20 Aralık 2011 Salı

kış kış Kış! sağ ol Caro!

Kışı çok sevmem. Her şey kapalı olur. Ortam kapalı, hava kapalı, balkon kapısı kapalı, insanlar da kapalı, hatta boğazlı kazaklı, gözler yarı kapalı. Niye kış uykusuna yatmıyoruz ki, işi bilen yatıyor, ne güzel sonra hep bahara uyanıyor. Aslında bizim de metabolizmamız ve belleğimiz kış uykusuna yatıyor da biz direniyoruz kışın zorlu şartlarına. Ne bu asilik ya…

Asilik etmeyip kış uykusuna yatmış olsam bile, çalındığı anda beni uykudan gayet formda uyandıracak bir albüm var: Caro Emerald’ınki. Esasen Caroline Esmeralda van der Leeuw. Bildiğin Esmeralda yani ama tek farkla, Fransız değil Hollandalı caz vokal. Küçükken okuldaki bir tiyatro oyununda öğretmeninin şarkılı rolü ona vermesiyle, sesi keşfediliyor ve öğretmenini dinleyerek caz okumak için Amsterdam Konservatuvarı’na gidiyor.

İlk albümü Deleted Scenes from the Cutting Room Floor (2010) Türkiye’ye yeni geldi, geçen ay gittim aldım hemen. Hala cd alışverişi yaptığımdan benim için önemli bilgi bu. Hollanda’da satış rekorları kıran albüm, Michael Jackson’un Thriller rekorunu da 30 hafta boyunca liste başı kalarak egale etmiş. Bu sonuç çok hoşuma gitmedi; araya para sıkışmıştır kesin, yoksa Thriller’ı geçemez bence. Ama Caro acayip tatlı pop-caz şarkıları yapmış 40-50’li yılların müzik ve filmlerinden etkilenerek, sesi özgür ve çok enerjik…


Bu şarkıların bana hayal ettirdiği mutlu bir etkinlik var, bir gün birisi düşünür düzenlerse katılırım artık, yeni yıl için de olabilir aslında, kafamda içe sine oturdu. Tamirane, Babylon gibi mekanlar düşünsün bunu ama mekan büyük olmalı, Otto da değerlendirebilir esasında.

Tabii bunun için Caro önce buraya gelmeli, sonra herkesin 40’lı 50’li yılların kostümleriyle katılacağı bir etkinlik olmalı, düz konser demek yazık olur; Caro orkestrasıyla şarkılarını söylerken arkada önce Sabrina, sonra Roma Tatili, sonra The Apartment, sonra da Potiche filmleri gösterilmeli. 

Vintage kokteyller ikram edilirken, herkes o dönem danslarını icra etmeli; erkekler reveransla kadınları dansa davet etmeli. Köşede duran duvar piyanosu aslında piyano değil, kokteyl yapıcı olmalı, birkaç tuş kombinasyonuyla tepesinden bardaklar, kadehler dolu şekilde yarısı yere dökülerek fırlamalı, herkes rengarenk kendi içkisini hazırlamalı (bu içki yapıcı için biraz Boris Vian’dan etkilenmiş olabilirim.) 
Caro Emerald

Gelenlere o günün anısı olarak, üzerinde hacıvat-karagöz olan yoyolardan dağıtılmalı, yoyonun ipini yere salınca, yoyo Caro’nun şarkılarından Stuck’ı çalmalı. Yoyoların dağıtılmasıyla herkes sinyali almış gibi “Mayom içimde!” diye bağırırcasına üzerindeki kostümü atmalı, altından milenyum kıyafetleri çıkmalı ve yoyo gibi zıpzıplamaya başlamalı.

(Bir hafta önce Londra’daki konserine giden bir arkadaşım, Caro’nun çok güzel bir şov yaptığını, sahneye 50’lerin kostümüyle çıktığını, dekorunun da buna uygun hazırlandığını anlattı. Ama benim hayalimdeki şov, daha ilgi çekici bence.)

Ama ben yine de oraya (50’li yıllardan olmayıversin kime ne) Batman kostümüyle gitmeyi tercih ederim -ya da birisi bunu tercih etsin lütfen- stilize bir Batman olabilirim, belki biraz sırt ve kol kasına ilave olarak bir platformun üzerinde de durursam sorun olmaz sanırım, nasılsa yüzüm kapalı olacak.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Gençlik iyidir: TUGFO


Cumartesi gecesi Avusturya Kültür Ofisi’nin, ALEV ve Beşiktaş Belediyesi işbirliği ile Fulya Sanat Merkezi’nde gerçekleştirdiği yılsonu konserindeydik.

Çok kıymetli Özden Teyzem ve Esen Ablamla konser öncesi güzel yemeğimizi yedik, birer kadeh şarabımızı içtik ve uzun zamandır izleme fırsatı bulamadığımız Cem Mansur’u, yeni oluşumu Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası (TUGFO) ile izledik.

1998-2011 yılları arasında Akbank Oda Orkestrası’nın daimi şefi olan Mansur, Akbank’ın Haziran 2011’de Orkestra’yı ‘stratejik’ nedenlerle kapatmasının ardından, 2007 yılında konservatuar öğrencisi genç müzisyenlerin katılımıyla kurduğu gençlik filarmoni orkestrasına odaklandı. Akbank ise bu orkestrayı öncü sponsor olarak destekleme kararı aldı. Bu iyi de, koskoca Akbank, keşke hem kendi oda orkestrasını korusaydı hem de gençlik orkestrasını destekleseydi.

Neyse, konsere odaklanayım ben... Orkestra ve program (Mozart, Mendelssohn-Bartholdy) başarılı idi. Orkestraya, virtüöz sanatçılar, Avusturyalı kemancı Wolfgang David ve Yugoslav konser piyanisti Natasa Veljkovic eşlik ettiler. Veljkovic’in üzerindeki güllü dallı geleneksel kostüm ise, bazı çok modern! görüşlü hanımlarımız tarafından -ağız kapama jesti eşliğinde- gülüşerek kınandı.

Ancak konser, bir yılsonu konserine göre son derece sönük geçti. Konserde zincirli çantalarını yere düşürenler mi, su içerken elindeki pet şişeleri sıkarak çatır çutur ses çıkaranlar mı ararsınız, elindeki yelpazesi (yelpaze çıtçıt sesi çıkarıyordu, tabii arkadaşımız orkestrayla bir harmoni yaratmak istemiş de olabilir.) ile havalanmaya çalışanlar mı görmek istersiniz, en ön sıranın tam ortasında oturduğu halde, birdenbire koşarak salondan çıkıp sonra sanki kendine özel ara verilmiş gibi konser devam ederken, aynı yerine (tekrar ediyorum: en ön orta!) koşarak oturanları mı izlemek istersiniz… Bunların hepsi bu konserde vardı. Orkestra bis yapmadı. Tabii hassas kulaklarının tüm olan biteni duyduğuna eminim. Sonucunu da gayet doğal karşıladım o nedenle. Bense en azından biste orkestraya alkışla eşlik ettiğimiz bir kapanış isterdim, ne de olsa yılsonu konseri…

Mansur’lu Gençlik Filarmoni'nin, daha çok konserler vermesini ve güzel işlere imza atmayı sürdürmesini diliyorum. Daha şimdiden, turne programları, yurtiçi ve yurtdışı olmak üzere gayet yoğun…

Bu konser organizasyonu ile ilgili dikkatimi çeken başka bir konu da; Avusturya Kültür Ofisi’nin davetiyesinde, “Şef Cem Mansur eşliğinde, Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası” yazmasına ve fotograf olarak da 95 kişilik tam orkestraya yer verilmesine rağmen, konser alanına vardığımızda salondaki stantta “Türkiye Gençlik Filarmoni Oda Orkestrası…” yazdığını fark ettim. Ve konser gerçekten de 25 kişi civarında bir orkestra ile gerçekleşti. Bu aldatmaca, konsere katılan kaç kişinin dikkatini çekti bilmiyorum ama kanımca konser anında bile protesto edilebilecek kadar nahoş bir durumdu.

6 Aralık 2011 Salı

This is it!

25 Haziran 2009: Dünyanın tartışmasız en büyük yıldızı, idolü, “pop’un kralı”, Los Angeles’ta 50 yaşında vedasını yaptı: Kalp krizi... Yaşasaydı, 8 Temmuz 2009’da “This is it” adlı konserler dizisine başlayacaktı.

Yeteneği Allah vergisi... Albümleri tüm dünyada 750 milyondan fazla sattı, 13 Grammy kazandı, tüm bunlarla beraber, hayatını insanları şaşırtarak geçirdi; skandallar, yanlış estetik ameliyatlar, sürreel bir yaşantı...

‘İstemeden’ ölümüne neden olan özel doktoru Conrad Murray’nin dava sürecini CNN’den canlı takip ettim. Dava altı hafta sürdü ve tam bir Amerikan filmi gibi geçti. Birkaç yıla gerçekten filme de çekerler. Davada 49 şahit dinlendi ve 300’den fazla delilin incelendiği belirtiliyor.

Dr Murray ve Yargıç Pastor
Kardiyolog Murray, ayda 150bin dolara Jackson’ın özel doktoru olarak çalışıyor ve haftanın 6 günü yanında kalıyor. Benim anladığım Jackson’ın kişisel eczanesi görevini görmüş ve ne kadar bağımlı olduğu ilaç varsa sağlamış. Öyle ki had safhada uykusuzluk çeken sanatçıya tamamen hastane ortamında verilmesi gereken ve verildiği doz da son derece kritik olan, Michael’ın “uyumamı sağlayan süt” dediği propofol maddesini (anestezik ilaç) ve beraberinde bazı yatıştırıcıları yüksek dozda veriyor.

Olay gecesi, 911 arandıktan tam 5 dakika sonra eve gelen ilk paramediğin ifadesi çok çarpıcıydı. Söylediğine göre; Doktor delirmiş gibiydi ve sordukları hiçbir soruya tam cevap verememiş; Jackson’ın hiçbir ilaç kullanmadığını söylemiş, uyuması için verdiği yüksek doz propofolden ise hiç bahsetmemişti. Avukatın “Yerde yatanın Michael Jackson olduğunun farkında mıydınız?” sorusuna, “Evet, farkındaydım” diye cevap veren tanık paramedik, “Peki, yüzüne baktınız mı?” dediğinde, “Hayır, bakmadım, o an sadece hayat kurtarmaya odaklanmıştım.” dedi. Sonra Jackson’ın fiziksel görünümü sorulduğunda, aşırı derece zayıf olduğunu, sanki kronik bir hastalıktan muzdaripmiş gibi göründüğünü belirtti ve “Eve o kadar hızlı geldik ki kurtarabilirdik!” dedi. İkinci paramedik ise eve geldiklerinde çoktan ölmüş olduğunu söyledi. Ama dört tecrübeli sağlıkçının tüm çabalarına rağmen o kalp geri dönmek istemedi.

Kathy Hilton, en yakın arkadaşlarından
Doktorun avukatlarının savunması ise, Jackson’ın son iki aydır zaten perişan halde olduğu; ekstra doz propofolü, Doktorun odada olmadığı sırada Jackson’ın kendisinin aldığı, dolayısıyla da ölümüne kendisinin neden olduğu üzerine kurulmuştu. Ayrıca, mahkemede Jackson'ın ölmeden önce her açıdan perişan durumda olduğunu kanıtlamak için bir video da gösterdiler. Londra'da vereceği "This is it" konser turu öncesinde Mart 2009'da düzenlediği basın toplantısı görüntülerinden oluşan videoda, Jackson bitkin görünüyordu. Doktorun avukatları, aslında 10 konser olarak planlanan organizasyonda, basın toplantısı sonrasında konser sayısının 50'ye çıkartıldığını belirterek bunun, Jackson’ın durumunu daha da kötüleştirdiğinin üzerine gittiler.

58 yaşındaki Murray, alabileceği en yüksek cezayla, 4 yıl hapse mahkum edildi ve doktorluk lisansını kaybetti. Doktorluk lisansını kaybetmesi belki de hapis cezasından daha mühim, çünkü ABD’de mahkemeler ha deyince lisans iptali yapamıyor, ilgili eyaletlerin tıbbi kurulu toplanıyor ve ancak öyle karar alınabiliyor. Bir de Doktorun 4 eyalette çalışma lisansı varmış. 29 Kasım’daki son duruşmadan evvel, Doktorun LA'deki lisansı dondurulmuş, Hawai'dekinin süresi dolmuş, Texas ve Nevada’da ise doktorluk yapma hakkı hala elindeydi. Doktor, ilgili kanunlar gereği gerçekte 2 yıl yatacak ama LA’deki hapishanelerin dolu olmasından ötürü 2 yıldan daha kısa bile kalabileceği söyleniyor. Hatta bilirkişiler, sadece birkaç ay hapisten sonra Polanski vakasında olduğu gibi ev hapsiyle devam edilebileceğini de söylüyorlar. Buna da LA’in Şerif Amcası karar veriyormuş, oh ne ala memleket...

Katherine Jackson
Yargıç kapanış konuşmasında, Doktoru “toplum için tehlikeli” olarak nitelendirdi ve “Doktor Murray kendisine güvenen hastasına sahip çıkmadı. Bu, basit münferit bir olay değildir. Murray, hile ve yalanları içerisinde bir de Jackson’ı suçlamakta, ayrıca en ufak bir pişmanlık göstermemektedir.” Hakikaten de davayı izlediğim süre boyunca Murray, sanki bir taş gibi yerinde oturdu.

Jackson’ın annesi Katherine, “4 yıl yeterli değil!” dedi. Bunu dese de, yargıca teşekkür ederken, Doktorun maksimum cezayı aldığının bilincindeydi.

30 Kasım 2011 Çarşamba

Kötülüğün Döngüsü



Zaman: 19. yüzyıl ortaları
Yer: Bly’da bir İngiliz malikanesi

İngiliz besteci, piyanist ve orkestra şefi Benjamin Britten, Henry James’in aynı adlı öyküsünden esinlenerek The Turn of The Screw Operasını bestelemeseydi, opera literatürü hayalet öykülerinden ve korku operasından mahrum kalacaktı. Rejisörlüğünü Aytaç Manizade’nin yaptığı The Turn of The Screw, Istanbul’da, Kötülüğün Döngüsü adıyla sahneleniyor.

Ana tema, baş kahraman olan tecrübesiz bir mürebbiye ile Quint ve Miss Jessel adlı iki şeytani ruh arasında geçen çatışma üzerine kurulmuş. Malikanenin eski uşağı Quint ile eski mürebbiyesi Miss Jessel öldükten sonra ruhları geri döner ve evdeki çocuklarla irtibata geçip onları etki altına alırlar. Yeni mürebbiye ise sorumluluk bilinciyle çocukları korumaya çalışır.

Kötülüğün Döngüsü, biz opera izleyicileri için zorlayıcı ögeler ve ilkleri barındıran bir oyun. Bir kere çağdaş bir eser, sonra dinlemesi zor, tarzı gerilim, konusu hayaletler olunca yabancılık çekmek doğal karşılanabilir. Zira, temsil çıkışı taze yorumum: ‘enteresan bir eser’ oldu. İlklik ise Istanbul’da ilk kez Britten operası sahneleniyor olmasından, hatta Istanbul’da oynanan ilk İngilizce eser bile olabilir, emin değilim bundan.

Esas Henry James’e odaklanmalı: Ünlü Amerikalı yazar, aslında anglo-amerikan demek gerekiyor sanırım, 1895-1898 yıllarında oturup niye böyle bir hikaye yazmış? Biraz eşeleyince ilginç şeyler çıkıyor. James ailesi varlıklı bir aile ve Henry dahil dört çocuklarına iyi eğitim imkanları sağlıyorlar. Henry, genç yaşında Avrupa’ya gidiyor, oraları tanıma, yabancı dil öğrenme fırsatı buluyor; az biraz da Avrupa çekiciliğine kapılıyor gibi, zaten Londra’da ölüyor. Yaşadığı dönemde de okurları çok sınırlı sayıda.

Kardeşi ünlü psikolog William James. Bunlar Henry’yle sürekli itişme halindeler, bir kıskançlık, bir çekememezlik. Ama birbirlerinden uzmanlık alanları itibariyle çok etkileniyorlar. Biri dışa dönük (William), diğeri içe (Henry). Sonucunda, Henry James’in edebi derinliği ve The Turn of the Screw’daki psikolojik unsurlarda kardeşi William’ın büyük etkisi olduğu söyleniyor.

Bir de James’in eşcinsel olduğu hipotezi var. Hatta The Turn of the Screw’da lezbiyenlik ve eşcinselliğe dair ipuçları olduğuna dair yorumlar, vaka çalışmaları mevcut. Eski mürebbiye ile evin kızı arasında ya da eski uşak ile evin oğlu arasında bu tip ilişkilerin sezilmesini isteyip istemediği epeyce tartışılmış olmalı ki Istanbul Operası Müdür ve Sanat Yönetmeni Suat Arıkan, oyunun kitapçığının önsözünde “... geçen sezon sadece üç temsil yapabildiğimiz, seyircilerimizin yoğun memnuniyeti ve beklentisi nedeniyle bu sefer dört kez sahneleme cesaretini gösteriyoruz.” Hangi cesaretten bahsediyor anlamadım, büyük cesaret doğrusu! Öyle bir cesaret ki Türkçesi bile içten içe bozuk cümlenin...

Yine, Süreyya’nın minnoş sahnesine değinmeden geçmem imkansız. Resmen rejisör sabrı dener nitelikte. Manizade’yi ayakta alkışlamak lazım, böyle yetersiz bir sahnede her türlü gerilim unsurunu hissettirecek ve müzikle bağlayacak bir reji koymuş, tabii dekoruyla, ışığıyla, kostümüyle...

Esen Ablacığım, çok teşekkürler bu güzel Cumartesi günü için. Yine gidelim ama yine Çiya’da yiyelim.

Özgün Adı: The Turn of The Screw
Libretto: Myfanwy Piper
Dünya prömiyeri: 14 Eylül 1954, Teatro La Fenice, Venedik
Türkiye prömiyeri: 16 Nisan 2011, Kadıköy Süreyya Operası, Istanbul.

21 Kasım 2011 Pazartesi

m-u-s-i-c II

Şaheser bir cumartesi gecesi organizasyonu nasıl yapılır? Galata’da güzel bir yemeğin ardından -şarabı büyük özenle dökmem hariç- İKSV Salon’da Elif Çağlar’la bütünleşme… Hayır hayır, ben değil, Didem’le Kıvanç yaptı. Elif’in albümünde de çalan Fehmi (trompet) ve onun eşi Işıl, Dido’nun arkadaşları çıktı, ne şans!

Elif ve muazzam ekibi yine harikalar yarattı. Elif bir kere çok mütevazı. Zaten şöyle bir düşünüyorum da kitlesiyle gerçekten bütünleşebilen sanatçıların ortak özelliği bu. Çünkü içten gelen bir durum var, zihin başka şeylere çalışmıyor, loblar birbiriyle barış halinde.

Konserde tam bir sanatçı dayanışması vardı. -Featuring- Yahya Dai mi istersiniz, Ferhat Öz mü, Bilal Karaman mı yoksa Evrim Özşuca mı…

Elif’ten bestelerinin hikayelerini de dinledik. Büyük kısmının kurgu olduğunu, bazen tek bir cümlenin kafasında dönüp durduğunu ve birden parçaya dönüştüğünden söz etti. Mesela, çok beğendiğim Jamaica parçasının ilham kaynağının, Amerika’da okuduğu sıralarda televizyonda gördüğü Jamaica reklamı olduğu öğrendik. Oysa ben ne çok hayal kurmuştum o parçayı nasıl bir ruh haliyle yazdığıyla ilgili ve de “Niye gidememiş Jamaica’ya ya, tüh!” filan demiştim. Birebir yaşanmışlık içeren parçası ise m-u-s-i-c imiş. Hemen odaklanayım:

Finally it’s time for me to tell my story, i’m a singer born and raised in Turkey, 
i’m trying to do my music without getting naked, without a pop cd and without faking
Because it’s time to tell the world that we can make it
If you’re really born to do it, you don’t need to fake it
People with a good heart will understand and love it
...
Evet Elif, biz seni anlıyoruz + bayılıyoruz. 

Dekoru da çok sevimliydi, hem albüm kapağının tarzı hem de kendi samimiyetini destekliyordu. Bence sahnedeki ikinci dekor da Elif’in kıvır kıvır saçları idi. Bu kıvır kıvır saçlarla iyi ses/yorum arasında pozitif bağlantı kesin var. Bir de siz bakın...


Konser sonrasında kendisiyle tanışma fırsatı buldum; sempatik, tatlı bir insan. En son Asiaminor’e cd imzalatmıştım, 10 sene sonra da Elif’e.

Bu harika albüm konseri ve öncesindeki tatlı sohbet için arkadaşlarıma mille mercis!

9 Kasım 2011 Çarşamba

Japon Yapmış

Japon Yapmış, Onur Ataoğlu, Çınar Yayınları
Van Depremi’nden sonra basına yansıyan yazı ve karelerde, Mart ayında yaşanan Japon depremi ve ardından gelen tsunamisindeki insan görüntüleriyle ilgili kıyaslamalar yer aldı. Japonların yardım paketleri için nasıl sıraya girdiği, acılarını nasıl kendi içlerinde yaşadıkları, bizdeki gibi feryat figan etmedikleri ile ilgili yorumlar yapıldı. Ben de içimden bu yorumlara ‘Hakikaten ya, adamlar yaşadıkları bu büyük felaketten birkaç hafta sonra dünya basınını meşgul etmeyi bile bıraktılar, ne içine kapalı, milliyetçi bir ülke.’ diyordum. İşte tam o aralar adı ve kapağıyla dikkatimi çeken bu kitabı aldım. Öteden beri sempati ve ilgi duyduğum Japonya –her yaz en az bir kez denizden çıkan anneme çocukların ‘aaa Japon’a bak!’ ya da ‘teyze, siz Japonsunuz değil mi?’ soruları ile karşılaşırız– hakkında yazılmış bu kitap aracılığıyla biraz olsun çok üstün gördüğüm bu kültürü tanıyayım dedim; 28 Ekim’in de yarım gün olması dolayısıyla başladım okumaya.

Japon Yapmış, 3,5 senesini Tokyo Büyükelçiliği Ekonomi Müşavirliğinde geçirmiş bir diplomatın Japonya anıları ve bu ülkeyi kendi çerçevesinden anlayışı. Dili sade ve esprili, bölümler temel Japon konularına göre ayrıldığından, kısa kısa şıp diğerine geçiyorsunuz. Büyük zevkle okudum.

Kitabı okuduktan sonra son yaşanan depremde Japonların birbirlerine olan saygılarını kaybetmeden hayatta kalma çabalarının, sakin duruşlarının, nükleer tehlikeye rağmen ülkelerini terk etmeyişlerinin, terkedenlere vatan haini gözüyle bakışlarının –bu sonuncusunu uzun yıllardır orada yaşayan ve son depremde de orada olan Türk bir sinemacının ropörtajında okumuştum– temellerini daha iyi anladım: Şintoizm. Derin ama sade bir düşünce sistemi, Japonları derinden etkileyen bir felsefe. Şinto, ruhların yolu demekmiş. Şintoizme göre, tüm nesne ve varlıkların ruhu olduğuna inanılırmış, canlı olmasa da. Yani insan da var işin içinde taş, toprak, bir kağıt parçası da... Bu sistem, herhangi bir kutsal lider, kutsal mekan, dogma ya da kurallar silsilesi içermediğinden, kişiyi evrendeki ruhlarla uyumlu şekilde yaşamaya ve içinde bulunduğu düzeni ve anı takdir etmeye yönlendiriyor. Japonların bazı zamanlar algımız ötesine geçen saygıları, medeniyetleri buradan ileri geliyor olsa gerek. Kitaptaki şu ifade çok şeyi özetliyor: “Ülke sevgileri slogancı, galeyancı değil; yapıcı, üretici ve yaratıcı.” Adamlar, ölümüne de olsa ülkesinde kalıyor, birey olarak ben ne yapayım tek başıma demiyor, çalışıyor, çabalıyor.

Bizden farklılaşan bir yönleri de ülkelerinde üretilen malların en kalitelileri iç tüketim için ayrılıyormuş. Bizde ise en iyi ürünler, ihracat içindir. Yine bu kapsamda hoşuma giden bir özellik; Nissan, Toyota, Honda gibi araç üreticilerinin, özellikle iç pazara yönelik ürünler tasarlaması ve bunların dışarıda bulunmasının mümkün olmaması.

İlgimi çeken bir diğer konu, Japonya’da avukatlığın yaygın bir meslek olmayışı. Nedeni de bu ülkede özür dilemenin çok normal sayılması, yani zayıflık belirtisi değil. Bu yüzden, Japonya’da açılan dava sayısı Avrupa ve ABD’ye oranla çok daha düşükmüş.

Ukiyo-e, Iris Garden, Yoshitaki, 1860
Tabii öteden beri hayranlık duyduğum, Kill Bill serisi ile taçlandırdığım samuraylar (soylu savaşçı sınıf)... Kitapta tam kafamdaki hayalleri gibi tanıtılmışlar, iyi bari. Sen müthiş tekniklerle vur kır, kılıçtan geçir, acıma, ondan sonra eve git, Japon bahçene bakarken felsefi düşüncelere dal, güzel sanatlarla uğraş, hatta bazı dallarda ustalık mertebesine eriş, şiir yaz. Sonra bu kırılgan dünyadan bir anda çık, harakiri (seppuku) yap... ‘Nasıl bir çelişkidir bu?’ sorusuna kitap çok güzel yanıtlar veriyor. Birçok doğu toplumunda olduğu gibi kıyım-zulümle felsefe-sanat-edebiyat yan yana...

Yine büyük hayranı olduğum Japon sanatlarında da şintoizm etkisi olduğu anlaşılıyor. Manga, animasyon, bonsai, origami, ukiyo-e, kabuki ve diğer Japon sanatları ile ilgili çok güzel bilgiler içeriyor kitap. Tüm Japon sanatlarının ortak yönü ise minimalist zarafetleri...

Anne kesin RNA’larla geçen bir Japonluk var bizde, daha çok sende; kitabın burada yazmadığım bazı detaylarında seni gördüm, şaka değil bak.

Yazarın bu kitap sonrasında yazdığı “Japon Ne Yapmış” adlı bir kitabı daha var.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Nazım'dan, Kuvâyi Milliye - sekizinci bap

26 Ağustos gecesinde saatlar
iki otuzdan beş otuza kadar

...
dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
paşalar onun arkasındaydılar.
o, saatı sordu.
paşalar: "üç" dediler.
sarışın bir kurda benziyordu.
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
kocatepe'den afyon ovası'na atlayacaktı.
...

25 Ekim 2011 Salı

Lloyd: Üstada Saygılar

Çok sevgili arkadaşım Şebnem’le Akbank Caz’ı ucundan yakalayıp üstad Lloyd günü düzenledik ve öncesinde Nişantaşı’nda kahve crumble keyfi yaptık. Havanın güzel olmasından istifade güneşe yönelttik kendimizi. Ortamdaki kedilerin evcilliğinden öte karizmaları beni benden aldı. Biz cin değiliz sizin kadar, masaya tırmanışınızı görmeyeceğiz.

Lloyd… 73 yaşındaki bu ince adamda ne nefes var yarabbim, ekibi acayip şirin siyahi ve kafa rahat tipler olmakla birlikte alanlarının ustaları… Piyanodaki diğer dahi Jason Moran, taktığı huni beresiyle zaten 'normal değilim' havası yaratıyordu. Davuldaki Eric Harland da nasıl desem tüm vücuduyla davul çaldı.

Konserde şu sahne çok hoştu: piyanodaki Moran, normal bir sandalyeye oturuyordu, piyano taburesi ise piyanonun sağ tarafına yerleştirilmişti. Lloyd kendi partisinin olmadığı sıralarda, geçip rahat piyano taburesine oturuyor, sırtını da piyanoya veriyordu. Aslında Moran’la şiirsel bir bağları olduğu, tüm konser boyunca hissedildi. Lloyd nasıldı? Her zamanki gibi son derece zarif ve duyarlı.

2010 yılında çıkan son albümü Mirror’dan Go Down Moses… Funda, umarım beğenmişsindir albümü. Rabo de Nube albümünün yeri bende ayrı ama.


Bu adamın müzik yolculuğu da beni etkiliyor. Ufaklığından beri müzikle iç içe ama eczacı olan babası ile ilişkisi biraz meşakkatli, bence hafif anti sosyal bir çocukluk geçiriyor ama bu, sonrasında nefis şekilde müziğine yansıyor. Şöyle diyor resmi sitesinde: “Music is a healing force. It has the ability to transcend boundaries, it can touch the heart directly, it can speak to a depth of the spirit where no words are needed. It is a most powerful form of communication and expression of beauty…” Lloyd aynı zamanda bir opera aşığı; üstüne kendisinin şu sıralar hayat ve dedesinin mahkemesini konu alan bir opera eseri yazmakta olduğunu öğrenip, iyice neşelendim.

Bu arada Lütfi Kırdar’da konser salonunun içine, tüm konser boyunca sinsice dalan Borsa Restoran’ın kızgın yağ kokusu beni bitirdi, daha da orada yemek yemem; 180 yıllık motor yağına dönüşmüş yağ kullanıyorlar kesin, neyse ki konser öncesi elimi yıkamıştım da üzerinde kalan sabun kokusu ile idare ettim, nasıl bir havalandırmadan boğma sistemidir anlamadım!

Mirror
Charles Lloyd: tenor&alto saksofon, vokal
Jason Moran: piyano - Reuben Rogers: bas - Eric Harland: davul, perküsyon, vokal.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Diploma No: 563 ve Aralık Kalan CAM

T.C. Kültür Bakanlığı
Güzel Sanatlar Akademisi
1329 tarihinde Trabzon’da doğmuş olan
fotoğrafı aşağıda yapışık B. Eyüboğlu
Güzel Sanatlar Akademisi Resim
Şubesinde tahsilini bitirerek hususi talimatına
göre yapılan imtihanlarda muvaffak olmakla
mezkur imtihanlar neticesinde kendisine
birinci derecede diploma verilmiştir.
37-38 Diploma Numarası: 563
İmza
     Kültür Bakanı    GSA Direktörü    Jüri Heyeti (İbrahim Çallı) 
Mor Han (Son Resmi), 1975
Kışın belki de tek sevdiğim yönü, tiyatroların kapılarını açması, yeni sergilerin başlaması, operada yeni sezon temsiller…

Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun doğumunun 100. yılı sergisinde yer alan Akademi diplomasında yazanlar. İbrahim Çallı imzalı Bedri Rahmi diplomasına bakakalıyorum.
B. Eyüboğlu, 100. Yıl Sergisinden
Garpta yaşayacaksın ama garp özentisi olmayacaksın, sanatını halktan besleyeceksin, çaban hep halka yaklaşmak olacak, özgünlüğün Anadolu kültüründen gelecek, hem resminde hem şiirinde bunu gündemde tutacaksın, motiflerin insanın aklında yer edecek, yayılacak ve evrenselleşecek. Kendi söyleyişiyle, 20 yıldır ya yazdı ya boyadı. Nasreddin Hoca’yı da çizdi, Aşık Veysel’i de, bir çoban da boyadı bir ana da. Karadutum çatal karamı yazdı, çizdi. Karadutu da onu. Bazen resmine şiir, bazen şiirine resim kattı.

Sergide Bedri Rahmi’nin ilk yağlıboya resminden yarım kalan son resmi Mor Han’a (1975), seramiklerinden desen ve objelerine kadar birçok eserini görmek mümkün. Yanı sıra, çalışma masası, daktilosu, mektupları, yakın arkadaşlarını ağırladığı koltuk gibi pek çok kişisel eşyasını da yakından inceleme şansı var.

B. Eyüboğlu, 100. Yıl Sergisinden
Sergi çıkışında bizimkiler Bedri Rahmi baskılı yazma ve örtülerden bir seçki yapmaya çalışırlarken, Bedri Rahmi’nin torununun eşi Sibel Eyüboğlu ile konuşma fırsatım oldu. Bedri Rahmi desenleri, 100. yıl sergisinin daha geniş çaplı olarak duyurulması üzerine konuştuk ve kendisinden her yılın Haziran ayının ilk haftasında Bedri Rahmi’nin Kalamış’taki evinin bahçesinde Geleneksel Yazma Şenliği -yazma sergisi ve satışı- düzenlediğini öğrendim. Kendilerini Bedri Rahmi geleneğini sürdürme çabalarından ötürü takdir ediyor, teşekkür ediyorum. Sergi 4 Kasım’da sona eriyor. Sene sonuna uzatılmalı.
 
CAM, Aysa Prodüksiyon&Tiyatro Gaga
Serginin ardından o gün CKM’de sahne alan Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu’nun Cam adlı oyununu gördük. Oyun; bir ressam, boşanmak üzere olduğu kocası, yakın kız arkadaşı ve resim öğrencileri arasında, ressamın atölyesinde geçiyor. Dili zaman zaman mizahi. Ana tema ise günümüz ilişkilerinin yalanlar üzerine kurulu olması. Tüm karakterlerin ortak özelliği mutlu olmak istemeleri, kişisel isteklerinin her şeyin üstünde olması ve yalan söylemeleri. Kuyumcu Yener karakteri, favorim oldu.


Oyundan hoşuma giden replikler:
Resim dersi: “Silgi kullanma, geçmişimizi silebiliyor muyuz? Çizgileri silme sakın, onlar senin referans çizgilerin.”
Sözde yakın özde uzak arkadaşların dertleşmesi: “Tutkulu aşktan faturalı aşka nasıl geçtik?”
İntihar sahnesi: “Sevmeyi bilmiyorum, o yüzden sevilemiyorum ya da tam tersi.”

Aysa Prodüksiyon’un geçen yıl Aşk Sözleri adlı oyununu görmüştüm, başarılıydı. Kemal Kocatürk, Shakespeare’i adapte etmişti. Duruşu olan bir ekip, böyle devam etmesi dileğiyle…

Yazan: Levent Kazak - Yöneten: Laçin Ceylan
Oyuncular: Dolunay Soysert, Mete Horozoğlu, Deniz Çakır, Bülent Alkış, Selen Uçer

11 Ekim 2011 Salı

m-u-s-i-c

Elif Çağlar, hakikaten çağlıyor… Bir an gözlerimi kapıyorum, ses şelale, zaman zaman yumuşak ama her durumda çok temiz. Hiçbir şekilde sizinle kavga etmiyor. Pazar günü MiniMore. Fest kapsamında Tamirane’de Elif Çağlar Quartet’i dinlerken hissettiklerim…

Can dost Tolga, ayağının tozuyla kendini bu endüstriyel mekanda buldu. Kendimizi melodilere bırakmış boyut değiştirmeye hazırlanırken, Tolga birden ‘ya bi saksafon eksik’ dedi ve o anda Elif Çağlar’ın dinleyiciler arasındaki Yahya Dai’yi sahneye davet etmesiyle girdiğimiz komadan hızla çıkıp, otomatik neşeye yelken açtık.

Üstad Dai her yere saksafonuyla mı gidiyor diyeceksiniz, öyle değil, yan mekandaki konseri az evvel sona ermişti, belli ki Elif’i dinlemek istemiş. Sonra da hiç inmedi sahneden ve benzersiz bir performans çıktı ortaya.

İşte performanstan kısa bir bölüm… Bu kısacık kesitte bile zamanlamalarının ne kadar mükemmel olduğunu anlıyorsunuz.

Elif Çağlar, Bilgi Üniversitesi’nde caz kompozisyonu okuyor, sonra NY Queens College, The Aaron Copland School of Music’te caz performansı üzerine master yapıyor. Eğitimli ama aynı zamanda çok çok yeteneklilerden…


İlk solo albümü m-u-s-i-c’i tavsiye ediyorum, albümün tamamı Elif’in kendi emeği; salt cazla pek aram yok diyenler için de keşfedilmeye çok değer…

Bir de bu sefer Tamirane’deki ortamın motorcu kardeşliğine benzediğini fark ettim, A’dan Z’ye tüm ekip sıcakkanlı ve yardımsever şekilde caz kardeşliği için çalışıyor gibiydi. Bu durum, Elif ve grubunun enerjisinden de kaynaklanıyor olabilir.

4 Ekim 2011 Salı

Design Week mi Boğazkesen mi

Ekim’in ilk Pazar günü yani Istanbul Design Week’in kapanış günü, eski Galata Köprüsü üzerindeki sergi, enstalasyon ve objeleri bir bir inceledik kardeşim ve çocukluk arkadaşım Çağrıyla. Hatta bizzat Red Bull kutularından kendi tasarımlarımızı yapmaya uğraştık, gerçi benimki pek rağbet görmedi ama fikrimi anlamadılar bence. Çağrı’nın çiçek tasarımı epey hoşuma gitti ama. Üstad bravo!

Bisiklet hastası bir insan olarak en çok şu ödüllü tasarımı beğendim, yalnız biraz ağır bir model, artık hafiflik aranıyor ya, gerçi benim mevcut bisiklet bundan daha ağır olduğu için bu, onun yanında hafif kaldı. Özellikle içinden çıkan ışıklı kilidi hoş fikir. Bir de tabii bu bisikletin kontra pedal oluşu çocukluk anılarımı canlandırdı. Çağrı senin mavi bir bisikletin vardı kontra pedal, ne güzel fren yapardın, gerçi arada kafan karışırdı bana yetişemezdin ama…  Tasarımlar arasında bir de türk kahvesi için sade, az, orta, pek şekerli ayrımını gösteren fincan prototipleri hoşuma gitti.  

Açıkçası tasarımlara dokunmayı severim; yasak dinlemem, açıklamalarında yazan hissi veriyor mu, diye ilgimi çekenlere dokundum, hatta oturdum koltuklara. Hollandalılar ne yapmışlar: pek şaşırtıcı değil, laleden oturak -parklarda kullanılmak üzere- öf çok sıkıcısınız. Tasarımcı Murat Babadağ’ın Dua Tamburu adlı çalışması ilginç geldi: Tibetli rahipler, dua tamburlarını çevirerek ibadet ediyorlarmış. Tamburlarda da “İnsanın gerçek özüne selam” yazıyormuş. Resimdeki tamburun üzerindeki pıtırcıkları, pıtırcık sanmayın, onlar Braille alfabesiymiş ve de şunu yazıyormuş: “Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme huzurunu, değiştirebileceğim şeyler için cesaret ve aradaki farkı bilme bilgeliğini ver.” Bu sözü ilk Nural Teyzemle Oktay Eniştemden duymuştum 15 sene önce. Şunu bir başarsak dünya gözüyle!

Çağrı hemen günün anlam ve önemine uygun şekilde ayakkabılarının reklamını da araya sıkıştırdı: yok şu şekle giriyormuş da yok öyleymiş de, işte burada bir bakın, kimin ayakkabısı daha tasarım duruyor, allahasen? Tabii ki benim. Tamam şaka şaka…

Bu güzel tasarım gezisinin çıkışında birden kendimizi bol müzikli Sivaslılar kermesinde bulduk. Yalnız ben oradan aldığım kadar taze ve enfes bir Beypazarı kurusu yemedim, yani o kermes bir daha ne zaman Çağrı, sen gurmemiz olarak onu bir takip et de yine gidelim.

Kermes sonrası karnımızın iyice acıktığını hissedip Çağrı’nın yeni aldığı İstanbul - Arka Sokak Lezzetleri kitabından 'o piti piti' yöntemiyle Boğazkesen’de bir kebapçıyı seçtim. Sonraki macerayı o anlatsın, benim kalbim dayanmaz.

29 Eylül 2011 Perşembe

Aranıyor: Samimiyet

Samimiyeti nerede aramam gerekiyor acaba? Hayatın içinde tüy gibi bir şey. Tutamıyorum bir türlü. İki insan arasındaki zihin zinciri için ilk şart(ım). Son zamanlarda insanlara olan güvenimi yitiriyorum. Ben mi fazla içten değilim? Aslında evet ‘içtenlik’ daha iyi ifade ediyor sanırım. Yani önce kendi içine bak, diye mi düşünmem gerekiyor?

Bilemiyorum ve mutabık değilim ama son zamanda dinlediğim en samimi müzik Wynton Marsalis - Eric Clapton buluşmasından çıktı. Çıkacağı da belliydi zaten.

Geçtiğimiz Nisan ayında üç gün üst üste Lincoln Center’da verdikleri konserlerin kaydı daha yeni, 13 Eylül’de hem cd hem de dvd formatında satışa çıktı: Wynton Marsalis & Eric Clapton Play The Blues Live From Jazz At Lincoln Center.

Marsalis’in esas eğitiminin klasik müzik -tabii maaile cazcı oldukları için aynı zamanda doğuştan caz müzisyeni-, Clapton’ın ise rockçı olduğunu düşünürsek, bu ikilinin ortak alanının blues olmasına biraz şaşabiliriz. Ama Clapton’ın özel blues ilgisini, bir İngiliz olarak blues öğrenmek için çok emek verdiğini ve de tüm kariyerinde bu müziğin etkilerini düşününce buna izin verebilirim. Rica ederim, ne demek!

Albüm, Armstrong’un Ice Cream’i ile başlıyor, toplam 10 parça içeriyor ve tümüyle New Orleans Blues = gitar+trompet+jazzy tonlar. Albümün Ice Cream’le başlaması benim için ayrıca özel: I scream! Albümde Layla, Corrine, Corrina filan da var. Layla’yı da epey ilginç şekilde çalmışlar, çok beğendim. Konserden bir kesit buldum, muhteşemden daha öte… Umarım bu ikili bir gün buralara da uğrar.


Bir de Wynton (sürekli niye aklıma wonton çorbası geliyorsa), tabii senin de ama esas abin Branford’ın büyük hayranıyım, nasıl yapsak?

Bir de Wynton, samimi söylüyorum, Eric’le senin albüm efsane olacak, olmuş hatta...

16 Eylül 2011 Cuma

Yaz, bitme!

Turkuaz anlarımda dinlediğim müziklerle lâcivert zamanlarda dinlediklerim hep farklılaştı. O sabah, hangi cd’yi seçmişsem onu döndürüp dinlemekten sıkılmam, bazen bir hafta aynı müziği dinlediğim olur. Ama her seferinde farklı imgelerle. Bir de yazlık kışlık ayrımım var.

Dalida ise bu kategorinin dışında kalan belki de tek örnek. Yani mevsimlik ya da çoğu zaman lacivertten turkuaza geçmek için ideal. Ama kendisinin sizi tam tersi yöne çekmesi de mümkün. Bazı sanatçıların tüm hayatlarını, hayatlarının onaramadıklarını seslerinden anlarız ya, Dalida da böylesi bir ikon. Ama şu ara yazlık yanıyla ilgilendiğim için cd’sindeki komik parça Itsi Bitsi Petit Bikini’yi dinledikten sonra bir ara radyoya geçtim ve parçanın 1960 yılındaki orijinal versiyonuna denk geldim: Itsy Bitsy Teeny Weeny Yellow Polka Dot Bikini.


60’ların genç idolü Amerikalı Brian Hyland, 16 yaşında bu parça ile çıkış yapmış, aylarca liste başı kalmıştı. Yaz deyince akla mayo, bikini geliyor ve hanımlar için uygun bir tanesini bulmak bazen ciddi çileye dönüşüyor ya, işte bu parça, söz ve ezgilerindeki muzip detaylarla çekingen kadının bikinili plaj halini çok güzel canlandırıyor, birden sarıyor insanı; evrensel tabiriyle son derece amabile. Kadın bir türlü kabinden çıkamıyor da. Dinlerken, insanın içinden “Çık artık kabinden, göster kendini” demek geliyor.

Ama bu parçanın en hoş yorumunu, lirik ve içten yanmalı olarak Dalida ele almış bence. Muhteşem! Parçanın orijinal hali Dalida’nın yorumu yanında ninni gibi kaldı. Bir de ne kadar güzel dansediyor baksanıza.


Asla ölmeyecek bu parça; punk, rock, pop gibi farklı tarzlarda düzenlenip Bulgarca, Fince dahil pek çok dilde seslendirilmiş ve seslendirildiği hemen her ülkede liste başı olmuş. Bir de 61 yapımı bir Billy Wilder komedisinde (One, two, three) Ruslar, bu şarkı eşliğinde bir ajana işkence ediyormuş, bulayım da izleyim o filmi. Billy Wilder, öyle uygun görmüşse iyi olmuştur gerçi…

6 Eylül 2011 Salı

Roma Tatili, benim değil

En sevdiğim, izlemekten hiç sıkılmadığım filmlerden Roma Tatili’ni, Başak’a vermiştim. Geçenlerde getirdi, yerine kaldırmadan dayanamayıp tekrar açtım, babam da bana tabii ki tekrar katıldı. İzlerken düşündüm de scooter maceram aslında bu filmle başladı.

Ann, resmi davetlerde drakula tiplerle dans eden, giydiği ipek geceliklerle hiç arası olmayan, terliksiz basması yasak olan, uyumadan evvel süt ve kraker yemek durumunda olan genç bir prenses. Süt, krakerlerine eşlik ederken, kendisine okunmakta olan ertesi gün programını dinlemekten de hiç hoşlanmıyor: 08:30 – elçilik görevlileri ile kahvaltı, 09:00 – kimsesizler yurdu ziyareti…

Prenses, tüm bunları dinlerken kriz geçiriyor ve chucky gibi gülen kraliyet doktoru sakinleştirici iğneyi basıyor (Bu tipleri özel seçiyorlar kesin.). Ama o, pencereden kaçıyor, atlıyor bir kamyonetin arkasına ve tek günlük Roma tatili başlıyor. İşte 53 yapımı filmde ilk kez bu sahnede bir vespa görünüyor ve vespanın üzerindeki mutlu çift, kamyonetin arkasındaki Ann’e el sallıyor. Çok naif; bayılıyorum bu sahneye...

İğnenin etkisiyle, Ann bankta uyuyakalıyor ve oradan geçen Amerikalı gazeteci Joe tarafından bulunuyor. Joe, taksiyle onu evine göndermeye çalışsa da, omzunda tekrar uykuya dalan prensesi, prenses olduğunu bilmeden kendi evine götürmek zorunda kalıyor. Ertesi sabah hayatında ilk defa üstünde pijama ile uyanan Ann, Joe’nun evinden çıkarken, kendisine çarpmak üzere olan bir vespadan kıl payı kurtuluyor. Filmdeki ikinci vespa bu. Sonra biraz ileride pasajın solunda sadece yarısı görünen üçüncü vespa sahnede. Yedek lastiği arkasında…

Sonra Joe, Ann'i takibe başlıyor ve Ann İspanyol merdivenlerinde dondurma yerken tak diye karşısında bitiyor ve aslında birbirlerine aşık olan ikili, vespa sırtında şehir turuna başlıyor. -Hoş bir ayrıntı: Ann, vespaya yan oturuyor- Bir aralık, Ann direksiyona geçiyor ve güç bela arkasına atlayan Joe ile, önüne gelen her şeyi süpürüp devirerek sürüyor, birilerinin üstüne çıkmalarına ramak kala kendilerini karakolda buluyorlar. Joe, hemmen Amerikan basın kartını gösteriyor ve ‘biz aslında motosikletle kiliseye evlenmeye gidiyorduk’ diye uydurarak paçayı kurtarıyorlar. Neyse devamını anlatmayım bari…

Bence Audrey Hepburn, kariyerinin bu ilk filminde Oscar almasını vespaya borçlu; vespa da Audrey’e… Vespa, o yıl bu filmin etkisiyle 100 binin üzerinde satış yaptı ve vespa salgını başladı. Tabiattaki sosyal böceklerin en iyi bilinenleri arılar, karıncalar, vespalar (yabani arı) ve termitlerdir. İtalyanlar ne güzel isim bulmuş, yaratımda yetenekli millet vesselam.

Bunlar da benim konformist vespalar, biri Roma, diğeri İstanbullu. Başak, Didem, Nihan tekrar teşekkürler, tam da filmdeki vespanın renginde denk getirmişsiniz. Film, siyah beyaz olsa da posterlerindeki scooter'ın rengi ile aynı. Tabii Can'la Selmin’e de özel teşekkür. Bunlara bakmaya doyamıyorum.

Bir de, merak etme babacım dikkatli kullanırım.

Özgün Adı: Roman Holiday – Amerika dışında çekilen ilk Amerikan filmi.
Yönetmen: Willam Wyler.
Oyuncular: Roma, Vespa, Dondurma, Audrey Hepburn, Gregory Peck.

19 Ağustos 2011 Cuma

Tipping Point

Malcolm Gladwell New Yorker Dergisinden takip ettiğim bir yazar, orijinal biri. Ne zamandır rafımda duran kitabını, bu tatilde okudun okudun deyip yanıma aldım.

Hızla ya da beklenmedik şekilde gelişen olayların o ‘bir anı’ nedir? O ‘eşik’ nasıl aşılır da olay fenomen haline dönüşür? Kayda değer gibi gözükmeyen bir hareket, nasıl sosyal salgın başlatır? Yani “küçük manipülasyonlarla, nasıl dağ gibi bir sonuç elde edersin”in çok sürprizli örnekleri…   

The Tipping Point, Malcolm Gladwell
Bir kitabın nasıl en çok satan haline geldiği, Susam Sokağı’nın nasıl milyonlarca dünya çocuğunun hayatının bir dönemine damga vurduğu, kulaktan kulağa teorisini yaratan faktörler ya da bir ürünün nasıl bir anda virüs gibi yayıldığı gibi konuları, düşünmediğimiz yönlerden irdeleyerek anlatıyor. "Ya evet hakikaten de öyle" dedirtiyor. Küçük bir örnek: 90’lı yıllarda New York’taki suç oranlarının çok hızlı şekilde düşmesinin kanıtlanmış nedenlerinden biri, belediyenin metrodaki grafitilerin üzerini boyayarak kapatması olarak gösteriliyor. Belediye, her gecenin sabahında yeni grafitileri hiç yılmadan kapatmış ve kapatmış. Bu minicik, hatta belki “sanat eserinin üzerini ne diye kapatmış ki” diyeceğimiz hareket, bir eşiğin aşılmasına ve suç oranlarının çok çok hızlı şekilde düşmesine neden olmuş. 

Bir de 150 kuralı ilgimi çekti. Bu, toplulukların büyüklüğü ile ilgili. 150’den daha az sayıda kişi ile oluşturulan gruplar, birbirine daha çok bağlı, daha etkin ve daha dayanışma içinde oluyorlarmış. Ünlü antropolog Dunbar'ın da bunu destekleyen bilimsel çalışmaları var. Yüzyıllardan beri ilkel kabilelerde topluluk 150 kişiyi aşınca, köy bölünüyor ve yeni kabile oluşuyor. Buradan şu sonuca vardım: 150 kişilik bir insan grubuyla ilişkimize sosyal ilişki diyebiliyoruz. Facebook'ta arkadaş sayısı 150'nin üzerinde olanlar, dikkat! Gerçekten ilişkide misiniz?

Geçenlerde Yekta Kopan’ın programında Ali Düşenkalkar bahsediyordu: bir tiyatrocu ya da şancının, AKM Büyük Salon’da sesini kullanması ile, Süreyya’da sesini kullanması arasında çok ciddi fark var, espas mühim. Şimdi bu kitaptan esinlenerek bu olayın tipping point’ini inceleyim: Küçük basit hareket=AKM’nin kapısından içeri girilememesi => Tonguçvari (dağ gibi) sonuç=Yeni mezun tiyatrocu, şancıların tamamının, seslerinin sınırlarını ancak Süreyya’nın büyüklüğü kadar sanması ve öyle yetişmesi, yani düşünün böyle sanatçı nesilleri oluşması. Sinsice…

Türkçe’de “Kıvılcım Anı” diye yayımlanmış. Bu isim kitabın değerini azaltmış gibi geldi bana. Kitap, iyi kitap ama.

12 Ağustos 2011 Cuma

Dut yemem efendim

NTV Radyo geçenlerde Zeki Müren’in 1955 yılında TRT Radyosu’nda Tarık Gürcan’a konuk olduğu programı yayımladı. Programın adı “Tanıdınız mı?”.

Önce konuk sanatçının bir eseri yayına veriliyor, sonra Tarık Gürcan “Aziz ve muhterem dinleyiciler, daha ilk nağmelerinde tanıdığınız gibi programımızın bu haftaki sanatkarı Zeki Müren’dir” diyor ve müzikli söyleşi başlıyor. Nasıl bir dinleyici saygısıdır, nasıl ince hassas bir duygu dünyasıdır, nasıl bir tane tane anlatımdır, hayranlıkla dinledim. Tabii bunda yapımcı Tarık Gürcan’ın programa son derece hazırlıklı çıkması ve harika bir şekilde yönlendirmesi de etkili. Bu esnada, Anneannemle dinlediğimiz radyo tiyatrosu oyunları aklıma geldi. Ben okula gitmeden evvel türk kahvelerimizi yudumlarken, biten her oyunun ardından oyunu hemen gerçek hayata bağlayan hikayelerini dinlerdim Anneannemin. Tüm radyo tiyatrosu sanatçılarının seslerini tanır; bu oyunda, geçen ay şu oyundaki katil adamı konuşan adam, baba rolünde bak, diye bana hatırlatarak ilgiyle takip ederdi. Hala ediyor gerçi ama artık ayrı şehirlerdeyiz, o neşeli sabahlarımızı özlüyorum.

Programda, Tarık Gürcan’ın deyimiyle beni en çok mütebessim hale getiren anekdot:
Zeki Müren
Zeki Müren: Henüz üç dört gün evvel mevzu itibariyle diğerlerinden çok farklı olan bir mektup aldım. Hadise şu, biraz da komik. Birkaç arkadaş lokantada yemekteydik. Getirttiğim yemeğin üzerine fazla miktarda maydanoz serpmişlerdi. Ben hiç maydanoz sevmem! Hayatımda da tatmış değilim, tuhaf değil mi?

Tarık Gürcan: Ben de öyleyim.

Zeki Müren: Öyle mi (gülüşmeler)… Garsona maydanozsuzunu getirmesini rica ettim. Aramızda arkadaşlarla gülüştük. Ertesi gün bir mektup aldım, espritüel bir dinleyicim, yan masada bu hadiseye şahit olmuş. Diyordu ki: maydanoz kelimesinin aslı mide nivazdır ve mide içün çok faydalıdır. Bundan sonra da bana iltifat ederek dut yemiş bülbül darbımeselini hatırlatıyor; maydanoz yememi fakat dut yemememi ikaz ediyordu (çok kibar kahkahalar).

Kendisine henüz cevap yazamadım, fakat radyosunun başındaysa şimdi, müsterih olsun, bundan sonra duta veda edip bol bol maydanoz yiyeceğim.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Kaas: Küçük İnsan

Peynir, Willem Elsschot, Kanat Kitap
Kısa yoldan söyleyim: kitabın ana unsuru peynir çilesi. Nerden buldun demeyin, peynir hassasiyetim var, dayanamıyorum, kitap şeklinde de olsa otomatik eyleme geçiyorum.

1930’ların ekonomik kıvranma döneminde, Hollanda’da bir katibin iş hayatı çilesinin ironik anlatımı. Bu senenin başlarında Hollandaca’dan çeviri ilk baskısı yayımlandı. Gerçekten çok beğendim. Elsschot bu kitapla ünlenmiş ve aslında reklam ajansı sahibi olarak yazar olduğunu uzun zaman ailesinden gizlemiş.

“…çocuklarım olduğu için yabancılarla tartışmaya girmekten itinayla kaçınırım; zira bunlar patronumun arkadaşları olabilir. Bu yüzden tramvayda beni itip kakmalarına izin veririm, ayağıma basan olursa sert tepki vermem. Ama o akşam artık hiçbir şey umurumda değildi. Nasıl olsa peynir rüyası gerçekleşmeyecek miydi?”

Şu kadarcık paragrafın ne kadar çok ve çeşitli çağrışım yaptığını düşünüyorum. Bir de kurumsal insan balonunda o dönemden bu döneme bir arpa boyu ilerleme yok, hatta balona stent takmak üzereyiz. Muhteşem bir çevresinde dolanma hikayesi.

Özgün Adı: Kaas

9 Ağustos 2011 Salı

Efsane SİSTEM kurulmuş!

Venezüella Simon Bolivar Senfoni Orkestrası, Şef Gustavo Dudamel

















Dün akşam Haliç Kongre Merkezi sahnesinde 14 kontrbas, 4 fagot, 12 viyola, en az 12 viyolonsel, 1 arp!,... gördüm. Toplam sanatçı sayısı 220, yaş ortalaması kanımca 22 ama disiplin, uyum dorukta... Bu kadar kalabalık orkestrayı daha evvel görmemiştim, bundan sonra da Venezüella Simon Bolivar Senfoni yine gelirse görürüm sanırım. Muhteşemdi diyeceğim, harikuladeydi diyeceğim. Çocuk ve gençleri suç dünyasından müziğe yönlendiren bir oluşum olan El Sistema’yı 1975 senesinde bir ekonomist, bir besteci, bir piyanist kurmuş; hepsi tek kişi –Jose Antonio Abreu– bu arada, el insaf!

Böyle örneklerde hemen insan kendi ülkesini düşünüyor, ilk çağrışım: maymun iştahı. Bizde böyle bir oluşum başlar neden başlamasın da, devamlılığı soru işareti. Abreu ödülünü alırken, “Venezuela-Türkiye müzikal kardeşliği” dedi, “Her türlü desteği sağlarım” dedi. Bülent Eczacıbaşı, Türkiye'de de benzer çalışmalar için anlaşmalar yapılacağını söyledi.

Bu arada sürekli güzel çıkaran Venezüellalılar ne kadar minyon bir halkmış, pıtır pıtır sahne aldılar, e 220 kişiyi yerlerini bulsunlar diye beklerken baktık biraz... El Sistema’da yetişen Dahi Dudamel’e gelirsek, o da çok minyonmuş bir orkestra şefine göre; karizma, sempatiklik ise had safhada. Bir gün onun Los Angeles Filarmoni sezonunu takip etmeyi çok istiyorum. Dün niye bis yapmadın ki Dudamel? Yoksa sondan bir önceki parça daha seslendirilmemişken, patır patır çıkan bir grup entelimiz mi gözüne takıldı? Bir de niye bis yapmadın diyor!

Söylemeden edemeyeceğim: Bomboş duran Haliç Kongre Merkezi, neden İstanbul Operası'na tahsis edilmez? AKM yok, Süreyya tam bir minnoş, Fulya desen ancak haftada bir gün, napsın bu insanlar, mecbur Yıldız Sarayı’nda dar kadroyla kız kaçıracaklar... o da kısmetse...

Merhaba.