6 Aralık 2011 Salı

This is it!

25 Haziran 2009: Dünyanın tartışmasız en büyük yıldızı, idolü, “pop’un kralı”, Los Angeles’ta 50 yaşında vedasını yaptı: Kalp krizi... Yaşasaydı, 8 Temmuz 2009’da “This is it” adlı konserler dizisine başlayacaktı.

Yeteneği Allah vergisi... Albümleri tüm dünyada 750 milyondan fazla sattı, 13 Grammy kazandı, tüm bunlarla beraber, hayatını insanları şaşırtarak geçirdi; skandallar, yanlış estetik ameliyatlar, sürreel bir yaşantı...

‘İstemeden’ ölümüne neden olan özel doktoru Conrad Murray’nin dava sürecini CNN’den canlı takip ettim. Dava altı hafta sürdü ve tam bir Amerikan filmi gibi geçti. Birkaç yıla gerçekten filme de çekerler. Davada 49 şahit dinlendi ve 300’den fazla delilin incelendiği belirtiliyor.

Dr Murray ve Yargıç Pastor
Kardiyolog Murray, ayda 150bin dolara Jackson’ın özel doktoru olarak çalışıyor ve haftanın 6 günü yanında kalıyor. Benim anladığım Jackson’ın kişisel eczanesi görevini görmüş ve ne kadar bağımlı olduğu ilaç varsa sağlamış. Öyle ki had safhada uykusuzluk çeken sanatçıya tamamen hastane ortamında verilmesi gereken ve verildiği doz da son derece kritik olan, Michael’ın “uyumamı sağlayan süt” dediği propofol maddesini (anestezik ilaç) ve beraberinde bazı yatıştırıcıları yüksek dozda veriyor.

Olay gecesi, 911 arandıktan tam 5 dakika sonra eve gelen ilk paramediğin ifadesi çok çarpıcıydı. Söylediğine göre; Doktor delirmiş gibiydi ve sordukları hiçbir soruya tam cevap verememiş; Jackson’ın hiçbir ilaç kullanmadığını söylemiş, uyuması için verdiği yüksek doz propofolden ise hiç bahsetmemişti. Avukatın “Yerde yatanın Michael Jackson olduğunun farkında mıydınız?” sorusuna, “Evet, farkındaydım” diye cevap veren tanık paramedik, “Peki, yüzüne baktınız mı?” dediğinde, “Hayır, bakmadım, o an sadece hayat kurtarmaya odaklanmıştım.” dedi. Sonra Jackson’ın fiziksel görünümü sorulduğunda, aşırı derece zayıf olduğunu, sanki kronik bir hastalıktan muzdaripmiş gibi göründüğünü belirtti ve “Eve o kadar hızlı geldik ki kurtarabilirdik!” dedi. İkinci paramedik ise eve geldiklerinde çoktan ölmüş olduğunu söyledi. Ama dört tecrübeli sağlıkçının tüm çabalarına rağmen o kalp geri dönmek istemedi.

Kathy Hilton, en yakın arkadaşlarından
Doktorun avukatlarının savunması ise, Jackson’ın son iki aydır zaten perişan halde olduğu; ekstra doz propofolü, Doktorun odada olmadığı sırada Jackson’ın kendisinin aldığı, dolayısıyla da ölümüne kendisinin neden olduğu üzerine kurulmuştu. Ayrıca, mahkemede Jackson'ın ölmeden önce her açıdan perişan durumda olduğunu kanıtlamak için bir video da gösterdiler. Londra'da vereceği "This is it" konser turu öncesinde Mart 2009'da düzenlediği basın toplantısı görüntülerinden oluşan videoda, Jackson bitkin görünüyordu. Doktorun avukatları, aslında 10 konser olarak planlanan organizasyonda, basın toplantısı sonrasında konser sayısının 50'ye çıkartıldığını belirterek bunun, Jackson’ın durumunu daha da kötüleştirdiğinin üzerine gittiler.

58 yaşındaki Murray, alabileceği en yüksek cezayla, 4 yıl hapse mahkum edildi ve doktorluk lisansını kaybetti. Doktorluk lisansını kaybetmesi belki de hapis cezasından daha mühim, çünkü ABD’de mahkemeler ha deyince lisans iptali yapamıyor, ilgili eyaletlerin tıbbi kurulu toplanıyor ve ancak öyle karar alınabiliyor. Bir de Doktorun 4 eyalette çalışma lisansı varmış. 29 Kasım’daki son duruşmadan evvel, Doktorun LA'deki lisansı dondurulmuş, Hawai'dekinin süresi dolmuş, Texas ve Nevada’da ise doktorluk yapma hakkı hala elindeydi. Doktor, ilgili kanunlar gereği gerçekte 2 yıl yatacak ama LA’deki hapishanelerin dolu olmasından ötürü 2 yıldan daha kısa bile kalabileceği söyleniyor. Hatta bilirkişiler, sadece birkaç ay hapisten sonra Polanski vakasında olduğu gibi ev hapsiyle devam edilebileceğini de söylüyorlar. Buna da LA’in Şerif Amcası karar veriyormuş, oh ne ala memleket...

Katherine Jackson
Yargıç kapanış konuşmasında, Doktoru “toplum için tehlikeli” olarak nitelendirdi ve “Doktor Murray kendisine güvenen hastasına sahip çıkmadı. Bu, basit münferit bir olay değildir. Murray, hile ve yalanları içerisinde bir de Jackson’ı suçlamakta, ayrıca en ufak bir pişmanlık göstermemektedir.” Hakikaten de davayı izlediğim süre boyunca Murray, sanki bir taş gibi yerinde oturdu.

Jackson’ın annesi Katherine, “4 yıl yeterli değil!” dedi. Bunu dese de, yargıca teşekkür ederken, Doktorun maksimum cezayı aldığının bilincindeydi.

30 Kasım 2011 Çarşamba

Kötülüğün Döngüsü



Zaman: 19. yüzyıl ortaları
Yer: Bly’da bir İngiliz malikanesi

İngiliz besteci, piyanist ve orkestra şefi Benjamin Britten, Henry James’in aynı adlı öyküsünden esinlenerek The Turn of The Screw Operasını bestelemeseydi, opera literatürü hayalet öykülerinden ve korku operasından mahrum kalacaktı. Rejisörlüğünü Aytaç Manizade’nin yaptığı The Turn of The Screw, Istanbul’da, Kötülüğün Döngüsü adıyla sahneleniyor.

Ana tema, baş kahraman olan tecrübesiz bir mürebbiye ile Quint ve Miss Jessel adlı iki şeytani ruh arasında geçen çatışma üzerine kurulmuş. Malikanenin eski uşağı Quint ile eski mürebbiyesi Miss Jessel öldükten sonra ruhları geri döner ve evdeki çocuklarla irtibata geçip onları etki altına alırlar. Yeni mürebbiye ise sorumluluk bilinciyle çocukları korumaya çalışır.

Kötülüğün Döngüsü, biz opera izleyicileri için zorlayıcı ögeler ve ilkleri barındıran bir oyun. Bir kere çağdaş bir eser, sonra dinlemesi zor, tarzı gerilim, konusu hayaletler olunca yabancılık çekmek doğal karşılanabilir. Zira, temsil çıkışı taze yorumum: ‘enteresan bir eser’ oldu. İlklik ise Istanbul’da ilk kez Britten operası sahneleniyor olmasından, hatta Istanbul’da oynanan ilk İngilizce eser bile olabilir, emin değilim bundan.

Esas Henry James’e odaklanmalı: Ünlü Amerikalı yazar, aslında anglo-amerikan demek gerekiyor sanırım, 1895-1898 yıllarında oturup niye böyle bir hikaye yazmış? Biraz eşeleyince ilginç şeyler çıkıyor. James ailesi varlıklı bir aile ve Henry dahil dört çocuklarına iyi eğitim imkanları sağlıyorlar. Henry, genç yaşında Avrupa’ya gidiyor, oraları tanıma, yabancı dil öğrenme fırsatı buluyor; az biraz da Avrupa çekiciliğine kapılıyor gibi, zaten Londra’da ölüyor. Yaşadığı dönemde de okurları çok sınırlı sayıda.

Kardeşi ünlü psikolog William James. Bunlar Henry’yle sürekli itişme halindeler, bir kıskançlık, bir çekememezlik. Ama birbirlerinden uzmanlık alanları itibariyle çok etkileniyorlar. Biri dışa dönük (William), diğeri içe (Henry). Sonucunda, Henry James’in edebi derinliği ve The Turn of the Screw’daki psikolojik unsurlarda kardeşi William’ın büyük etkisi olduğu söyleniyor.

Bir de James’in eşcinsel olduğu hipotezi var. Hatta The Turn of the Screw’da lezbiyenlik ve eşcinselliğe dair ipuçları olduğuna dair yorumlar, vaka çalışmaları mevcut. Eski mürebbiye ile evin kızı arasında ya da eski uşak ile evin oğlu arasında bu tip ilişkilerin sezilmesini isteyip istemediği epeyce tartışılmış olmalı ki Istanbul Operası Müdür ve Sanat Yönetmeni Suat Arıkan, oyunun kitapçığının önsözünde “... geçen sezon sadece üç temsil yapabildiğimiz, seyircilerimizin yoğun memnuniyeti ve beklentisi nedeniyle bu sefer dört kez sahneleme cesaretini gösteriyoruz.” Hangi cesaretten bahsediyor anlamadım, büyük cesaret doğrusu! Öyle bir cesaret ki Türkçesi bile içten içe bozuk cümlenin...

Yine, Süreyya’nın minnoş sahnesine değinmeden geçmem imkansız. Resmen rejisör sabrı dener nitelikte. Manizade’yi ayakta alkışlamak lazım, böyle yetersiz bir sahnede her türlü gerilim unsurunu hissettirecek ve müzikle bağlayacak bir reji koymuş, tabii dekoruyla, ışığıyla, kostümüyle...

Esen Ablacığım, çok teşekkürler bu güzel Cumartesi günü için. Yine gidelim ama yine Çiya’da yiyelim.

Özgün Adı: The Turn of The Screw
Libretto: Myfanwy Piper
Dünya prömiyeri: 14 Eylül 1954, Teatro La Fenice, Venedik
Türkiye prömiyeri: 16 Nisan 2011, Kadıköy Süreyya Operası, Istanbul.

21 Kasım 2011 Pazartesi

m-u-s-i-c II

Şaheser bir cumartesi gecesi organizasyonu nasıl yapılır? Galata’da güzel bir yemeğin ardından -şarabı büyük özenle dökmem hariç- İKSV Salon’da Elif Çağlar’la bütünleşme… Hayır hayır, ben değil, Didem’le Kıvanç yaptı. Elif’in albümünde de çalan Fehmi (trompet) ve onun eşi Işıl, Dido’nun arkadaşları çıktı, ne şans!

Elif ve muazzam ekibi yine harikalar yarattı. Elif bir kere çok mütevazı. Zaten şöyle bir düşünüyorum da kitlesiyle gerçekten bütünleşebilen sanatçıların ortak özelliği bu. Çünkü içten gelen bir durum var, zihin başka şeylere çalışmıyor, loblar birbiriyle barış halinde.

Konserde tam bir sanatçı dayanışması vardı. -Featuring- Yahya Dai mi istersiniz, Ferhat Öz mü, Bilal Karaman mı yoksa Evrim Özşuca mı…

Elif’ten bestelerinin hikayelerini de dinledik. Büyük kısmının kurgu olduğunu, bazen tek bir cümlenin kafasında dönüp durduğunu ve birden parçaya dönüştüğünden söz etti. Mesela, çok beğendiğim Jamaica parçasının ilham kaynağının, Amerika’da okuduğu sıralarda televizyonda gördüğü Jamaica reklamı olduğu öğrendik. Oysa ben ne çok hayal kurmuştum o parçayı nasıl bir ruh haliyle yazdığıyla ilgili ve de “Niye gidememiş Jamaica’ya ya, tüh!” filan demiştim. Birebir yaşanmışlık içeren parçası ise m-u-s-i-c imiş. Hemen odaklanayım:

Finally it’s time for me to tell my story, i’m a singer born and raised in Turkey, 
i’m trying to do my music without getting naked, without a pop cd and without faking
Because it’s time to tell the world that we can make it
If you’re really born to do it, you don’t need to fake it
People with a good heart will understand and love it
...
Evet Elif, biz seni anlıyoruz + bayılıyoruz. 

Dekoru da çok sevimliydi, hem albüm kapağının tarzı hem de kendi samimiyetini destekliyordu. Bence sahnedeki ikinci dekor da Elif’in kıvır kıvır saçları idi. Bu kıvır kıvır saçlarla iyi ses/yorum arasında pozitif bağlantı kesin var. Bir de siz bakın...


Konser sonrasında kendisiyle tanışma fırsatı buldum; sempatik, tatlı bir insan. En son Asiaminor’e cd imzalatmıştım, 10 sene sonra da Elif’e.

Bu harika albüm konseri ve öncesindeki tatlı sohbet için arkadaşlarıma mille mercis!

9 Kasım 2011 Çarşamba

Japon Yapmış

Japon Yapmış, Onur Ataoğlu, Çınar Yayınları
Van Depremi’nden sonra basına yansıyan yazı ve karelerde, Mart ayında yaşanan Japon depremi ve ardından gelen tsunamisindeki insan görüntüleriyle ilgili kıyaslamalar yer aldı. Japonların yardım paketleri için nasıl sıraya girdiği, acılarını nasıl kendi içlerinde yaşadıkları, bizdeki gibi feryat figan etmedikleri ile ilgili yorumlar yapıldı. Ben de içimden bu yorumlara ‘Hakikaten ya, adamlar yaşadıkları bu büyük felaketten birkaç hafta sonra dünya basınını meşgul etmeyi bile bıraktılar, ne içine kapalı, milliyetçi bir ülke.’ diyordum. İşte tam o aralar adı ve kapağıyla dikkatimi çeken bu kitabı aldım. Öteden beri sempati ve ilgi duyduğum Japonya –her yaz en az bir kez denizden çıkan anneme çocukların ‘aaa Japon’a bak!’ ya da ‘teyze, siz Japonsunuz değil mi?’ soruları ile karşılaşırız– hakkında yazılmış bu kitap aracılığıyla biraz olsun çok üstün gördüğüm bu kültürü tanıyayım dedim; 28 Ekim’in de yarım gün olması dolayısıyla başladım okumaya.

Japon Yapmış, 3,5 senesini Tokyo Büyükelçiliği Ekonomi Müşavirliğinde geçirmiş bir diplomatın Japonya anıları ve bu ülkeyi kendi çerçevesinden anlayışı. Dili sade ve esprili, bölümler temel Japon konularına göre ayrıldığından, kısa kısa şıp diğerine geçiyorsunuz. Büyük zevkle okudum.

Kitabı okuduktan sonra son yaşanan depremde Japonların birbirlerine olan saygılarını kaybetmeden hayatta kalma çabalarının, sakin duruşlarının, nükleer tehlikeye rağmen ülkelerini terk etmeyişlerinin, terkedenlere vatan haini gözüyle bakışlarının –bu sonuncusunu uzun yıllardır orada yaşayan ve son depremde de orada olan Türk bir sinemacının ropörtajında okumuştum– temellerini daha iyi anladım: Şintoizm. Derin ama sade bir düşünce sistemi, Japonları derinden etkileyen bir felsefe. Şinto, ruhların yolu demekmiş. Şintoizme göre, tüm nesne ve varlıkların ruhu olduğuna inanılırmış, canlı olmasa da. Yani insan da var işin içinde taş, toprak, bir kağıt parçası da... Bu sistem, herhangi bir kutsal lider, kutsal mekan, dogma ya da kurallar silsilesi içermediğinden, kişiyi evrendeki ruhlarla uyumlu şekilde yaşamaya ve içinde bulunduğu düzeni ve anı takdir etmeye yönlendiriyor. Japonların bazı zamanlar algımız ötesine geçen saygıları, medeniyetleri buradan ileri geliyor olsa gerek. Kitaptaki şu ifade çok şeyi özetliyor: “Ülke sevgileri slogancı, galeyancı değil; yapıcı, üretici ve yaratıcı.” Adamlar, ölümüne de olsa ülkesinde kalıyor, birey olarak ben ne yapayım tek başıma demiyor, çalışıyor, çabalıyor.

Bizden farklılaşan bir yönleri de ülkelerinde üretilen malların en kalitelileri iç tüketim için ayrılıyormuş. Bizde ise en iyi ürünler, ihracat içindir. Yine bu kapsamda hoşuma giden bir özellik; Nissan, Toyota, Honda gibi araç üreticilerinin, özellikle iç pazara yönelik ürünler tasarlaması ve bunların dışarıda bulunmasının mümkün olmaması.

İlgimi çeken bir diğer konu, Japonya’da avukatlığın yaygın bir meslek olmayışı. Nedeni de bu ülkede özür dilemenin çok normal sayılması, yani zayıflık belirtisi değil. Bu yüzden, Japonya’da açılan dava sayısı Avrupa ve ABD’ye oranla çok daha düşükmüş.

Ukiyo-e, Iris Garden, Yoshitaki, 1860
Tabii öteden beri hayranlık duyduğum, Kill Bill serisi ile taçlandırdığım samuraylar (soylu savaşçı sınıf)... Kitapta tam kafamdaki hayalleri gibi tanıtılmışlar, iyi bari. Sen müthiş tekniklerle vur kır, kılıçtan geçir, acıma, ondan sonra eve git, Japon bahçene bakarken felsefi düşüncelere dal, güzel sanatlarla uğraş, hatta bazı dallarda ustalık mertebesine eriş, şiir yaz. Sonra bu kırılgan dünyadan bir anda çık, harakiri (seppuku) yap... ‘Nasıl bir çelişkidir bu?’ sorusuna kitap çok güzel yanıtlar veriyor. Birçok doğu toplumunda olduğu gibi kıyım-zulümle felsefe-sanat-edebiyat yan yana...

Yine büyük hayranı olduğum Japon sanatlarında da şintoizm etkisi olduğu anlaşılıyor. Manga, animasyon, bonsai, origami, ukiyo-e, kabuki ve diğer Japon sanatları ile ilgili çok güzel bilgiler içeriyor kitap. Tüm Japon sanatlarının ortak yönü ise minimalist zarafetleri...

Anne kesin RNA’larla geçen bir Japonluk var bizde, daha çok sende; kitabın burada yazmadığım bazı detaylarında seni gördüm, şaka değil bak.

Yazarın bu kitap sonrasında yazdığı “Japon Ne Yapmış” adlı bir kitabı daha var.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Nazım'dan, Kuvâyi Milliye - sekizinci bap

26 Ağustos gecesinde saatlar
iki otuzdan beş otuza kadar

...
dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
paşalar onun arkasındaydılar.
o, saatı sordu.
paşalar: "üç" dediler.
sarışın bir kurda benziyordu.
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
kocatepe'den afyon ovası'na atlayacaktı.
...

25 Ekim 2011 Salı

Lloyd: Üstada Saygılar

Çok sevgili arkadaşım Şebnem’le Akbank Caz’ı ucundan yakalayıp üstad Lloyd günü düzenledik ve öncesinde Nişantaşı’nda kahve crumble keyfi yaptık. Havanın güzel olmasından istifade güneşe yönelttik kendimizi. Ortamdaki kedilerin evcilliğinden öte karizmaları beni benden aldı. Biz cin değiliz sizin kadar, masaya tırmanışınızı görmeyeceğiz.

Lloyd… 73 yaşındaki bu ince adamda ne nefes var yarabbim, ekibi acayip şirin siyahi ve kafa rahat tipler olmakla birlikte alanlarının ustaları… Piyanodaki diğer dahi Jason Moran, taktığı huni beresiyle zaten 'normal değilim' havası yaratıyordu. Davuldaki Eric Harland da nasıl desem tüm vücuduyla davul çaldı.

Konserde şu sahne çok hoştu: piyanodaki Moran, normal bir sandalyeye oturuyordu, piyano taburesi ise piyanonun sağ tarafına yerleştirilmişti. Lloyd kendi partisinin olmadığı sıralarda, geçip rahat piyano taburesine oturuyor, sırtını da piyanoya veriyordu. Aslında Moran’la şiirsel bir bağları olduğu, tüm konser boyunca hissedildi. Lloyd nasıldı? Her zamanki gibi son derece zarif ve duyarlı.

2010 yılında çıkan son albümü Mirror’dan Go Down Moses… Funda, umarım beğenmişsindir albümü. Rabo de Nube albümünün yeri bende ayrı ama.


Bu adamın müzik yolculuğu da beni etkiliyor. Ufaklığından beri müzikle iç içe ama eczacı olan babası ile ilişkisi biraz meşakkatli, bence hafif anti sosyal bir çocukluk geçiriyor ama bu, sonrasında nefis şekilde müziğine yansıyor. Şöyle diyor resmi sitesinde: “Music is a healing force. It has the ability to transcend boundaries, it can touch the heart directly, it can speak to a depth of the spirit where no words are needed. It is a most powerful form of communication and expression of beauty…” Lloyd aynı zamanda bir opera aşığı; üstüne kendisinin şu sıralar hayat ve dedesinin mahkemesini konu alan bir opera eseri yazmakta olduğunu öğrenip, iyice neşelendim.

Bu arada Lütfi Kırdar’da konser salonunun içine, tüm konser boyunca sinsice dalan Borsa Restoran’ın kızgın yağ kokusu beni bitirdi, daha da orada yemek yemem; 180 yıllık motor yağına dönüşmüş yağ kullanıyorlar kesin, neyse ki konser öncesi elimi yıkamıştım da üzerinde kalan sabun kokusu ile idare ettim, nasıl bir havalandırmadan boğma sistemidir anlamadım!

Mirror
Charles Lloyd: tenor&alto saksofon, vokal
Jason Moran: piyano - Reuben Rogers: bas - Eric Harland: davul, perküsyon, vokal.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Diploma No: 563 ve Aralık Kalan CAM

T.C. Kültür Bakanlığı
Güzel Sanatlar Akademisi
1329 tarihinde Trabzon’da doğmuş olan
fotoğrafı aşağıda yapışık B. Eyüboğlu
Güzel Sanatlar Akademisi Resim
Şubesinde tahsilini bitirerek hususi talimatına
göre yapılan imtihanlarda muvaffak olmakla
mezkur imtihanlar neticesinde kendisine
birinci derecede diploma verilmiştir.
37-38 Diploma Numarası: 563
İmza
     Kültür Bakanı    GSA Direktörü    Jüri Heyeti (İbrahim Çallı) 
Mor Han (Son Resmi), 1975
Kışın belki de tek sevdiğim yönü, tiyatroların kapılarını açması, yeni sergilerin başlaması, operada yeni sezon temsiller…

Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun doğumunun 100. yılı sergisinde yer alan Akademi diplomasında yazanlar. İbrahim Çallı imzalı Bedri Rahmi diplomasına bakakalıyorum.
B. Eyüboğlu, 100. Yıl Sergisinden
Garpta yaşayacaksın ama garp özentisi olmayacaksın, sanatını halktan besleyeceksin, çaban hep halka yaklaşmak olacak, özgünlüğün Anadolu kültüründen gelecek, hem resminde hem şiirinde bunu gündemde tutacaksın, motiflerin insanın aklında yer edecek, yayılacak ve evrenselleşecek. Kendi söyleyişiyle, 20 yıldır ya yazdı ya boyadı. Nasreddin Hoca’yı da çizdi, Aşık Veysel’i de, bir çoban da boyadı bir ana da. Karadutum çatal karamı yazdı, çizdi. Karadutu da onu. Bazen resmine şiir, bazen şiirine resim kattı.

Sergide Bedri Rahmi’nin ilk yağlıboya resminden yarım kalan son resmi Mor Han’a (1975), seramiklerinden desen ve objelerine kadar birçok eserini görmek mümkün. Yanı sıra, çalışma masası, daktilosu, mektupları, yakın arkadaşlarını ağırladığı koltuk gibi pek çok kişisel eşyasını da yakından inceleme şansı var.

B. Eyüboğlu, 100. Yıl Sergisinden
Sergi çıkışında bizimkiler Bedri Rahmi baskılı yazma ve örtülerden bir seçki yapmaya çalışırlarken, Bedri Rahmi’nin torununun eşi Sibel Eyüboğlu ile konuşma fırsatım oldu. Bedri Rahmi desenleri, 100. yıl sergisinin daha geniş çaplı olarak duyurulması üzerine konuştuk ve kendisinden her yılın Haziran ayının ilk haftasında Bedri Rahmi’nin Kalamış’taki evinin bahçesinde Geleneksel Yazma Şenliği -yazma sergisi ve satışı- düzenlediğini öğrendim. Kendilerini Bedri Rahmi geleneğini sürdürme çabalarından ötürü takdir ediyor, teşekkür ediyorum. Sergi 4 Kasım’da sona eriyor. Sene sonuna uzatılmalı.
 
CAM, Aysa Prodüksiyon&Tiyatro Gaga
Serginin ardından o gün CKM’de sahne alan Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu’nun Cam adlı oyununu gördük. Oyun; bir ressam, boşanmak üzere olduğu kocası, yakın kız arkadaşı ve resim öğrencileri arasında, ressamın atölyesinde geçiyor. Dili zaman zaman mizahi. Ana tema ise günümüz ilişkilerinin yalanlar üzerine kurulu olması. Tüm karakterlerin ortak özelliği mutlu olmak istemeleri, kişisel isteklerinin her şeyin üstünde olması ve yalan söylemeleri. Kuyumcu Yener karakteri, favorim oldu.


Oyundan hoşuma giden replikler:
Resim dersi: “Silgi kullanma, geçmişimizi silebiliyor muyuz? Çizgileri silme sakın, onlar senin referans çizgilerin.”
Sözde yakın özde uzak arkadaşların dertleşmesi: “Tutkulu aşktan faturalı aşka nasıl geçtik?”
İntihar sahnesi: “Sevmeyi bilmiyorum, o yüzden sevilemiyorum ya da tam tersi.”

Aysa Prodüksiyon’un geçen yıl Aşk Sözleri adlı oyununu görmüştüm, başarılıydı. Kemal Kocatürk, Shakespeare’i adapte etmişti. Duruşu olan bir ekip, böyle devam etmesi dileğiyle…

Yazan: Levent Kazak - Yöneten: Laçin Ceylan
Oyuncular: Dolunay Soysert, Mete Horozoğlu, Deniz Çakır, Bülent Alkış, Selen Uçer

11 Ekim 2011 Salı

m-u-s-i-c

Elif Çağlar, hakikaten çağlıyor… Bir an gözlerimi kapıyorum, ses şelale, zaman zaman yumuşak ama her durumda çok temiz. Hiçbir şekilde sizinle kavga etmiyor. Pazar günü MiniMore. Fest kapsamında Tamirane’de Elif Çağlar Quartet’i dinlerken hissettiklerim…

Can dost Tolga, ayağının tozuyla kendini bu endüstriyel mekanda buldu. Kendimizi melodilere bırakmış boyut değiştirmeye hazırlanırken, Tolga birden ‘ya bi saksafon eksik’ dedi ve o anda Elif Çağlar’ın dinleyiciler arasındaki Yahya Dai’yi sahneye davet etmesiyle girdiğimiz komadan hızla çıkıp, otomatik neşeye yelken açtık.

Üstad Dai her yere saksafonuyla mı gidiyor diyeceksiniz, öyle değil, yan mekandaki konseri az evvel sona ermişti, belli ki Elif’i dinlemek istemiş. Sonra da hiç inmedi sahneden ve benzersiz bir performans çıktı ortaya.

İşte performanstan kısa bir bölüm… Bu kısacık kesitte bile zamanlamalarının ne kadar mükemmel olduğunu anlıyorsunuz.

Elif Çağlar, Bilgi Üniversitesi’nde caz kompozisyonu okuyor, sonra NY Queens College, The Aaron Copland School of Music’te caz performansı üzerine master yapıyor. Eğitimli ama aynı zamanda çok çok yeteneklilerden…


İlk solo albümü m-u-s-i-c’i tavsiye ediyorum, albümün tamamı Elif’in kendi emeği; salt cazla pek aram yok diyenler için de keşfedilmeye çok değer…

Bir de bu sefer Tamirane’deki ortamın motorcu kardeşliğine benzediğini fark ettim, A’dan Z’ye tüm ekip sıcakkanlı ve yardımsever şekilde caz kardeşliği için çalışıyor gibiydi. Bu durum, Elif ve grubunun enerjisinden de kaynaklanıyor olabilir.

4 Ekim 2011 Salı

Design Week mi Boğazkesen mi

Ekim’in ilk Pazar günü yani Istanbul Design Week’in kapanış günü, eski Galata Köprüsü üzerindeki sergi, enstalasyon ve objeleri bir bir inceledik kardeşim ve çocukluk arkadaşım Çağrıyla. Hatta bizzat Red Bull kutularından kendi tasarımlarımızı yapmaya uğraştık, gerçi benimki pek rağbet görmedi ama fikrimi anlamadılar bence. Çağrı’nın çiçek tasarımı epey hoşuma gitti ama. Üstad bravo!

Bisiklet hastası bir insan olarak en çok şu ödüllü tasarımı beğendim, yalnız biraz ağır bir model, artık hafiflik aranıyor ya, gerçi benim mevcut bisiklet bundan daha ağır olduğu için bu, onun yanında hafif kaldı. Özellikle içinden çıkan ışıklı kilidi hoş fikir. Bir de tabii bu bisikletin kontra pedal oluşu çocukluk anılarımı canlandırdı. Çağrı senin mavi bir bisikletin vardı kontra pedal, ne güzel fren yapardın, gerçi arada kafan karışırdı bana yetişemezdin ama…  Tasarımlar arasında bir de türk kahvesi için sade, az, orta, pek şekerli ayrımını gösteren fincan prototipleri hoşuma gitti.  

Açıkçası tasarımlara dokunmayı severim; yasak dinlemem, açıklamalarında yazan hissi veriyor mu, diye ilgimi çekenlere dokundum, hatta oturdum koltuklara. Hollandalılar ne yapmışlar: pek şaşırtıcı değil, laleden oturak -parklarda kullanılmak üzere- öf çok sıkıcısınız. Tasarımcı Murat Babadağ’ın Dua Tamburu adlı çalışması ilginç geldi: Tibetli rahipler, dua tamburlarını çevirerek ibadet ediyorlarmış. Tamburlarda da “İnsanın gerçek özüne selam” yazıyormuş. Resimdeki tamburun üzerindeki pıtırcıkları, pıtırcık sanmayın, onlar Braille alfabesiymiş ve de şunu yazıyormuş: “Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme huzurunu, değiştirebileceğim şeyler için cesaret ve aradaki farkı bilme bilgeliğini ver.” Bu sözü ilk Nural Teyzemle Oktay Eniştemden duymuştum 15 sene önce. Şunu bir başarsak dünya gözüyle!

Çağrı hemen günün anlam ve önemine uygun şekilde ayakkabılarının reklamını da araya sıkıştırdı: yok şu şekle giriyormuş da yok öyleymiş de, işte burada bir bakın, kimin ayakkabısı daha tasarım duruyor, allahasen? Tabii ki benim. Tamam şaka şaka…

Bu güzel tasarım gezisinin çıkışında birden kendimizi bol müzikli Sivaslılar kermesinde bulduk. Yalnız ben oradan aldığım kadar taze ve enfes bir Beypazarı kurusu yemedim, yani o kermes bir daha ne zaman Çağrı, sen gurmemiz olarak onu bir takip et de yine gidelim.

Kermes sonrası karnımızın iyice acıktığını hissedip Çağrı’nın yeni aldığı İstanbul - Arka Sokak Lezzetleri kitabından 'o piti piti' yöntemiyle Boğazkesen’de bir kebapçıyı seçtim. Sonraki macerayı o anlatsın, benim kalbim dayanmaz.