklı ekmekler -ki bu ekmekler Dali'nin küçüklüğünde Figueres'de yapılanların aynısı- ve yumurtalarla bina, şehrin içinde ayrık bir kimlik gibi yaşıyor. Müzenin resmi adı da zaten “Teatre-Museu Dalí” yani Dali Tiyatro-Müzesi. Müze gerçekten de tümüyle teatral bir ortam sunuyor.
Gala'nın Dali'ye hediye ettiği siyah Cadillac, müze avlusunun en ikonik parçası
'Car-Naval - Rainy Taxi', 1974-1985.


Rahat bir yolculuktan sonra öğlen saat 1 civarı Figueres'e vardık. Arabayı müzeye yakın bir otoparka çekip dışarı çıktık. Hava açık ve güneşliydi. Pek kimseler yoktu. Müze girişi uzun kuyruklarıyla sezonda eziyet olabiliyor diye duymuştum. Biz ise sadece 9-10 çocuklu bir okul grubuna rastladık. Onun dışında bir özellik yoktu.
Car-Naval'ın içinde iki manken var. Biri erkek ve şoför mahalinde, diğeri ise kadın ve arkada oturuyor. Bu enstelasyonun 'naval' bölümü ise üstteki tekneden ileri geliyor. Bu da Gala'nın sarı balıkçı teknesi. Aracın üzerinde ise Ernst Fuchs'un hediye ettiği bir Queen Esther reprodüksiyonu oturtulmuş. 4 Kasım 2015, Dali Müzesi, Figueres.
İçeri girdiğinizde heyecanla baktığınız ilk yer, Dali’nin kendisine ait Cadillac otomobili üzerine yerleştirilen bir bereket tanrıçası sembolü ve hemen üstünde eşi ve hayattaki en büyük aşkı, ilham perisi olan Gala’ya ait teknenin oturtulduğu tasarımı içeren avlu oluyor. Söylendiğine göre teknenin altındaki mavi sarkıtlar prezervatiften yapılmış.

Car-Naval-Rainy Taxi dünyanın en büyük sürrealist enstelasyonu herhalde. Cadillac Dali'nin ama bir zamanlar gangster Al Capone'a aitmiş. Dali aracın camını kırmış ve kırıktan içerideki üzgün bir erkek manken görülebiliyor. Aracın üstündeki devasa Pers Kraliçesi Esther heykelini ünlü Avusturyalı sanatçı Ernst Fuchs hediye etmiş.
Gala'nın sarı balıkçı teknesi, Dali Müzesi, 4 Kasım 2015, Figueres.
Üzerinde eğreti bir şemsiye olan tekne ise değneklerle bir araba lastiği sütununa oturtulmuş. Sütunun üstündeki mermer büst ise Michelangelo'nun Kölesini temsil ediyor. Arabanın kenarından parayı attığınızda taksinin içine yağmur yağarken aynı zamanda en tepedeki şemsiye de açılıp kapanıyor. Nasıl bir hayal gücüdür ya. Çok seksi geldi bana.
Yağmurlu Taksi'nin avlusunda biraz oturmaca, etrafı izlemece, hoşuma gitmece, oradan kalkmak istememece... A a ama ben de iyiden iyiye Ferhan Şensoy'a bağlamaca... Dali Müzesi, 4 Kasım 2015, Figueres.


Girişte Müzenin haritasını aldık. Ancak baştan söyleyim, diğer müzelerden alıştığımız gibi eserlerin yanlarında açıklama etiketleri bulamayacaksınız. Çok az sayıda eserin yanında birkaç isim ve tarih var ancak genelinde yok. Bu durum bana şaşırtıcı geldi, hatta bir ara “Bu ne biçim iş” diye söylendim. “Heykele bak, enstelasyona bak, resme bak, halıya bak, ona buna bak ama ne olduğunu tam anlama; kafan karışsın, sanatçının onu yaparkenki ya da oraya koymaktaki maksadını ise hiç mi hiç anlama, tamam mı bebişim” gibi bir felsefe söz konusu Müzede.
Avludan cam kubbenin altındaki iç binaya geçtiğimizde, devasa büyüklükler ve mekanla karşılaşıyoruz. Burada meşhur
“Gala Contemplating the Mediterranean Sea Which at Twenty Meters Becomes the Portrait of Abraham Lincoln (Homage to Rothko)” tablosu var. O kadar güzel yerleştirilmiş ki birçok açıdan izleyebiliyorsunuz. Yakından baktığınızda Akdeniz güneşine dönmüş Gala'yı, uzaktan baktığınızda da Abraham Lincoln'ü görebiliyorsunuz. Dali'nin görsel algıyla ilgili okuduğu bilimsel bir makale üzerine 1976 yılında piksel piksel tasarladığı harika bir eser (tuval üzerine yağlıboya ve kolaj). Dali Müzesi 4 Kasım 2015, Figueres.


Bunu Müzeden çıkarken Katalan müze görevlilerine sormadan edemedim. Sorduğum ilk kişi anlamasına rağmen cevabını bilmediğinden yanındaki arkadaşına dediklerimi Katalanca çevirdi. Arkadaşının yanıtı ise “Böyle olmasını Dali istedi, izleyicinin kendi yorumunu yapmasını tercih ediyordu.” şeklindeydi. “Ayyy zort!” diyesim geldi. Beğenmedim cevabı. “Eeeyyy Dali! Sen o eserleri yaparken hangi hülyalar altında olduğunu bir yazsaydın da ben önce kendi yorumumu yapar, ardından senin açıklamaları okurdum.” derdim herhalde Dali’yle Müzede karşılaşsam. Müze görevlisi öyle dedi ama inanmayın, tamamının olmasa da birçok eserin tarihçesi ve açıklamaları müzenin internet sitesinde var.
Nasıl bir görsel zenginliktir! Uzun süre sağdakinin ne olduğunu anlamayamadım, kulak içi herhalde diye düşünürken meğer ters ayakmış. Dali Müzesi, 4 Kasım 2015, Figueres.


Müze, tasarımı ve içindeki tüm detaylar dahil Dali’ye ait olmak üzere 1974 yılında kurulmuş. Dali’nin 1904-1989 yılları arasında resim, çizim, heykel, kuyum, hologram, stereoskopi, fotografçılık ve benzeri alanlarda yaptığı binlerce eserini barındırıyor. Empresyonist, fütürist, kübist ilk çalışmalarından tutun da sürrealist tasarımlarına kadar her şeyi burada görmek mümkün.
Çekmeceli Venüs bana göre 20. yüzyılın en manidar çalışmalarından. Venus of Milo with Drawers, 1964.
Sağ tarafta da şu an Louvre'da bulunan Antik Yunan'ın gerçek Venus of Milo'sunu görebilirsiniz.
Çekmeceli Venüs, Antik Yunan eşinin birebir boyutunda. Dali sembolizminde çekmece, hafıza ve bilinçaltına işaret ediyor.
Yani gizli kalmış sırlar da denebilir. Alındaki çekmeceyi açsak kimbilir neler dökülecek!
Dali’nin uluslararası kariyeri 1928’de Paris’e gitmesi ve Breton dahil oradaki sürrealist grubun kendisini kabulü ile başlıyor.
1. kattan avlu ve Yağmurlu Taksi. Hey Esther, memelerin patlamak üzere, haberin olsun!
Müzede birçok oda var. Bunlardan biri, Dali’nin hayran olduğu Amerikalı vodvil yıldızı Mae West için tasarladığı oda. Dali bu odayı 1934-35’lerde yaptığı bir resim olan “Il volto di Mae West” adlı çalışmasında esinlenerek oluşturmuş. Odaya girdiğinizde sağdaki birkaç basamakla çıkıp mercekten aşağı baktığınızda, kulağında küpe ve gözünde maske ile bir kadın yüzü fark ediyorsunuz. Dali bu eserinde Amerikan artisti Mae West’i çalışmış.
Mae West Odası. West biraz cinsel sembol de olmuş zamanında Amerika'da. E Dali'nin cinsellik algısı ile birleşince böyle bir tasarıma şaşmamalı. Tabii Lincoln, West ne oluyor bu Amerikan işleri dersek, Dali bize 'Amerika benim 2. vatanım.' diyecektir. Bu arada ben de West'in küpesini beğendim, asılıyorum. Dali Müzesi, 4 Kasım 2015, Figueres.


Enstelasyonda West’in kırmızı rujlu dudaklarını, ona benzetilmiş bir koltuk, burnunu bir şömine ve gözlerini de iki tablo temsil ediyor. Esasen bu dudak koltuğu da 1930’larda İngiliz sürrealizm tutkunu koleksiyoncu Edward James sipariş etmiş. Sanırım bu koltuk 20. yüzyılın en ikonik tasarım mobilyalarından biri. 

Aslında bu parçadan bende de var diyebilirim. Dali 2008 yılında İstanbul’a geldiğinde, sergi çıkışında satın aldığım tek eşya buydu. Tabii benimki avuç içi kadar ve bozuk para cüzdanı olarak tasarlanmış bir dudaktan koltuktu. Uzun süre kullandım. Miniskül çantalarımın içine sığan tek bozuk para çantasıydı.
Fifty Abstract Paintings Which as Seen from Two Yards Change into Three Lenins Masquerading as Chinese and as Seen from Six Yards Appear as the Head of a Royal Tiger, 1962 (Mukavva üzerine yağlıboya ve guaj). 
Mükemmel bir görsel algı oyunu daha... Kelimeler yetersiz.
When it falls, it falls, 1972-73. Katalan filozof ve arkadaşı Francesc Pujols'a ithaf ettiği bir eseri. Dali'nin meşhur saati, ekmek somunları ve kadınların burunlarının nasıl sarkıp aktığını görüyorsunuz. Tik tak, zaman geçiyor.
Çılgın yatak odası. Sağ altta Kapalı Çarşı'dan getirttiği ayakkabı cila kutusu. Duvarda eriyen saatlerinden kilim, oturma köşesi, orangutan heykelinden abajur. Kim uyumak istemez ki bu yatakta, değil mi ama? Yatağın ayakları da baluk kafalu.

Taçlandırılmış Gala logosu ve Gala.

Gergedanlara olan bağımı Dali de bilmiş olacak ki, bir kuple gergedan bulabildim Müzede.
Dali Müzesi, 4 Kasım 2015, Figueres. 
Sürrealizm diyoruz ama burayı gezdiğinizde Dali’nin bilime olan büyük tutkusunu hissedebiliyorsunuz. Eserlerine mistik gözüyle bakmaktansa hep bu gözle bakmak gerek. 
Dali'nin 3 boyutlu stereoskopik çalışmalarından biri: Dalí Lifting the Skin of the Mediterranean Sea to Show Gala the Birth of Venus, 1977. Bu eserde yağlıboya üzerine 101x101 iki tuval var. Böylece hem 3D etkisi hem de renk olarak optik bir karışım elde edilmiş oluyor. 
Bilime olan merakı çok küçük yaşlara dayanıyor. Bilhassa optik ve matematik. Kütüphanesinde yüzden fazla bilim kitabı var ve o yıllardaki bilimsel gelişmelerden uzak kalmamak için de birçok süreli yayına, dergiye üye. İzleyicinin iç ve dış gerçekliğini o aynı tek anda gösterebilmek için aynaları kullanarak görselliğe boyut kattığı stereoskopik çalışmaları çok meşhur.
Dali'nin 1973 Sonbaharında Portlligat'da (Cadaqués'e bağlı Akdeniz kıyısında Gala ile yaşadığı kasaba) yaptığı 'Gala'nın Ayağı' adlı çalışma yine stereoskopi yöntemi ile oluşturulmuş. Bu resim yapıldığında 80 yaşında olan Gala'nın neşesine bakın. Fiyonklu tokalar takmayı da çok severmiş. Dali de onu böyle güzel çizmiş.




Buna bayıldım! 'Şafak, Öğlen, Öğleden Sonra, Alacakaranlık' adlı kontplak üzerine yağlıboya resim, 1979. Gölge oyunları muhteşem. Böylece Dali zamanın akışını tek bir parçada göstermiş oluyor. Dali buradaki kadın figür olarak
Dali, İspanyol ressam Velazquez'in büyük hayranı. Müzenin Velazquez bölümünden bir heykel:
Bust of Velazquez turning into three figures, 1974. Burunda diz çökmüş bir rahip, 
alında yine Velazquez'in Las Meninas yemeği ama 3. figürü seçemedim halen.
Müzenin avlusunda zıpla çocum denemeleri, Dali Müzesi, 4 Kasım 2015, Figueres.














Kırmızı gel buraya, yakalacağım seni! Otu çocum! Dali Müzesi, 4 Kasım 2015, Figueres.

Müzeyi gezmek neredeyse tüm günümüzü aldı. Sonrasında ana binadan çıktık ve girişte aldığımız biletle Dali’nin 1941’den 1970’e kadar tasarladığı mücevherlerin sergilendiği ek binaya geçtik. 2001 yılında açılan bu bölümde Dali’nin çizimlerini yaptığı ve mücevher firmalarının da gerçek taş ve mücevherlerle birebir gerçeklerini oluşturdukları 37 dünya harikası tasarımı görebilirsiniz. Bazılarına bayıldım ve takmak istedim. Satılsa bazıları kaç milyon dolara gider acaba bu takıların? 
Dali'nin tasarladığı mücevherler. Dali Müzesi, 4 Kasım 2015, Figueres.

Dali bunları önce kağıda çizmiş ve şekil, renk, kullanılacak materyal dahil her ayrıntıyı hesap etmiş. Bunların hayata geçirilmesi ise New York’ta yine Dali’nin gözetiminde bir stüdyoda gerçekleşmiş. Benim görebildiğim kadarıyla, değerli maden olarak altın ve platinyum vardı. Değerli taş olarak ise elmas, yakut, zümrüt, safir, topaz, mercan ve akuamarin taşları vardı. İncileri ise saymıyorum bile.
Dali ve Gala, 1964
Dali, idolü Gala ile (asıl adı Elena Diaranoff) 1935’te evleniyor. Dali kendisinden 10 yaş büyük Gala ile tanıştığında ikilinin arasında büyük bir aşk doğuyor. Ancak Gala, o anda Fransız şair Paul Eluard ile evli ve bir de kızları var. Gala’nın ayrıca Max Ernst ile de ilişkisi olmuş. Paul Eluard ise Dali’nin yakın arkadaşı ve Gala ile Dali evlenirlerken şahit olarak orada bulunuyor. İkilinin tutku dolu ve olağanüstü olarak tanımlanan evliliklerinden çocukları olmuyor, ki Dali bunu ideal birliktelik olarak yorumluyor. Gala’nın 1982’de 88 yaşındayken ölümünden sonra Dali, Pubol’de bulunan ve daha önce Gala için satın aldığı şatoda geçiriyor zamanının çoğunu.
Burası yatak odasına da açılan Palace of the Wind Galerisi ve aynı adlı tuval üzerine yağlıboya tavan çalışması (1972-73). Ayaklar kime ait sizce? Tabii ki Dali ve Gala'ya...
Gala, 1894’te Tataristan’ın başkenti Kazan’da entelektüel bir ailenin kızı olarak doğuyor ve 18 yaşında verem tedavisi için İsviçre’ye gönderiliyor. Paul Eluard ile de orada tanışıyor. Gala, öylesi böylesi derken, aslında sürrealist akımın en önemli üç temsilcisine de ilham kaynağı olmuş baksanıza: Eluard, Ernst ve Dali. Bu Gala başka Gala! Hey Tatarım benim be! Sürrealizm akımı sayende üretmiş resmen. Dali’nin bu kadar ünlü bir ressam haline gelmesinde Gala’nın büyük rolü oluyor, zira Gala aynı zamanda Dali’nin menajerliğini de yapıyor.
En üstteki meşhur Galatea of the Spheres, 1952.
Burada Rönesans sanatı ile atom teorisini birleştirmiş. Galatea ise mitolojide bir peri kızı.
Bir sanatçı nasıl bu kadar çok yönlü olurken kafası yönetim-idare işlerine de çalışabiliyor? Şaşırmamak elde değil. Mimari dahil elinden gelmeyen yok gibi.
Farklı bir katın girişinde eğlencelik. Dali Müzesi, 4 Kasım 2015, Figueres.


Dali ile ilgili hoşuma giden bir anekdot: Aralık 1955’te beyaz bir Phantom II Rolls Royce’u 500 kg karnabahar ile doldurmuş ve İspanya’dan Paris’e kadar o şekilde sürmüş. ‘Her şey karnabaharda biter’ diyen Dali, sonradan bir gazeteciye karnabaharın logaritmik kıvrımlarından çok etkilendiğini açıklamış.
Dalí Seen from the Back Painting Gala from the Back Eternalized by
Six Virtual Corneas Provisionally Reflected by Six Real Mirrors, 1972-73.
Dali'nin 3. boyuta giden yoldaki stereoskopik çalışmalarından biri...
Favorim ise Dali’nin kedisi Babou. Bu aslında kedi değil de mini leopar; bu tür (ocelot-oselo leopar kedisi) esasen vahşi sınıfta yer alıyor. Dali, 1960’larda edindiği bu Kolombiya menşeili güzelliğe tasma takıp hemen her yere taşımış. Bir gün Manhattan’daki lüks bir restoranda masaya yatırınca, beraberindeki bir hanım korku dolu anlar yaşamış; Dali de ona demiş ki ‘Korkmayın, bu aslında normal bir kedi. Ben boyadım üzerini geometrik desenlerle.’ Çok güldüm ya…
Dali ve leopar kedisi Babou, 1965
1989’da kalp sorunları nedeniyle ölen Dali, kendi müzesinin altına gömülmeden evvel tam 20 bin kişi açık tabutunu ziyaret etmiş. Dali yaklaşık 87 milyon dolar da miras bırakmış. Yönetimsel dehasını bir kez daha teyit ediyoruz böylece.
Smiling Venus, 1921. Bu mukavva üzerine yağlıboya resim de favorilerimden.
Arka taraftaki noktalama tekniği ve yukarıdaki siyah kuş dikkat çekici.
Venüs'ün sarkastik suratı da yine Dali'nin antik Venüs'lerle dalgasını geçtiğini anlatır gibi...
Timsaha bak sen, ampul elinde. Benim neyim eksik oscar heykellerinden. En sondaki resme bakın, Süleyman Demirel değil mi o ya?! Demirel'in beyni adeta akmış, o da 'dur ben bi beynimin de üzerine çıkayım' demiş.

Dali 2008 yılında Sabancı Müzesi’ne geldiğinde, sergiyi Loni’yle beraber gezmiştik. O zaman için o serginin bir özelliği de Dali’nin ilk kez Müslüman bir ülkede sergilenmesi idi. Dali’nin gerçek üssünü de beraber gezmek kısmetmiş.
Dali'nin en meşhurlarından: Soft Self-Portrait with Grilled Bacon, 1941.
Dali kişinin varlığını ruhunun değil de derisinin temsil ettiğine inanırdı.
İşte 1945 tarihli ünlü Galarina. Dali, bunu 6 aylık bir sürede günde 3 saat çalışarak yapmış.
Sonsuza kadar dediği aşkı Gala'yı 'o benim ekmek sepetim' diye tanımladığı çalışma da bu aslında.
Dikkatli bakın, Gala'nın göğsü ekmek kabuğu...
Yine çok çok beğendiğim ilk dönem eserlerinden biri:
Muchacha de Figueres (Figueres'li Kız), 1926. Ahşap panel üzerine yağlıboya.

Dali diyor ki: “Evrenimizde başka dünyaların da var olduğu kesin. Ama her zaman söylediğim gibi, bu başka dünyalar içimizde ve Dali Müzesi’nin kubbesinin tam merkezinde oturuyor. Bu da sürrealizmin yeni, umulmadık ve halusinatif dünyası.”
Girona'da akşam. Merkezi bir yerdeki kitapçının vitrininde bir Orhan Pamuk kitabı. 4 Kasım 2015, Girona.
Çıkışta çok acıkmış olduğumuzdan gayet turistik bir yerde atıştırdık ve Barcelona dönüşünde, yol üstündeki Girona'ya uğramaya karar verdik. Girona, Ortaçağ'dan beri Yahudilerin yerleşkesi olmuş, şirin bir yer. 1492'de baskılara dayanamayıp göçe zorlanan Yahudilerin ciddi bir kısmı da Girona'dan yola çıkmış. Kabalistik okul bile var burada. Dar sokaklarındaki küçük ama şık restoranlarına ise bayıldım.

2 Aralık 2015 Çarşamba

Cecilia Bartoli

İtalyan şancı, Cecilia Bartoli.


Bundan 10 yıl önce Berk, “Cecilia Bartoli İstanbul’a geliyor, hemen bilet almam lazım!” diye deli deli haykırdığında, “Kim ki bu?” şeklinde Avrupa Yakası Burhan Abi konuşması yapmıştım. Geçen zamanda ben de büyük hayranlarından biri oldum.

Dünyanın tartışmasız en iyi seslerinden biri olan ve sempatikliğiyle de gönüllerde taht kuran Cecilia Bartoli tek konser için Barcelona’daydı. Ne şanstır ki ben de oradaydım ve Barcelona’ya gittiğimin ertesi günü, 3 Kasım’da onu canlı dinleme şansına Loni’yle beraber eriştik.
Hevenk hevenk dolaşmaca, 3 Kasım 2015, Barcelona.
Sabahtan şehir merkezinde birkaç saatlik bir yürüyüş turuna katıldık. Avrupa’nın düz ayak zemininde bu yürüyüş turlarını seviyorum, özet bir fikir vermiş oluyor bulunduğunuz şehir hakkında. Her ne kadar dolaştığımız yerlerde yıllar önce de zıplayarak dolaşmış olsam da böyle güzel bir bahar havasında gezinmek mükemmel oldu.
Doğal olarak tüm binalarda Katalunya bayraklarını görüyorsunuz. Şu sokağın duvarındaki resimli plakalara da bayıldım.
3 Kasım 2015, Barcelona.




O günlerde Barcelona’da ne var ne yok diye şöyle bir bakmıştım. Özellikle de bir opera görmeyi istiyordum. Maalesef bulunduğum tarihlerde Katalan Operası tembellik etmek istemiş. Opera göremeyince ikincil favorilerime bakayım dedim ve uzun aylar boyunca devam eden bir caz festivali ile Cecilia Bartoli konserini gördüm. Cecilia Bartoli’nin şehirde olduğunu görmek üzerimde en az bir Verdi operası kadar etki yaptı ve büyük heyecan oluştu.
Kolomb'a karşı atlamaca, zıplamaca, sonrasında sangria ile serinlemece. 3 Kasım 2015, Barcelona.


Turdan sonra konserin gerçekleşeceği ve Barcelona’nın en sembolik ve tarihi yapılarından olan Palau de la Música Catalana’ya (Katalan Müzik Sarayı) uğramaya karar verdik. Gişedeki hanım, ‘bilet yok’ dedi. Her yerde de ‘sold out’ yazıyordu. ‘Oldu o zaman’ diyerek gözler/kaşlar Küçük Emrah şeklinde arkamıza dönmüş yolumuza gidecekken, aynı hanım ‘bi dakika’ diye seslendi, yan taraftaki arkadaşıyla bir şeyler konuştu ve 2 kişilik yer açıldığını söyleyerek ekrandan yerleri gösterdi. Sevinç içinde ‘holley’ dedik ve kişi başı 95 euro’dan biletleri aldık. Pahalı diye düşünebiliriz ama İstanbul’daki bazı müzik festivali etkinliklerinden de pahalı değil aslında. Bu etkinlik için Katalanlar bilet fiyatlarını 30 ila 175 euro arasında belirlemişler; bizimki tam medyan oldu.
Palau de la Música Catalana (Katalan Müzik Sarayı), Katalan art nouveau stilinde 1905-1908 arasında inşa edilmiş. Bilemediniz, mimarı Gaudí değil, Gaudí'nin çağdaşı Lluís Domènech i Montaner. İçerisi bir botanik hissi uyandırıyor. Mozaik ve cam başat ürünler. Camdan duvarlar içeriye daha çok ışık girmesini sağlıyor.
Aynı zamanda UNESCO Dünya Mirası listesinde.


Konser başlığı “From Venice to St. Petersburg” (Venedik’ten St. Petersburg’a) şeklinde belirlenmiş. Konser programını beğendim. Vivaldi’lerin yanı sıra Bartoli’nin geçen yılın son çeyreğinde çıkardığı St. Petersburg albümünde bulunan bazı Araia ve Raupach besteleri de programa alınmış. Bartoli’yi ilk kez Rusça seslendirirken duydum. Zaten bu albümündeki iki parça ile de ilk kez Rusça söyledi.
Binada akıl durduran bir işçilik söz konusu. Cam ve vitray işleri mükemmel. Fuayesi de bir o kadar işçilik içeriyor. Kemerlerin kenarlarındaki gül motifli işlere bakar mısınız! (Yukarıdaki 4'lü resim grubunda sağ alttaki resimde)


Bu albüm için Cecilia çok emek verdi. St. Petersburg’daki Mariinsky Arşivleri’nde bizzat araştırma yaparak Çarlık Rusyası’nın 200 yıldır açığa çıkmamış barok müzik hazinelerini ortaya çıkardı. Albüm; 18. yüzyılda, üç Rus çariçesinin (Anna Ioannovna (Büyük Peter’in yeğeni (Avrupa ‘Büyük’ diyor, biz ise ‘Deli’ Petro), 1730-40), Elizabeth (I. Katerina ve I. Petro’nun (‘deli’ olan) kızı, 1741-62) ve II. Katerina (‘Büyük Katerina’ olarak da biliniyor, 1762-96)) Rusya’nın batı kültürünü özümseme ve opera sanatını Rusya’ya getirme çabaları kapsamında oluşmuş çalışmalardan aryaları içeriyor. Bunun için de Ruslar, İtalyan ve Alman bestecileri ülkelerine davet ederek birçok opera müziği bestelenmesini sağlamışlar. Bu besteciler arasında Domenico Cimarosa, Francesco Araia (Rus dilinde yazılmış ilk operanın bestecisi), Hermann Friedrich Raupach, Vincenzo Manfredini, Domenico Dall’Oglio ve Luigi Madonis var.
Cecilia Bartoli'nin konser sonunda trompetçi ile atışması çok hoştu. İnsan sesinin nasıl mükemmel bir enstrüman olduğunu kanıtladı. 3 Kasım 2015, Barcelona.


Katalan Müzik Sarayı tıka basa doluydu. Sanırım benim dışımda da pek az turist vardı. Yerimiz ana salonda ve iyi bir noktadaydı.

Performans çok iyiydi. Bartoli’ye konserde, albümünde de çalan I Barocchisti Orkestrası ile İsviçreli şef Diego Fasolis eşlik etti. Esasen mezzosoprano olarak tariflense de soprano seviyelerine çıkabilen çok özel bir enstrümana sahip, yetenekli ve titiz bir sanatçı. Konserin ilk yarısında giydiği beyaz ve ikinci yarısı için seçtiği turkuaz elbiseleriyle de göz alıcıydı. Kilo bazı insanlara yakışıyor kanımca.
Cecilia Bartoli, şef Diego Fasolis ile konser sonunda selama çıkarken, Katalan Müzik Sarayı, 3 Kasım 2015, Barcelona. 


Sadece şanla ara da verilen bir konserde seyirciyi canlı tutmak meseledir. Ama Bartoli her zamanki sempatikliğiyle tüm konseri ayakta tutmayı başardı ve bise de geldi. Konser sonunda sahneye Rus kalpağı ile çıktı, esprili bir hareketti. Aynı kalpak albümünün de kapağı.
Cecilia Bartoli, Rus kalpağı ile...
Konser sonrası Palau'nun bistrosunda harika birer şarap içerek, sağlıklı? tapaslardan otlandık.
Katalan Müzik Sarayı, 3 Kasım 2015, Barcelona.
Ölmeden önce yapılması gerekenler listesine "Bartoli'yi canlı dinlemek" de eklenmeli.

Garipliğime verilecek ama Bartoli deyince aklıma ilk Cecilia değil de langır lungur tenisiyle -neyse ki emekli olan- Fransız tenisçi Marion Bartoli geliyor. Nasıl acayip bir servis ve kortta ısınma stili vardı ya...

15 Kasım 2015 Pazar

Hansel ve Gretel'in Öteki Hikayesi

Hansel ve Gretel'in Öteki Hikayesi oyun afişi, Oyun Atölyesi, 31 Ekim 2015.
Fazıl Say'ın seçim sonrası çizdiği çerçeveye katılıyorum. Kendi açımdan aynı yolu izleme taraftarıyım. Ve buyrunuz 31 Ekim'de gittiğimiz bir başka oyuna...

Hansel ve Gretel'in Öteki Hikayesi. Öteki hikayeleri, madalyonun öteki yüzünü ya da öteki düşünceleri daima önemsedim. Önyargıdan hep çekindim, diğer yüzleri araştırma gayretinde oldum. Etiketlemekten kaçtım, etiketleyenleri ya da etikete göre pozisyon alanları da daima anladım. Yanıldığım oldu mu? Elbette ki olmuştur; yüzde yüz eminlik de yanılgıya düşmekle eş bana göre. 

Annem, Bilginer'in tiyatrosuna uzun süredir gitmek istiyordu. En son hep beraber canımız Nurhan Damcıoğlu ile mi gittik ne? Hatta ben arabayı kullanırken trafiği yarmak amacıyla Nurhan'ın kornaya abandığı sahnelerde de biz bir oyun çeviriyorduk sanırım. 

Oyun Atölyesi'nin internet sitesinde son sırada kalan birkaç biletten üçünü aldım. Bize bu aktivitede Esra da eşlik etti, güzel bir akşam geçirdik. Arabayla karşıya geçtik. Şanslıydık cumartesi akşamı Oyun Atölyesi'nin yakınında bir otoparkta yer bulabildik. Oyunun başlamasına daha süre olduğundan, tiyatronun kafesinde kötü şeylerle (tabii ki patates ve hepsi kızarmış diğer şeyler) biralarımızı yudumladık.
Hansel ve Gretel'in Öteki Hikayesi'nde Betty rolünde Ayça ve Bobby rolünde Salih. Oyun Atölyesi, 31 Ekim 2015.
Aslında iki kardeş gidilesi bir oyunmuş. Can'la gitsek epey bir anlamlı olurmuş. Gerçi bizim aramızda sır yok ama olsun. Bu bir Neil LaBute hikayesi ve birbirlerinden ne kadar farklı olsalar da hayatın bir şekilde birlikte kalmaya zorladığı bir abla-kardeşi anlatıyor.

Abla Ayça Bingöl, kardeş ise Salih Bademci tarafından canlandırılıyor. Ayça Bingöl'ü anlatmaya gerek yok. Salih Bademci'yi ise birkaç kez Ulan İstanbul dizisinde izlemiştim. Dizilere bağlanamayan ben fena bulmamıştım izlediğim bölümlerini ama ne oldu? Bitti herhalde. 

Amerikan tiyatrosunun ajan provokatörü olarak nitelendirilen yazar Neil LaBute, provokatif anlatımı seviyor. İyi ki de seviyor, seyirciye iyi görüneyim diye bir kaygısı yok. Laylay bir ortam ve bol gülme ihtiyacınız varsa, bu oyuna gitmeyin. Zira komik ögeler barındırsa da LaBute'ın 2011 yılında yazdığı bu oyunun zorlayıcı bir tarafı olduğu da gerçek.
Hansel ve Gretel'in Öteki Hikayesi'de Salih Bademci & Ayça Bingöl. Oyun Atölyesi, 31 Ekim 2015.
Oyun, fırtınalı bir akşamda iki kardeşin, ablanın kardeşi çağırdığı orman evinde buluşması ile başlar. Betty, sanat fakültesi dekanıdır. Kardeşi Bobby ise orta halli marangoz. Birisi entellektüel, diğeri maço kanadı temsil eder gibidir. Betty'nin kardeşini çağırma nedeni, öğrencilerinden biri olan kiracısının bıraktığı kitapları kolilemesi için yardım etmesidir. Ama iki kardeşin geçmişi çok sorunludur; her bir araya gelişlerinde didişirler ve yine öyle olur. Gök gürültüleri altında edilen kavga derinleştikçe bazı şeyler su yüzüne çıkmaya başlar: Bobby, Betty'nin bu sözde kiracı ile gönül ilişkisini ortaya koymuş olur. Böylelikle, bir anda evli ve iki çocuklu Betty'nin hiç beklemediğimiz bir yüzünü görürüz. O zamana kadar oyunda yapıştırdığımız tüm etiketlerin ve varsayımlarımızın alt üst olduğunu fark ederiz.

Oyun 'ahlak' kavramını epey bir tartışıyor. Aslında Bobby'nin tüm maçoluğu, hatta homofobikliğine rağmen, ahlak kurallarına nasıl bağlı olduğunu ve ablası ile keşfettikleri karşısında nasıl ikileme düştüğünü izliyoruz. Ablasının ise tüm göz alıcı ve hayranlık uyandırıcı hayatına rağmen nasıl mutsuz olduğunu ve hayatın onu nasıl esaslı bir yalancı haline getirdiğini görüyoruz. Yine de kan bağı oldukça etkilidir ve Bobby kendisini çok yalnız hisseden ablasını sarar sarmalar ve onu anlamaya çalışır. Sonuçta 'gerçek' dediğimiz şey de suya düşer, zira herkesin gerçeği başkadır.

Salih Bademci
Dekor çok yerindeydi. Ayça Bingöl hamile hamile iyi performans sergiledi, oyun gereği bile olsa sigara içmeyeydi iyiydi. O kadar şiddetli sahnelere de karnındaki ikiz bebekler 'N'oluyo ya dünya niye bu kadar hareketli?' dememişlerdir umarım. Salih Bademci'nin oyunu bana Ayça Bingöl'e göre daha gerçek geldi. Oyunun yönetmeni Ali Altuğ, Ayça Bingöl'ün eşi bu arada.

Gidin izleyin diyorum ama acele edin son oyunlar bunlar, Kasım sonu itibariyle bitiyor. E izin verelim Ayça Bingöl biraz da sessiz hamilelik geçirsin, değil mi ama? Oyun yaklaşık 90 dakika ve tek perde.

Neil LaBute bu aralar ülkemizde meşhur. İKSV Salon'da Some Girl(s) (Özel Kadınlar Listesi) adlı oyunu yenilerde sahnelenmeye başladı. Neyin nesiymiş bu yazar derseniz, bu oyun da bir seçenek olabilir.


Özgün Adı: In a Forest, Dark and Deep
Yazan: Neil LaBute
Çeviren: Haluk Bilginer
Yöneten: Ali Altuğ
Dekor/Kostüm: Barış Dinçel
Müzik: Tolga Çebi
Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan
Oyuncular: Ayça Bingöl, Salih Bademci

1 Kasım 2015 Pazar

Şekerpare

Şekerpare, Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 29 Ekim 2015.


Seçim sonuçları: Algı, boyut, Kafka, Poe, insan ve saire... En iyisi 29 Ekim'de bizimkilerle gittiğimiz yeni oyunu yazayım.

Engin Alkan çok başka bir adam. Bu sefer de Yavuz Turgul'un yazdığı ve Atıf Yılmaz'ın çektiği 1983 yapımı Türk sineması klasiği Şekerpare'yi tiyatroya uyarlamış. Sadece oyunlaştırmamış bir de müziklemiş. Güzel bir iş çıkmış ortaya.
Şekerpare film afişi
Müzikal, Şehir Tiyatrolarının Kağıthane'deki Sadabad Sahnesi'nde. Kişi başı 12TL'lik biletlerimizi internetten aldım. Biraz geciktiğimden yan yana üç yer bulamasam da orada birleştik, sorun olmadı.
Şehir Tiyatroları Sahnesi'nde bir evlenme teklifi, 29 Ekim 2015.
Adınızı bilmiyoruz ama sizlere mutluluklar diliyoruz.
Salon çok doluydu. Dolu salonları görünce -bana ne oluyorsa- içimde bir hoşluk oluşuyor. Yerlerimize oturmuş oyunun başlamasını beklerken sahneye bir adam çıktı. Dedim ki 'Herhalde oyun bir anlatıcı ile başlıyor.' Ama öyle olmadı. Çıkan kişi bizim gibi izleyicilerden biriymiş ve kısa bir girizgah yapıp salonda oturmakta olan sevgilisi için "Sevgilim bir sanat aşığı, o yüzden buradan seslendim" dedi ve evlenme teklif etti. Hınca hınç dolu (600 civarı kişi) salonda alkış koptu tabii. Bu anlamlı 29 Ekim'de bize de hoş bir sürpriz oldu. Ardındansa oyun, çalgılar çengiler eşliğinde başladı.
Şekerpare, Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 29 Ekim 2015.



19. yüzyıl İstanbul'undayız. Halkı haraca bağlamış olan Komiser Ziver'in karakoluna tayin olan saftirik Bekçi Cumali, Galata'nın genelevindeki güzellik Şekerpare'ye aşık olur. Ziver ise evde de rahat durmamaktadır ve evlatlığını hamile bırakmıştır. Durumu haliyle karısına ve baldızına anlatamayan Ziver, Cumali'yi türlü oyunlarla evlatlığına yamamaya ve böylelikle kendini aklamaya çalışacaktır. Fakat her şeyden haberi olan genelev sahibi Letafet ve hayli yetenekli kızları Cumali'yi de yanlarına alarak Ziver'e bir oyun oynar.
Şekerpare, Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 29 Ekim 2015. Hurşit ile Ziver didişirken.
Müzikler bir harika, bu kadar mı güzel oturtulur oyuna. Dönemin longa, sirto ve zeybekleri kullanılmış; hepsi bildik ezgiler. Bunların üzerine sözleri de Engin Alkan yazmış. Oyuncuların çoğu belli ki müzikal oyuncuları. Sesler bir harikaydı. 

Kostümler ve koreografi hoşuma gitti. Dekor tasarımını pek tutmadım. Dönen platformla yakalanan hareket tamam ama genelinde zayıf kalmıştı dekor. Danslar güzeldi. Engin Alkan, ne güzel dans ediyorsun ya! 10 parmağında 10 marifet... Yazıyor, yönetiyor, oynuyor, dans ediyor, şarkı söylüyor. Bir de genelevdeki kızlardan Safinaz'ın dansları çok iyiydi. 
Şekerpare, Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 29 Ekim 2015.
Alkan, oyun kitapçığında bu oyunu ele alma nedenlerini anlatırken şöyle demiş: "... Mizaha ihtiyacım var: Şu hayatta yalnız olmadığımı, tüm farklılıklarımıza rağmen diğerleriyle canımızın aynı yerlerinden acıdığını görmeye ve göstermeye ihtiyacım var. Korkularımı paylaşmaya, öfkemi sağaltmaya, toplumsal şizofreninin yarattığı heyelandan kurtulmak için, ait olduğum kültürün köklerine sımsıkı tutunmaya ihtiyacım var..." Helal olsun, mükemmel özet. Öfkemizi sağaltmalıyız, çok doğru!

Bu tarz müzikal komediler, bence toplumun tüm kesimlerince beğeniliyor. Zaten salonda her kesimden insanı görmek mümkündü ve bu çok hoştu. 
Şekerpare, Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 29 Ekim 2015.
Oyun uzun, 23:40'ta bitti: 2 perde - 3 saat. Eğlence sabit ama içeriğini çok da hopbidi sanmayın. Günümüze çok yerinde göndermeler yapılıyor. 19. yüzyılda geçse de içerik çok berrak ve yakın gelecek size.

Oyundan hoşuma giden replikler:
"Hurşit!" (Komiser Ziver'in haraçlarını toplattığı yardımcısının adı bile gülmeme yetiyor. Gerçi ben Hurşit Yenigün ve arkadaşları ile gemide çektikleri klibe de çok gülerdim.)
"Oruvaar! (Au revoir-Fransızcada 'görüşmek üzere' anlamına gelir) Alı var moru var!"
"Point yap" (Buna çok güldüm: Komiser Ziver, Hurşit'in kendisinden gizli botunun altına sakladığı haraç paralarını çıkarmak için davranır. Var gücüyle çekiştirir ama bot bir türlü çıkmaz. Sonunda Hurşit'e 'point yap' der. Yani botun kolay çıkması için ayak parmaklarını ileriye doğru -point aynı zamanda pilates prensiplerinden biri- birleştirmesini ister.)
"Benim adım Letafet, tepem atarsa olurum bir felaket!"
"Eseye vu (Essayez vous-Fransızcada 'oturun' anlamına gelir) Ha?! Kime vu?"
"Haşin erkek sesi yatağında tiz kadın sesi..."
"Biraz nüktedan olur musun lütfeeen!" (Ziver işine gelmediği zaman karşısındakini şaşırtmak için sık sık bunu kullanır.)
"Affet Letafet, sabret cenabet"
"Bi kahveyi bi ordu mu yapazaaaz"
"Bülbülüm kukurikum benim"
"Şikirparem benimm!" (Bekçi Cumali, sevgilisi Şekerpare'ye böyle seslenir.)

Bu müzikalin birçok ödüle koşacağına inanıyorum. Tek bir eleştiri: Güzelce basılmış olan tanıtım kitapçığında oyunun kısa özeti dışında her şey vardı.

Yazan: Yavuz Turgul
Uyarlayan/Reji/Şarkı Sözleri: Engin Alkan
Dramaturji: Sinem Özlek
Sahne Tasarımı: Bariş Dinçel
Kostüm Tasarımı: Duygu Türkekul
Işık Tasarımı: Cem Yilmazer
Müzik/Şef/Klavye: Burçak Çöllü
Koreografi: Senem Oluz
Ses: Metin Küçükyilmaz
Oyuncular: Ziver: Engin Alkan - Cumali: Uğur Dilbaz - Şekerpare: Dolunay Pircioğlu - Hurşit: Aybar Taştekin - Letafet: Tanju Tuncel/Nurdan Gür - Afet: Pervin Bağdat - Peyker/1.Nöbetçi: Zeynep Göktay Dilbaz - Mahmure/3.Nöbetçi: Zeynep Çelik Küreş - Handune: Yeşim Mazıcıoğlu - Galatalı: Ümit Bülent Dinçer - Safinaz: Yağmur Damcıoğlu - Gülnihal: Aslı Menaz - Nevcihan/2.Nöbetçi: Berfu Aydoğan - Nazır Efendi: Cem Baza - Balıkçı/Müştak/Kınalı Yapıncak: Cafer Alpsolay - Terzi/Yüzen Takunya: Volkan Öztürk/Onur Demircan - Şerbetçi/Bedri/Sarı Sansar: Çağlar Ozan Aksu - Peynirci/Polis: Ercan Demirhan - Manav/Polis: Emre Çağrı Akbaba
Prömiyer: 25 Mart 2015, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi, İstanbul.

13 Ekim 2015 Salı

Sessiz Damlalar

Hello darkness, my old friend,
I've come to talk with you again,
Because a vision softly creeping,
Left its seeds while I was sleeping,
And the vision that was planted in my brain
Still remains
Within the sound of silence.

In restless dreams I walked alone
Narrow streets of cobblestone,
'Neath the halo of a street lamp,
I turned my collar to the cold and damp
When my eyes were stabbed by the flash of a neon light
That split the night
And touched the sound of silence.

And in the naked light I saw
Ten thousand people, maybe more.
People talking without speaking,
People hearing without listening,
People writing songs that voices never share
And no one dared
Disturb the sound of silence.

"Fools," said I, "You do not know.
Silence like a cancer grows.
Hear my words that I might teach you.
Take my arms that I might reach you."
But my words like silent raindrops fell
And echoed in the wells of silence

And the people bowed and prayed
To the neon god they made.
And the sign flashed out its warning
In the words that it was forming.
And the sign said, "The words of the prophets are written on the subway walls
And tenement halls
And whispered in the sounds of silence."


Ah tarihi Ankara Garı bunu da mı görecektin? Sessiz damlalarını döküyorsun biliyorum. 
Kelimeler yetersiz kalıyor. Aklıselim allahım.

3 Ekim 2015 Cumartesi

Tuzlu Su

Venere Degli Stracci'nin Paçavraların Venüs'ü adlı çalışması. Beton, emaye, paçavralar, 1967.
1933 doğumlu sanatçı Venüs'ü paçavralarla birleştirmiş. Yani yüksek sanat sıradan yaşama girmiş.
Yükselen paçavra yığını aynı zamanda yükselmekte olan Mayıs 68 Hareketi kalabalığını da temsil ediyor.
27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

14. İstanbul Bienali geçen ay başladı. 13. süne gitmemiştim. Ancak bu seferkinin teması ilgimi çekti: “Tuzlu Su”. Daha gitmeden ne çağrıştırıyor? Foşşş… Attım kendimi Ege Denizi’ne. Neden Ege? Orta tuzlu severim de ondan.

Tuzlu su ne yapar? Fiziksel olarak ferahlatır. Zihinsel olarak boşaltır. Tinsel olarak hafifletir. Mucize gibi bir şey.
Marwan Rechmaoui'nin Sütunlar adlı çalışması. Beton, metal, çeşitli malzemeler, 2015.
1964 doğumlu Lübnanlı sanatçının Beyrut'tan ilham alan heykel çalışması kentleşme ve davranışsal demografi temalarını yansıtıyor. Binalar bombalansa da sütunlar ayakta kalıyor. Pek tabii ki ben de davranışsal olarak kendimi belli ediyorum. 5 kardeş veya dur! 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul










a
Bayramın son günü bu düşüncelerle metroya atladım, vardım Karaköy’e. Biraz hastaydım. Kulaklar az işitiyor, burun tıkalı, tıs tıslıyorum devamlı. 50 dakika gecikmeyle -ne yapayım tam çıkarken bayram için misafir geldi eve- Melih’le buluştuk. Melih pembeli sergi kostümünü çekmiş, ileriden göründü; beklerken camileri gezmiş, hey allahım! Onun da sol kulak dalmaktan kapanmış, iki zayi başladık Galata Özel Rum İlköğretim Okulu’na doğru yürümeye. Hava çok bunaltıcıydı.
Beğendiğim işlerden biri: Alman Grace Schwindt'in Minik Kuşlar ve Bir İblis adlı natürmortu. Deniz tuzu, ahşap masa ve sandalyeler, bakır kazan ve kaseler, gümüş kaşıklar, bale ayakkabısı çorbası, hoparlörler ve ses, 2015. 1979 doğumlu sanatçıya ayrılan bu özel odada 'Kuzey Denizi Rotası'nı söyleyen bir opera duyuyoruz. Kapitalist özgürlük, her şeye kolay erişim, taşınabilirlik sorgulanıyor.
 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Bienal bu sene her yerde. Aslında mekanları semtlere göre bölebiliriz: Beyoğlu, Karaköy, Büyükada ve Kadıköy. Karaköy’deki bir bienal yerleşkesi İstanbul Modern, diğerleri de Rum Okulu’ndan başlayıp sonrasında Minerva Han, Salt Galata, Şişhane şeklinde devam ediyor. Ben bu ‘diğerleri’ kısmını ziyaret etmek istiyordum ama bayram nedeniyle kapalıymış, peh! Hal böyle olunca, direksiyonu İstanbul Modern’e kırdık.
Sarkis'in "2 Su Tankı". Plastik, su, bronz, negatif, neon, 1968. We luv u Sarkis.
27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul
Nikita Kadan, Sığınak. Ahşap, kauçuk, metal, doldurulmuş hayvanlar, kereviz, toprak, 2015.
1982 Kiev doğumlu Kadan, yakında zamanda Ukrayna'daki savaşta harap olan bir tarih müzesini yeniden inşa ediyor.
Arkadaki lastikler ise savaşta kullanılan barikatları temsil ediyor. Doldurulmuş hayvanlar da bizzat o müzeden arta kalanlardan. Sıra dışı bir yerleştirme. Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul
Çok beğendim: Aslı Çavuşoğlu'nun 'Kırmızı'sını. Eskitilmiş kağıt ve el yapımı defterler üzerine Türk ve Ermeni kırmızısı, 2015. 1982 doğumlu Çavuşoğlu'nun yorumuna aşık oldum. Kültür, tarih ve doğa iç içe. Şöyle ki; Ararat kırmız böceğinden elde edilen kırmızı pigmenti gidip Ermenistan'da bulmuş ve 12 gram boyayla dönmüş. Bu koyu kırmızı pigmentten başka bir kırmızı pigmente-Türk bayrağındaki parlak kırmızıya geçişi resmetmiş. Türk kırmızısı varlığını sürdürmektedir, ancak Ararat kırmızısı yok olmaktadır. Geçici olanla kalıcı olanı karşılaştırıyor aslında; zira böcekten elde edilen boya zamanla uçuyor, diğeri ise baki. Mükemmel bir çalışma! 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul


Beğendim: Hollandalı Edgar Cleijne ve Amerikalı Ellen Gallagher kafa kafaya verip bu video enstelasyonunu yaratırlar (2015). Bu ütopik dünyada insanlar ve hayvanlar ayrı yerlerde yaşarlar ve insan ütopik mimaride yaşarken hayvanların, okyanusların ve nehirlerin dünyasından kopuktur. Su basmış ormanda ise hayvanlar yüzmektedir. Yabani gergedanlar ise yeni dünyaya getirilip tutsak edilmiştir. Yüksek teknoloji dünyasında cep telefonlarıyla mutlu olan insanlar artık anormal bir hale gelmiş, adeta amorflaşmıştır. İronik bir temsil ise yukarıdaki resmin sağ üst köşesindeki Londra Hayvanat Bahçesindeki penguen rampası. Bu ikonik mimari çok ses getiriyor ancak penguenlerin ayaklarına zarar veriyor. Teknoloji çok yüksek ama yararı olmuyor.
27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul
Orhan Pamuk'un 8 adet resimli not defteri de Bienalde bir camekanın içinde sergileniyor. Guaj, akrilik, kurşun kalem ve mürekkeple çalışmış. Dikkatimi çeken şey ise 'yalnız' kelimesini neden 'yanlız' diye yazdığı. Bilhassa mı yapmış diye diğer 7 defteri de inceledim ama göremedim. Nobel ödüllü bir edebiyatçı bu hatayı niye yapar? Yapabilir elbette ama Bienalde neden sergiler? 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul
Paul Guiragossian, Annelik. Tuval üzerine yağlıboya, 1975.
27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul
Bu senenin küratörü, İtalyan bir anne ve Bulgar bir babanın çocuğu olan Carolyn Christov-Bakargiev. Bakın 14. İstanbul Bienali’ni nasıl anlatmış: “Tuzlu su dünyada en sık rastlanan maddelerden biri. Vücudumuzdaki sodyum da sinir sistemimizi oluşturan en önemli içerenlerden, bir anlamda hayati önem taşıyan bir sistemi çalıştırarak insanları hayatta tutuyor. Tuzlu su aynı zamanda dijital çağın en yıpratıcı maddelerinden biri. Akıllı telefonunuzu tatlı suya düşürürseniz onu kuruttuktan sonra büyük olasılıkla tekrar çalışacaktır, fakat tuzlu suya düşerse, kimyasal değişimler telefonun bozulmasına yol açabilir. 14. İstanbul Bienali’ni ziyaret ettiğinizde tuzlu suyun üstünde epey zaman geçireceksiniz. Mekânlar arasında, özellikle de vapurlarla yapılacak seyahatlerle, ziyaretçilerin sanatı deneyimleme süreleri yavaşlayacak. Bu da çok sağlıklı, çünkü tuzlu su solunum problemleriyle pek çok başka hastalığın iyileşmesine yardımcı olduğu gibi sinirleri de yatıştırıyor…” 
Rio'lu sanatçı Cildo Meireles'in 'Sahtekar Politikacıları Atmak için Proje Deliği'. Tuval üzerine yağlıboya, 2011. 1948 doğumlu sanatçı kavramsal sanat üretiyor ama bu çalışmasının gerçek olmasını isterdim. Yukarıdaki iki tuval arasında 3 cm var. Yukarısı çok tatlı mavi, aşağısı ise çok tatlı sıcak, magma tabakası aslında. Yer kabuğu her yerden aynı kalınlıkta değil. Brezilya Orta Plato'nun altı ise en ince olduğu yerlerden biri. Sanatçı Brezilya Meclisinin önünde magma tabakasına kadar inen bir delik açılmasını ve sahtekar politikacıların bunun içine atılmasını hayal eder. 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Demek ki tuzlu su teması hakkındaki başlangıç çağrışımlarım gayet yerindeymiş. Hele de ülke ve bölgemizin içinde bulunduğu durumları düşündüğümüzde, herkesin kendini şöyle foşş diye tuzlu suya bırakarak uyanma ihtiyacı yok mu sizce de?
İşte gururumuz, özümüz ve vatan aşkıyla yanmış bir sanatçımız: B. Rahmi Eyüboğlu. İsimsiz kumaş üzerine yağlıboya çalışma, 1972. 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Melih, sağ elin daha aşağıda olacakmış. Melih'in dediğine göre bu resimde ciddi hatalar var, kişilerin elleri hatalı çizilmiş. 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Bienal sonuçta dev bir sanat olayı. Bu sene 1.500’den fazla eser sergileniyor. Farklı mekanlarda olduklarını da düşünürsek en az üç hatta dört gün ayırmak lazım. Sonraki bienal durağım Büyükada olsun istiyorum. Troçki’nin eviyle evin sahilindeki Adrian Villar Rojas’ın The Most Beautiful of All Mothers (Tüm Annelerin En Güzeli) adlı dev hayvan heykelleri serisini çok merak ettim. Hatta bu heykellere sadece fotograflarından bile aşık oldum diyebilirim.
Bozuk duvarları, endüstriyel paslı puslu mekanları seviyorum.
27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Modern çıkışında tuvalette bekleyen kadınlardan biri ‘Oh be bitirdik bienali, bu senelik derdimiz de bitti’ diyerek seviniyordu. Kendine bunu iş edinip dert etmek de ayrı bir ekol olsa gerek… Ne deyim, takdirnamesini (içimden) sundum. Unutmayın, bienal öyle uzun değil, 1 Kasım son gün. Girişler ücretsiz.
Bovling mizansenimiz. İran kökenli Ermeni Sonia Balassanian'ın Taşların Sessizliği adlı yerleştirmesi. Biz mizansen yaptık ama sanatçı esasen bizi fena halde eleştiriyor. Bu kabaca oyulmuş 12 büyük heykel başı Ani Antik Kenti yakınlarında Türkiye sınırının Ermenistan tarafında kurulu taş ocaklarından çıkan süngertaşından yapılmış. Anlatmak istediği ise 1915 olaylarında öldürülen Ermenilere gönderme yapılarak, günümüzdeki şiddetin ve baş keserek öldürme eylemlerinin kınanması. 27 Eylül 2015, 14. İstanbul Bienali, İstanbul Modern, İstanbul

Bienaldeki eserlerin açıklaması için duvarlara asılan notlarda çok sayıda kelime, anlam düşüklükleri ile imla hataları vardı. Bu denli büyük organizasyonlarda detaylara -ki buna detay demek de doğru değil- çok dikkat edilmesi gerektiğine inanıyorum. Birçok eserde sanatçıların verdiği İngilizce metinlerden yararlanılıyor; bu çevirilere hassasiyetle yaklaşılması gerekir, zira yanlış çeviri sanatçıyı da üzer. Değer verip vakit ayırıp eserlerin açıklamasını okumak isteyenlere saygı duyulmalı.