27 Nisan 2014 Pazar

Kap Taaaaavn!


Cape Town seyahatimin 4. gününde artık misafirliğim bitti diye düşünerek Şebnem ile şehre minibüs (‘minibus taxi’) ile gitmem konusunu masaya yatırdık. Malum Cape Town’da güvenlik en önemli konulardan biri. Hoş 10 günlük süredeki izlenimim güvenlik seviyesinin yer yer abartıldığı yönündeydi ama yaşanmışlıklar nedeniyle insanların önlemleri artırmaya yönelmesini de anlayabiliyorum.

Şebnem Wynberg-Cape Town hattının gündüz vakti nispeten güvenli olduğunu söyledi. Main Road’dan birlikte beyaz minibüse atladık. Minibüsün muavini plastik bir meyve kasasına oturuyor ve beline kadar camdan sarkarak "Kaap Taaaaavn" diye bağırarak yolcu topluyor. Toplayamazsa minibüs duruyor, muavin meyve kasasını kenara koyup iniyor, başlıyor ıslığa, bağırıp çağırmaya ve trafik ışıklarında bekleyenler olsun kaldırımdan yürüyenler olsun yolcu toplamaya çalışıyor, topladığını da yaka paça minibüse atıyor.

Muavin aynen böyle gidiyor.
Biz bindiğimizde tam iki kişilik yer vardı, ayrı ayrı oturduk. Kişi başı 7 randı (yaklaşık 1,4 TL) önceden hazır edip muavine saydık. Şebnem üniversitede ineceğinden önceden bana tüyoları verdi: "Sakın bir şey sorma, son durakta ineceksin zaten, inince de hızlı adımlarla oyalanmadan yürü, merkezde ortam daha güvenli." Bu minibüsler ve bazı hatlar belirli saatten sonra son derece tehlikeliymiş; merkeze gittiğinizi sanırken birden kendinizi teneke mahallesinde ('township') ve ölü bulmanız mümkünmüş. Renk konusuna girerek kafatasçılık yapmak istemiyorum ama minibüsteki tek beyaz renkli bizlerdik. Şebnem indikten sonraki seyahatim ise son derece renkliydi, muavinin müşteri toplama çabalarına şahit olmak, inen-binen yerelleri izlemek güzeldi.

Son durak dediğimiz yer kocaman bir minibüs garajı. İner inmez koşar adımlarla insanların aktığı yöne yürümeye başladım. Ortam çok geniş ve bir kısmında satıcı tezgahları ile doluydu. Yine renge giriyorum ama yalnızca siyah dostlarımız vardı, gerçi bir kısmının bakışları pek dostane de sayılmazdı. Yürüdüğüm yol beni bir geçite soktu, geçitte turist olduğum anlaşılmasın diye taktik yaptım ve hemen sola geçerek yürümeye başladım, malum Güney Afrika’da trafik soldan akıyor. Geçit beni bir alışveriş merkezinin içine attı. Alışveriş merkezinden çıktığımda kendimi Adderley Caddesi'nde buldum ki doğru yerdeydim. Merkezdeki cadde ve sokak tabelaları görülmesi gereken temel tarihi ve sanatsal yerleri de işaret ediyordu. Doğruca The Company’s Garden’ın yolunu tuttum.

The Company’s Garden, 8 Nisan 2014, Cape Town
Şehrin kalbinde konumlandırılmış olan The Company’s Garden (The Dutch East India Company’s Garden) adını Hollandalı Doğu Hindistan Şirketinden almış ve 1652’de şirket tarafından Avrupa’dan Doğu Hindistan’a (Baharat Yolundan) Cape Town üzerinden giden gemilerine erzak sağlamak amacıyla sebze-meyve bahçesi olarak kurulmuş. Muhteşem güzellikte bir flora, endemik türde bitki ve ağaçlar, sincap, ördek ve kuşların bulunduğu 8 hektarlık bu bahçe, 1848’den sonra halkın kullanımına sunulmuş. Bir bitki, ağaç hastası olarak burayı görmem gerekirdi.

The Company’s Garden, 8 Nisan 2014, Cape Town
Hızlı hızlı yürüyerek geldiğimden ve hava da çok sıcak olduğundan, ortamın vaha etkisi bana çok iyi geldi. Bahçedeki bazıları 300 yıllık ağaç ve bitkileri inceleyerek yürümeye başladım. Sonra bir de baktım "ücretsiz internet" yazıyor. Kendime bir bank seçerek oturdum ve ilk internetimi de burada kullanmış oldum. Bahçedeki turumu tamamladığımda sonraki adresim bahçenin hemen yakınındaki South African National Gallery idi.

Iziko Müzeler Topluluğuna bağlı South African National Gallery, Güney Afrika’nın Afrika, İngiliz, Fransız, Hollandalı ve Flaman sanatına ev sahipliği yapan bir numaralı sanat müzesi pozisyonunda. Müzenin mimarisini çok sevdim. 30 rand vererek içeri girdim. Giriş holünde ve devamında iki Güney Afrikalı sanatçının geçici sergileri vardı. Geçici sergilere detay bakıp bakmamak konusunda düşünürken karşıdan bana doğru şirin bir yaşlı hanımın geldiğini fark ettim. Kendisini selamlayıp esasen kalıcı koleksiyon için geldiğimi, en fazla 1,5 saat zamanım olduğunu söyleyerek önerilerini sordum. Şanslıymışım ki müze müdürüymüş kendisi ve bana müzesi ve mevcut sergiler hakkında güzel bir bilgi sepeti sundu. Onunla konuştuktan sonra geçici sergilere de göz atmaya karar verdim.

South African National Gallery ve George Hallett Retrospektifi, Cape Town
Geçici sergi bölümünde Güney Afrikalı fotograf sanatçısı George Hallett'ın fotograf üzerine bir retrospektifi vardı. Çalışmaları epey hoşuma gitti. Hemen tüm dünyayı dolaşmış ve objektifine almış. Ama gezerken her şeyi de almamış aslında. Bir derdi olduğu çok belliydi. Derdi de elbette politikti, fotograflarına bütünsel bakınca bunu direkt görebiliyordunuz. Sonradan şehirde elime geçen bir sanat dergisinde bu sergi vesilesiyle hakkında çıkmış bir yazıya rastladım ve adamın felsefesi daha da hoşuma gitti. 1970 yılında 28 yaşındayken siyasi ortam gereği Güney Afrika'da kendini güvende hissetmeyerek Londra'ya gidiyor ve sürgün hayatı 1994'teki demokratik seçimlere kadar sürüyor, zira kendisi lise çağlarından başlayarak Güney Afrika'daki ırkçı apartheid rejimine karşı duruyor. 40 yıllık süreye yayılan bu retrospektifte fotografların ortak noktası, Hallet'ın hep görünmeyeni göstemeye çalışması. Yani hep kendi döneminde görmezden gelineni fotograflamış. Bunun içinde başta siyahlar olmak üzere, Fransa'da Faslılar, köylüler, muhafazakar İngiliz kasabalarında hippiler, Amsterdam'da birlikte gezen siyah ve beyazlar var. Mottosu da şu: "Duvardaki sinek olmayı tercih ederim." Sanırım bu sebeptendir ki 40 yıl boyunca hiçbir fotografının gazetelerde yayımlanmasına izin vermemiş, çalışmaları yalnızca kitaplarda çıkmış. Güney Afrika'da bu sanatçıyı kazandığıma memnun oldum.

South African National Gallery, Kalıcı Koleksiyondan Örnekler, Cape Town
Geçici bölümü bitirip esas koleksiyona geçtim ve geçer geçmez hayal kırıklığı başladı. Yerel Güney Afrika sanatından örnekler beklerken, eserlerin neredeyse %60’ının beyazlara ait dönem çalışmalarından oluştuğunu gördüm. Güney Afrika diye tasniflenmiş eserler ise çok yeni dönemlere ait modern işlerdi. Bir de "İngiltere/Güney Afrika" formatında kodlanmış, burada yerleşmiş beyazlara ait eserler vardı ki benim açımdan Afrika’ya özel bir tarafları yoktu, dolayısıyla sadece İngiltere de yazabilirlerdi koduna.

Yağlıboya ve akrilik beyaz insan eserleri arasında bir tek ilgimi çeken aşağıdaki akrilik eserdi. En azından resmettiği şey oralıydı. Menşei Alman/Güney Afrika olarak kodlanmış olan eser 1935 doğumlu Helmut Starcke'a ait. Müze tarafından 2006 yılında satın alınmış. Yüzyılımıza ait bir çalışma ama olsun...
Clio, the Muse of History, H. Starcke, 2001

South African National Gallery'de 17.yy İznik çinileri
Dünyanın öbür ucunda gezdiğim bu müzede şaşırdığım bölüm ise İznik çinileriydi. Müzeye Güney Afrikalı bir koleksiyoner tarafından 1950’li yıllarda hediye edilmiş olan çinileri güzel bir camekâna koymuşlar. "Çini Türk’tür." diye de güzelce yazıp özetlemişler, aferin!

Müzede flaşlı-flaşsız fotograf çekmek yasak. Ancak ben tabii ki flaşsız olarak çektim. Bir ara yanıma yanaşıp kibarca 'çekmek yasak' diyen görevliye de 'öyle mi? sağlık olsun' diyerek çekmeye devam ettim.


Nando's'taki favori teyzelerim
Çıkışta Obama’nın da favorisi Nando’s’ta yemeğimi yedim. Önümdeki masada oturan bir grup hanım 35 derece sıcakta yün şapka ve kaşe ceket giymişlerdi, dikkatimi çekti.

Yemekten sonra meşhur Long Street’te biraz yürüdüm, esirlerin müzeye çevrilmiş kilisesine şöyle bir baktım. Hediyelik eşya satan Pan-African Market’e kısaca çıktım, ardından saat 2’de Şebnemle buluşacağımdan The Company’s Garden bölgesine koşar adımlarla geri yürüdüm.


Dondurmasız çıkmam abi!
St. George’s Mall’un orada kahvelerimizi içtikten sonra Cape Town’ın liman bölgesi Waterfront’a yürüdük.

Sonra birer dondurma alarak Hint ve Atlas okyanuslarındaki hemen tüm bitki, böcek ve balık çeşitlerinin bulunduğu Two Ocean’s Aquarium’a girdik.




Two Ocean's Aquarium, 8 Nisan 2014, Cape Town

Ayakları perdeli su kuşu ben, burada çılgına dönerek Tazmanya canavarı gibi bir oraya bir buraya koşmaya başladım.
(Zeki) Mürenle yavrusu, en sevdikleri yiyecek ahtapotmuş!
Kaya mı balık mı?
Denizatları, 40 milyon yıldır okyanuslardaymış.
Renklerin güzelliğine bakar mısınız
Hey dostum, hadi büzme dudağını ama!
Dev Örümcek Yengeci, ilgimi çekti. Bu dünyanın en büyük kabuklu hayvanıymış.
Erkeklerinin boyu 1 m, bacak uzunluğu 4 m'yi bulabiliyormuş! Yaşları da tahmin edilemiyormuş.
Kardeş siz samuray soyundan filan mı?

Bir bölümde akvaryumun görevlilerinden biri mikroskopla bazı türleri inceleme imkanı sunuyordu ve kendisinden köpekbalığı derisinin özellikleri ile deniz kestaneleri hakkında güzel bilgiler edindik. Akvaryum çok güzeldi ya…
Köpekbalığı derisi, yüzme sporuna nasıl faydalı oldu ve deniz kestanesinin dişleri
Bir iki anemon ve deniz yıldızı tutayım.
Şebnem, Ocean's Gossip'le
Beni seç, beni seç!
Şebnem, kuçu kuçuyu korkuttu.
Camlara yapıştırılmış su ile ilgili atasözleri hoşuma gitti.
Akvaryum ziyaretimiz sona erdiğinde, günü Long Street’te bitirmeye karar verip, merkeze geri yürüdük ve av etleri ile meşhur Afrika lokantası Mama Africa’ya gittik. Hiç yer yoktu, rezervasyonumuz da olmadığı için yemeği barda yemeği kabul ettik. Afrika’nın yerel antilop türleri olan kudu ve springbok yedik. Timsah eti de vardı ama nedense o ters geldi. İlk pinotage kırmızı sek şarabı da burada denedim, yemekle iyi gitti. Sonrasındaki kadeh ise tek başına hiç iyi gitmedi. Meşhur pinotage’ı pek de beğenemedim yani.

Mama Africa, 8 Nisan 2014, Cape Town

18 Mart 2014 Salı

Iska

Iska, Krek Tiyatrosu, 6 Mart 2014, İstanbul


Türk, kendisine 'askerlik' denince, en az 'bir' şey hisseder. Kendine ait hikayesi yoksa da bir akrabasının, komşusunun ya da iş arkadaşının acı tatlı en az bir anısını dinlemiştir. Kafasında askerlikle ilgili mutlaka bir şekil vardır. Tabii benim de öyle. Çok şeyin anahtarı olan disiplini çok severim, askerliği de severim, şükür ki yakın çevremden acı bir anı da dinlemedim.

Çok uzun süredir bir Krek Tiyatrosu oyunu izlemek istiyordum. Düşünüyorum da en son izlediğim Berkun Oya prodüksiyonu "Yangın Duası" idi. Of kaç sene öncesi… Devlet Tiyatrolarından sonraki süreçte Bilgi’nin Santral Kampüsünde Krek kendine bir yer yaptı ve oyunları orada oynanmaya başladı. Tabii tüm oyunları kapalı gişe oynuyor. E sahnesi de mini mini pöti pöti olunca Biletix'te bir oyun satışa açıldığı saniyede 'yer yok' görünmesini anlayabiliyorum. Ancak sonunda Özlem çareyi buldu ve direkt gişeden rezervasyonumuzu yaptırdı Iska adlı oyuna. 6 Mart Perşembe günü erkenden okulda buluşup yemeğimizi yedik, güzel sohbetimizi ettik, ardından Krek'e geçtik.
Berkun Oya

Iska’nın Krek için bir özelliği var, zira Krek'te sahnelenen Berkun Oya'nın yazmadığı ilk oyun. Yönetmenliğini Berkun Oya yapmış, eli değmiş yani. Oyunun yazarı Fuat Mete, bu metni bitirme projesi olarak yazmış, Berkun Oya da beğenmiş, 'hadi gel sahneye koyalım' demiş.

Oyun, yakınları askerlik yapan altı kişinin monologları şeklinde kurgulanmış. Kimisi kardeşini kimisi arkadaşını kimisi sevgilisini kimisi kocasını kimisi de oğlunu askere göndermiş. Tema askerlik olsa da bu kişilerin sadece "gidişi aynı" olan askerlik karşısındaki farklı düşüncelerini, acılarını, hezeyanlarını ve heyecanlarını izleyebiliyoruz. Oyun Arapça dua eden bir kadın ile açılıyor ve yine aynı kadın ile bitiyor. Sonradan, ağlayan bu kadının kocasını askere gönderen karakter olduğunu anlıyoruz. Buradaki yakarışın Türkçe olmasını tercih ederdim, öylesi daha gerçekçi olurdu; çünkü kocasını askere göndermiş bir kadının, bunu günlük hayatında Türkçe yaptığını biliyoruz. Örnek: "Allahım sen onu koru."

Iska, oyun afişi
En çok malulen emekli memur Metin Coşkun'un oğlunu askere gönderme hikayesinden etkilendim, burada birkaç damla yaş bacaklarıma pıt pıt döküldü. Bir de sağ olsun gözümün içine baka baka oynadı Metin Coşkun, tam onun bakma yönüne mi oturmuşum, ne? Gerçekten çok beğendim oyunculuğunu ve ses tonunu. Bir de sevgilisini askere gönderen Gülce Oral’ın anlatımı gerçekçi geldi. Metin Coşkun, oyunun cast’ına Nazan Kesal sayesinde katılmış. Nazan Kesal, baba rolü için Berkun Oya’ya onu tavsiye etmiş, iyi ki de etmiş.

Bu arada oyun hücrevari şekilde konumlandırılmış, her birinin içine yalnızca bir iskemle sığabilen, 6 bölmeye ayrılmış ışıklı cam bir kutudan sahneleniyor ve oyuncular mikrofonla oynuyorlar. Böylece bir oyuncunun burnunu silişinden, nefesinin hırıltısına kadar her ayrıntıyı çok net duyabiliyoruz, zira oyunu kulaklıkla izliyoruz. Cam perde, içeriği bana göre travmatik olan oyunun seyirciye daha etkili şekilde ulaşmasını sağlamış, gerçekten oyunla örtüşmüş.

Oyunun adı "Iska" da epey anlamlı geldi bana. Şöyle düşündüm: Askere gidenler değil de yakınları askere giden kişiler aslında onlar yokken onlarla olan hayatı ıskalıyor.

Bir anekdot: Bizim izlediğimiz gün, oyunun sonunda seyirci alkışlamadı. Garipsedim bu durumu. İnsanlar oyunun bittiğini mi anlamadı yoksa oyuncu zaten alkış beklemiyor mu-bu ikisinin arasında kaldım. Biz de Özlem'le sürüye uyup alkışlamadık, keşke biz alkışlasaydık Özlem ya... İçimde kaldı, ayıp oldu bence oyunculara ve tüm ekibe.

" 'Aynı şeyleri seven insanlar birbirlerini de severler' demişti bir keresinde... Daha sevgili olmamıştık." sevgilisini askere gönderen karakterin oyundan bir repliği. Oyunun tanıtımlarında da bu replik kullanılmış, benim de hoşuma gitti.

Yazan: Fuat Mete - Yöneten: Berkun Oya
Işık: Cem Yılmazer
Oyuncular: Bige Önal, Gülce Oral, Hakan Yufkacıgil, Hare Sürel, Metin Coşkun, Nazan Kesal, Ushan Çakır
Prömiyer: 28 Mart 2013, Krek Tiyatrosu, İstanbul


Krek Tiyatrosu, Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü, İstanbul

2 Mart 2014 Pazar

Aklın Uykusu

Marc Quinn, Selma Mustajbasic, 2000
Geçen Cumartesi öğlen Melih aradı ne var ne yok, görüşelim babında. "Kuzenimle programım var, yine de bakarız Corc" deyip önce kısa bir işimi halletmek için Taksim'e gittim, sonra da kuzenimle buluşacağımı düşünüyordum ki ekildiğime kanaat getirdiğimde "Yayan Taksim"de bekleşirken buldum kendimi. Hemen Melih’i aradım: "Nerdesin?" – "Mısır Apartımanı" – "10 dakikaya oradayım."

Tünel'e doğru yürümeye başladık, trallala, trallalaa… Sağa bak, sola bak, yürümeye devam… Sonra birden Arter'in içindeki dev bronz deniz kabuğunu gördüm. "Zeynep deniz kabuğu görecek, bir daha bakmayacak!" Kim diyor onu be!? Tabii dürbünü taktım hemen.

Aslında önemli bir sergi ama tanıtımı Anish Kapoor kadar yapılmış değil. Damien Hirst hayranlığımı bilmeyen yok; bu adamın adı da Hirst'ün yanında çok geçiyor, iyi duymuşum; içimden ‘nasılsa daha yeni başlamış, sonra elbet görürüz’ diyerek Melih’e yine de gösterdim: "Bak Marc Quinn gelmiş ama ben ‘Mutfak’ı görmek istiyorum." O ise "Aaa daha bu sabah televizyonda bu adamın belgeselini izledim, olamaz." dedi. Bak sen şu tesadüfe… Ben kaç aydır Apel’deki "Mutfak" sergisine gitmek isterken, Melih kolumdan tutup "Böyle denk geleni de tepmeyeceksin" diyerek içeri ittirdi beni.
Marc Quinn, The Origin of the World -
Cassis Madagascariensis, 2012, Bronz
Peşin peşin belirteyim: Çok beğendim. Modern sanat dünyasında arkadaki mesajı, bir, yutturmaya çalışanlar var, bir de "yutmazsan yutma, mesaj sensin" diyenler var. Bu sergi ikincisine giriyor bana kalırsa.

Marc Quinn 1964 yılında Londra'da doğmuş ve Cambridge Üniversitesi'nde sanat tarihi okumuş. Daha başka detay vermeden eserlerinin bugün MoMA, Tate, The British Museum, Fondazione Prada ve Pinchuk Art Centre gibi çok önemli müze ve özel koleksiyonlarda bulunduğunu söylemek yeterli olur.

Serginin adı "Aklın Uykusu", ama bence "Hayat" ya da "Kimlik" de olabilirmiş. Aklın Uykusu, Quinn'in Türkiye'deki ilk kişisel sergisi. Sergi, Goya'nın "Aklın Uykusu Canavarlar Üretir" gravüründen ilham almış. Bu yönüyle de ilgimi çekiyor, zira Goya’nın gravüründe, uykuda olan ressamın bilinçaltı sahneleri yer alıyor, yani sergi uyku ile uyanış arasında aslında. Ben de hiç rüya görmediğimden, uyku ile uyanış arasındaki durumlarla çok ilgiliyim, arası bende bulunmadığı için (rüya).*

Sergide Quinn'in 2000 yılından beri ürettiği 30'dan fazla eseri Arter'in tüm katlarına yerleştirilmiş şekilde izleyebiliyorsunuz. Çok sayıda teknik ve malzemenin kullanıldığı eserler arasında ilk kez Arter'de gösterilen çalışmalar da var.
Marc Quinn, The Origin of the World - Cassis Madagascariensis,
2012, Bronz
Üç boyutlu tarama teknolojisi ile küçük bir deniz kabuğu büyütülerek yapılmış "Dünyanın Kökeni" binanın İstiklal girişinde sizi karşılıyor. Bu çalışma, her gittiği yerden deniz kabuğu (her bir kabuk benim için ayrı keşif, minnoş olanlar bilhassa) toplayan beni benden aldı, aslında içine girmek istedim ama görevlinin sivri bakışları söz konusuydu. Neyse geçici bir formül bulduk. Quinn girebiliyor, başkaları girebiliyor ben niye giremiyorum ya, bunun gibi zarar verilmesi mümkün olmayan çalışmalarla izleyicinin bütünleşmesine izin verilmeli!
Marc Quinn, Et resmi (Homeopatik Beslenme), 2013
Tuval üzerine yağlıboya
Melih, bu yağlıboya et resimlerini uzun süre fotograftan baskı sandı, bir türlü ikna edemedim. En son "Gel yakından bak" dediğimde bile "Tuvale baskıda da görüntü bunun gibi oluyor." diyordu. Baskı değil işte, yağlı boya… Bak bak doyamadık detayın inceliğine.
Marc Quinn, Buck&Allanah, 2009, dairesel kumlanmış
ve taş motorunda silme zımparalanmış vernikli bronz
Quinn insan bedeni ile "normal" kavramına kuşkuyla yaklaşma konularına çok ilgi duyuyor. Buck Angel'i internetten buluyor ve ona gerçek boyutlu heykelini yapma teklifini götürüyor. Quinn'in işlerini zaten bilen Buck çok sevinerek kabul ediyor ve Quinn'e arkadaşı Allanah'dan bahsediyor ve 2009 yılında bu heykeller hayata geçiyor.
Orijinal Allanah, Bronz Allanah'la, bir de aradan ben baktım, hay Allah!
Buck ve Allanah cinsiyet değişim ameliyatı geçirmeyi tercih etmemiş translar. Normal nedir? Bana göre bu insanlar kendi normallerini yaşıyorlar. Buck'ın genleri 'sen kızsın' demiş ama kendisi bunu istemediğine karar vermiş. Buna kültürün biyolojiyi yenmesi durumu diyor Quinn. Burada güzel bir röportajı var ilgilisine.

Babası bir bilim adamı olan Quinn, "Transeksüeller çok temel biyolojik sorular soruyor. Her şeyden önce her embriyo hayatına dişi olarak başlar. Klitorisi penise dönüştüren şey testosterondur. Yani garip olan bu. 'Ne kadar garip' diyoruz ama her erkek bunu başarmış sonuçta!" diyor.
Marc Quinn, Zombie Boy (Rick) Cu Pb Mn Fe Mg Si, 2011, Melih gelir ve Rick'e paltosunu takdim eder.

Yine gerçek boyutlu bronz Zombie Boy (Rick) heykeli çok hoştu. Vücudu insan iskeleti formunda dövmelerle kaplı olan ve Lady Gaga'nın klibinde de oynamış model Rick Genest’in heykeli, vücudunun güncel tüm detaylarını içeriyordu. 
Ne haber Rick? Sigara içmesen daha iyi olurdu.
Adamın bu noktaya geliş hikâyesi de enteresan. Bu çalışmada epey bir oyalandık, parmaklarında ne yazıyor diye okumaya çalıştım. Bir elinin parmaklarında "Evil" diğerinde "Devil" yazıyor.

26 Şubat 2014 Çarşamba

'Yeni' Türkiye

Peşkeş çekilmiş

Dibi oyulmuş

Uydum akıllı

Çivisi çıkık

Yozlaşmış

Uyuşmuş

Robot

Talan edilmiş

Ormanı kesilmiş

Emlakçılıktan geçinen

Vatan sevgisi sıfırlanmış

11 Şubat 2014 Salı

Cats

Cats Müzikali, 8 Şubat 2014, Zorlu Performans Sanatları Merkezi, İstanbul

Cats Müzikali’ne gittim ama gitme süreci gitmemden daha paradoksaldı. Geleceği duyulduğunda, ilk Melih "Cats, Cats!" demişti; sonra iki arkadaşım daha dedi ama kimse aksiyon almadı. Bende de bir isteksizlik vardı ve erteledim. Geçen Cuma gecesi de Özlem'lerle gitsek mi derken, Zorlu'nun bilet sistemine girdim. Aman yarabbi, nasıl 'zorlu' bir yapı kurulmuş, her bir etkinlik saat-günü ve oturma bloğu için tek tek denemek gerekiyor. 1 saate yakın denedikten sonra sistem sadece bir kategoride "1" bilet verdi. Özlem'e dedim ki "İstersen sana vereyim bu bileti, sen git, ben cayma hakkımı kullanayım" ama ona da saati uymadı.

Etkinlikleri, öncesi ve sonrasıyla bir bütün olarak gördüğümden, yalnız gitme düşüncesi sinir etti beni ilk etapta. Sabah erken uyanmama rağmen Fulya'daki doktor randevuma ucu ucuna yetiştim; sonra Zorlu Center'a geçtim. Daha 1,5 saat vardı müzikalin başlamasına. AVM fobiklerin başını çeken kişi olarak "of, pof"lamaya başladım ve ilk kez gittiğim Zorlu'da ağır adımlarla gezinmeye başladım.

Aslında fena da olmadı erken gittiğim, çünkü birkaç alışveriş yaptım. İndirim mevsiminde uygun beden pek bulunmuyor, şansıma girdiğim iki mağazada da güzel şeyler buldum. Salonda zor olur diye aldıklarımı mağazalarda bırakıp, çok uzun süredir yağlı paslı bir şeyler yemediğimi düşünerek McDonalds’a koştum, oh mis.

Cats kedileri
Aldığım biletin girişi Remzi Kitabevi'nin hemen yanındandı, kolayca yerime oturdum. Yanımda kedi tacı takmış üç şirin çocuk oturuyordu. Anneleri de iki sıra aşağıda yer bulabilmiş anlaşılan, kadıncağızın boynu koptu devamlı dönüp kontrol etmekten. Çocuklarla biraz sohbet ettik. Zorlu'nun Cats kitapçığının arkasında Notre Dame'ın Kamburu Müzikalinin geleceği haber vardı; 6-7 yaşlarındaki minik, yanındaki arkadaşına onu gösterdi ve "Şimdi size Notre Dame'ın hikayesini anlatayım." diyerek gayet muntazam bir sunum yaptı, kulaklarıma inanamadım. Umuyorum ki aynı yavrular Külebi'nin "Kamyonlar Kavun Taşır" şiirini de ileride ezbere söyleyebileceklerdir.

Salonu beğendim, yalnızca orkestra çukuru nerede diye bakmama rağmen anlayamadım, dekorla kapatıldı herhalde diye düşündüm. Müzikalin başlamasından hemen önce "Müzikale Canlı Cats Orkestrası eşlik ediyor." şeklinde bir anons yapılınca anladım ki orkestra arkada bir yerde ama canlı canlı çalıyor. Zaten sahnenin yanındaki ekranlardan da orkestra şefi ve elemanları izlenebiliyordu. Çamur konusunda ihtisaslaşmış basınımızda çıkan "Cats'de playback yapılıyor, canlı orkestra yok" haberinin de yalan olduğunu anlamış oldum.
Dekor ve sahne tasarımı hem teknik hem görsel açıdan güçlüydü.
İngiliz yazar T.S. Eliot'ın 1930'larda esasen çocuklar için yazdığı kedi şiirleri kendi döneminde yetişkinler tarafından da sevilmiş. Bu eserden uyarlanan ve İngiliz Andrew Lloyd Webber tarafından bestelenen Cats, Jellicle Kedi Kabilesi'ni anlatıyor. Eliot'ın kedi şiirleri Webber’ın da çocukluğunun favorisiymiş. Müzikalin konusuna dönersek; eskiden kabilenin bir üyesi olan Grizabella dünyayı tanımak için gruptan ayrılır, döndüğünde önce dışlanır, sonra kabul edilir.

Dans ve ses performanslarını çok beğendim. Yine basında çıkan "Dansçıların çakmaları gelmiştir Türkiye'ye." yorumlarına asla katılmıyorum. Dünya üzerinde 50 milyondan fazla kişinin izlediği ve 32 yıldır sahnelenen bir prodüksiyonda elbette cast, koreografi değişecektir ama izlediğim performansın standartlarının hayli yüksek olduğunu düşünüyorum. Hızlı patlayan ışıklar ise, performans başındaki anonsta uyarıldığı şekilde gözleri gerçekten alıyordu ve bir grup insanda baş ağrısı bile yapmış olabilir.

Kinou ve Domino
Kedilerden çekinen ben son 2 yıldır hayret verici şekilde kedi sever oldum komşularımız Kinou ve Domino sayesinde. Ona rağmen müzikalin ilk yarısında bir kez gözüm kapandı, itiraf ediyorum: ‘sıkıldım’ bile dedim içimden. İkinci yarı daha canlı geçti. Bu ara caz dans dersleri aldığımdan olsa gerek; ses performanslarından çok ayaklar, koordinasyon ve izolasyonlara dikkat ettim.

İkinci yarıda hem söyleyip hem dans eden ve hemen her sahnede bulunan kahverengi kediyi seçerek sadece onu takip ettiğimi söyleyebilirim. Bu yöntemle bir dansçının 2,5 saat boyunca dans edip şarkı söylerken performansının bir dizyem bile düşmemesine şahit olabildim. 22 kişilik ekibin çoğu belli ki bale kökenli. Disiplini seviyorum. Disiplin olmadan bu tür performansları nasıl izleriz ki, öyle değil mi?

Kedi karakterlerinden korsan kediyi tuttum: Growltiger, bir teknede yaşamış, bir gözü bir kulağı yok, Thames kıyısında herkese korku salıyor. "Kedi gibi kedi" (adam gibi adam) gibi gözüküp siyam kedilerine de yeniliyor aslında. Tren yolu kedisi ise epey şişmandı, dansçısı mı şişman, yoksa özel göbek mi takılmış çok merak ettim. Dansçı kendinden göbekli olmasın lütfen. Son sahnede çıkan zeki kedi "Magical Mr Mistoffellees" favorim oldu; bizim gerçek kedi Domino'yu andıran siyah kostümü, müthiş dansları ve şarkısıyla çok eğlendirdi.

Kostüm ve makyajları söylememe dahi gerek yok, çok emek verilmiş, şahane... Cazibeli kedi Grizabella'yı canlandıran Joanna Ampil'in "Memory" yorumu ise kulakların pasını sildi.

Dünya şirini Joanna'nın Memory performansını da içeren bir çekim buldum göz atmak isterseniz, direkt şarkıyı dinleyim diyenler 8. dakikaya alınız:


Böyle büyük bir West End ve Broadway müzikalini ayağımıza getirdikleri için sponsor Akbank ve Zorlu Performans Sanatları Merkezi'ne teşekkürler…

Özgün Adı: Cats
Müzik: Andrew Lloyd Webber - Yazan: T.S. Eliot, Trevor Nunn, Richard Stilgoe (T.S. Eliot’ın Old Possum's Book of Practical Cats adlı eserinden uyarlama)
Yönetmen: Trevor Nunn (Orijinal), Anthony Gabriel (Türkiye turnesi)
Sahne Tasarımı: John Napier - Işık Tasarımı: David Hersey (Orijinal), Howard Eaton (Türkiye turnesi)
Koreografi: Gillian Lynne (Orijinal), Chrissie Cartwright (Türkiye turnesi)
Orkestrasyon: David Cullen ve Adrew Lloyd Webber (Orijinal), Graham Hurma (Türkiye turnesi)
Dünya prömiyeri: 11 Mayıs 1981, New London Tiyatrosu, Londra
Türkiye prömiyeri: 21 Ocak 2014, Zorlu Performans Sanatları Merkezi, İstanbul

29 Ocak 2014 Çarşamba

Yasmin Levy

Yasmin Levy

 "İstanbul Kongre Merkezi Harbiye Salonu kötü bir salondur." diyerek söze başlamak istiyorum. En önemli şey bu mu diyenlere, evet benim için başat faktör konser salonu. Biletlerimiz önlere çok yakın bir sıradaydı ancak keşke en tepede olsaymışız diye de düşünmedim değil. Amfi şeklinde olmayan vip bölümün eğimi sahneye doğru yükselen bir yapıda, bari dümdüz olsa. Buralara iskemleler koyulmuş ve kötü bir düzenleme yapılmıştı. Ayrıca ortam gitgide soğudu, son tahlilde sevgili dostum Şebnem ile montlarımıza sarılarak oturuyorduk.

Konsere gelirsek, gürül gürül her kelimeye anlam katan sesiyle Yasmin Levy ve 7 kişilik orkestrası karşımızdaydı. Kemanlar Türk, çok beğendiğim klarnet/kaval Ermeni, kontrbas İngiliz, gitar, davul ve piyano ise İsrailli müzisyenlerle hayat buldu. Orkestrası da kendi iç dünyası gibi gerçek bir dünya karması.

Yasmin Levy, 11 Ocak 2013, İstanbul Kongre Merkezi
Levy, siyah pırıltılı uzun bir elbise ve ona uygun büyük bir yüzükle çıktı. İkinci çocuğuna hamile olduğunu biliyordum ama 8 aylık olduğundan haberim yoktu, içeri girdiğinde salondan bir "aaa" uğultusu koptu. Karnı burnunda neredeyse 1,5 saat ayakta performans sergiledi. Siyah bir kuğu gibiydi.* Ayağındaki topuklular da gözümden kaçmadı.

Türkçesine ise hayran kaldım. Girişte "Bu gece çok mutluyum, evimdeyim." dedi. Tam bir Türk dostu. "Bebeğim 8 aylık oldu ama Türkiye'den çağırdıklarında 'hayır' diyemezdim." dedi. Şarkı öncelerinde hikayeleri anlatırken bir seferinde "Kayınvalidem bir an evvel ölse iyi olur, hiç sevmiyorum." dedi. Sonra arkasına dönüp baktı, meğersem davuldaki müzisyen kocasıymış, hemen "Şaka şaka, çok şanslıyım kayınvalidemi tanıdığım için." diye düzeltti.

Çok sevdiğim iki parçasını ise söylemedi, canı sağ olsun. "Firuze" ve "Sevda" yorumları çok iyiydi. Konserde yer vermese de çok hoşuma giden parçası Yo En La Prizion'u paylaşmak istiyorum. Biliyorum epey arabesk ama İspanyolca/Ladinoca, bu enfes ses ve sözlerinin ağırlığı karşısında elimde değil, bir hoş oluyorum ve dünya değiştiriyorum bu parçada.



* Siyah kuğu benzetmesi Suits'den geldi aklıma, son sezonda Louis, siyahi Jessica’nın arkasından sessizce ve hayranlıkla "Black Swan!" demişti, süper Louis Litt sahnelerinden biriydi. Bayılıyorum Louis Litt karakterine...

18 Ocak 2014 Cumartesi

Saygı

Sabah işe giderken Açık Radyo’da her sesini duyuşumda deliriyorum. Önce bir içim kalkıyor, sonra o ikna edici tonunla kendime geliyorum: "Anadolu halkımızındır." diye bitiriyorsun.

Son son 1,5 sene önce İKSV'nin terasındaki restorana çıkan asansörde karşılaştık, müzik üzerine hasbıhal ettik, çok şıktın. İlk tanışmamız ise Nisan 2010'da NTV’nin eski stüdyolarında oldu. BBC’nin "Life" ("Hayat") belgeselinin seslendirmesi için gelecektin, Özgür'le birlikte çok heyecanlıydık seni izleyeceğimiz için. Seslendirme stüdyolarının havasız oluşundan yakınmışsın, çok haklısın. Kaç bölüm belgesel, hem sıkışık hem havasız ortamda nasıl biter? Ayrıca seslendirme açısından bazı kuralları yıkıyormuşsun, bu açıdan sen seslendirirken hiçbir müdahalede bulunulmama kararı alınmış. Aziz Hoca'nın isabetli yaklaşımı.


İşte geldin, deri koltuğa oturdun tam karşıma, ne konuşsam diye epey kıvrandım, neyse o babacan ve paylaşımcı kişiliğin sayesinde atlattık, tam fotograf çekilirken de gözüne bir şey kaçtı, Özgür'e "Çek bir daha!" dedin.

NTV, CNBCe Stüdyoları, 22 Nisan 2010
Life'da o gün sıra böceklerdeydi; seslendirme asistanı, sen, ben çok garip Latince bir böcek adını "Şöyle mi söylesek, böyle mi dillendirsek?" diye epey kafa yorduk. Sonrasında başladın ve gözlerimi aça aça seni izledim. Minicik stüdyoda yankılanan sesin, hayretli tonlamaların hala kulaklarımda...

Gittiğin yerde huzur içinde, mutlu ol... Sana bu minik ithafımı kabul et, 2010 tarihli çalakalem bir Bach Prelude. Bu klasiği seviyorsun.



2014'ün bu ilk yazısında, seninle tanıştığımız zamana yakınsamak için...

15 Aralık 2013 Pazar

André Rieu

André Rieu ve Johann Strauss Orkestrası, 29 Kasım 2013, Sinan Erdem Olimpik Spor Salonu, İstanbul
Yıllardır ZDF, RTL, BBC, Mezzo gibi kanallarda izleyip eğlendiğimiz André Rieu ilk kez İstanbul’daydı. Klasik müziği kitlelere sevdiren, bir eğlence aracı hale getiren ve benim aynı zamanda öğretici de bulduğum Hollandalı müzisyen.

Gidişimiz tam bir mizah örneğiydi. Organizatörler bu tarz büyük etkinlikleri niye hep özel olarak yoğun gün ve saatlere ayarlarlar, anlamıyorum. Daha çok heyecan, adrenalin oluşsun diye mi? WTA yarıfinalleri de 29 Ekim provaları nedeniyle bir kısım yolların kapalı olduğu güne denk getirilmişti. Bu da 29 Kasım Cuma gecesi saat 21:00’da. Hayran kaldım doğrusu. Bir de Biletix mesaj atıyor “Geç kalmayın, 21:00’dan sonra gelenler alınmayacaktır”. E bir sürü kişiyi yarım saat sonra bile aldınız, o nasıl oluyor civanım?

Ekibimiz, ben tek göz
“Kesin geç kaldık.” , “Yok ya yetişiriz” , “Bu nasıl bir trafik ya” , “Daha erken çıksaydık keşke” , “Zeynep’e kalsa daha da geç çıkacaktık” diye söylenmiş olsalar da, WTA nedeniyle Sinan Erdem tecrübem olduğu için ekibimizi doğru tekniklerle olaya yetiştirdim. Hatta o kalabalıkta içeri girdik, yerimizi bulduk; birileri yanlışlıkla yerimize oturmuş, onlara “Kalkın gidin” dedik, oturduk, etrafa baktık, sonra on dakika daha geçti öyle başladı.

10bine yakın kişinin katıldığı konser, Rieu’nün 45 kişilik Johann Strauss Orkestrası ile tam bir karnaval havasında geçti. Rieu’nün kurduğu Orkestra bu yıl 25. yılını kutluyormuş. Başlangıçta Hıncal Uluç da dâhil geç kalanlara Rieu “Biz Hollanda’dan gecikmeden gelebildik, siz geç kalıyorsunuz.” dedi. “Ah André, bir bilsen biz neler çekiyoruz, o senin Hollanda’nın bisiklet yollarına benzemiyor bizim yollar” dediler herhalde içlerinden. Ayrıca ülkemizin mevcut konjonktürüne ilgisi beni şaşırttı. Bir ara “Türklerin neşelenmeye ihtiyacı var, yüzlere bakıyorum da herkes üzgün, mutsuz.” diyerek neşeli bir şarkı çaldılar.

Rieu’nün her şarkının hikâyesini ve varsa solistlerin geçmişini bir bir detaylarıyla sunuşu, aralara kattığı komik hikâyeler, şarkının dönem ve anlamına göre arkada beliren sinevizyon, Orkestra üyelerinin kostümleri, tüm konserlere taşıdıkları sahnenin tasarımı, izleyicilerin üzerine düşen karlar, balonlar hepsi bir bütün halinde çok güzel organize edilmişti. Viyana Ormanları, Nessun Dorma, Amigos Para Siempre, La Traviata, Polyushka Polie, Bolero, Mavi Tuna gibi en sevilen eserleri müthiş bir ambiyansta dinledik ve izledik.


Memleketi Maastricht’ten getirdiği kariyonist favorim oldu, tuşlara tokmak misali vuruşları ile yaptığı müzik harikaydı. Kariyon, kiliselerin çan kulesinde duran ve çanlara hayat veren bir enstrüman. Bir de iki kuşak Orkestra’da çalan baba-oğul Fransız davulcuların Bolero performansı ile Rieu’nün Maastricht’in ana caddesinde bir kış günü tanıştım dediği Rus üçlünün yerel enstrümanları balalayka, akordeon ve dombra ile icra ettiği Polyushka Polie performansını çok beğendim. Alman, Avustralyalı ve Macar üç tenordan oluşan Platin Tenorların Puccini’nin Turandot Operası’ndan Nessun Dorma aryası da mest etti. Direkt bizim konserden olmasa da kariyon ile ksilofonun hız yarışı yaptığı benzeri bir bölümü aşağıda paylaşıyorum.


Finalden önce konserdeki tüm sanatçı ve solistlerin birlikte yaptığı kapanışta, sahnede şampanya patlatıp bir güzel içtiler. Tevekkeli değil, arada Rieu “İstanbul’da bira yok, bulunmuyor.” demişti. Bu yorumu karşısında biraz hayal kırıklığı yaşadım, zira kendini ve misyonunu fazlasıyla kanıtlamış bir sanatçının konserde böyle bir söz söyleyecekse, daha doğru ellerden ve tam bilgi alması iyi olurdu. Direkt “Yok” demek hoş olmadı, kaldığın otelde de mi yoktu André’cim?

Konser yazılarımda sıkça yazıyorum ama cidden her sefer aynı şey oluyor. Söyleyecek söz bulamıyorum. Ya nerede gördünüz siz bissiz konser? Adam “Bitti hadi eyvallah.” dediği anda bir güruh insan çıkmaya başladı. Bir bekleyin selamı, kucaklaması olacak adamın, bu ne saygısızlıktır. Bir de ilk kez Türkiye’ye gelmiş, adam bir yönüyle de para babası, sizi seneye de çekmek için az bekleyin türlü sürprizler yapacak.


İşte bu finalden sonraki gerçek final muhteşemdi, Türkiye’den dört sanatçıyla (kanun, tef, kemençe, ud) en sevilen Türk müziklerinden örnekleri (Katibim, Hatırla Sevgili, Kasap Havası) Orkestra uyarlamasıyla çaldılar, korosu bile söyledi. O kadar güzel uyarlamışlardı ki klasiğe, çok beğendim. Bu bölümü aylarca prova etmişler Hollanda’da. Zaten öyle olduğu da belliydi. Herkes ayakta parçalara eşlik edip dans etti. Millet tam anlamıyla coştu, halay çekti. Hatta Rieu'nün çevirmeni de en son sahneden inerek yakınlarıyla birlikte en önde halay çekti. Rieu, Türk dinleyicisinin gönlünü kesinlikle çaldı. Tabii burada şu da akıllara gelebilir: Klasik müzik konseri mi yoksa çiftetelli mi? İkisi de değil, bu bir gösteri. En sevilen vals ve aryaların sunulduğu bir sahne şovu aslında. O nedenle “Iy bu ne be?” diyenlere yönelik cevap: Evet, bu konser finalde bunları gayet güzel kaldırır. Beğenmeyen Salzburg Müzik Festivali’ne gidebilir. Şurada konserden fena olmayan bir kolaj var: www.youtube.com/watch?v=mot0KoBAbyw 

Bilet fiyatları, iyi yerler için el yakıcı olsa da herkese en az bir kere André Rieu tavsiye ederim. Rieu ve Orkestrası seneye de geliyor. Çoluk çocuk, çikolata, su hep birlikte iyi vakit geçirebilirsiniz.

8 Aralık 2013 Pazar

Yakında birbirimizi yeriz

Kızlı-erkekli, üç çocuklu-çocuksuz, operalı-operasız, tomalı-tomasız, sahneli-sahnesiz, dört artı dört artı dörtlü-dört eksi dört eksi dörtlü, arboretumlu-arboretumsuz, üç köprülü-köprüsüz, dogmalı-irfanlı... Bu sıralamalardan sonra "İlvanlım" adlı parçayı mı söyleyeceğimi sandınız? Bana göre yakında bu fiyaskoların bir önemi kalmayacak, çünkü birbirimizi yemeye başlayacağız.

Bir süredir Think Progress'i izliyorum. Bizim basında bence yeterince yer bulmadı iklim değişikliği konusu. Tüm dünya felaketler yüzyılının kapıda olduğunu konuşurken, biz basiretsiz gündemlerin içinde boğuluyoruz.

Eylül sonu açıklanan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin son raporuna göre, son 60 yıldaki küresel ısınma, kesin olarak (%95) insan etkilerinden kaynaklandı. Dünya, 1901-2012 döneminde 0,9 derece ısındı ve 21. yüzyılın sonuna kadar ısınma 2 dereceyi bulacak. 1 dereceyle bu hale geldiysek, 2 dereceyle su ve gıda savaşlarına gideceğiz diye düşünüyorum.

Somutlaştırmak istersek, bir örnek şu: Science Dergisinde yayımlanan rapora göre 2000 yılından günümüze dünya, her dakikada 50 futbol sahası büyüklüğünde ormanı kaybediyor. Türkiye’ye dönelim: Aynı araştırmada 2000 yılından beri özellikle İstanbul’da çok büyük oranda orman katliamı olduğu vurgulanıyor. Yenilerde ise hepimizin bildiği gibi Kuzey Ormanları’na baybay!

Hal böyleyken, Türkiye fosil yakıt endüstrisinin tüm isteklerine uygun şekilde davranarak kömürle büyüme stratejisini sürdürüyor ve birkaç yıl içinde 50’den fazla yeni santral kurulacak. Daha yenileri kurulmadan ülkemiz, 2012 yılı kömürlü karbon salımında dünyada 216 ülke içinde 16. sırada. Geçenlerde Çin’de 8 yaşında bir kız çocuğunun akciğer kanserine yakalandığı açıklanmıştı ve sebep olarak hava kirliliği gösterilmişti, o da eşittir: “kömür”.

İşin ironik tarafı doğal afetlerden zarar gören, hatta yok olan ülkeler, sera gazı salımı neredeyse sıfır olan fakir ülkeler… Şimdi Filipinler'i izliyoruz Haiyan/Yolanda tayfunuyla. Bunun tarihin en güçlü tayfunu olduğu söyleniyor (Zaten belirtiler önceden başlamıştı, Ekim ayında da Filipinler 7,2’lik depremle sarsılmıştı.). Sırf bu vakayla iklim değişikliğinden etkilenen insan sayısı 11 milyon, ölü sayısı 5.600, tahliye edilen insan sayısı 3,5 milyon. Bu rakamlar şaka değil. Atmosferin ısınmasıyla 2100’e kadar büyük tayfunların sayısında %11 oranında artış olacakmış.

Tüm suç hırsla büyümede. Ekonomik büyüme artık "hayat"ı desteklemiyor; sadece köstek oluyor ve öldürüyor. Sürdürülebilir büyüme meselesine ise ülkemiz "Geçti Bor’un Pazarı" eşliğinde mi göz atar ya da hiç göz atar mı? Ne diyorum ben ya?

Bir parça ile noktalıyorum sözlerimi: Joni Mitchell’in 1970 yılında yazdığı ve kaydettiği “Big Yellow Taxi”. Esasen Mitchell’in akustik gitarına, söyleme tarzına ve sondaki kahkahasına tav olduğum bu şarkıyı şu günlerde farklı bir bakış açısıyla dinliyorum. Kadın 1970’te "Çevreyi kirletirseniz, gelecekte bedelini ödemek zorunda kalacaksınız." konulu şarkı yazmış.


Bu şarkı tahmin edilebileceği gibi, birçokları tarafından cover’landı. En meşhurlarından biri Counting Crows’unki. Ben beğenmiyorum ama çok beğenen var, yine de paylaşayım. Bu cover’da kapitalizmin, çevreyi değil bir şarkıyı katledişine şahit oluyoruz. Bu versiyondaki tek güzel şey söyleyenin sesi, o kadar.