29 Ocak 2014 Çarşamba

Yasmin Levy

Yasmin Levy

 "İstanbul Kongre Merkezi Harbiye Salonu kötü bir salondur." diyerek söze başlamak istiyorum. En önemli şey bu mu diyenlere, evet benim için başat faktör konser salonu. Biletlerimiz önlere çok yakın bir sıradaydı ancak keşke en tepede olsaymışız diye de düşünmedim değil. Amfi şeklinde olmayan vip bölümün eğimi sahneye doğru yükselen bir yapıda, bari dümdüz olsa. Buralara iskemleler koyulmuş ve kötü bir düzenleme yapılmıştı. Ayrıca ortam gitgide soğudu, son tahlilde sevgili dostum Şebnem ile montlarımıza sarılarak oturuyorduk.

Konsere gelirsek, gürül gürül her kelimeye anlam katan sesiyle Yasmin Levy ve 7 kişilik orkestrası karşımızdaydı. Kemanlar Türk, çok beğendiğim klarnet/kaval Ermeni, kontrbas İngiliz, gitar, davul ve piyano ise İsrailli müzisyenlerle hayat buldu. Orkestrası da kendi iç dünyası gibi gerçek bir dünya karması.

Yasmin Levy, 11 Ocak 2013, İstanbul Kongre Merkezi
Levy, siyah pırıltılı uzun bir elbise ve ona uygun büyük bir yüzükle çıktı. İkinci çocuğuna hamile olduğunu biliyordum ama 8 aylık olduğundan haberim yoktu, içeri girdiğinde salondan bir "aaa" uğultusu koptu. Karnı burnunda neredeyse 1,5 saat ayakta performans sergiledi. Siyah bir kuğu gibiydi.* Ayağındaki topuklular da gözümden kaçmadı.

Türkçesine ise hayran kaldım. Girişte "Bu gece çok mutluyum, evimdeyim." dedi. Tam bir Türk dostu. "Bebeğim 8 aylık oldu ama Türkiye'den çağırdıklarında 'hayır' diyemezdim." dedi. Şarkı öncelerinde hikayeleri anlatırken bir seferinde "Kayınvalidem bir an evvel ölse iyi olur, hiç sevmiyorum." dedi. Sonra arkasına dönüp baktı, meğersem davuldaki müzisyen kocasıymış, hemen "Şaka şaka, çok şanslıyım kayınvalidemi tanıdığım için." diye düzeltti.

Çok sevdiğim iki parçasını ise söylemedi, canı sağ olsun. "Firuze" ve "Sevda" yorumları çok iyiydi. Konserde yer vermese de çok hoşuma giden parçası Yo En La Prizion'u paylaşmak istiyorum. Biliyorum epey arabesk ama İspanyolca/Ladinoca, bu enfes ses ve sözlerinin ağırlığı karşısında elimde değil, bir hoş oluyorum ve dünya değiştiriyorum bu parçada.



* Siyah kuğu benzetmesi Suits'den geldi aklıma, son sezonda Louis, siyahi Jessica’nın arkasından sessizce ve hayranlıkla "Black Swan!" demişti, süper Louis Litt sahnelerinden biriydi. Bayılıyorum Louis Litt karakterine...

18 Ocak 2014 Cumartesi

Saygı

Sabah işe giderken Açık Radyo’da her sesini duyuşumda deliriyorum. Önce bir içim kalkıyor, sonra o ikna edici tonunla kendime geliyorum: "Anadolu halkımızındır." diye bitiriyorsun.

Son son 1,5 sene önce İKSV'nin terasındaki restorana çıkan asansörde karşılaştık, müzik üzerine hasbıhal ettik, çok şıktın. İlk tanışmamız ise Nisan 2010'da NTV’nin eski stüdyolarında oldu. BBC’nin "Life" ("Hayat") belgeselinin seslendirmesi için gelecektin, Özgür'le birlikte çok heyecanlıydık seni izleyeceğimiz için. Seslendirme stüdyolarının havasız oluşundan yakınmışsın, çok haklısın. Kaç bölüm belgesel, hem sıkışık hem havasız ortamda nasıl biter? Ayrıca seslendirme açısından bazı kuralları yıkıyormuşsun, bu açıdan sen seslendirirken hiçbir müdahalede bulunulmama kararı alınmış. Aziz Hoca'nın isabetli yaklaşımı.


İşte geldin, deri koltuğa oturdun tam karşıma, ne konuşsam diye epey kıvrandım, neyse o babacan ve paylaşımcı kişiliğin sayesinde atlattık, tam fotograf çekilirken de gözüne bir şey kaçtı, Özgür'e "Çek bir daha!" dedin.

NTV, CNBCe Stüdyoları, 22 Nisan 2010
Life'da o gün sıra böceklerdeydi; seslendirme asistanı, sen, ben çok garip Latince bir böcek adını "Şöyle mi söylesek, böyle mi dillendirsek?" diye epey kafa yorduk. Sonrasında başladın ve gözlerimi aça aça seni izledim. Minicik stüdyoda yankılanan sesin, hayretli tonlamaların hala kulaklarımda...

Gittiğin yerde huzur içinde, mutlu ol... Sana bu minik ithafımı kabul et, 2010 tarihli çalakalem bir Bach Prelude. Bu klasiği seviyorsun.



2014'ün bu ilk yazısında, seninle tanıştığımız zamana yakınsamak için...

15 Aralık 2013 Pazar

André Rieu

André Rieu ve Johann Strauss Orkestrası, 29 Kasım 2013, Sinan Erdem Olimpik Spor Salonu, İstanbul
Yıllardır ZDF, RTL, BBC, Mezzo gibi kanallarda izleyip eğlendiğimiz André Rieu ilk kez İstanbul’daydı. Klasik müziği kitlelere sevdiren, bir eğlence aracı hale getiren ve benim aynı zamanda öğretici de bulduğum Hollandalı müzisyen.

Gidişimiz tam bir mizah örneğiydi. Organizatörler bu tarz büyük etkinlikleri niye hep özel olarak yoğun gün ve saatlere ayarlarlar, anlamıyorum. Daha çok heyecan, adrenalin oluşsun diye mi? WTA yarıfinalleri de 29 Ekim provaları nedeniyle bir kısım yolların kapalı olduğu güne denk getirilmişti. Bu da 29 Kasım Cuma gecesi saat 21:00’da. Hayran kaldım doğrusu. Bir de Biletix mesaj atıyor “Geç kalmayın, 21:00’dan sonra gelenler alınmayacaktır”. E bir sürü kişiyi yarım saat sonra bile aldınız, o nasıl oluyor civanım?

Ekibimiz, ben tek göz
“Kesin geç kaldık.” , “Yok ya yetişiriz” , “Bu nasıl bir trafik ya” , “Daha erken çıksaydık keşke” , “Zeynep’e kalsa daha da geç çıkacaktık” diye söylenmiş olsalar da, WTA nedeniyle Sinan Erdem tecrübem olduğu için ekibimizi doğru tekniklerle olaya yetiştirdim. Hatta o kalabalıkta içeri girdik, yerimizi bulduk; birileri yanlışlıkla yerimize oturmuş, onlara “Kalkın gidin” dedik, oturduk, etrafa baktık, sonra on dakika daha geçti öyle başladı.

10bine yakın kişinin katıldığı konser, Rieu’nün 45 kişilik Johann Strauss Orkestrası ile tam bir karnaval havasında geçti. Rieu’nün kurduğu Orkestra bu yıl 25. yılını kutluyormuş. Başlangıçta Hıncal Uluç da dâhil geç kalanlara Rieu “Biz Hollanda’dan gecikmeden gelebildik, siz geç kalıyorsunuz.” dedi. “Ah André, bir bilsen biz neler çekiyoruz, o senin Hollanda’nın bisiklet yollarına benzemiyor bizim yollar” dediler herhalde içlerinden. Ayrıca ülkemizin mevcut konjonktürüne ilgisi beni şaşırttı. Bir ara “Türklerin neşelenmeye ihtiyacı var, yüzlere bakıyorum da herkes üzgün, mutsuz.” diyerek neşeli bir şarkı çaldılar.

Rieu’nün her şarkının hikâyesini ve varsa solistlerin geçmişini bir bir detaylarıyla sunuşu, aralara kattığı komik hikâyeler, şarkının dönem ve anlamına göre arkada beliren sinevizyon, Orkestra üyelerinin kostümleri, tüm konserlere taşıdıkları sahnenin tasarımı, izleyicilerin üzerine düşen karlar, balonlar hepsi bir bütün halinde çok güzel organize edilmişti. Viyana Ormanları, Nessun Dorma, Amigos Para Siempre, La Traviata, Polyushka Polie, Bolero, Mavi Tuna gibi en sevilen eserleri müthiş bir ambiyansta dinledik ve izledik.


Memleketi Maastricht’ten getirdiği kariyonist favorim oldu, tuşlara tokmak misali vuruşları ile yaptığı müzik harikaydı. Kariyon, kiliselerin çan kulesinde duran ve çanlara hayat veren bir enstrüman. Bir de iki kuşak Orkestra’da çalan baba-oğul Fransız davulcuların Bolero performansı ile Rieu’nün Maastricht’in ana caddesinde bir kış günü tanıştım dediği Rus üçlünün yerel enstrümanları balalayka, akordeon ve dombra ile icra ettiği Polyushka Polie performansını çok beğendim. Alman, Avustralyalı ve Macar üç tenordan oluşan Platin Tenorların Puccini’nin Turandot Operası’ndan Nessun Dorma aryası da mest etti. Direkt bizim konserden olmasa da kariyon ile ksilofonun hız yarışı yaptığı benzeri bir bölümü aşağıda paylaşıyorum.


Finalden önce konserdeki tüm sanatçı ve solistlerin birlikte yaptığı kapanışta, sahnede şampanya patlatıp bir güzel içtiler. Tevekkeli değil, arada Rieu “İstanbul’da bira yok, bulunmuyor.” demişti. Bu yorumu karşısında biraz hayal kırıklığı yaşadım, zira kendini ve misyonunu fazlasıyla kanıtlamış bir sanatçının konserde böyle bir söz söyleyecekse, daha doğru ellerden ve tam bilgi alması iyi olurdu. Direkt “Yok” demek hoş olmadı, kaldığın otelde de mi yoktu André’cim?

Konser yazılarımda sıkça yazıyorum ama cidden her sefer aynı şey oluyor. Söyleyecek söz bulamıyorum. Ya nerede gördünüz siz bissiz konser? Adam “Bitti hadi eyvallah.” dediği anda bir güruh insan çıkmaya başladı. Bir bekleyin selamı, kucaklaması olacak adamın, bu ne saygısızlıktır. Bir de ilk kez Türkiye’ye gelmiş, adam bir yönüyle de para babası, sizi seneye de çekmek için az bekleyin türlü sürprizler yapacak.


İşte bu finalden sonraki gerçek final muhteşemdi, Türkiye’den dört sanatçıyla (kanun, tef, kemençe, ud) en sevilen Türk müziklerinden örnekleri (Katibim, Hatırla Sevgili, Kasap Havası) Orkestra uyarlamasıyla çaldılar, korosu bile söyledi. O kadar güzel uyarlamışlardı ki klasiğe, çok beğendim. Bu bölümü aylarca prova etmişler Hollanda’da. Zaten öyle olduğu da belliydi. Herkes ayakta parçalara eşlik edip dans etti. Millet tam anlamıyla coştu, halay çekti. Hatta Rieu'nün çevirmeni de en son sahneden inerek yakınlarıyla birlikte en önde halay çekti. Rieu, Türk dinleyicisinin gönlünü kesinlikle çaldı. Tabii burada şu da akıllara gelebilir: Klasik müzik konseri mi yoksa çiftetelli mi? İkisi de değil, bu bir gösteri. En sevilen vals ve aryaların sunulduğu bir sahne şovu aslında. O nedenle “Iy bu ne be?” diyenlere yönelik cevap: Evet, bu konser finalde bunları gayet güzel kaldırır. Beğenmeyen Salzburg Müzik Festivali’ne gidebilir. Şurada konserden fena olmayan bir kolaj var: www.youtube.com/watch?v=mot0KoBAbyw 

Bilet fiyatları, iyi yerler için el yakıcı olsa da herkese en az bir kere André Rieu tavsiye ederim. Rieu ve Orkestrası seneye de geliyor. Çoluk çocuk, çikolata, su hep birlikte iyi vakit geçirebilirsiniz.

8 Aralık 2013 Pazar

Yakında birbirimizi yeriz

Kızlı-erkekli, üç çocuklu-çocuksuz, operalı-operasız, tomalı-tomasız, sahneli-sahnesiz, dört artı dört artı dörtlü-dört eksi dört eksi dörtlü, arboretumlu-arboretumsuz, üç köprülü-köprüsüz, dogmalı-irfanlı... Bu sıralamalardan sonra "İlvanlım" adlı parçayı mı söyleyeceğimi sandınız? Bana göre yakında bu fiyaskoların bir önemi kalmayacak, çünkü birbirimizi yemeye başlayacağız.

Bir süredir Think Progress'i izliyorum. Bizim basında bence yeterince yer bulmadı iklim değişikliği konusu. Tüm dünya felaketler yüzyılının kapıda olduğunu konuşurken, biz basiretsiz gündemlerin içinde boğuluyoruz.

Eylül sonu açıklanan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin son raporuna göre, son 60 yıldaki küresel ısınma, kesin olarak (%95) insan etkilerinden kaynaklandı. Dünya, 1901-2012 döneminde 0,9 derece ısındı ve 21. yüzyılın sonuna kadar ısınma 2 dereceyi bulacak. 1 dereceyle bu hale geldiysek, 2 dereceyle su ve gıda savaşlarına gideceğiz diye düşünüyorum.

Somutlaştırmak istersek, bir örnek şu: Science Dergisinde yayımlanan rapora göre 2000 yılından günümüze dünya, her dakikada 50 futbol sahası büyüklüğünde ormanı kaybediyor. Türkiye’ye dönelim: Aynı araştırmada 2000 yılından beri özellikle İstanbul’da çok büyük oranda orman katliamı olduğu vurgulanıyor. Yenilerde ise hepimizin bildiği gibi Kuzey Ormanları’na baybay!

Hal böyleyken, Türkiye fosil yakıt endüstrisinin tüm isteklerine uygun şekilde davranarak kömürle büyüme stratejisini sürdürüyor ve birkaç yıl içinde 50’den fazla yeni santral kurulacak. Daha yenileri kurulmadan ülkemiz, 2012 yılı kömürlü karbon salımında dünyada 216 ülke içinde 16. sırada. Geçenlerde Çin’de 8 yaşında bir kız çocuğunun akciğer kanserine yakalandığı açıklanmıştı ve sebep olarak hava kirliliği gösterilmişti, o da eşittir: “kömür”.

İşin ironik tarafı doğal afetlerden zarar gören, hatta yok olan ülkeler, sera gazı salımı neredeyse sıfır olan fakir ülkeler… Şimdi Filipinler'i izliyoruz Haiyan/Yolanda tayfunuyla. Bunun tarihin en güçlü tayfunu olduğu söyleniyor (Zaten belirtiler önceden başlamıştı, Ekim ayında da Filipinler 7,2’lik depremle sarsılmıştı.). Sırf bu vakayla iklim değişikliğinden etkilenen insan sayısı 11 milyon, ölü sayısı 5.600, tahliye edilen insan sayısı 3,5 milyon. Bu rakamlar şaka değil. Atmosferin ısınmasıyla 2100’e kadar büyük tayfunların sayısında %11 oranında artış olacakmış.

Tüm suç hırsla büyümede. Ekonomik büyüme artık "hayat"ı desteklemiyor; sadece köstek oluyor ve öldürüyor. Sürdürülebilir büyüme meselesine ise ülkemiz "Geçti Bor’un Pazarı" eşliğinde mi göz atar ya da hiç göz atar mı? Ne diyorum ben ya?

Bir parça ile noktalıyorum sözlerimi: Joni Mitchell’in 1970 yılında yazdığı ve kaydettiği “Big Yellow Taxi”. Esasen Mitchell’in akustik gitarına, söyleme tarzına ve sondaki kahkahasına tav olduğum bu şarkıyı şu günlerde farklı bir bakış açısıyla dinliyorum. Kadın 1970’te "Çevreyi kirletirseniz, gelecekte bedelini ödemek zorunda kalacaksınız." konulu şarkı yazmış.


Bu şarkı tahmin edilebileceği gibi, birçokları tarafından cover’landı. En meşhurlarından biri Counting Crows’unki. Ben beğenmiyorum ama çok beğenen var, yine de paylaşayım. Bu cover’da kapitalizmin, çevreyi değil bir şarkıyı katledişine şahit oluyoruz. Bu versiyondaki tek güzel şey söyleyenin sesi, o kadar.


28 Kasım 2013 Perşembe

Hödük ne haber?

“Evet efendim, eyvallah!” Herkes kabul etmek zorunda mı?

Muhafazakâr neyin muhafızlığını yapıyor? Liberal muhafazakâr tarafından hunharca kullanıldı mı?   

İlber Ortaylı dedi ki “Şiirle düşünen toplumlar hödüktür.” Bunu tabela yapmak istiyorum 5 metrede bir. Hödük ne haber?

Sahne sanatları neden huzursuz ediyor? Tiyatroların ödenekleri neden kesildi? Muhafazakâr sanat olur mu?

Az gelişmiş ülkede hangi vakıf, şahıs/lar operayı finanse eder? Kendinizi Anglosakson dünya ile kıyaslamaktan ne zaman vazgeçip ülke gerçeklerine eğileceksiniz? Niye bu serinkanlıların bile yönetemediği modeli kes yapıştır yaptınız? Az gelişmiş ülkede sanat özerk olur mu? Olursa var olur mu?

Genco Erkal dedi ki “Cumhuriyetin kültür sanat alanına kazandırdığı her şey yok ediliyor.” Bunu tabela yapmak istiyorum 5 metrede bir. Gelecek hafta Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Baleleri, Devlet Senfoni Orkestralarına baş baş…

Bir satılmamış sanat mı kalmıştı? Her şeyin içine tükürülür mü?

Yetmez ama evet rahat mı, pişman mı?

Enough is enough!*

Tanı: Tek tip birey/topluma ne zaman ulaşırız? Görmek istemiyorum, lütfen beni yaşlandırın ya da iyisi mi fosile çevirin.

Reçete: Biraz opera izleyin; sinüs açar, zihin açar, kini azaltır. Bunu yapana çıkışta şiir okurken ayran içmek serbest.

* Yeter artık!

31 Ekim 2013 Perşembe

Anish Kapoor, am I kaputt?

Anish Kapoor, SSM'deki sergisinde, 2013
Modern sanatla mesafeli ilişkimden daha evvel de bahsetmiştim ama ta içimde hissettiğim bir sergi oldu bu. Sergi demek azımsamak oluyor, o da ayrı bir konu.

Anish Kapoor sergisi için heyecanım aylar evvelinden başlamıştı, o kadar ki modern/klasik/plastik/her türlü sanat uzmanı kankam Melih’le 8 Eylül’de sergiye gitme planı yapmıştık ama o gün geldiğinde, olayın 10 Eylül’de başladığını buluşmamıza 1 saat kala fark ettim. Fark etmeden Müze’ye gitsek “ay n’olur bize ön gösterim yapın” diye yalvarırdık herhalde. Araya bayramda ben bir Fethiye sıkıştırdım. Dolayısıyla Bayram dönüşü 20 Ekim Pazar öğlen Sakıp Sabancı Müzesi’nin önünde buluştuk; ben geliyorum 3-5 kilometreden, o geliyor 30-35 kilometreden ama ben yine geciktim.

Eller, eller
Melih duruma alışık gözlerle bana bakarken hemen biletleri alıp yokuşu tırmanmaya başladık. Kapoor’un ünlü "Gök Ayna" dahil diğer aynaları, Atlı Köşk’ün canım bahçesine ne de güzel yerleştirilmiş. İçbükey aynalar tasarlanışları gereği yeni bir dünya ile karşılaştırıyor sizi ve sakladıkları gizemi siz keşfediyorsunuz aslında. O yüzden de içeri girmeden eğlenmeye başladık. Ben en çok aynalarda ellerimin Emel Sayın’ın elleri gibi gözükmesinden hoşlandım. Diğer deyişle, Emel Sayın’ın kendisi bu aynalara ellerini gösterse, ortaya Tim Burton’sal sahneler çıkardı da diyebilirim.

Aynalar, aynalar
Kapoor aynalarla ilgili şunu diyor: “Ayna iyi işlenmişse ve parlaksa matematiksel ya da felsefi bir objeye dönüşebilir. İşte o zaman bir şeyler yapmaya başlar ve uzam oluşur.” Gerçekten baktığınızda önce rahatsız olabilirsiniz ama sonra aynaların mekanı da içine aldığını görüyorsunuz ve objeye birden uyum sağlıyorsunuz. 

Soldaki oniks 'Sekiz'i çok sevdim.
İçeriye girdiğimizde fuayede gösterilen Kapoor filmini sergi öncesinde mi sonrasında mı seyredeceğimiz konusunu tartışmaya başladık; ben öncesinde, Melih sonrasında dedi. Son tahlilde öncesinde izlemeye karar verdik ve oturduk. Tek film zannederken üst üste çok sayıda film olduğunu gördük; üçüncüden sonra ben sergiye geçmek istedim, bu sefer de Melih istemedi, çok vakur oturmaya devam etti. ‘Hayırlısı olsun’ diyerek izlemeye devam ettik. Filmleri çok beğendim. Bilhassa Fransız yapımı olan belgeseller öğreticiydi.

Annesi Iraklı bir Yahudi, babası da Hindu olan 59 yaşındaki Kapoor, kibbutzda yetişmiş ve 16 yaşında eğitim amacıyla İngiltere’ye gitmiş. Eğitimine önce mühendislikle başlamış, sonra vazgeçip sanat okumuş. Kendisinin “herhangi bir yer”li olarak gösterilmesini istemiyor, zaten böyle zengin bir sanatçının evrensel düşünceye sahip olması şaşılacak şey değil. Benim de Kapoor’a heykeltıraş denmesine itirazım var. Bir o, bir de Serena Williams insan değil, başka gezegenden...

Kapoor'un ülkemizdeki bu ilk kapsamlı sergisi, sanatçının mermer, kaymaktaşı gibi malzemelerle oluşturulan, çoğu daha önce sergilenmemiş taş eserlerine odaklanan ilk sergi olma özelliğini de taşıyor.
Kapoor taytımın dokusunu görse, ilgilenir, üretirdi diye de düşünmedim değil.
Sergide ellemek yasak diyorlar, eserlerin belirli bir santiminden öteye siyah çizgiler çekilmiş ama ben tabii yaklaşmadan/ellemeden duramıyorum. O nedenle, çizgiyi aşmadan yandan manipülasyona çalıştım. Bir ekol Kapoor’a “Obje ve dokularla bozmuş kafayı” diyebilir. Ben de bir doku manyağıyım, bu eserin yanında da Kapoor'la uyumumuzu delirerek fark ettiğimde, Melih tabii ki anı kaçırmadı.

'Fil' duvarın içinde. 'Fil' nereye?
"Fil" adlı çalışmasına birkaç defa döne döne baktım. Kapoor, bence bunda zamanı hedeflemiş. Zamanın uzadığı ya da gerçekten durduğu hissine kapılıyor, bir yandan da baktıkça huzursuz oluyorsunuz. Kapoor da “Ne objeler ne de ona bakanlar masum.” diyor, ne kadar doğru.

İnsanlar buna 'bean' diyor.
Aynı durum Chicago’daki “Cloud Gate”de de var. Yakından görmediysem de belgeselini izlerken bu hisse kapıldım. Her gün yüzlerce insan bu çalışmaya dokunuyor ve bu istenen bir şey. Chicago Belediyesi’nin bu eserin her gün temizlenmesi için ayırdığı özel bir bütçe varmış, takdire şayan belediyecilik anlayışı.

Kapoor'un ikonik eserlerinden "Sarı" da var sergide. Sarı, monokromun mükemmel bir örneği. Monokrom her daim derinliğe sürükler. Bu boyutlardaki hali ise insan gözüyle kontrol edilemiyor, sürüklenip gidiyorsunuz. Ayrıca bu renk ve tonları çok tatlı. Önüne geçip bin türlü şekle giriyoruz.

Şu arkadaki kız çocuğu ne şirin.

29 Ekim 2013 Salı

Masalın gerçeği


Sanat, protest. Bunu hakkıyla ortaya koyabilenlerin başını çeken ise Ferhan Şensoy. Yine korkusuz ve lafını esirgemeyen bir oyun: Masal Müfettişi. Masallarınız da artık denetlenecek. Hazır mısınız?

Şubat ayından beri sahnede olan Masal Müfettişi için 19 Ekim akşamı Ses Tiyatrosu’ndaydık kardeşimle. Biletlerimizi aynı sabah Ortaoyuncular gişesini arayarak aldık. Akşam olduğunda, Can’ın ‘geç kalıyoruz’ çığlıkları ve benim sakinliğime sinir oluşu nedeniyle yaptığı eşsiz yorumlar eşliğinde metroya bindik, forum metroda da devam etti. Yayan Taksim'e çıktığımızda, tempolu bir yürüyüşle Ses Tiyatrosu’na vardık. Heyecanla yerimize oturduk.

Ses Tiyatrosu, 19 Ekim 2013
Ses Tiyatrosu’nun atmosferine bayılıyorum. Girer girmez içine alıyor sizi ve kendisini anlatmaya başlıyor. Sanırım bayram dönüşü olmasının da etkisi vardı ama tiyatro çok boştu. Böyle toplulukları desteklememiz, hatta oyunlarına birden fazla kere gitmemiz gerekir şayet böyle cesur sanatçıları ve oyunlarını izlemeyi sürdürmek istiyorsak. Gerçek bir sanatçının, ülkesinin sosyal ve politik konularını değerlendirişini ve bunu nasıl ustaca, nasıl evrensel bir şekilde ortaya koyduğunu herkesin görmesini istiyorum.

Ferhan Şensoy, yazdığı 52. tiyatro oyunu Masal Müfettişi’ni “Artık masalların da teftiş edilme, denetlenme zamanı geldi.” diyerek özetliyor. Oyun, bir masal dünyasında geçiyor ve değişik masal karakterlerini izliyoruz. La Fontaine ise anlatıcı rolünde. Oyunda sayısız kez "Laf ölür La Fontaine ölmez." repliğini duyuyoruz. Bu da Ferhan Şensoy'un bu masal ustasına ne kadar değer verdiğinin kanıtı. Keloğlan’ı da görüyoruz, Hansel ile Gretel’i de. Tabii adı üzerinde Masal’ın müfettişi de var. Durup durup sahneye girerek denetim yapıyor. Bu masalların arasına günümüz Türkiye’si de yerleştirilince, alın size bir Ferhan Şensoy kara mizahı…

Masal Müfettişi, Ferhan Şensoy, 2013
Tüm oyuncular hakkını vermişti. Keloğlan rolündeki Orkun Akyıldız ile Soytarı ve Masalcı Dayı rollerindeki Ali Çatalbaş en başarılı bulduklarımdı. Ferhan Şensoy’un küçük kızı Neriman Derya Şensoy’un hazırladığı dekor ve kostümleri ise hepsinden çok tuttum. Tam bana hitabeden türdendi. Sahnenin iki yanına yerleştirilmiş ve oyuna ışık yakıp söndürerek katkıda bulunan Kaptan mankeni ile Baba’nın (Ferhan Şensoy) adını bir türlü hatırlayamadığı rahmetli eşi Şaziment mankenine bayıldım. Bir de Kralın tacı olarak kullanılan altın lazımlık ve taht olarak kullanılan altın bide fikirlerini çok yaratıcı buldum.

Masal Müfettişi’nde Ferhan Şensoy’un büyük kızı Müjgan Ferhan Şensoy da oynuyor. İlk tiyatro deneyimini babasının oyununda, babasıyla aynı sahnede yaşaması çok hoş.

Ses Tiyatrosu, 19 Ekim 2013
Antraktta oyun afişlerine baktık biraz. En son izlediğim Ferhan Şensoy oyununun “Aşkımızın Son Durağı”, ondan önce izlediğimin ise “Kiralık Oyun” olduğunu hatırladım. İlginçtir, Özgü Namal ismini bana ilk tanıtan Kiralık Oyun’dur. Zannederim Okan Bayülgen’in de oynadığı son tiyatro oyunu idi. Okan, oyunun afişinde göbeğine imza atmayı tercih etmiş. Bu durum gözden kaçmamış olsa gerek, hemen alta şu not eklenmiş: “Okan’ın göbeğini kapatmak için attığı imza…” Çok güldüm buna.

Masal Müfettişi’ne gitmek isteyenlere spoiler olmasın ama oyundan bir iki repliğe yer vermeden geçemeyeceğim.

Kralın cep telefonu melodisi: “Ya ya ya şa şa şa kralımız çok yaşa.”

Masalcı Dayı: “Allah’ın emri, Obama’nın izniyle oğlunuz Keloğlan’ı…”
Kelana: “Obama kim?”
Dayılanan Kız: “İsteyince vermeyen.”

La Fontaine: "Madam olamayan Matmazel Müfettiş, düşünceleri denetleyemezsiniz!"

29 Ekim Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun. Bu oyuna gidin, afra tafra yapmayın, lütfen gidin, gidin, gidin. Masal mı gerçek mi siz karar verin…

Yazan ve Yöneten: Ferhan Şensoy
Oyuncular: Ferhan Şensoy, Serap Günaydın, Ali Çatalbaş, Pınar Alsan, Elif Durdu, M. Ferhan Şensoy, Orkun Akyıldız

Prömiyer: 22 Şubat 2013, Ses Tiyatrosu, İstanbul

21 Eylül 2013 Cumartesi

We'll never be royals

Ella Yelich-O'Connor, "Lorde"
Royals, önce içindeki koro partileri ile dikkatimi çekti. Küçük yaşta ilk defa "İşte kendimi buldum." dediğim TRT korosundaki her çalışma, prova ve konserde acayip dünyalara yaptığım yolculuklar ve çoğu kez tüylerim diken diken söyleyişimden olsa gerek... Bu şarkının bu bölümlerinde de aynı hisleri yaşıyorum.

"Kim bu?" diye düşünürken, karşıma 16 yaşında bir miniğin çıkacağını düşünmüyordum. Gerçekten çok beğendim. Popta eğlence ve düşünceyi bir arada bulmak zor, zaten bu yönde büyük beklenti de yok; ancak Lorde böyle bir kız. Tesadüf mü bilinmez; tarzını, şarkılarını beğendiğim ve daha evvel hakkında 2-3 yazı yazdığım Kimbra da Yeni Zelandalı. Bu muhteşem adada adalılar ne yapıyor, kuşa, böceğe, okyanusa bakıp yükseliyor mu, nedir?

Küçük Lorde, 12 yaşında Universal Records ile anlaşmış, vay canına! Bu yıl çıkan ilk single'ına dek 4 yıl boyunca kendi şarkılarını yazarken, çocukluğunu da rahatça yaşamış; bu sonuca Huffington Post'a verdiği ropörtajda albümü kaydetmek için sadece üç tatilini stüdyoda geçirdiğini söylemesinden vardım.

Sosyal medyayı tam anlamıyla kullanıyor ama gördüğüm kadarıyla suyunu çıkarmamış, paylaşımları eğlenceli ve artistik. Diğer genç Hollywood starları (çişini içenler, kendinden geçenler, vb.) ile kıyaslanamayacak kadar aklı başında ve "We'll never be royals./Asla soylu olmayacağız." ya da "We didn't come from money./Paradan gelmiyoruz." şeklinde şarkı sözleri yazabiliyor. Şarkılarında, akranları gibi "erkek" temasına yer vermeyişine ise, "Eski erkek arkadaşlarım hakkında yazmıyorum, şarkıların her zaman bir erkekten bahsetmesi gerekmiyor." diye yanıt veriyor. Nutkum tutuldu, fazlasıyla ilgi çekici.

İlk albümü Love Club'ın single'larından biri olan Royals'ın klibi de 16 yaşındaki bir 'teenage' için epey olgun. Lorde'nin tipik bir teenage olmadığı da açık zaten. Örneğin klipte kendisi neredeyse gözükmüyor. Kısa film tadında çekilmiş ve çok başarılı bir prodüksiyon. Parça Yeni Zelanda ve Amerika listelerinde aylardır bir numarada. Klibin son 30 saniyesindeki tenis kortu ve onu çevreleyen teller de bana o kadar çok şey anlattı ki, süper, süper!


23 Ağustos 2013 Cuma

Olduramadım

Geçen pazar sabahı Akustikhane’nin tekrarına denk geldim. Konuk Su Soley’di. Kendisini önceden birkaç kez dinlemiştim; açtığım anda sohbet sürüyordu ve açıkçası saç stilini incelemek için durdum. Konuşmaları çok sahici geldi. Böyle duru, net sanatçılara hayranım. Sonra baktım şarkılara geçtiler. Ne kadar güzel yorumluyor parçaları.

Su, aslında cover söylerdi ama kendi şarkılarını da yazmaya başlamış ve sunucunun “Bu şarkıyı nasıl bir anında yazdın?” sorusuna direkt “Müthiş aşk acısı çekiyordum, çok yükselmiştim ve bir yol ayrımındaydım.” yanıtını verdi. “Şarkıyı yazdıktan sonra söylerken her seferinde o anları yaşar mısın?” sorusuna ise “Yok tabii etkisi azalıyor.” deyip “Ama zaten şu an çok mutluyum, her şey çok yolunda.” diye eklemesi çok hoş hoşuma gitti.

Birçok şarkı söyledi ama Özkan Uğur’un “Olduramadım”ından etkilendim, çok severim bu şarkıyı zaten. Nasıl evrensel, nasıl hislere tercüman olan, nasıl enerjik ama içli bir şarkıdır ya… Tabii “Yarabbim!” bölümlerinde kulağımda hep Özkan Uğur’un söyleyişi vardı ama bu da son derece hoş, havalı bir performans bence.


Unutmadan, kusura bakma yapımcı/sunucu ama biraz kilo ver ya! Aslan kral gibi oturmuşsun başköşeye, şarkılara tempo tutayım derken göbeğin hop hop atıyor. Ya da tempo tutma (bu da iyice derebeyi yaklaşımı oldu, kaç kaç…). Ama program güzel.