“Evet efendim, eyvallah!” Herkes kabul etmek zorunda mı?
Muhafazakâr neyin muhafızlığını yapıyor? Liberal muhafazakâr tarafından hunharca kullanıldı mı?
İlber Ortaylı dedi ki “Şiirle düşünen toplumlar hödüktür.” Bunu tabela yapmak istiyorum 5 metrede bir. Hödük ne haber?
Sahne sanatları neden huzursuz ediyor? Tiyatroların ödenekleri neden kesildi? Muhafazakâr sanat olur mu?
Az gelişmiş ülkede hangi vakıf, şahıs/lar operayı finanse eder? Kendinizi Anglosakson dünya ile kıyaslamaktan ne zaman vazgeçip ülke gerçeklerine eğileceksiniz? Niye bu serinkanlıların bile yönetemediği modeli kes yapıştır yaptınız? Az gelişmiş ülkede sanat özerk olur mu? Olursa var olur mu?
Genco Erkal dedi ki “Cumhuriyetin kültür sanat alanına kazandırdığı her şey yok ediliyor.” Bunu tabela yapmak istiyorum 5 metrede bir. Gelecek hafta Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Baleleri, Devlet Senfoni Orkestralarına baş baş…
Bir satılmamış sanat mı kalmıştı? Her şeyin içine tükürülür mü?
Yetmez ama evet rahat mı, pişman mı?
Enough is enough!*
Tanı: Tek tip birey/topluma ne zaman ulaşırız? Görmek istemiyorum, lütfen beni yaşlandırın ya da iyisi mi fosile çevirin.
Reçete: Biraz opera izleyin; sinüs açar, zihin açar, kini azaltır. Bunu yapana çıkışta şiir okurken ayran içmek serbest.
* Yeter artık!
28 Kasım 2013 Perşembe
31 Ekim 2013 Perşembe
Anish Kapoor, am I kaputt?
![]() |
| Anish Kapoor, SSM'deki sergisinde, 2013 |
Anish Kapoor sergisi için heyecanım aylar evvelinden başlamıştı, o kadar ki modern/klasik/plastik/her türlü sanat uzmanı kankam Melih’le 8 Eylül’de sergiye gitme planı yapmıştık ama o gün geldiğinde, olayın 10 Eylül’de başladığını buluşmamıza 1 saat kala fark ettim. Fark etmeden Müze’ye gitsek “ay n’olur bize ön gösterim yapın” diye yalvarırdık herhalde. Araya bayramda ben bir Fethiye sıkıştırdım. Dolayısıyla Bayram dönüşü 20 Ekim Pazar öğlen Sakıp Sabancı Müzesi’nin önünde buluştuk; ben geliyorum 3-5 kilometreden, o geliyor 30-35 kilometreden ama ben yine geciktim.
![]() |
| Eller, eller |
![]() |
| Aynalar, aynalar |
![]() |
| Soldaki oniks 'Sekiz'i çok sevdim. |
Annesi Iraklı bir Yahudi, babası da Hindu olan 59 yaşındaki Kapoor, kibbutzda yetişmiş ve 16 yaşında eğitim amacıyla İngiltere’ye gitmiş. Eğitimine önce mühendislikle başlamış, sonra vazgeçip sanat okumuş. Kendisinin “herhangi bir yer”li olarak gösterilmesini istemiyor, zaten böyle zengin bir sanatçının evrensel düşünceye sahip olması şaşılacak şey değil. Benim de Kapoor’a heykeltıraş denmesine itirazım var. Bir o, bir de Serena Williams insan değil, başka gezegenden...
Kapoor'un ülkemizdeki bu ilk kapsamlı sergisi, sanatçının mermer, kaymaktaşı gibi malzemelerle oluşturulan, çoğu daha önce sergilenmemiş taş eserlerine odaklanan ilk sergi olma özelliğini de taşıyor.
![]() |
| Kapoor taytımın dokusunu görse, ilgilenir, üretirdi diye de düşünmedim değil. |
![]() |
| 'Fil' duvarın içinde. 'Fil' nereye? |
![]() |
| İnsanlar buna 'bean' diyor. |
Kapoor'un ikonik eserlerinden "Sarı" da var sergide. Sarı, monokromun mükemmel bir örneği. Monokrom her daim derinliğe sürükler. Bu boyutlardaki hali ise insan gözüyle kontrol edilemiyor, sürüklenip gidiyorsunuz. Ayrıca bu renk ve tonları çok tatlı. Önüne geçip bin türlü şekle giriyoruz.
![]() |
| Şu arkadaki kız çocuğu ne şirin. |
Etiketler:
anish kapoor,
heykel,
müze,
sakıp sabancı müzesi,
sergi,
tasarım
29 Ekim 2013 Salı
Masalın gerçeği
Sanat, protest. Bunu hakkıyla ortaya koyabilenlerin başını çeken ise Ferhan Şensoy. Yine korkusuz ve lafını esirgemeyen bir oyun: Masal Müfettişi. Masallarınız da artık denetlenecek. Hazır mısınız?
Şubat ayından beri sahnede olan Masal Müfettişi için 19 Ekim akşamı Ses Tiyatrosu’ndaydık kardeşimle. Biletlerimizi aynı sabah Ortaoyuncular gişesini arayarak aldık. Akşam olduğunda, Can’ın ‘geç kalıyoruz’ çığlıkları ve benim sakinliğime sinir oluşu nedeniyle yaptığı eşsiz yorumlar eşliğinde metroya bindik, forum metroda da devam etti. Yayan Taksim'e çıktığımızda, tempolu bir yürüyüşle Ses Tiyatrosu’na vardık. Heyecanla yerimize oturduk.
| Ses Tiyatrosu, 19 Ekim 2013 |
Ferhan Şensoy, yazdığı 52. tiyatro oyunu Masal Müfettişi’ni “Artık masalların da teftiş edilme, denetlenme zamanı geldi.” diyerek özetliyor. Oyun, bir masal dünyasında geçiyor ve değişik masal karakterlerini izliyoruz. La Fontaine ise anlatıcı rolünde. Oyunda sayısız kez "Laf ölür La Fontaine ölmez." repliğini duyuyoruz. Bu da Ferhan Şensoy'un bu masal ustasına ne kadar değer verdiğinin kanıtı. Keloğlan’ı da görüyoruz, Hansel ile Gretel’i de. Tabii adı üzerinde Masal’ın müfettişi de var. Durup durup sahneye girerek denetim yapıyor. Bu masalların arasına günümüz Türkiye’si de yerleştirilince, alın size bir Ferhan Şensoy kara mizahı…
![]() |
| Masal Müfettişi, Ferhan Şensoy, 2013 |
Masal Müfettişi’nde Ferhan Şensoy’un büyük kızı Müjgan Ferhan Şensoy da oynuyor. İlk tiyatro deneyimini babasının oyununda, babasıyla aynı sahnede yaşaması çok hoş.
![]() |
| Ses Tiyatrosu, 19 Ekim 2013 |
Masal Müfettişi’ne gitmek isteyenlere spoiler olmasın ama oyundan bir iki repliğe yer vermeden geçemeyeceğim.
Kralın cep telefonu melodisi: “Ya ya ya şa şa şa kralımız çok yaşa.”
Masalcı Dayı: “Allah’ın emri, Obama’nın izniyle oğlunuz Keloğlan’ı…”
Kelana: “Obama kim?”
Dayılanan Kız: “İsteyince vermeyen.”
La Fontaine: "Madam olamayan Matmazel Müfettiş, düşünceleri denetleyemezsiniz!"
29 Ekim Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun. Bu oyuna gidin, afra tafra yapmayın, lütfen gidin, gidin, gidin. Masal mı gerçek mi siz karar verin…
Yazan ve Yöneten: Ferhan Şensoy
Oyuncular: Ferhan Şensoy, Serap Günaydın, Ali Çatalbaş, Pınar Alsan, Elif Durdu, M. Ferhan Şensoy, Orkun Akyıldız
Prömiyer: 22 Şubat 2013, Ses Tiyatrosu, İstanbul
Etiketler:
ferhan şensoy,
masal müfettişi,
ortaoyuncular,
ses tiyatrosu,
tiyatro
21 Eylül 2013 Cumartesi
We'll never be royals
![]() |
| Ella Yelich-O'Connor, "Lorde" |
"Kim bu?" diye düşünürken, karşıma 16 yaşında bir miniğin çıkacağını düşünmüyordum. Gerçekten çok beğendim. Popta eğlence ve düşünceyi bir arada bulmak zor, zaten bu yönde büyük beklenti de yok; ancak Lorde böyle bir kız. Tesadüf mü bilinmez; tarzını, şarkılarını beğendiğim ve daha evvel hakkında 2-3 yazı yazdığım Kimbra da Yeni Zelandalı. Bu muhteşem adada adalılar ne yapıyor, kuşa, böceğe, okyanusa bakıp yükseliyor mu, nedir?
Küçük Lorde, 12 yaşında Universal Records ile anlaşmış, vay canına! Bu yıl çıkan ilk single'ına dek 4 yıl boyunca kendi şarkılarını yazarken, çocukluğunu da rahatça yaşamış; bu sonuca Huffington Post'a verdiği ropörtajda albümü kaydetmek için sadece üç tatilini stüdyoda geçirdiğini söylemesinden vardım.
Sosyal medyayı tam anlamıyla kullanıyor ama gördüğüm kadarıyla suyunu çıkarmamış, paylaşımları eğlenceli ve artistik. Diğer genç Hollywood starları (çişini içenler, kendinden geçenler, vb.) ile kıyaslanamayacak kadar aklı başında ve "We'll never be royals./Asla soylu olmayacağız." ya da "We didn't come from money./Paradan gelmiyoruz." şeklinde şarkı sözleri yazabiliyor. Şarkılarında, akranları gibi "erkek" temasına yer vermeyişine ise, "Eski erkek arkadaşlarım hakkında yazmıyorum, şarkıların her zaman bir erkekten bahsetmesi gerekmiyor." diye yanıt veriyor. Nutkum tutuldu, fazlasıyla ilgi çekici.
İlk albümü Love Club'ın single'larından biri olan Royals'ın klibi de 16 yaşındaki bir 'teenage' için epey olgun. Lorde'nin tipik bir teenage olmadığı da açık zaten. Örneğin klipte kendisi neredeyse gözükmüyor. Kısa film tadında çekilmiş ve çok başarılı bir prodüksiyon. Parça Yeni Zelanda ve Amerika listelerinde aylardır bir numarada. Klibin son 30 saniyesindeki tenis kortu ve onu çevreleyen teller de bana o kadar çok şey anlattı ki, süper, süper!
23 Ağustos 2013 Cuma
Olduramadım
Geçen pazar sabahı Akustikhane’nin tekrarına denk geldim. Konuk Su Soley’di. Kendisini önceden birkaç kez dinlemiştim; açtığım anda sohbet sürüyordu ve açıkçası saç stilini incelemek için durdum. Konuşmaları çok sahici geldi. Böyle duru, net sanatçılara hayranım. Sonra baktım şarkılara geçtiler. Ne kadar güzel yorumluyor parçaları.
Su, aslında cover söylerdi ama kendi şarkılarını da yazmaya başlamış ve sunucunun “Bu şarkıyı nasıl bir anında yazdın?” sorusuna direkt “Müthiş aşk acısı çekiyordum, çok yükselmiştim ve bir yol ayrımındaydım.” yanıtını verdi. “Şarkıyı yazdıktan sonra söylerken her seferinde o anları yaşar mısın?” sorusuna ise “Yok tabii etkisi azalıyor.” deyip “Ama zaten şu an çok mutluyum, her şey çok yolunda.” diye eklemesi çok hoş hoşuma gitti.
Birçok şarkı söyledi ama Özkan Uğur’un “Olduramadım”ından etkilendim, çok severim bu şarkıyı zaten. Nasıl evrensel, nasıl hislere tercüman olan, nasıl enerjik ama içli bir şarkıdır ya… Tabii “Yarabbim!” bölümlerinde kulağımda hep Özkan Uğur’un söyleyişi vardı ama bu da son derece hoş, havalı bir performans bence.
Unutmadan, kusura bakma yapımcı/sunucu ama biraz kilo ver ya! Aslan kral gibi oturmuşsun başköşeye, şarkılara tempo tutayım derken göbeğin hop hop atıyor. Ya da tempo tutma (bu da iyice derebeyi yaklaşımı oldu, kaç kaç…). Ama program güzel.
Su, aslında cover söylerdi ama kendi şarkılarını da yazmaya başlamış ve sunucunun “Bu şarkıyı nasıl bir anında yazdın?” sorusuna direkt “Müthiş aşk acısı çekiyordum, çok yükselmiştim ve bir yol ayrımındaydım.” yanıtını verdi. “Şarkıyı yazdıktan sonra söylerken her seferinde o anları yaşar mısın?” sorusuna ise “Yok tabii etkisi azalıyor.” deyip “Ama zaten şu an çok mutluyum, her şey çok yolunda.” diye eklemesi çok hoş hoşuma gitti.
Birçok şarkı söyledi ama Özkan Uğur’un “Olduramadım”ından etkilendim, çok severim bu şarkıyı zaten. Nasıl evrensel, nasıl hislere tercüman olan, nasıl enerjik ama içli bir şarkıdır ya… Tabii “Yarabbim!” bölümlerinde kulağımda hep Özkan Uğur’un söyleyişi vardı ama bu da son derece hoş, havalı bir performans bence.
Unutmadan, kusura bakma yapımcı/sunucu ama biraz kilo ver ya! Aslan kral gibi oturmuşsun başköşeye, şarkılara tempo tutayım derken göbeğin hop hop atıyor. Ya da tempo tutma (bu da iyice derebeyi yaklaşımı oldu, kaç kaç…). Ama program güzel.
Etiketler:
akustikhane,
müzik,
olduramadım,
özkan uğur,
su soley
4 Ağustos 2013 Pazar
Oooo ooo
Diş hekiminden epey bir çekinen ve çok uzun süredir o koltuğa
oturmamış olan ben, sevgili arkadaşım ve bundan böyle en sempa diş hekimim Arzu’ya
doğum günümde ilk dolgumu yaptırmak için gittim. “Ben de geleyim, olmadı elini
tutarım.” diye bana takılarak kardeşim de geldi. Hayret doğrusu, nasıl oldu da
arabada Ankara havaları dinlemeden olay yerine vardık? Herhalde Can dolgu
gerginliğime bir miktar saygı duydu.
Beko’nun reklam jingle’ına bayılıyorum. Son zamanda farklı dillerde de yayımlamaya başladılar. Radyoda reklama asla dayanamayıp vakit kaybetmeden kanal değiştiren ben, buna denk gelince “Bir daha çalsa dinlerim.” diyorum her seferinde içimden. Olağanüstü bir ezgi, sözlü-sözsüz, lounge-pop her tür kombinasyona uyumlu; rahmetli Melih Kibar’ın ölümsüz Hababam Sınıfı müzikleri gibi… Beko bence bunu yüzyıllar boyunca kullansın. Bestecisi Atakan Ilgazdağ, daha pek çok firmanın da reklam jingle’ını yapmış.
Arzu’nun tatlı tatlı konuşmasıyla işlem nasıl bitti
anlamadım, çekinecek bir şey yokmuş. Sonrasında da bana harika bir sürpriz
yaparak tüm ekip doğum günümü kutladılar. Anestezinin etkisi devam ettiğinden, üç mumu söndürmek için bayağı bir uğraştım, resimde de çıkmış, Chucky'ye 5 kala... Bir mumdur, iki mumdur, üç mumdur...
Pasta merasimi öncesinde ben muayenehanenin koridorlarında “Süperim,
mükemmelim, bu engeli de aştım, devamlı dolgu yaptırabilirim.” diye dolaşıp
diğer hastalara göz atıp uyuşuk ağzımla etrafa öpücük dağıtmaya çalışırken açık
olan televizyonda Beko reklamı dönüyordu, ne zamandır paylaşmak istiyorum, bu
vesile ile paylaşayım:
Beko’nun reklam jingle’ına bayılıyorum. Son zamanda farklı dillerde de yayımlamaya başladılar. Radyoda reklama asla dayanamayıp vakit kaybetmeden kanal değiştiren ben, buna denk gelince “Bir daha çalsa dinlerim.” diyorum her seferinde içimden. Olağanüstü bir ezgi, sözlü-sözsüz, lounge-pop her tür kombinasyona uyumlu; rahmetli Melih Kibar’ın ölümsüz Hababam Sınıfı müzikleri gibi… Beko bence bunu yüzyıllar boyunca kullansın. Bestecisi Atakan Ilgazdağ, daha pek çok firmanın da reklam jingle’ını yapmış.
Özellikle Fransızcasına bayıldım. Buyrun siz de dinleyin:
Diğer dillerdeki versiyonlar için de buraya göz atabilirsiniz. Bu da akşamında bizimkilerle olan versiyon:
Diğer dillerdeki versiyonlar için de buraya göz atabilirsiniz. Bu da akşamında bizimkilerle olan versiyon:
Etiketler:
beko,
diş,
doğum günü,
jingle,
müzik
13 Temmuz 2013 Cumartesi
Opera Her Yerde*
'Bu sezon Süreyya’da hiç temsil izleyemedim, izleyecek bir şey bulamadım' diye hayıflanırken Opera Festivali ilaç gibi geldi.
25 Haziran – 8 Temmuz 2013 tarihleri arasında düzenlenen 4. Uluslararası İstanbul Opera Festivali’nin açılışı Verdi’nin Rigolettosu ile Haliç Kongre Merkezi’nde yapıldı. Açıkçası açılışa katılmayı pek düşünmüyordum ama Pınar arayıp ‘Gidelim mi?’ deyince ve aramıza Pelin de katılınca güzel bir akşam geçirdik. Santral’de yemeğimizi yeyip biraz çimlerde keyif yaptıktan sonra Haliç Kongre Merkezi’ne geçtik. Favori mekânlarımdan olmadığını daha evvel de yazmıştım, ‘Neyse bir de opera izleyelim, bakalım akustik nasıl gelecek bu sefer?’ diyerek yeni bir başlangıç yapmak istediysem de, yok yine olmadı. Ülkemizin bence tek opera salonu olan Atatürk Kültür Merkezi de elimizden alındığından açılış temsilini bu vasat akustikle izlemiş olduk.
Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin Yekta Kara rejisi ile ve Rengim Gökmen şefliğinde sahnelediği Rigoletto’da favori solistim Rigoletto’yu oynayan bariton Eralp Kıyıcı idi. Kendisi operanın içine doğmuş bir sanatçı, annesi Cemaliye Kıyıcı da önemli bir mezzo soprano. Mantua Dükü rolündeki Murat Karahan’ı da başarılı buldum. Hatta bence “La donna e mobile” aryasını Gala Konserindeki İtalyan tenor Stefano Secco’dan çok daha güzel söyledi. Rigoletto’nun kızı Gilda’yı canlandıran misafir Rus soprano Ekaterina Siurina ilk etapta biraz stresli gibiydi ama sonradan açıldı, oyunculuğu da sesi de iyiydi.
Rigoletto, Victor Hugo'nun Le roi s'amuse adlı oyunundan uyarlanarak Verdi’nin favori librettisti Francesco Maria Piave tarafından yazılmış ve 1850-51 döneminde Verdi tarafından bestelenmiş üç perdelik aşk ve tutku dolu bir trajedi, bir başyapıt. İçindeki aryaların hemen tamamı ise tarihe geçmiş müthiş eserlerdir. Rigoletto’yu en son 2010 kışında Viyana Operası’ndan izlemiş ve kendimden geçmiştim.
Eser, normalde 16. yüzyılda İtalya Mantua’da geçer. Mantua Dükü, etek gördü mü çıldıran bir playboydur. Hizmetçi demez, eş-dost karısı demez, soylu arkadaşlarının kızları demez, hepsini baştan çıkarır. Rigoletto ise onun kambur yardımcısı, soytarısıdır. Rigoletto’yu bu hayatta tek neşelendiren kişi, kapalı kapılar ardında tuttuğu, herkesten gizlediği masum kızı Gilda’dır. Ama Dük yine ava çıkmıştır ve sıra Gilda’ya gelmiştir…
Yekta Kara, Rigoletto’yu 1920’lerin başına çekerek modernleştirmiş, bunun sonucunda da oyun mafyöz bir tavır takınmıştı. Bunu dekorlardan da hissedebiliyordunuz. Bence rejide birtakım sorunlar vardı, belki bu modernleştirmenin bir parçasıdır ancak yine de Gilda’nın babasının onu sakladığı evinde bebek ve pusetlerle oynayan bir kız çocuğu olarak gösterilirken, hemen bir sonraki sahnede “Ah aşkımdan ölüyorum, bitiyorum, aşkımın adı Gualtier Malde!” konulu “Caro Nome il Mio Cor” aryasını söylemesi bütünlüğü bozmuştu.
Opera Festivali kapsamında gittiğim ikinci etkinlik, 1 Temmuz’da Aya İrini’de gerçekleşen “Viva Verdi” başlıklı Gala Konseriydi. 2013 yılı, Verdi’nin 200. doğum yılı olduğundan Festival, gala konserini ünlü şef Roberto Abbado, birçok ünlü solist ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi Korosu ve orkestrası eşliğinde Verdi eserlerine ayırmış. Hiç bilet kalmadığından, konsere Esen Abla’nın ‘artist’ kartı ile artistler kapısından giriş yaptım, güzel de bir yer buldum kendime, hoşuma da gitmedi değil yani.
Konser solistleri Soprano Davinia Rodriguez, bariton Marco Vratogna, tenor Marco Berti ve tenor Stefano Secco idi. Bu konser uzun zamandır izlediğim en iyi konserlerdendi diyebilirim. Hatta kaydını edinmeye çalışacağım. Öncelikle orkestra ve koro muhteşemdi. Programsa Rigoletto, Il Trovatore, La Traviata, Othello gibi popüler opera parçalarından oluşuyordu. Solistlerden İspanyol Rodriguez ile İtalyan bariton Vratogna favorilerim oldu. Rigoletto’nun “Tutte le feste al tempio” aryasını birlikte olağanüstü seslendirdiler. Hatta o kadar beğendim ki yeni girdiğim twitter’dan Vratogna’ya tebrik tweet’i attım eve gelince, Rodriguez sana da atacaktım ama twitter’da bin tane Davinia Rodriguez çıktı, seçemedim aralarından.
Koro, Othello’dan “Uragano” ve Il Trovatore’den “Çingeneler Korosu” nu seslendirdi, çok çok iyiydi. Şef Abbado, bir ara, o esnada sadece solistlerin söyleyecek olması nedeniyle erkek koristleri oturtmayı unutup, erkek koristler de kendi inisiyatifleri ile hop diye oturunca bayağı bir oturma sesi çıktı. Bunun üzerine Abbado koroya afra tafra çekerek eseri kısa bir an durdurdu, baştan aldı. “Şefim, sen dünyanın her yerinde konserler, operalar yönet; sonra gel İstanbul’da koroyu oturtmayı unut, olur böyle şeyler, stres yok…”
Soprano Rodriguez ise bir seferinde söyleyeceği daha bitmeden tam üç kez alkışla kesildi. Bu maalesef coşku alkışları değil, eser bitti sanılarak seyircinin tam üç kez! balıklama atlaması sonucunda gerçekleşti. Yanı sıra, ortam genel olarak aşırı derecede gürültülüydü, her sene daha kötüye gidiyor sanırım… Hele konser başladıktan 5 dakika sonra topuklu ayakkabılarıyla Aya İrini’yi boydan boya dolaşan dostlarımıza özel tebrik sertifikası gönderiyorum. Tabii sorun sadece onlarda değil, teşrifatçılarda. Genç teşrifatçılarımızın konser başladıktan sonra içeri kimseyi almamaları gerekir ama tabii ‘nereden bilecekler’ sorusu akla geliyor, ‘5 dakikadan ne olur, öyle değil mi ama?’ Bu genç arkadaşlarımızın yüzde kaçı acaba daha evvel bir opera temsili izleyebildi veya festival yetkilileri tarafından yol yordam konusunda bilgilendirilebildi? Konser sonunda ise daha solistler seyirciyi selamlamadan bir yığın insan paldır küldür kalktı. “Anladık bis’e kalmayacaksınız ama daha konser bitmedi cicişler, solistleri dinlerken ağzınız kulaklarınızdaydı, bari izin verin selamlasınlar!”
Festival kapsamındaki son etkinlik, 7 Temmuz’da kardeşim Can’la Topkapı Sarayı’nda izlediğimiz ve Festivalin kapanış temsili olan IV. Murat Operası idi. Can’ın giderken bana zorla Ankara misket havaları cd’sini dinletmesi, yetmiyormuş gibi şarkının içinde geçen “ 'kostak kostak yörü yörü' ifadesindeki kostak kostak yürümek ne demek Abla?” gibi sorular sorması, benim bozulmam, onun da devamlı surette kahkahalar atması ile geçen zorlu bir yolculuk sonunda Topkapı’ya vardık.
25 Haziran – 8 Temmuz 2013 tarihleri arasında düzenlenen 4. Uluslararası İstanbul Opera Festivali’nin açılışı Verdi’nin Rigolettosu ile Haliç Kongre Merkezi’nde yapıldı. Açıkçası açılışa katılmayı pek düşünmüyordum ama Pınar arayıp ‘Gidelim mi?’ deyince ve aramıza Pelin de katılınca güzel bir akşam geçirdik. Santral’de yemeğimizi yeyip biraz çimlerde keyif yaptıktan sonra Haliç Kongre Merkezi’ne geçtik. Favori mekânlarımdan olmadığını daha evvel de yazmıştım, ‘Neyse bir de opera izleyelim, bakalım akustik nasıl gelecek bu sefer?’ diyerek yeni bir başlangıç yapmak istediysem de, yok yine olmadı. Ülkemizin bence tek opera salonu olan Atatürk Kültür Merkezi de elimizden alındığından açılış temsilini bu vasat akustikle izlemiş olduk.
![]() |
| Rigoletto, Ankara Devlet Opera ve Balesi, 25 Haziran 2013, Haliç Kongre Merkezi |
Rigoletto, Victor Hugo'nun Le roi s'amuse adlı oyunundan uyarlanarak Verdi’nin favori librettisti Francesco Maria Piave tarafından yazılmış ve 1850-51 döneminde Verdi tarafından bestelenmiş üç perdelik aşk ve tutku dolu bir trajedi, bir başyapıt. İçindeki aryaların hemen tamamı ise tarihe geçmiş müthiş eserlerdir. Rigoletto’yu en son 2010 kışında Viyana Operası’ndan izlemiş ve kendimden geçmiştim.
Eser, normalde 16. yüzyılda İtalya Mantua’da geçer. Mantua Dükü, etek gördü mü çıldıran bir playboydur. Hizmetçi demez, eş-dost karısı demez, soylu arkadaşlarının kızları demez, hepsini baştan çıkarır. Rigoletto ise onun kambur yardımcısı, soytarısıdır. Rigoletto’yu bu hayatta tek neşelendiren kişi, kapalı kapılar ardında tuttuğu, herkesten gizlediği masum kızı Gilda’dır. Ama Dük yine ava çıkmıştır ve sıra Gilda’ya gelmiştir…
Yekta Kara, Rigoletto’yu 1920’lerin başına çekerek modernleştirmiş, bunun sonucunda da oyun mafyöz bir tavır takınmıştı. Bunu dekorlardan da hissedebiliyordunuz. Bence rejide birtakım sorunlar vardı, belki bu modernleştirmenin bir parçasıdır ancak yine de Gilda’nın babasının onu sakladığı evinde bebek ve pusetlerle oynayan bir kız çocuğu olarak gösterilirken, hemen bir sonraki sahnede “Ah aşkımdan ölüyorum, bitiyorum, aşkımın adı Gualtier Malde!” konulu “Caro Nome il Mio Cor” aryasını söylemesi bütünlüğü bozmuştu.
Opera Festivali kapsamında gittiğim ikinci etkinlik, 1 Temmuz’da Aya İrini’de gerçekleşen “Viva Verdi” başlıklı Gala Konseriydi. 2013 yılı, Verdi’nin 200. doğum yılı olduğundan Festival, gala konserini ünlü şef Roberto Abbado, birçok ünlü solist ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi Korosu ve orkestrası eşliğinde Verdi eserlerine ayırmış. Hiç bilet kalmadığından, konsere Esen Abla’nın ‘artist’ kartı ile artistler kapısından giriş yaptım, güzel de bir yer buldum kendime, hoşuma da gitmedi değil yani.
Konser solistleri Soprano Davinia Rodriguez, bariton Marco Vratogna, tenor Marco Berti ve tenor Stefano Secco idi. Bu konser uzun zamandır izlediğim en iyi konserlerdendi diyebilirim. Hatta kaydını edinmeye çalışacağım. Öncelikle orkestra ve koro muhteşemdi. Programsa Rigoletto, Il Trovatore, La Traviata, Othello gibi popüler opera parçalarından oluşuyordu. Solistlerden İspanyol Rodriguez ile İtalyan bariton Vratogna favorilerim oldu. Rigoletto’nun “Tutte le feste al tempio” aryasını birlikte olağanüstü seslendirdiler. Hatta o kadar beğendim ki yeni girdiğim twitter’dan Vratogna’ya tebrik tweet’i attım eve gelince, Rodriguez sana da atacaktım ama twitter’da bin tane Davinia Rodriguez çıktı, seçemedim aralarından.
Koro, Othello’dan “Uragano” ve Il Trovatore’den “Çingeneler Korosu” nu seslendirdi, çok çok iyiydi. Şef Abbado, bir ara, o esnada sadece solistlerin söyleyecek olması nedeniyle erkek koristleri oturtmayı unutup, erkek koristler de kendi inisiyatifleri ile hop diye oturunca bayağı bir oturma sesi çıktı. Bunun üzerine Abbado koroya afra tafra çekerek eseri kısa bir an durdurdu, baştan aldı. “Şefim, sen dünyanın her yerinde konserler, operalar yönet; sonra gel İstanbul’da koroyu oturtmayı unut, olur böyle şeyler, stres yok…”
Soprano Rodriguez ise bir seferinde söyleyeceği daha bitmeden tam üç kez alkışla kesildi. Bu maalesef coşku alkışları değil, eser bitti sanılarak seyircinin tam üç kez! balıklama atlaması sonucunda gerçekleşti. Yanı sıra, ortam genel olarak aşırı derecede gürültülüydü, her sene daha kötüye gidiyor sanırım… Hele konser başladıktan 5 dakika sonra topuklu ayakkabılarıyla Aya İrini’yi boydan boya dolaşan dostlarımıza özel tebrik sertifikası gönderiyorum. Tabii sorun sadece onlarda değil, teşrifatçılarda. Genç teşrifatçılarımızın konser başladıktan sonra içeri kimseyi almamaları gerekir ama tabii ‘nereden bilecekler’ sorusu akla geliyor, ‘5 dakikadan ne olur, öyle değil mi ama?’ Bu genç arkadaşlarımızın yüzde kaçı acaba daha evvel bir opera temsili izleyebildi veya festival yetkilileri tarafından yol yordam konusunda bilgilendirilebildi? Konser sonunda ise daha solistler seyirciyi selamlamadan bir yığın insan paldır küldür kalktı. “Anladık bis’e kalmayacaksınız ama daha konser bitmedi cicişler, solistleri dinlerken ağzınız kulaklarınızdaydı, bari izin verin selamlasınlar!”
Festival kapsamındaki son etkinlik, 7 Temmuz’da kardeşim Can’la Topkapı Sarayı’nda izlediğimiz ve Festivalin kapanış temsili olan IV. Murat Operası idi. Can’ın giderken bana zorla Ankara misket havaları cd’sini dinletmesi, yetmiyormuş gibi şarkının içinde geçen “ 'kostak kostak yörü yörü' ifadesindeki kostak kostak yürümek ne demek Abla?” gibi sorular sorması, benim bozulmam, onun da devamlı surette kahkahalar atması ile geçen zorlu bir yolculuk sonunda Topkapı’ya vardık.
![]() |
| 7 Temmuz 2013, Topkapı Sarayı |
Etiketler:
aya irini,
giuseppe verdi,
haliç,
istanbul opera festivali,
iv. murat operası,
müzik,
okan demiriş,
opera,
rigoletto,
roberto abbado
4 Haziran 2013 Salı
31 Mayıs 2013 Cuma
Kendall'la Joey
Mayıs’ta yazı yazacak tek bir anım bile olmadı diyecektim ki bugün ayın son günü… Bu ay kendimi bileli, ailemden ilk kez birisi, Babam ameliyat oldu ve soğukkanlı ben, ameliyattan bir gece önce hayatımda hiç hissetmediğim bir duygu hissettim. Her şey insan için tabii ki… Sonrasındaki Bodrum ise çok iyi geldi. Serin sularına attım kendimi. Bodrum kime kötü gelmiş ki zaten? Bodrum'da epey Marsalis dinledim. Dinlerken de geçen ay ortasında gittiğim konseri yeniden yaşar gibi oldum.
Marsalis, müzikal ortağı caz piyanisti Joey Calderazzo ile 2011 yılında çıkardıkları Songs Of Mirth And Melancholy albümünü tanıtan iki konser için gelmişti Caz Fest kapsamında ve biletlerin aylar öncesinde tükendiği belirtilmişti. Konsere son anda basın tarafından sızmayı başardım. Cafe Nero’da türk kahvemi hüplettikten sonra Salon’un üst katına çıktım. Yanıma da çok sevdiğim bir sanatçı geldi elinde birasıyla. Tuluğ Tırpan. Çok sempatikti ama biraz kilo vermesi gerekiyor, bildiğim kadarıyla karaciğer yağlanması var kendisinde, bir programda söylemişti.
Marsalis her zamanki gibi çok tatlı ve mütevazıydı. Calderazzo ile aynı dili konuştukları ve özel hayatlarında da “bro” mertebesinde oldukları tüm konser boyunca hissedildi.
Konserde üçüncü sırada çaldılar bu parçayı. Calderazzo’nun bestesi ve çok artistik bir eser bence. Zaten parçanın adı (La Valse Kendall) dikkatimi çekiyordu. Hikayesini anlattı, hoşuma gitti. Karısı Kendall, Calderazzo’ya ne zaman kendisi için beste yapacağını sorup duruyormuş. Calderazzo da diyor ki “Müzisyenseniz, bundan kaçmanız imkansıza yakın, sonunda yaptım, işte bu.” Besteyi bitirdiğinde Marsalis’e “Ne koyayım adını?” diye sormuş, o da “Tabii ki Kendall!” demiş. Parça nefis bir balatla başlıyor. Joey, Kendall’ı seviyor…
Marsalis, müzikal ortağı caz piyanisti Joey Calderazzo ile 2011 yılında çıkardıkları Songs Of Mirth And Melancholy albümünü tanıtan iki konser için gelmişti Caz Fest kapsamında ve biletlerin aylar öncesinde tükendiği belirtilmişti. Konsere son anda basın tarafından sızmayı başardım. Cafe Nero’da türk kahvemi hüplettikten sonra Salon’un üst katına çıktım. Yanıma da çok sevdiğim bir sanatçı geldi elinde birasıyla. Tuluğ Tırpan. Çok sempatikti ama biraz kilo vermesi gerekiyor, bildiğim kadarıyla karaciğer yağlanması var kendisinde, bir programda söylemişti.
Marsalis her zamanki gibi çok tatlı ve mütevazıydı. Calderazzo ile aynı dili konuştukları ve özel hayatlarında da “bro” mertebesinde oldukları tüm konser boyunca hissedildi.
Konserde üçüncü sırada çaldılar bu parçayı. Calderazzo’nun bestesi ve çok artistik bir eser bence. Zaten parçanın adı (La Valse Kendall) dikkatimi çekiyordu. Hikayesini anlattı, hoşuma gitti. Karısı Kendall, Calderazzo’ya ne zaman kendisi için beste yapacağını sorup duruyormuş. Calderazzo da diyor ki “Müzisyenseniz, bundan kaçmanız imkansıza yakın, sonunda yaptım, işte bu.” Besteyi bitirdiğinde Marsalis’e “Ne koyayım adını?” diye sormuş, o da “Tabii ki Kendall!” demiş. Parça nefis bir balatla başlıyor. Joey, Kendall’ı seviyor…
Etiketler:
caz,
konser,
la valse kendall,
marsalis,
müzik
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















