2 Mayıs 2014 Cuma

Kirstenbosch ve Kuğu Gölü

Cape Town Üniversitesi Kampüsü, 9 Nisan 2014
Cape Town'daki beşinci günümde Şebnem’in okula kısaca bir uğradık ve sonra sabah kahvelerimiz için Montebello’ya geçtik. Ormanlık bir arazi içerisinde şirin bir kafe, etrafında da sanat atölyeleri ve satış yerleri var.

Güzel bir yer seçip kahveleri söyledik. Cape Town’da filtre kahve=americano. “Filtre kahve var mı?” sorusuna “Americano istiyorsunuz yani?” karşılığını alıyorsunuz. Americano da bana çok koyu geliyor. O nedenle çareyi americanonun üzerine sıcak su eklemekte buldum. Sonra mekanın iç kısmına giderek stanttan yiyecek bir şeyler seçelim dedik. Ben dereotlu çörek, Şebnem de elmalı pay seçti; siparişi verdik. Bekle allah gelmez. Yarım saat kadar geçti, garsonu çağırdık. “Bizim ürünler nerede kardeş?” diye sorunca, “Bir gidip bakayım” cevabını aldık. Geri geldiğinde “Üzgünüm, dereotlu çörek kalmamış.” dedi. “İyi ama ben baktığımda 5 tane vardı?” dediysem de 32 bembeyaz dişiyle sırıtarak “Kalmamış.” dedi. Tembeller gerçekten Şebnem, haklısın. Siparişi içeri söylemeyi unuttu kesin.

Montebello, 9 Nisan 2014, Cape Town
Kahve keyfinin ardından atölyelerin olduğu bölümden bir iki alışveriş yaparak dünyanın en güzel botanik bahçelerinden birinin yoluna koyulduk. Kirstenbosch Ulusal Botanik Bahçesi, Masa Dağı’nın doğu eteklerinde kurulmuş ve 828 hektarlık devasa bir alana yayılan bir botanik bahçesi.

Kirstenbosch Botanik Bahçesi, 9 Nisan 214, Cape Town
1913’te kurulmuş olan bahçe -bahçe deyince akıllara küçük orta boy bir bahçe gelebilir ama bu devasa bir bahçe- endemik bitki ve ağaçlarla kaplı ve içerisinde bir de orman var. Bahçenin 60 hektarı sonradan ekme/işleme şeklinde, kalanı ise tamamen doğal bir flora.

Cape Yarımadası’nın doğal bitki örtüsünün (‘fynbos’-fine bush) türlerinin yarısına yakınını burada görmek mümkün. Kompleksin içinde Ulusal Bitki Enstitüsü’nün merkezi, bitki satış ofisi, restoran ve amfi var. Burada zaman zaman bitki fuarları ve konserler düzenleniyor.
Kirstenbosch
Bahçenin içinde ziyaretçilere sunulan çeşitli rotalar var. Bazıları engellilere özel olan bu rotaların bir kısmını tamamlamak 3 saati bulabiliyor. Biz de bir rota seçip turumuza başladık. “Nerede kaybolmak istersin?” deseler, yanıtım burası olabilir. Müthiş manzaralara, göz alabildiğine yeşilliğe ve hiç görmediğim türdeki bitki örtüsüne bakmaya doyamadım. Hepsinin Latince ve İngilizce açıklamalarına da yer verilmiş.

Gezimiz sırasında bir okul turuna denk geldik, öğrencilere bitkileri tanıtmak için okullar, Kirstenbosch’a tur düzenliyor. Şu tatlılığa, güzelliğe, masumiyete bakar mısınız?
Kirstenbosch Botanik Bahçesi, 9 Nisan 2014, Cape Town
Beni öp beni öp!
Anne, çiçek ve bitkileri anlatırken
Saat 14:00 olduğunda, Kirstenbosch’un botanikçisi ve rehberi Anne ile buluşmak üzere bahçe girişine geri döndük. 70 yaşın üzerinde olduğu anlaşılan Anne ile bahçede 1,5 saatlik bir gezi yaptık. Kendisi yıllardır ve halen Cape Town Bisiklet Maratonuna katılıyor, turu da tamamlıyormuş. Sporcu insanları bilhassa yaşlıları çok severim, canım benim, şeker şey.

Anne bize çok güzel ve yararlı bilgiler sundu. Doğal orman bölgesine bizi soktuğunda, buradaki bazı çok değerli ağaçların altına açıklama koymadıklarını, zira ziyaretçilerin ağaçtan bir parça almaya çalışırken ağaca zarar verebildiklerinden bahsetti. Doğal ortamlarını her şartta korumaya çalışmalarını çok takdir ettim. Biz de Türkiye’de arboretumlarımızı bile imara açıyoruz!
Bahçenin çeşitli yerlerine soapstone'dan güzel heykeller serpiştirilmiş.
Bir de tarçıngiller familyasının parçası olan kafur ağaçları (camphor) çok hoşuma gitti. Tıpta da antiseptik olarak kullanılan bu ağacın yere düşmüş dallarından alarak çıtçıt kırdık ve ortama yayılan enfes koku eşliğinde turumuza devam ettik. Bu, çamaşır ve kıyafetlerin arasına lavanta yerine nefis gider. Birkaç dal getirdim zaten.

Gezimiz esnasında bir sonraki hafta açılışı yapılacak olan asma köprüye de çıktık. Buradan bahçenin ve Masa Dağı’nın müthiş manzarasına daha güzel hâkim oluyorsunuz. Köprüden geçerken Anne, halen çalışmakta olan işçilere “İzin verdiğiniz için teşekkürler, köprüden ‘illegal’ geçiş yapmış olduk.” dedi gülerek. “Anne’ciğim ya, biz Türkler yanındayken her yerden illegal geçiş yapabilirsin, sorun yok, no panic!” diyecektim ki “Neyse, içimden deyim bari” dedim.

Kirstenbosch'ta yeni inşa edilen seyir köprüsü
King Protea, Masa Dağı
Çıkışta, satış ofisinden Güney Afrika’nın meşhur çiçeği protea tohumlarından çeşit çeşit aldım. Bunları ülke dışına çıkarmak yasakmış, olsun, ben getirdim. İstanbul'da yaşayabilecek mi diye deneyeceğim. Botanikçi Anne, "Akdeniz ikliminde yaşama olasılığı yüksek." dedi. Aslında kış çiçeği olduğu için bahçede genelde kurumuş versiyonlarını görebildik ama Masa Dağı turumuzda pespembe kral protea (king protea) görmüştük, muhteşemdi. Protea, yangın ve dumanla stimüle oluyormuş. Ormanda yangın çıkıyormuş, o esnada proteanın tohumları oraya buraya saçılıp daha da kuvvetli şekilde yetişiyorlarmış. Satış ofisinden aldığım tohumların içinde zaten bir duman kiti de var. Bakalım İstanbul’da yangın etkisini nasıl verebileceğiz tohuma, denediğim zaman sonuçlarını yazarım.

Bu enfes botanik turunun ardından, saat 16:00 gibi Groot Constantia’ya geçtik. Burası tarihi 300 yıl geriye giden üzüm bağı ve Güney Afrika’nın en eski şarap üretim tesisi. Şarap tadımı ve mahzen turunu birkaç dakika ile kaçırmıştık.
Groot Constantia, 9 Nisan 2014, Cape Town
Zaten yorgun ve aç olduğumuzdan hemen restorana çöreklendik ve şaraplarımızı söyledik. Şebnem'e blush, bana da beyaz şarap (ne ilginç devamlı beyaz içiyorum) söyledik ve manzaranın, yeşilliğin tadını çıkararak günbatımında harika bir yemek yedik.

Groot Constantia, 9 Nisan 2014, Cape Town
Akşam içinse Şebnem’in bana çok hoş bir sürprizi vardı: 2014 yılında 80. yılını kutlayan Cape Town Şehir Balesi’nin sahnelediği ve Cape Town Filarmoni Orkestrası’nın eşlik ettiği Kuğu Gölü Balesi’ne iki bilet... 
Kuğu Gölü Balesi, Cape Town Şehir Balesi, 9 Nisan 2014, Cape Town
Temsilin sahneleneceği Artscape Opera Evi'ne vardığımızda, bina içerisine giden giden yolda bayağı bir eğlendik. Tünelin duvarlarındaki resimler hoştu.
Cape Town Opera Evi: Artscape, 9 Nisan 2014
Çocuklar gibi şendik!
Temsilin başlamasına daha biraz zaman olduğundan, bina dışında birer kahve içtik, sonra içeri geçtik. Yerimiz önden üçüncü sıranın ortasında ve mükemmeldi. Tek sorun yan tarafımdaki arkadaşın tüm temsil boyunca kıpır kıpır olması ve devamlı telefonuna bakmasıydı. Bir insanı Tchaikovsky’nin Kuğu Gölü Balesi de klasiğe alıştıramıyorsa başka hiçbir şey kar etmez bence…

Davulcuya bak sen, arada ipad filan!
Sahnede beyaz dansçıların yanı sıra yedi renkli (‘coloured’) dansçı vardı ve hepsi birbirinden yetenekliydi. Yalnızca Van Rothbart’ı oynayan Xola Putye tontişti. Tontiş dansçı mı olur ya? Tontiş renkliyi de zaten bünyem kabul etmiyor. Ya da bu oyun için mi kilo aldı acaba?!

Her zaman mı böyle bilemiyorum ama Cape Town’lılar (‘Cape Townian’) alkışı seviyorlar. Bazı uzun solo partilerde normal karşılanır ama her fırsatta alkış tuttular. Ona alkış, buna alkış… Popüler temsillerde bu normal sanırım.
Afişin yarısını kapatmasaymışım, iyiymiş!
Sahne tasarımı ve kullanımı çok hoştu. Dansçıların kostümleri de aynı şekilde. Genç balet Daniel Szybkowski ve balerinler Angela Hansford (Odette’i oynadı) ile Kim Vieira (Odile’i oynadı) hakkını verdiler. Kim Vieira bazı pozisyonlarda çok titredi, çok yakın olduğumuz için hepsine şahit olma şansımız oldu. Ülkemizde izlediğimiz son dönem balelerinde bence yanlı kostüm tercihi nedeniyle dansçıların bacaklarını görme fırsatı pek olmuyor. Burada buna doyduk. Bence dansta bunu seyircinin görmesi çok önemli. Ben öyle zevk alıyorum. Disiplinli duruş, kasların güzelliği ve yılların emeğini ancak bu şekilde idrak edebiliyorsunuz.

Canım arkadaşım Şebnem’e bu güzel organizasyon için tekrar teşekkür ediyorum.

Özgün Adı: Swan Lake
Müzik: P. I. Tchaikovsky

Prodüksiyon: Elizabeth Triegaardt
Orkestra Şefi: Graham Scott
Işık: Shamiel Abrahams
Kostüm: Peter Cazalet

27 Nisan 2014 Pazar

Kap Taaaaavn!


Cape Town seyahatimin 4. gününde artık misafirliğim bitti diye düşünerek Şebnem ile şehre minibüs (‘minibus taxi’) ile gitmem konusunu masaya yatırdık. Malum Cape Town’da güvenlik en önemli konulardan biri. Hoş 10 günlük süredeki izlenimim güvenlik seviyesinin yer yer abartıldığı yönündeydi ama yaşanmışlıklar nedeniyle insanların önlemleri artırmaya yönelmesini de anlayabiliyorum.

Şebnem Wynberg-Cape Town hattının gündüz vakti nispeten güvenli olduğunu söyledi. Main Road’dan birlikte beyaz minibüse atladık. Minibüsün muavini plastik bir meyve kasasına oturuyor ve beline kadar camdan sarkarak "Kaap Taaaaavn" diye bağırarak yolcu topluyor. Toplayamazsa minibüs duruyor, muavin meyve kasasını kenara koyup iniyor, başlıyor ıslığa, bağırıp çağırmaya ve trafik ışıklarında bekleyenler olsun kaldırımdan yürüyenler olsun yolcu toplamaya çalışıyor, topladığını da yaka paça minibüse atıyor.

Muavin aynen böyle gidiyor.
Biz bindiğimizde tam iki kişilik yer vardı, ayrı ayrı oturduk. Kişi başı 7 randı (yaklaşık 1,4 TL) önceden hazır edip muavine saydık. Şebnem üniversitede ineceğinden önceden bana tüyoları verdi: "Sakın bir şey sorma, son durakta ineceksin zaten, inince de hızlı adımlarla oyalanmadan yürü, merkezde ortam daha güvenli." Bu minibüsler ve bazı hatlar belirli saatten sonra son derece tehlikeliymiş; merkeze gittiğinizi sanırken birden kendinizi teneke mahallesinde ('township') ve ölü bulmanız mümkünmüş. Renk konusuna girerek kafatasçılık yapmak istemiyorum ama minibüsteki tek beyaz renkli bizlerdik. Şebnem indikten sonraki seyahatim ise son derece renkliydi, muavinin müşteri toplama çabalarına şahit olmak, inen-binen yerelleri izlemek güzeldi.

Son durak dediğimiz yer kocaman bir minibüs garajı. İner inmez koşar adımlarla insanların aktığı yöne yürümeye başladım. Ortam çok geniş ve bir kısmında satıcı tezgahları ile doluydu. Yine renge giriyorum ama yalnızca siyah dostlarımız vardı, gerçi bir kısmının bakışları pek dostane de sayılmazdı. Yürüdüğüm yol beni bir geçite soktu, geçitte turist olduğum anlaşılmasın diye taktik yaptım ve hemen sola geçerek yürümeye başladım, malum Güney Afrika’da trafik soldan akıyor. Geçit beni bir alışveriş merkezinin içine attı. Alışveriş merkezinden çıktığımda kendimi Adderley Caddesi'nde buldum ki doğru yerdeydim. Merkezdeki cadde ve sokak tabelaları görülmesi gereken temel tarihi ve sanatsal yerleri de işaret ediyordu. Doğruca The Company’s Garden’ın yolunu tuttum.

The Company’s Garden, 8 Nisan 2014, Cape Town
Şehrin kalbinde konumlandırılmış olan The Company’s Garden (The Dutch East India Company’s Garden) adını Hollandalı Doğu Hindistan Şirketinden almış ve 1652’de şirket tarafından Avrupa’dan Doğu Hindistan’a (Baharat Yolundan) Cape Town üzerinden giden gemilerine erzak sağlamak amacıyla sebze-meyve bahçesi olarak kurulmuş. Muhteşem güzellikte bir flora, endemik türde bitki ve ağaçlar, sincap, ördek ve kuşların bulunduğu 8 hektarlık bu bahçe, 1848’den sonra halkın kullanımına sunulmuş. Bir bitki, ağaç hastası olarak burayı görmem gerekirdi.

The Company’s Garden, 8 Nisan 2014, Cape Town
Hızlı hızlı yürüyerek geldiğimden ve hava da çok sıcak olduğundan, ortamın vaha etkisi bana çok iyi geldi. Bahçedeki bazıları 300 yıllık ağaç ve bitkileri inceleyerek yürümeye başladım. Sonra bir de baktım "ücretsiz internet" yazıyor. Kendime bir bank seçerek oturdum ve ilk internetimi de burada kullanmış oldum. Bahçedeki turumu tamamladığımda sonraki adresim bahçenin hemen yakınındaki South African National Gallery idi.

Iziko Müzeler Topluluğuna bağlı South African National Gallery, Güney Afrika’nın Afrika, İngiliz, Fransız, Hollandalı ve Flaman sanatına ev sahipliği yapan bir numaralı sanat müzesi pozisyonunda. Müzenin mimarisini çok sevdim. 30 rand vererek içeri girdim. Giriş holünde ve devamında iki Güney Afrikalı sanatçının geçici sergileri vardı. Geçici sergilere detay bakıp bakmamak konusunda düşünürken karşıdan bana doğru şirin bir yaşlı hanımın geldiğini fark ettim. Kendisini selamlayıp esasen kalıcı koleksiyon için geldiğimi, en fazla 1,5 saat zamanım olduğunu söyleyerek önerilerini sordum. Şanslıymışım ki müze müdürüymüş kendisi ve bana müzesi ve mevcut sergiler hakkında güzel bir bilgi sepeti sundu. Onunla konuştuktan sonra geçici sergilere de göz atmaya karar verdim.

South African National Gallery ve George Hallett Retrospektifi, Cape Town
Geçici sergi bölümünde Güney Afrikalı fotograf sanatçısı George Hallett'ın fotograf üzerine bir retrospektifi vardı. Çalışmaları epey hoşuma gitti. Hemen tüm dünyayı dolaşmış ve objektifine almış. Ama gezerken her şeyi de almamış aslında. Bir derdi olduğu çok belliydi. Derdi de elbette politikti, fotograflarına bütünsel bakınca bunu direkt görebiliyordunuz. Sonradan şehirde elime geçen bir sanat dergisinde bu sergi vesilesiyle hakkında çıkmış bir yazıya rastladım ve adamın felsefesi daha da hoşuma gitti. 1970 yılında 28 yaşındayken siyasi ortam gereği Güney Afrika'da kendini güvende hissetmeyerek Londra'ya gidiyor ve sürgün hayatı 1994'teki demokratik seçimlere kadar sürüyor, zira kendisi lise çağlarından başlayarak Güney Afrika'daki ırkçı apartheid rejimine karşı duruyor. 40 yıllık süreye yayılan bu retrospektifte fotografların ortak noktası, Hallet'ın hep görünmeyeni göstemeye çalışması. Yani hep kendi döneminde görmezden gelineni fotograflamış. Bunun içinde başta siyahlar olmak üzere, Fransa'da Faslılar, köylüler, muhafazakar İngiliz kasabalarında hippiler, Amsterdam'da birlikte gezen siyah ve beyazlar var. Mottosu da şu: "Duvardaki sinek olmayı tercih ederim." Sanırım bu sebeptendir ki 40 yıl boyunca hiçbir fotografının gazetelerde yayımlanmasına izin vermemiş, çalışmaları yalnızca kitaplarda çıkmış. Güney Afrika'da bu sanatçıyı kazandığıma memnun oldum.

South African National Gallery, Kalıcı Koleksiyondan Örnekler, Cape Town
Geçici bölümü bitirip esas koleksiyona geçtim ve geçer geçmez hayal kırıklığı başladı. Yerel Güney Afrika sanatından örnekler beklerken, eserlerin neredeyse %60’ının beyazlara ait dönem çalışmalarından oluştuğunu gördüm. Güney Afrika diye tasniflenmiş eserler ise çok yeni dönemlere ait modern işlerdi. Bir de "İngiltere/Güney Afrika" formatında kodlanmış, burada yerleşmiş beyazlara ait eserler vardı ki benim açımdan Afrika’ya özel bir tarafları yoktu, dolayısıyla sadece İngiltere de yazabilirlerdi koduna.

Yağlıboya ve akrilik beyaz insan eserleri arasında bir tek ilgimi çeken aşağıdaki akrilik eserdi. En azından resmettiği şey oralıydı. Menşei Alman/Güney Afrika olarak kodlanmış olan eser 1935 doğumlu Helmut Starcke'a ait. Müze tarafından 2006 yılında satın alınmış. Yüzyılımıza ait bir çalışma ama olsun...
Clio, the Muse of History, H. Starcke, 2001

South African National Gallery'de 17.yy İznik çinileri
Dünyanın öbür ucunda gezdiğim bu müzede şaşırdığım bölüm ise İznik çinileriydi. Müzeye Güney Afrikalı bir koleksiyoner tarafından 1950’li yıllarda hediye edilmiş olan çinileri güzel bir camekâna koymuşlar. "Çini Türk’tür." diye de güzelce yazıp özetlemişler, aferin!

Müzede flaşlı-flaşsız fotograf çekmek yasak. Ancak ben tabii ki flaşsız olarak çektim. Bir ara yanıma yanaşıp kibarca 'çekmek yasak' diyen görevliye de 'öyle mi? sağlık olsun' diyerek çekmeye devam ettim.


Nando's'taki favori teyzelerim
Çıkışta Obama’nın da favorisi Nando’s’ta yemeğimi yedim. Önümdeki masada oturan bir grup hanım 35 derece sıcakta yün şapka ve kaşe ceket giymişlerdi, dikkatimi çekti.

Yemekten sonra meşhur Long Street’te biraz yürüdüm, esirlerin müzeye çevrilmiş kilisesine şöyle bir baktım. Hediyelik eşya satan Pan-African Market’e kısaca çıktım, ardından saat 2’de Şebnemle buluşacağımdan The Company’s Garden bölgesine koşar adımlarla geri yürüdüm.


Dondurmasız çıkmam abi!
St. George’s Mall’un orada kahvelerimizi içtikten sonra Cape Town’ın liman bölgesi Waterfront’a yürüdük.

Sonra birer dondurma alarak Hint ve Atlas okyanuslarındaki hemen tüm bitki, böcek ve balık çeşitlerinin bulunduğu Two Ocean’s Aquarium’a girdik.




Two Ocean's Aquarium, 8 Nisan 2014, Cape Town

Ayakları perdeli su kuşu ben, burada çılgına dönerek Tazmanya canavarı gibi bir oraya bir buraya koşmaya başladım.
(Zeki) Mürenle yavrusu, en sevdikleri yiyecek ahtapotmuş!
Kaya mı balık mı?
Denizatları, 40 milyon yıldır okyanuslardaymış.
Renklerin güzelliğine bakar mısınız
Hey dostum, hadi büzme dudağını ama!
Dev Örümcek Yengeci, ilgimi çekti. Bu dünyanın en büyük kabuklu hayvanıymış.
Erkeklerinin boyu 1 m, bacak uzunluğu 4 m'yi bulabiliyormuş! Yaşları da tahmin edilemiyormuş.
Kardeş siz samuray soyundan filan mı?

Bir bölümde akvaryumun görevlilerinden biri mikroskopla bazı türleri inceleme imkanı sunuyordu ve kendisinden köpekbalığı derisinin özellikleri ile deniz kestaneleri hakkında güzel bilgiler edindik. Akvaryum çok güzeldi ya…
Köpekbalığı derisi, yüzme sporuna nasıl faydalı oldu ve deniz kestanesinin dişleri
Bir iki anemon ve deniz yıldızı tutayım.
Şebnem, Ocean's Gossip'le
Beni seç, beni seç!
Şebnem, kuçu kuçuyu korkuttu.
Camlara yapıştırılmış su ile ilgili atasözleri hoşuma gitti.
Akvaryum ziyaretimiz sona erdiğinde, günü Long Street’te bitirmeye karar verip, merkeze geri yürüdük ve av etleri ile meşhur Afrika lokantası Mama Africa’ya gittik. Hiç yer yoktu, rezervasyonumuz da olmadığı için yemeği barda yemeği kabul ettik. Afrika’nın yerel antilop türleri olan kudu ve springbok yedik. Timsah eti de vardı ama nedense o ters geldi. İlk pinotage kırmızı sek şarabı da burada denedim, yemekle iyi gitti. Sonrasındaki kadeh ise tek başına hiç iyi gitmedi. Meşhur pinotage’ı pek de beğenemedim yani.

Mama Africa, 8 Nisan 2014, Cape Town

18 Mart 2014 Salı

Iska

Iska, Krek Tiyatrosu, 6 Mart 2014, İstanbul


Türk, kendisine 'askerlik' denince, en az 'bir' şey hisseder. Kendine ait hikayesi yoksa da bir akrabasının, komşusunun ya da iş arkadaşının acı tatlı en az bir anısını dinlemiştir. Kafasında askerlikle ilgili mutlaka bir şekil vardır. Tabii benim de öyle. Çok şeyin anahtarı olan disiplini çok severim, askerliği de severim, şükür ki yakın çevremden acı bir anı da dinlemedim.

Çok uzun süredir bir Krek Tiyatrosu oyunu izlemek istiyordum. Düşünüyorum da en son izlediğim Berkun Oya prodüksiyonu "Yangın Duası" idi. Of kaç sene öncesi… Devlet Tiyatrolarından sonraki süreçte Bilgi’nin Santral Kampüsünde Krek kendine bir yer yaptı ve oyunları orada oynanmaya başladı. Tabii tüm oyunları kapalı gişe oynuyor. E sahnesi de mini mini pöti pöti olunca Biletix'te bir oyun satışa açıldığı saniyede 'yer yok' görünmesini anlayabiliyorum. Ancak sonunda Özlem çareyi buldu ve direkt gişeden rezervasyonumuzu yaptırdı Iska adlı oyuna. 6 Mart Perşembe günü erkenden okulda buluşup yemeğimizi yedik, güzel sohbetimizi ettik, ardından Krek'e geçtik.
Berkun Oya

Iska’nın Krek için bir özelliği var, zira Krek'te sahnelenen Berkun Oya'nın yazmadığı ilk oyun. Yönetmenliğini Berkun Oya yapmış, eli değmiş yani. Oyunun yazarı Fuat Mete, bu metni bitirme projesi olarak yazmış, Berkun Oya da beğenmiş, 'hadi gel sahneye koyalım' demiş.

Oyun, yakınları askerlik yapan altı kişinin monologları şeklinde kurgulanmış. Kimisi kardeşini kimisi arkadaşını kimisi sevgilisini kimisi kocasını kimisi de oğlunu askere göndermiş. Tema askerlik olsa da bu kişilerin sadece "gidişi aynı" olan askerlik karşısındaki farklı düşüncelerini, acılarını, hezeyanlarını ve heyecanlarını izleyebiliyoruz. Oyun Arapça dua eden bir kadın ile açılıyor ve yine aynı kadın ile bitiyor. Sonradan, ağlayan bu kadının kocasını askere gönderen karakter olduğunu anlıyoruz. Buradaki yakarışın Türkçe olmasını tercih ederdim, öylesi daha gerçekçi olurdu; çünkü kocasını askere göndermiş bir kadının, bunu günlük hayatında Türkçe yaptığını biliyoruz. Örnek: "Allahım sen onu koru."

Iska, oyun afişi
En çok malulen emekli memur Metin Coşkun'un oğlunu askere gönderme hikayesinden etkilendim, burada birkaç damla yaş bacaklarıma pıt pıt döküldü. Bir de sağ olsun gözümün içine baka baka oynadı Metin Coşkun, tam onun bakma yönüne mi oturmuşum, ne? Gerçekten çok beğendim oyunculuğunu ve ses tonunu. Bir de sevgilisini askere gönderen Gülce Oral’ın anlatımı gerçekçi geldi. Metin Coşkun, oyunun cast’ına Nazan Kesal sayesinde katılmış. Nazan Kesal, baba rolü için Berkun Oya’ya onu tavsiye etmiş, iyi ki de etmiş.

Bu arada oyun hücrevari şekilde konumlandırılmış, her birinin içine yalnızca bir iskemle sığabilen, 6 bölmeye ayrılmış ışıklı cam bir kutudan sahneleniyor ve oyuncular mikrofonla oynuyorlar. Böylece bir oyuncunun burnunu silişinden, nefesinin hırıltısına kadar her ayrıntıyı çok net duyabiliyoruz, zira oyunu kulaklıkla izliyoruz. Cam perde, içeriği bana göre travmatik olan oyunun seyirciye daha etkili şekilde ulaşmasını sağlamış, gerçekten oyunla örtüşmüş.

Oyunun adı "Iska" da epey anlamlı geldi bana. Şöyle düşündüm: Askere gidenler değil de yakınları askere giden kişiler aslında onlar yokken onlarla olan hayatı ıskalıyor.

Bir anekdot: Bizim izlediğimiz gün, oyunun sonunda seyirci alkışlamadı. Garipsedim bu durumu. İnsanlar oyunun bittiğini mi anlamadı yoksa oyuncu zaten alkış beklemiyor mu-bu ikisinin arasında kaldım. Biz de Özlem'le sürüye uyup alkışlamadık, keşke biz alkışlasaydık Özlem ya... İçimde kaldı, ayıp oldu bence oyunculara ve tüm ekibe.

" 'Aynı şeyleri seven insanlar birbirlerini de severler' demişti bir keresinde... Daha sevgili olmamıştık." sevgilisini askere gönderen karakterin oyundan bir repliği. Oyunun tanıtımlarında da bu replik kullanılmış, benim de hoşuma gitti.

Yazan: Fuat Mete - Yöneten: Berkun Oya
Işık: Cem Yılmazer
Oyuncular: Bige Önal, Gülce Oral, Hakan Yufkacıgil, Hare Sürel, Metin Coşkun, Nazan Kesal, Ushan Çakır
Prömiyer: 28 Mart 2013, Krek Tiyatrosu, İstanbul


Krek Tiyatrosu, Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü, İstanbul

2 Mart 2014 Pazar

Aklın Uykusu

Marc Quinn, Selma Mustajbasic, 2000
Geçen Cumartesi öğlen Melih aradı ne var ne yok, görüşelim babında. "Kuzenimle programım var, yine de bakarız Corc" deyip önce kısa bir işimi halletmek için Taksim'e gittim, sonra da kuzenimle buluşacağımı düşünüyordum ki ekildiğime kanaat getirdiğimde "Yayan Taksim"de bekleşirken buldum kendimi. Hemen Melih’i aradım: "Nerdesin?" – "Mısır Apartımanı" – "10 dakikaya oradayım."

Tünel'e doğru yürümeye başladık, trallala, trallalaa… Sağa bak, sola bak, yürümeye devam… Sonra birden Arter'in içindeki dev bronz deniz kabuğunu gördüm. "Zeynep deniz kabuğu görecek, bir daha bakmayacak!" Kim diyor onu be!? Tabii dürbünü taktım hemen.

Aslında önemli bir sergi ama tanıtımı Anish Kapoor kadar yapılmış değil. Damien Hirst hayranlığımı bilmeyen yok; bu adamın adı da Hirst'ün yanında çok geçiyor, iyi duymuşum; içimden ‘nasılsa daha yeni başlamış, sonra elbet görürüz’ diyerek Melih’e yine de gösterdim: "Bak Marc Quinn gelmiş ama ben ‘Mutfak’ı görmek istiyorum." O ise "Aaa daha bu sabah televizyonda bu adamın belgeselini izledim, olamaz." dedi. Bak sen şu tesadüfe… Ben kaç aydır Apel’deki "Mutfak" sergisine gitmek isterken, Melih kolumdan tutup "Böyle denk geleni de tepmeyeceksin" diyerek içeri ittirdi beni.
Marc Quinn, The Origin of the World -
Cassis Madagascariensis, 2012, Bronz
Peşin peşin belirteyim: Çok beğendim. Modern sanat dünyasında arkadaki mesajı, bir, yutturmaya çalışanlar var, bir de "yutmazsan yutma, mesaj sensin" diyenler var. Bu sergi ikincisine giriyor bana kalırsa.

Marc Quinn 1964 yılında Londra'da doğmuş ve Cambridge Üniversitesi'nde sanat tarihi okumuş. Daha başka detay vermeden eserlerinin bugün MoMA, Tate, The British Museum, Fondazione Prada ve Pinchuk Art Centre gibi çok önemli müze ve özel koleksiyonlarda bulunduğunu söylemek yeterli olur.

Serginin adı "Aklın Uykusu", ama bence "Hayat" ya da "Kimlik" de olabilirmiş. Aklın Uykusu, Quinn'in Türkiye'deki ilk kişisel sergisi. Sergi, Goya'nın "Aklın Uykusu Canavarlar Üretir" gravüründen ilham almış. Bu yönüyle de ilgimi çekiyor, zira Goya’nın gravüründe, uykuda olan ressamın bilinçaltı sahneleri yer alıyor, yani sergi uyku ile uyanış arasında aslında. Ben de hiç rüya görmediğimden, uyku ile uyanış arasındaki durumlarla çok ilgiliyim, arası bende bulunmadığı için (rüya).*

Sergide Quinn'in 2000 yılından beri ürettiği 30'dan fazla eseri Arter'in tüm katlarına yerleştirilmiş şekilde izleyebiliyorsunuz. Çok sayıda teknik ve malzemenin kullanıldığı eserler arasında ilk kez Arter'de gösterilen çalışmalar da var.
Marc Quinn, The Origin of the World - Cassis Madagascariensis,
2012, Bronz
Üç boyutlu tarama teknolojisi ile küçük bir deniz kabuğu büyütülerek yapılmış "Dünyanın Kökeni" binanın İstiklal girişinde sizi karşılıyor. Bu çalışma, her gittiği yerden deniz kabuğu (her bir kabuk benim için ayrı keşif, minnoş olanlar bilhassa) toplayan beni benden aldı, aslında içine girmek istedim ama görevlinin sivri bakışları söz konusuydu. Neyse geçici bir formül bulduk. Quinn girebiliyor, başkaları girebiliyor ben niye giremiyorum ya, bunun gibi zarar verilmesi mümkün olmayan çalışmalarla izleyicinin bütünleşmesine izin verilmeli!
Marc Quinn, Et resmi (Homeopatik Beslenme), 2013
Tuval üzerine yağlıboya
Melih, bu yağlıboya et resimlerini uzun süre fotograftan baskı sandı, bir türlü ikna edemedim. En son "Gel yakından bak" dediğimde bile "Tuvale baskıda da görüntü bunun gibi oluyor." diyordu. Baskı değil işte, yağlı boya… Bak bak doyamadık detayın inceliğine.
Marc Quinn, Buck&Allanah, 2009, dairesel kumlanmış
ve taş motorunda silme zımparalanmış vernikli bronz
Quinn insan bedeni ile "normal" kavramına kuşkuyla yaklaşma konularına çok ilgi duyuyor. Buck Angel'i internetten buluyor ve ona gerçek boyutlu heykelini yapma teklifini götürüyor. Quinn'in işlerini zaten bilen Buck çok sevinerek kabul ediyor ve Quinn'e arkadaşı Allanah'dan bahsediyor ve 2009 yılında bu heykeller hayata geçiyor.
Orijinal Allanah, Bronz Allanah'la, bir de aradan ben baktım, hay Allah!
Buck ve Allanah cinsiyet değişim ameliyatı geçirmeyi tercih etmemiş translar. Normal nedir? Bana göre bu insanlar kendi normallerini yaşıyorlar. Buck'ın genleri 'sen kızsın' demiş ama kendisi bunu istemediğine karar vermiş. Buna kültürün biyolojiyi yenmesi durumu diyor Quinn. Burada güzel bir röportajı var ilgilisine.

Babası bir bilim adamı olan Quinn, "Transeksüeller çok temel biyolojik sorular soruyor. Her şeyden önce her embriyo hayatına dişi olarak başlar. Klitorisi penise dönüştüren şey testosterondur. Yani garip olan bu. 'Ne kadar garip' diyoruz ama her erkek bunu başarmış sonuçta!" diyor.
Marc Quinn, Zombie Boy (Rick) Cu Pb Mn Fe Mg Si, 2011, Melih gelir ve Rick'e paltosunu takdim eder.

Yine gerçek boyutlu bronz Zombie Boy (Rick) heykeli çok hoştu. Vücudu insan iskeleti formunda dövmelerle kaplı olan ve Lady Gaga'nın klibinde de oynamış model Rick Genest’in heykeli, vücudunun güncel tüm detaylarını içeriyordu. 
Ne haber Rick? Sigara içmesen daha iyi olurdu.
Adamın bu noktaya geliş hikâyesi de enteresan. Bu çalışmada epey bir oyalandık, parmaklarında ne yazıyor diye okumaya çalıştım. Bir elinin parmaklarında "Evil" diğerinde "Devil" yazıyor.