31 Ekim 2013 Perşembe

Anish Kapoor, am I kaputt?

Anish Kapoor, SSM'deki sergisinde, 2013
Modern sanatla mesafeli ilişkimden daha evvel de bahsetmiştim ama ta içimde hissettiğim bir sergi oldu bu. Sergi demek azımsamak oluyor, o da ayrı bir konu.

Anish Kapoor sergisi için heyecanım aylar evvelinden başlamıştı, o kadar ki modern/klasik/plastik/her türlü sanat uzmanı kankam Melih’le 8 Eylül’de sergiye gitme planı yapmıştık ama o gün geldiğinde, olayın 10 Eylül’de başladığını buluşmamıza 1 saat kala fark ettim. Fark etmeden Müze’ye gitsek “ay n’olur bize ön gösterim yapın” diye yalvarırdık herhalde. Araya bayramda ben bir Fethiye sıkıştırdım. Dolayısıyla Bayram dönüşü 20 Ekim Pazar öğlen Sakıp Sabancı Müzesi’nin önünde buluştuk; ben geliyorum 3-5 kilometreden, o geliyor 30-35 kilometreden ama ben yine geciktim.

Eller, eller
Melih duruma alışık gözlerle bana bakarken hemen biletleri alıp yokuşu tırmanmaya başladık. Kapoor’un ünlü "Gök Ayna" dahil diğer aynaları, Atlı Köşk’ün canım bahçesine ne de güzel yerleştirilmiş. İçbükey aynalar tasarlanışları gereği yeni bir dünya ile karşılaştırıyor sizi ve sakladıkları gizemi siz keşfediyorsunuz aslında. O yüzden de içeri girmeden eğlenmeye başladık. Ben en çok aynalarda ellerimin Emel Sayın’ın elleri gibi gözükmesinden hoşlandım. Diğer deyişle, Emel Sayın’ın kendisi bu aynalara ellerini gösterse, ortaya Tim Burton’sal sahneler çıkardı da diyebilirim.

Aynalar, aynalar
Kapoor aynalarla ilgili şunu diyor: “Ayna iyi işlenmişse ve parlaksa matematiksel ya da felsefi bir objeye dönüşebilir. İşte o zaman bir şeyler yapmaya başlar ve uzam oluşur.” Gerçekten baktığınızda önce rahatsız olabilirsiniz ama sonra aynaların mekanı da içine aldığını görüyorsunuz ve objeye birden uyum sağlıyorsunuz. 

Soldaki oniks 'Sekiz'i çok sevdim.
İçeriye girdiğimizde fuayede gösterilen Kapoor filmini sergi öncesinde mi sonrasında mı seyredeceğimiz konusunu tartışmaya başladık; ben öncesinde, Melih sonrasında dedi. Son tahlilde öncesinde izlemeye karar verdik ve oturduk. Tek film zannederken üst üste çok sayıda film olduğunu gördük; üçüncüden sonra ben sergiye geçmek istedim, bu sefer de Melih istemedi, çok vakur oturmaya devam etti. ‘Hayırlısı olsun’ diyerek izlemeye devam ettik. Filmleri çok beğendim. Bilhassa Fransız yapımı olan belgeseller öğreticiydi.

Annesi Iraklı bir Yahudi, babası da Hindu olan 59 yaşındaki Kapoor, kibbutzda yetişmiş ve 16 yaşında eğitim amacıyla İngiltere’ye gitmiş. Eğitimine önce mühendislikle başlamış, sonra vazgeçip sanat okumuş. Kendisinin “herhangi bir yer”li olarak gösterilmesini istemiyor, zaten böyle zengin bir sanatçının evrensel düşünceye sahip olması şaşılacak şey değil. Benim de Kapoor’a heykeltıraş denmesine itirazım var. Bir o, bir de Serena Williams insan değil, başka gezegenden...

Kapoor'un ülkemizdeki bu ilk kapsamlı sergisi, sanatçının mermer, kaymaktaşı gibi malzemelerle oluşturulan, çoğu daha önce sergilenmemiş taş eserlerine odaklanan ilk sergi olma özelliğini de taşıyor.
Kapoor taytımın dokusunu görse, ilgilenir, üretirdi diye de düşünmedim değil.
Sergide ellemek yasak diyorlar, eserlerin belirli bir santiminden öteye siyah çizgiler çekilmiş ama ben tabii yaklaşmadan/ellemeden duramıyorum. O nedenle, çizgiyi aşmadan yandan manipülasyona çalıştım. Bir ekol Kapoor’a “Obje ve dokularla bozmuş kafayı” diyebilir. Ben de bir doku manyağıyım, bu eserin yanında da Kapoor'la uyumumuzu delirerek fark ettiğimde, Melih tabii ki anı kaçırmadı.

'Fil' duvarın içinde. 'Fil' nereye?
"Fil" adlı çalışmasına birkaç defa döne döne baktım. Kapoor, bence bunda zamanı hedeflemiş. Zamanın uzadığı ya da gerçekten durduğu hissine kapılıyor, bir yandan da baktıkça huzursuz oluyorsunuz. Kapoor da “Ne objeler ne de ona bakanlar masum.” diyor, ne kadar doğru.

İnsanlar buna 'bean' diyor.
Aynı durum Chicago’daki “Cloud Gate”de de var. Yakından görmediysem de belgeselini izlerken bu hisse kapıldım. Her gün yüzlerce insan bu çalışmaya dokunuyor ve bu istenen bir şey. Chicago Belediyesi’nin bu eserin her gün temizlenmesi için ayırdığı özel bir bütçe varmış, takdire şayan belediyecilik anlayışı.

Kapoor'un ikonik eserlerinden "Sarı" da var sergide. Sarı, monokromun mükemmel bir örneği. Monokrom her daim derinliğe sürükler. Bu boyutlardaki hali ise insan gözüyle kontrol edilemiyor, sürüklenip gidiyorsunuz. Ayrıca bu renk ve tonları çok tatlı. Önüne geçip bin türlü şekle giriyoruz.

Şu arkadaki kız çocuğu ne şirin.

29 Ekim 2013 Salı

Masalın gerçeği


Sanat, protest. Bunu hakkıyla ortaya koyabilenlerin başını çeken ise Ferhan Şensoy. Yine korkusuz ve lafını esirgemeyen bir oyun: Masal Müfettişi. Masallarınız da artık denetlenecek. Hazır mısınız?

Şubat ayından beri sahnede olan Masal Müfettişi için 19 Ekim akşamı Ses Tiyatrosu’ndaydık kardeşimle. Biletlerimizi aynı sabah Ortaoyuncular gişesini arayarak aldık. Akşam olduğunda, Can’ın ‘geç kalıyoruz’ çığlıkları ve benim sakinliğime sinir oluşu nedeniyle yaptığı eşsiz yorumlar eşliğinde metroya bindik, forum metroda da devam etti. Yayan Taksim'e çıktığımızda, tempolu bir yürüyüşle Ses Tiyatrosu’na vardık. Heyecanla yerimize oturduk.

Ses Tiyatrosu, 19 Ekim 2013
Ses Tiyatrosu’nun atmosferine bayılıyorum. Girer girmez içine alıyor sizi ve kendisini anlatmaya başlıyor. Sanırım bayram dönüşü olmasının da etkisi vardı ama tiyatro çok boştu. Böyle toplulukları desteklememiz, hatta oyunlarına birden fazla kere gitmemiz gerekir şayet böyle cesur sanatçıları ve oyunlarını izlemeyi sürdürmek istiyorsak. Gerçek bir sanatçının, ülkesinin sosyal ve politik konularını değerlendirişini ve bunu nasıl ustaca, nasıl evrensel bir şekilde ortaya koyduğunu herkesin görmesini istiyorum.

Ferhan Şensoy, yazdığı 52. tiyatro oyunu Masal Müfettişi’ni “Artık masalların da teftiş edilme, denetlenme zamanı geldi.” diyerek özetliyor. Oyun, bir masal dünyasında geçiyor ve değişik masal karakterlerini izliyoruz. La Fontaine ise anlatıcı rolünde. Oyunda sayısız kez "Laf ölür La Fontaine ölmez." repliğini duyuyoruz. Bu da Ferhan Şensoy'un bu masal ustasına ne kadar değer verdiğinin kanıtı. Keloğlan’ı da görüyoruz, Hansel ile Gretel’i de. Tabii adı üzerinde Masal’ın müfettişi de var. Durup durup sahneye girerek denetim yapıyor. Bu masalların arasına günümüz Türkiye’si de yerleştirilince, alın size bir Ferhan Şensoy kara mizahı…

Masal Müfettişi, Ferhan Şensoy, 2013
Tüm oyuncular hakkını vermişti. Keloğlan rolündeki Orkun Akyıldız ile Soytarı ve Masalcı Dayı rollerindeki Ali Çatalbaş en başarılı bulduklarımdı. Ferhan Şensoy’un küçük kızı Neriman Derya Şensoy’un hazırladığı dekor ve kostümleri ise hepsinden çok tuttum. Tam bana hitabeden türdendi. Sahnenin iki yanına yerleştirilmiş ve oyuna ışık yakıp söndürerek katkıda bulunan Kaptan mankeni ile Baba’nın (Ferhan Şensoy) adını bir türlü hatırlayamadığı rahmetli eşi Şaziment mankenine bayıldım. Bir de Kralın tacı olarak kullanılan altın lazımlık ve taht olarak kullanılan altın bide fikirlerini çok yaratıcı buldum.

Masal Müfettişi’nde Ferhan Şensoy’un büyük kızı Müjgan Ferhan Şensoy da oynuyor. İlk tiyatro deneyimini babasının oyununda, babasıyla aynı sahnede yaşaması çok hoş.

Ses Tiyatrosu, 19 Ekim 2013
Antraktta oyun afişlerine baktık biraz. En son izlediğim Ferhan Şensoy oyununun “Aşkımızın Son Durağı”, ondan önce izlediğimin ise “Kiralık Oyun” olduğunu hatırladım. İlginçtir, Özgü Namal ismini bana ilk tanıtan Kiralık Oyun’dur. Zannederim Okan Bayülgen’in de oynadığı son tiyatro oyunu idi. Okan, oyunun afişinde göbeğine imza atmayı tercih etmiş. Bu durum gözden kaçmamış olsa gerek, hemen alta şu not eklenmiş: “Okan’ın göbeğini kapatmak için attığı imza…” Çok güldüm buna.

Masal Müfettişi’ne gitmek isteyenlere spoiler olmasın ama oyundan bir iki repliğe yer vermeden geçemeyeceğim.

Kralın cep telefonu melodisi: “Ya ya ya şa şa şa kralımız çok yaşa.”

Masalcı Dayı: “Allah’ın emri, Obama’nın izniyle oğlunuz Keloğlan’ı…”
Kelana: “Obama kim?”
Dayılanan Kız: “İsteyince vermeyen.”

La Fontaine: "Madam olamayan Matmazel Müfettiş, düşünceleri denetleyemezsiniz!"

29 Ekim Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun. Bu oyuna gidin, afra tafra yapmayın, lütfen gidin, gidin, gidin. Masal mı gerçek mi siz karar verin…

Yazan ve Yöneten: Ferhan Şensoy
Oyuncular: Ferhan Şensoy, Serap Günaydın, Ali Çatalbaş, Pınar Alsan, Elif Durdu, M. Ferhan Şensoy, Orkun Akyıldız

Prömiyer: 22 Şubat 2013, Ses Tiyatrosu, İstanbul

21 Eylül 2013 Cumartesi

We'll never be royals

Ella Yelich-O'Connor, "Lorde"
Royals, önce içindeki koro partileri ile dikkatimi çekti. Küçük yaşta ilk defa "İşte kendimi buldum." dediğim TRT korosundaki her çalışma, prova ve konserde acayip dünyalara yaptığım yolculuklar ve çoğu kez tüylerim diken diken söyleyişimden olsa gerek... Bu şarkının bu bölümlerinde de aynı hisleri yaşıyorum.

"Kim bu?" diye düşünürken, karşıma 16 yaşında bir miniğin çıkacağını düşünmüyordum. Gerçekten çok beğendim. Popta eğlence ve düşünceyi bir arada bulmak zor, zaten bu yönde büyük beklenti de yok; ancak Lorde böyle bir kız. Tesadüf mü bilinmez; tarzını, şarkılarını beğendiğim ve daha evvel hakkında 2-3 yazı yazdığım Kimbra da Yeni Zelandalı. Bu muhteşem adada adalılar ne yapıyor, kuşa, böceğe, okyanusa bakıp yükseliyor mu, nedir?

Küçük Lorde, 12 yaşında Universal Records ile anlaşmış, vay canına! Bu yıl çıkan ilk single'ına dek 4 yıl boyunca kendi şarkılarını yazarken, çocukluğunu da rahatça yaşamış; bu sonuca Huffington Post'a verdiği ropörtajda albümü kaydetmek için sadece üç tatilini stüdyoda geçirdiğini söylemesinden vardım.

Sosyal medyayı tam anlamıyla kullanıyor ama gördüğüm kadarıyla suyunu çıkarmamış, paylaşımları eğlenceli ve artistik. Diğer genç Hollywood starları (çişini içenler, kendinden geçenler, vb.) ile kıyaslanamayacak kadar aklı başında ve "We'll never be royals./Asla soylu olmayacağız." ya da "We didn't come from money./Paradan gelmiyoruz." şeklinde şarkı sözleri yazabiliyor. Şarkılarında, akranları gibi "erkek" temasına yer vermeyişine ise, "Eski erkek arkadaşlarım hakkında yazmıyorum, şarkıların her zaman bir erkekten bahsetmesi gerekmiyor." diye yanıt veriyor. Nutkum tutuldu, fazlasıyla ilgi çekici.

İlk albümü Love Club'ın single'larından biri olan Royals'ın klibi de 16 yaşındaki bir 'teenage' için epey olgun. Lorde'nin tipik bir teenage olmadığı da açık zaten. Örneğin klipte kendisi neredeyse gözükmüyor. Kısa film tadında çekilmiş ve çok başarılı bir prodüksiyon. Parça Yeni Zelanda ve Amerika listelerinde aylardır bir numarada. Klibin son 30 saniyesindeki tenis kortu ve onu çevreleyen teller de bana o kadar çok şey anlattı ki, süper, süper!


23 Ağustos 2013 Cuma

Olduramadım

Geçen pazar sabahı Akustikhane’nin tekrarına denk geldim. Konuk Su Soley’di. Kendisini önceden birkaç kez dinlemiştim; açtığım anda sohbet sürüyordu ve açıkçası saç stilini incelemek için durdum. Konuşmaları çok sahici geldi. Böyle duru, net sanatçılara hayranım. Sonra baktım şarkılara geçtiler. Ne kadar güzel yorumluyor parçaları.

Su, aslında cover söylerdi ama kendi şarkılarını da yazmaya başlamış ve sunucunun “Bu şarkıyı nasıl bir anında yazdın?” sorusuna direkt “Müthiş aşk acısı çekiyordum, çok yükselmiştim ve bir yol ayrımındaydım.” yanıtını verdi. “Şarkıyı yazdıktan sonra söylerken her seferinde o anları yaşar mısın?” sorusuna ise “Yok tabii etkisi azalıyor.” deyip “Ama zaten şu an çok mutluyum, her şey çok yolunda.” diye eklemesi çok hoş hoşuma gitti.

Birçok şarkı söyledi ama Özkan Uğur’un “Olduramadım”ından etkilendim, çok severim bu şarkıyı zaten. Nasıl evrensel, nasıl hislere tercüman olan, nasıl enerjik ama içli bir şarkıdır ya… Tabii “Yarabbim!” bölümlerinde kulağımda hep Özkan Uğur’un söyleyişi vardı ama bu da son derece hoş, havalı bir performans bence.


Unutmadan, kusura bakma yapımcı/sunucu ama biraz kilo ver ya! Aslan kral gibi oturmuşsun başköşeye, şarkılara tempo tutayım derken göbeğin hop hop atıyor. Ya da tempo tutma (bu da iyice derebeyi yaklaşımı oldu, kaç kaç…). Ama program güzel.

4 Ağustos 2013 Pazar

Oooo ooo

Diş hekiminden epey bir çekinen ve çok uzun süredir o koltuğa oturmamış olan ben, sevgili arkadaşım ve bundan böyle en sempa diş hekimim Arzu’ya doğum günümde ilk dolgumu yaptırmak için gittim. “Ben de geleyim, olmadı elini tutarım.” diye bana takılarak kardeşim de geldi. Hayret doğrusu, nasıl oldu da arabada Ankara havaları dinlemeden olay yerine vardık? Herhalde Can dolgu gerginliğime bir miktar saygı duydu.

Arzu’nun tatlı tatlı konuşmasıyla işlem nasıl bitti anlamadım, çekinecek bir şey yokmuş. Sonrasında da bana harika bir sürpriz yaparak tüm ekip doğum günümü kutladılar. Anestezinin etkisi devam ettiğinden, üç mumu söndürmek için bayağı bir uğraştım, resimde de çıkmış, Chucky'ye 5 kala... Bir mumdur, iki mumdur, üç mumdur...

Pasta merasimi öncesinde ben muayenehanenin koridorlarında “Süperim, mükemmelim, bu engeli de aştım, devamlı dolgu yaptırabilirim.” diye dolaşıp diğer hastalara göz atıp uyuşuk ağzımla etrafa öpücük dağıtmaya çalışırken açık olan televizyonda Beko reklamı dönüyordu, ne zamandır paylaşmak istiyorum, bu vesile ile paylaşayım:

Beko’nun reklam jingle’ına bayılıyorum. Son zamanda farklı dillerde de yayımlamaya başladılar. Radyoda reklama asla dayanamayıp vakit kaybetmeden kanal değiştiren ben, buna denk gelince “Bir daha çalsa dinlerim.” diyorum her seferinde içimden. Olağanüstü bir ezgi, sözlü-sözsüz, lounge-pop her tür kombinasyona uyumlu; rahmetli Melih Kibar’ın ölümsüz Hababam Sınıfı müzikleri gibi… Beko bence bunu yüzyıllar boyunca kullansın. Bestecisi Atakan Ilgazdağ, daha pek çok firmanın da reklam jingle’ını yapmış. 

Özellikle Fransızcasına bayıldım. Buyrun siz de dinleyin:

Diğer dillerdeki versiyonlar için de buraya göz atabilirsiniz. Bu da akşamında bizimkilerle olan versiyon:

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Opera Her Yerde*

'Bu sezon Süreyya’da hiç temsil izleyemedim, izleyecek bir şey bulamadım' diye hayıflanırken Opera Festivali ilaç gibi geldi.

25 Haziran – 8 Temmuz 2013 tarihleri arasında düzenlenen 4. Uluslararası İstanbul Opera Festivali’nin açılışı Verdi’nin Rigolettosu ile Haliç Kongre Merkezi’nde yapıldı. Açıkçası açılışa katılmayı pek düşünmüyordum ama Pınar arayıp ‘Gidelim mi?’ deyince ve aramıza Pelin de katılınca güzel bir akşam geçirdik. Santral’de yemeğimizi yeyip biraz çimlerde keyif yaptıktan sonra Haliç Kongre Merkezi’ne geçtik. Favori mekânlarımdan olmadığını daha evvel de yazmıştım, ‘Neyse bir de opera izleyelim, bakalım akustik nasıl gelecek bu sefer?’ diyerek yeni bir başlangıç yapmak istediysem de, yok yine olmadı. Ülkemizin bence tek opera salonu olan Atatürk Kültür Merkezi de elimizden alındığından açılış temsilini bu vasat akustikle izlemiş olduk.
Rigoletto, Ankara Devlet Opera ve Balesi, 25 Haziran 2013, Haliç Kongre Merkezi
Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin Yekta Kara rejisi ile ve Rengim Gökmen şefliğinde sahnelediği Rigoletto’da favori solistim Rigoletto’yu oynayan bariton Eralp Kıyıcı idi. Kendisi operanın içine doğmuş bir sanatçı, annesi Cemaliye Kıyıcı da önemli bir mezzo soprano. Mantua Dükü rolündeki Murat Karahan’ı da başarılı buldum. Hatta bence “La donna e mobile” aryasını Gala Konserindeki İtalyan tenor Stefano Secco’dan çok daha güzel söyledi. Rigoletto’nun kızı Gilda’yı canlandıran misafir Rus soprano Ekaterina Siurina ilk etapta biraz stresli gibiydi ama sonradan açıldı, oyunculuğu da sesi de iyiydi.

Rigoletto, Victor Hugo'nun Le roi s'amuse adlı oyunundan uyarlanarak Verdi’nin favori librettisti Francesco Maria Piave tarafından yazılmış ve 1850-51 döneminde Verdi tarafından bestelenmiş üç perdelik aşk ve tutku dolu bir trajedi, bir başyapıt. İçindeki aryaların hemen tamamı ise tarihe geçmiş müthiş eserlerdir. Rigoletto’yu en son 2010 kışında Viyana Operası’ndan izlemiş ve kendimden geçmiştim.

Eser, normalde 16. yüzyılda İtalya Mantua’da geçer. Mantua Dükü, etek gördü mü çıldıran bir playboydur. Hizmetçi demez, eş-dost karısı demez, soylu arkadaşlarının kızları demez, hepsini baştan çıkarır. Rigoletto ise onun kambur yardımcısı, soytarısıdır. Rigoletto’yu bu hayatta tek neşelendiren kişi, kapalı kapılar ardında tuttuğu, herkesten gizlediği masum kızı Gilda’dır. Ama Dük yine ava çıkmıştır ve sıra Gilda’ya gelmiştir…

Yekta Kara, Rigoletto’yu 1920’lerin başına çekerek modernleştirmiş, bunun sonucunda da oyun mafyöz bir tavır takınmıştı. Bunu dekorlardan da hissedebiliyordunuz. Bence rejide birtakım sorunlar vardı, belki bu modernleştirmenin bir parçasıdır ancak yine de Gilda’nın babasının onu sakladığı evinde bebek ve pusetlerle oynayan bir kız çocuğu olarak gösterilirken, hemen bir sonraki sahnede “Ah aşkımdan ölüyorum, bitiyorum, aşkımın adı Gualtier Malde!” konulu “Caro Nome il Mio Cor” aryasını söylemesi bütünlüğü bozmuştu.

Opera Festivali kapsamında gittiğim ikinci etkinlik, 1 Temmuz’da Aya İrini’de gerçekleşen “Viva Verdi” başlıklı Gala Konseriydi. 2013 yılı, Verdi’nin 200. doğum yılı olduğundan Festival, gala konserini ünlü şef Roberto Abbado, birçok ünlü solist ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi Korosu ve orkestrası eşliğinde Verdi eserlerine ayırmış. Hiç bilet kalmadığından, konsere Esen Abla’nın ‘artist’ kartı ile artistler kapısından giriş yaptım, güzel de bir yer buldum kendime, hoşuma da gitmedi değil yani.



Konser solistleri Soprano Davinia Rodriguez, bariton Marco Vratogna, tenor Marco Berti ve tenor Stefano Secco idi. Bu konser uzun zamandır izlediğim en iyi konserlerdendi diyebilirim. Hatta kaydını edinmeye çalışacağım. Öncelikle orkestra ve koro muhteşemdi. Programsa Rigoletto, Il Trovatore, La Traviata, Othello gibi popüler opera parçalarından oluşuyordu. Solistlerden İspanyol Rodriguez ile İtalyan bariton Vratogna favorilerim oldu. Rigoletto’nun “Tutte le feste al tempio” aryasını birlikte olağanüstü seslendirdiler. Hatta o kadar beğendim ki yeni girdiğim twitter’dan Vratogna’ya tebrik tweet’i attım eve gelince, Rodriguez sana da atacaktım ama twitter’da bin tane Davinia Rodriguez çıktı, seçemedim aralarından.

Koro, Othello’dan “Uragano” ve Il Trovatore’den “Çingeneler Korosu” nu seslendirdi, çok çok iyiydi. Şef Abbado, bir ara, o esnada sadece solistlerin söyleyecek olması nedeniyle erkek koristleri oturtmayı unutup, erkek koristler de kendi inisiyatifleri ile hop diye oturunca bayağı bir oturma sesi çıktı. Bunun üzerine Abbado koroya afra tafra çekerek eseri kısa bir an durdurdu, baştan aldı. “Şefim, sen dünyanın her yerinde konserler, operalar yönet; sonra gel İstanbul’da koroyu oturtmayı unut, olur böyle şeyler, stres yok…”

Soprano Rodriguez ise bir seferinde söyleyeceği daha bitmeden tam üç kez alkışla kesildi. Bu maalesef coşku alkışları değil, eser bitti sanılarak seyircinin tam üç kez! balıklama atlaması sonucunda gerçekleşti. Yanı sıra, ortam genel olarak aşırı derecede gürültülüydü, her sene daha kötüye gidiyor sanırım… Hele konser başladıktan 5 dakika sonra topuklu ayakkabılarıyla Aya İrini’yi boydan boya dolaşan dostlarımıza özel tebrik sertifikası gönderiyorum. Tabii sorun sadece onlarda değil, teşrifatçılarda. Genç teşrifatçılarımızın konser başladıktan sonra içeri kimseyi almamaları gerekir ama tabii ‘nereden bilecekler’ sorusu akla geliyor, ‘5 dakikadan ne olur, öyle değil mi ama?’ Bu genç arkadaşlarımızın yüzde kaçı acaba daha evvel bir opera temsili izleyebildi veya festival yetkilileri tarafından yol yordam konusunda bilgilendirilebildi? Konser sonunda ise daha solistler seyirciyi selamlamadan bir yığın insan paldır küldür kalktı. “Anladık bis’e kalmayacaksınız ama daha konser bitmedi cicişler, solistleri dinlerken ağzınız kulaklarınızdaydı, bari izin verin selamlasınlar!”

Festival kapsamındaki son etkinlik, 7 Temmuz’da kardeşim Can’la Topkapı Sarayı’nda izlediğimiz ve Festivalin kapanış temsili olan IV. Murat Operası idi. Can’ın giderken bana zorla Ankara misket havaları cd’sini dinletmesi, yetmiyormuş gibi şarkının içinde geçen “ 'kostak kostak yörü yörü' ifadesindeki kostak kostak yürümek ne demek Abla?” gibi sorular sorması, benim bozulmam, onun da devamlı surette kahkahalar atması ile geçen zorlu bir yolculuk sonunda Topkapı’ya vardık.
7 Temmuz 2013, Topkapı Sarayı


31 Mayıs 2013 Cuma

Kendall'la Joey

Mayıs’ta yazı yazacak tek bir anım bile olmadı diyecektim ki bugün ayın son günü… Bu ay kendimi bileli, ailemden ilk kez birisi, Babam ameliyat oldu ve soğukkanlı ben, ameliyattan bir gece önce hayatımda hiç hissetmediğim bir duygu hissettim. Her şey insan için tabii ki… Sonrasındaki Bodrum ise çok iyi geldi. Serin sularına attım kendimi. Bodrum kime kötü gelmiş ki zaten? Bodrum'da epey Marsalis dinledim. Dinlerken de geçen ay ortasında gittiğim konseri yeniden yaşar gibi oldum.

Marsalis, müzikal ortağı caz piyanisti Joey Calderazzo ile 2011 yılında çıkardıkları Songs Of Mirth And Melancholy albümünü tanıtan iki konser için gelmişti Caz Fest kapsamında ve biletlerin aylar öncesinde tükendiği belirtilmişti. Konsere son anda basın tarafından sızmayı başardım. Cafe Nero’da türk kahvemi hüplettikten sonra Salon’un üst katına çıktım. Yanıma da çok sevdiğim bir sanatçı geldi elinde birasıyla. Tuluğ Tırpan. Çok sempatikti ama biraz kilo vermesi gerekiyor, bildiğim kadarıyla karaciğer yağlanması var kendisinde, bir programda söylemişti.



Marsalis her zamanki gibi çok tatlı ve mütevazıydı. Calderazzo ile aynı dili konuştukları ve özel hayatlarında da “bro” mertebesinde oldukları tüm konser boyunca hissedildi.

Konserde üçüncü sırada çaldılar bu parçayı. Calderazzo’nun bestesi ve çok artistik bir eser bence. Zaten parçanın adı (La Valse Kendall) dikkatimi çekiyordu. Hikayesini anlattı, hoşuma gitti. Karısı Kendall, Calderazzo’ya ne zaman kendisi için beste yapacağını sorup duruyormuş. Calderazzo da diyor ki “Müzisyenseniz, bundan kaçmanız imkansıza yakın, sonunda yaptım, işte bu.” Besteyi bitirdiğinde Marsalis’e “Ne koyayım adını?” diye sormuş, o da “Tabii ki Kendall!” demiş. Parça nefis bir balatla başlıyor. Joey, Kendall’ı seviyor…



13 Nisan 2013 Cumartesi

I due Foscari

2013, Verdi yılı. Giuseppe Verdi’nin 200. doğum yılı, tüm dünya operalarında bestecinin ölümsüz eserleriyle kutlanıyor. Dolayısıyla tam sezonda Roma’da bulunup da bir Verdi Operasına gidememem söz konusu dahi değildi. Gerçi son dakikacı olduğumdan, bilet bulamamaktan çok korktum ama tuzlu da olsa Verdi’nin I due Foscari’sine ana salonda iyi bir yer buldum. Hem de Riccardo Muti yönetiminde… Müthiş… “Oh neyse ki bilet buldum.” diye sevincimi duyan Rıfat “Allah Verdi demeyip gecenin tadını çıkar.” diye mesaj atmıştı o gün bana. Neyse ki Allah bilet verdi…

Akşam 7 gibi evden çıktım, hava yine atıştırıyordu. Metroya bindim, Termini’de inip az biraz yürüyerek Cumhuriyet Meydanı’ndaki Roma Operası’na (Teatro dell’Opera di Roma) rahatça varırım diye düşündüm. Termini’de indim.

I due Foscari, Teatro dell'Opera di Roma, 12 Mart 2013
İndim ama bir türlü çıkışı bulamadım. Termini ilk gün geldiğimdeki gibi tadilat halinde ve tabelalarda yazan hatlara bile güven olmuyor, her şey birbirine girmiş. Hiçbir yerde “Çıkış” yazmıyor, ne tarafa yönelsem ayrı bir hatta bağlanıyor. Dolandım dolandım, aynı şey. İçimden kendime “Kıro musun, çıkışı nasıl bulamazsın?” diye söylenirken, daha fazla debelenmemeye karar vererek karşıdan gelen genç İtalyan çifte doğru bir hamle yaptım: “Pardon çıkış ne tarafta acaba?”. Bir bana baktılar, bir birbirlerine ve İngilizce bilmediklerini söylediler. İçimden “Ya sabır” çekerek, “Çıkış, çıkış!” dedim. Basit bir soru gibi gelmişti oysa. Tekrar birbirlerine baktılar. Sonra araya tek bir İngilizce kelime ("go") koyarak, İtalyanca “Siz nereye gideceksiniz?” diye sordu adam. Oyunun başlamasına artık yirmi dakika kalmıştı ve delirmek üzereydim. “Sadece buradan dışarı çıkmak istiyorum.” dedim. Bu sefer kadın “Ama siz tam nereye gideceksiniz çıkınca?” dedi. “Opera’ya gideceğim ve sadece yirmi dakika kaldı.” dedim saatimi göstererek. Tekrar bakıştılar ama bu sefer fiziken de birbirlerine döndüler, beni tamamen unuttular ve başladılar tartışmaya. “Allah” dedim o an, "Bittiğim andır."

Adam: “Bu kız Termini’den çıkmasın, çıkarsa çok yürür.”
Kadın: “Çıkabilir aslında, çok uzun değil yol.”
Adam: “Kesinlikle çıkmasın, yağmur yağıyor, buradan başka bir hatta binsin.”
Kadın: “Ama hangi hatta? A a buldum. Biz Annanigna’ya gidiyoruz, o da Annanigna ile gitsin, yalnız biraz yürüyecek.”
Adam: “Si si, birlikte şu tarafa yürüyelim.”
Kadın: “Tamam, bence de, kesinlikle bizimle gelsin, zaten tek durak. Sen şimdi ona anlat.”

Bu arada ben hala tribünden “Çıkış, çıkış nerede, onu gösterin yeter.” diyorum. Bir yol sorduk, gelinen noktaya bakın! Tam İtalyan işi. Sonunda bana dönebildiler, son kararlarını açıkladılar ve beni de aralarına alarak yürümeye başladılar. Kısa bir an tereddüt ettiysem de bu ilgileri karşısında kaderime razı olarak yürümeye devam ettim. Bu arada hala bana bunun en kısa yol olduğunu anlatmaya uğraşıyorlardı ama onların konuşma süresinde ben zaten Opera’ya varırdım sanırım, tabii çıkışı bulabilseydim… Metronun içinde epey yürüdük, bir yandan içimden “Hay sizi İtalyan milleti gibi, inşaallah kafadan atmıyorlardır bunlar, Annanigna mannanigna.” diyordum. Beni Annanigna hattına kadar götürdüler, biletlerini basıp içeri de girdiler, onlar da aynı hattın ters yönündeki trene bineceklermiş. Yetmedi, tren gelene kadar benimle beklediler. “Gidin siz tamam, teşekkürler.” diyorum. “Yok bekleyeceğiz.” diyorlar. Trenin kapısı kapanırken arkamdan hala bağırıyorlardı: “Unutma, bir durak sonra iniyorsun, inince sol yapıyorsun biraz git, orası.” Tabii bu konuşmalar, el kol hareket silsilesi ile destekli şekilde gerçekleşiyor. İnince aynen dedikleri şekilde yaptım ve kendimi Opera’nın fuayesinde buldum. Çok rahat bir şekilde, vaktinde yetiştim. Tek sıra yapamayan İtalyan dostlarımızın arasından zar zor üstümü vestiyere attıktan sonra yerime geçtim. En çok da Riccardo Muti’yi bu kadar yakından izleyeceğim için heyecanlıydım. 10 dakika sonra oyun başladı.
Akrobatlar ve ip cambazları sahnesi, I due Foscari, 12 Mart 2013, Roma
Roma prömiyeri 6 Mart’ta yapılan I due Foscari (İki Foskariler), Verdi’nin 1844’te bestelediği üç perdelik lirik bir trajedi… Ben de 12 Mart’ta bu sezonun dördüncü oyununu görmüş oldum. İşin güzel tarafı, oyunda bir Türk sanatçı da vardı. Soprano Asude Karayavuz, Pisana’yı canlandırdı (Başroldeki Lucrezia’nın yakın arkadaşı rolündeki yardımcı kadın oyuncu). Her zamanki gibi dekor ve kostümleri deli gibi inceledim. Muhafazakâr olmakla birlikte çok çok başarılıydı. Muhafazakârlık da oyunun dönemine sadakatten ileri geliyor. Başroller iyiydi, Lucrezia rolündeki Tatiana Serjan’dan daha iyilerini Türkiye’de izledim. İki Foskarileri canlandıran Francesco Meli ve Luca Salsi belkanto tekniklerinde başarılıydı. Bizim Asude’nin partileri çok azdı, sahnelerini ise teatral açıdan yaratıcı buldum. Sonuçta Roma Operası’nda alkışa çıkan Türk bir sanatçı olması gurur vericiydi.

Riccardo Muti nota sehpası&orkestra elemanları
Riccardo Muti’ye gelince, Maestro’ya benim bir şey söylemem hadsizlik olur. Müthiş bir şef, gerçek bir lirik, sahneyi ve çukuru kontrolü altında tutarken bunu son derece dengeli bir şekilde yapan sağlam bir Napolili karakter. Onun nota sehpasını incelemek bile çok iyi geldi.

İki Foskariler, 1457’nin Venedik’inde geçiyor. Venedik Doçu Francesco Foscari’nin oğlu Jacopo, o dönemin Konseyi tarafından iki kere müebbete mahkûm edilir. Birincisi yabancı bir prensle görüşmekten, ikincisi de Konseyin liderini öldürmekten… Zaten oyun bu sahne ile açılır. Sonrasında da baba-oğul Foskarileri ve elbette genç Foscari, Jacopo’nun karısı Lucrezia’yı trajik günler beklemektedir. Sonunda Jacopo’nun masumiyeti ortaya çıksa da iş işten geçmiştir.

Oyunda iki ara verildi, ilk arada birkaç fotograf çekeyim dedim. Sonra beni de çeksinler diye bakınmaya başladım: “Kimi seçsem kimi seçsem?” Hemen yanımda oturan üç kişinin İngilizce konuştuğunu duyunca, iki koltuk solumda oturmakta olan yaşlı adama makineyi uzatarak “Mümkün mü acaba?” diye sordum. Bu arada adamın görece genç arkadaşı tam ortamızda ayakta duruyordu ve hemen atıldı çekmek için. Dedim ki “Yok siz olmaz, çok yakınsınız, oturan bay çekse daha iyi olur.” İçlerinden “Püü, utanmaza bak, bir de adam seçiyor.” demişlerdir kesin çünkü ben öyle deyince ayaktaki hafiften bir titredi. Yaşlı adam ise “Tabii ki çekerim.” diyerek makineyi aldı ve gözlüğüne rağmen makineyi gözüne dayayarak çekti. Sonra geri uzattı, hemen baktım, gözlerim kapalı çıkmış ve dedim ki “Ama bu olmamış, uyuyorum bunda, bir tane daha çekebilir misiniz?” Adam “Elbette.” diyerek ikinciyi de çekti: “Hazır mısın, gözünün açık olduğundan emin ol, çeek tim.”
Çektiği gibi de iki koltuk sağa kayarak sol yanıma oturdu ve “Amerika’nın neresindensin?” diye bir soru yöneltti. İçimden “Yahu bir fotograf çektirdik adam şeceremizi çıkaracak, Alabama’nın içindenim mi desem acaba, neyse ya adam da yaşlı, şimdi sıkıntı olmasın.” diye düşünerek “Türküm ben.” şeklinde yanıtladım. O an adamda bir “Hoppalaaa” edası oluştu ki sormayın, kısa süreli bir tsunamiye şahit olmuş gibi baktı ve normalleşme sürecine girdi. Sonra “Hangi rüzgâr attı seni Roma’ya?” sorusu ile devam etti. Ona da “İstanbul’daki Roma Dondurmacısı tavsiye etti.” demek geldi içimden ama içinde bulunduğumuz tarihi Roma Operası’na ayıp olmasın diye normallikle yanıtlayım dedim ve sohbet başladı. Türkiye’nin işsizlik oranlarından tutun da, mortgage piyasasına, politik gelişmelere kadar sordu. “Ajan mı bu?” diye şüphelenerek temkinli konuşmadım değil ama ajanlıkta hem tip hem yaştan kaybetti. Ne de olsa bu alanda en son Skyfall’u izlemişim. Sonra ne işle iştigal ettiğime geldi sıra. Sonra da niye operaya geldiğime taktı uzun müddet. Ben anlattım. Cebinden küçük bir not defteri çıkardı, notlarını, çizdiği desenleri gösterdi. O an o kadar şaşırdım ki zira ben de kasa kasa küçük not defteri bitiren, en ufak bir çağrışımı, aklıma geleni not alan ve sonra onları birleştiren ve zincir etkisiyle ilerleyen bir insanım. O da benzerini yaparmış meğer. Adama karşı “Dude” noktasına geldim ve “Biraz da ben sorayım artık, ne biçim iş, Mastermind’da mıyız neyiz?” dedim. Aynı bana sorduklarını ona soruyordum ki ikinci perde başladı.