31 Aralık 2014 Çarşamba

Terazi

11 Aralık 2014, Camden, Amy Winehouse'a selam olsun!
6-13 Aralıkta kardeşim Can’la Londra’daydık. Müzikale, müzeye, galeriye doyduk. Arada çok üşüsem de açıcı bir seyahat oldu.

Tate Britain’da beni çok etkileyen bir resim oldu. Bu galeride İngiliz sanatçıların eserleri sergileniyor. Rehberimiz John Iddon’ın büyük keyifle anlattığı eserlerden biri olan bu resmi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Eser William Hogarth’a ait. Adamımız satirist; diğer eserlerini de incelediğinizde ironik tarafı zaten anlaşılıyor. Esasen 18. yüzyılın karikatüristiymiş de diyebiliriz. Aşağıda kendi yaptığı bir portresi var.
William Hogarth, Otoportre, The Painter and his Pug 1745, tuval üzerine yağlıboya
Hogarth, otoportresinde ne kadar kültürlü, ne kadar üst düzey bir kişilik olduğunu ortaya koymaya çalışmış. Bunu o dönem resimlerinde simge olan köpeğinden ve dizi dizi Shakespeare, Milton kitaplarından anlıyoruz. Ayrıca paletinin üzerindeki ‘Line of Beauty and Grace’ (Güzellik ve Zarafet Hattı) ifadesi Hogarth’ın sanat konusundaki teorilerine işaret ediyor.

Gelelim resmimize: Hogarth 1748 yazında ikinci kez Fransa’yı ziyaret eder ve Calais şehrindeki kapının eskizlerini çizerken Fransız askerleri tarafından casuslukla suçlanarak yakalanır. Tabii o dönem bu iki ülke düşman. Hogarth, yaşadığı bu deneyimden hareketle, bir İngiliz klasiği rozbif tutan aşçıya iştahla bakan bir Fransız askeri ve ağzının suyu akan şişman bir rahibi resmeder. Kapının üstünden rozbif ve Fransız askerine paralel inen zincirler çok ironik, zira Hogarth burada ‘Hangisi ağır basar?’ mesajını veriyor. Hogarth’ın buna cevabı tabii ki ‘İngiliz rozbifi Fransız askerini yener’ oluyor. Burada rozbif İngiltere’nin gücünü temsil ediyor. Bu arada resimdeki tek besili Fransız’ın da rahip olduğu dikkatlerden kaçmasın. Diğer Fransızlar hep cılız, çünkü Fransa İngiltere gibi varlıklı değil, halkını İngiliz kadar doyuramıyor. Ne adammışsın sen Hogarth ya? Nasıl bir öç almak bu…
William Hogarth, O the Roast Beef of Old England (‘The Gate of Calais’) 1748, tuval üzerine yağlıboya
Bu arada şişman rahip demişken, Hogarth’ın resimde Katolik kilisesi ile de dalga geçtiğini görmek mümkün. Kapının ardından ilerleyen ve haç taşıyan ekibin üst kısmındaki tabeladaki beyaz güvercin bunu gösteriyor.

Hogarth yetinmiyor, köşede de perişan bir İskoç’u resmediyor. Fakir İskoç kuru ekmekle soğana talim. Resmin her yeri mesaj, ne yöne bakacağımı şaşırdım.

Bu arada bu anlatımdan sonra bizimle tura katılmış olan Fransız grup önce yutkundu, ardından yok oldu. Ne oldu, beğenemediniz mi?
Rehberimiz John Iddon, J. Everett Millais'nin nefis bir eserinin önünde,
9 Aralık 2014, Tate Britain, Londra. Bugünün akşamında Aslan Kral müzikalindeyiz.

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Çınar

1 Temmuz’da anneannemi kaybettim. Gece uyanmalarım pek yoktur ama o gün sabaha karşı o kadar huzursuzdum ki aklımdan bir an olsun çıkmıyordu. Ben de uyuyamayacağımı anlayınca kalkıp erkenden işe geldim. Akşam üstü de haberi geldi.

Hayatıma çok şey katmış olan, ruhu hep genç bir çınar, ailemizin en büyüğü ve birleştirici gücü gitti. Gittiği yerde rahat uyusun diye Ahmet Adnan Saygun’un İnci’nin Kitabı’ndan Ninni’yi çaldım. Güzel uyu tatarikom…

video

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Bu, ölüm

Dünyada öyle korkunç şeyler oluyor ki bazen insan ‘kıyamet bu herhalde’ diyor. Efsanevi grafik tasarımcısı Amerikalı Milton Glaser da, yaşadığımız korkunçlukların en kötüsü hakkında bir kampanya başlattı.

İklim değişikliği ve ısınmaya dair rozet-afiş tasarımları yapan, rozetlerin satışına özel de bir internet sitesi kuran Glaser’ın kampanya sloganı ise gerçekleri tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor: “Bu ısınma değil, bu ölüm.”

35 yıldan fazla süre önce ikonik "I ♥ NY" logosunu tasarlayan sanatçı, küresel ısınma konusunu sade bir şekilde ortaya koymuş: Yeşil disk dünyayı ifade ediyor. Yarısı dumanlarla kaplanmış ve hayat yok. Alt kısmına doğru ise parlak ve hala yeşil bir alan göz kırpıyor.
Milton Glaser'ın tasarladığı küresel ısınma rozeti
Rozetler kampanyanın internet sitesinden 5 tanesi 5 dolara alınabiliyor. Glaser demiş ki: “Dünyadaki insanların yarısı bunu taksa, evrenin efendileri bile harekete geçecektir.” Yani Dünyayı küresel ısınmadan korumak için atılacak adımları engellediğini söylediği büyük firmalara da taşı atmış. Yazının tümünü buradan okuyabilirsiniz.

Sanatçı duyarlılığına Dünyanın çok ihtiyacı var. Milton Glaser 85 yaşında. “Köşemde grafik tasarımlarıma, bohem hayatıma devam ederim, bana ne, zaten yakında öleceğim.” dememiş, elini taşın altına koymuş.

Biz de lütfen elimizi taşına altına koyalım. Evlerimizde, işyerlerimizde ve yaşantımızda yapacağımız küçük değişiklikler bile Dünyamız için büyük adımlar anlamına geliyor. Örnekse; binalara manto giydirelim, arabalarda dizel kullanmayalım, gıdaları mevsiminde tüketelim, atıkları azaltalım/geri dönüştürelim, eczanede/kitapçıda mümkünse poşeti reddedelim, yeşil enerjiye yatırım yapalım, bu firmaların hisselerini tercih edelim. Saymakla bitmez, başka bir yazıda ele alayım bu konuyu da…
Milton Glaser'ın başlattığı çevre kampanyası, Ağustos 2014

31 Temmuz 2014 Perşembe

Sana koşuyorum bir vapurun içinden*

Sait Faik Abasıyanık (Fotograf: Ara Güler)
Yazıları aksattım bu aralar…

Bu seneki Müzik Festivalinde, açılış konserini de sayarsak üç etkinliğe gittim.

42. İstanbul Müzik Festivali, 1 Haziran Pazar günü şef Gürer Aykal yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ve başarılı genç çellist Dorukhan Doruk ile açıldı. Ancak Soma olayları nedeniyle açılış, kokteyl de dahil sönük geçti denebilir. Açılışa Melihle katıldık; kokteyl masamıza izin isteyerek katılan Hakan Bey ve eşi ile güzel bir Bozcaada muhabbeti yaptık, ben de 19 Mayıs'ta Bozcaada'ydım. Ortak paydada dedik ki “Bozcaada şarabı adada tatlı gidiyor, İstanbul’da ise acı.” Gerçekten de öyle, Talay’dan aldığım şarabı sirke diye salataya koysam olabilirdi yani.
İKSV İstanbul Müzik Festivali Açılışı, Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı, 1 Haziran 2014, İstanbul

Kokteyl devam ederken Lütfi Kırdar’ın fuaye alanında Borusan Çocuk Korosu’nun seslendirdiği parçalar, en az konser kadar etkiledi beni. Zira kendi koro yıllarıma gittim. Çocuklara eşlik ettiğim parça ise “Yugoslavia” idi. Bu harika parçayı söylerdik TRT İzmir Çoksesli Korosu'nda. Aşağıda paylaşıyorum.


Konser öncesindeki plaket töreninin ardından, piyanist Gülsin Onay'a onur ödülü takdim edildi. Onay konuşmasında ödülünü Gezi Ruhu'na adadı. Konuşması biten ve merdivenlere yönelen piyaniste Gezi platformundan bir temsilcinin çiçek vermek amacıyla merdivenlere hamle yaptığı sırada, Onay temsilciyi merdivenlerde durdurup sahneden aşağı indirdi ve saksıdaki minik çiçeği sahne aşağısında kabul etti. Sonrasında sahneye gelen Çellist Doruk'un performansı dikkate değerdi. O da konser bisini ülkemizde hayatını kaybeden gençlere ve Soma işçilerine adadı.

Festivalin sonuna doğru bir gün aralıkla Diana Damrau ve Fazıl Say konserlerine Esen Abla ve Özden Teyze ile katıldık. Bu iki konser için biletlerimizi Şubat ayında almıştık. Sağ olsun Esen Abla güzelce seçmişti gideceğimiz konserleri. Bana da sadece biletleri almak düştü.
Diana Damrau & Xavier de Maistre, Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall, 23 Haziran 2014, İstanbul



Bu yıl festivalin açık ara yıldızı Alman kolaratür soprano Diana Damrau. Uzun süredir dinlediğim en güzel ses ve yorum. Konser mekanı ise Boğaziçi Üniversitesi’nin Albert Long salonuydu. İlk kez gittim ve hoşuma gitti ortam. Salonda bir de kilise orgu var ki orada iyi bir organistin konserini dinlemek ne kadar güzel olurdu diye düşündüm. Yerimiz üst katta balkondaydı; Diana ile arpist Xavier de Maistre’i profilden izledik. Özden Teyze’nin de bileti bizim yanımızda olmasına rağmen merdivenleri çıkmakta zorlanabileceği için aşağı salonda boş güzel bir yer bulduk, o da oradan izledi konseri.

Balkondaki oturak araları çok dardı, verev oturmanız iyi olabilir, o da tabi bir yanınız boşsa. Benim önümdeki adam ise tam bir “kıl”dı. Bu tanımlama az kalıyor ama neyse… Dizlerim onun oturağına değiyordu hafifçe. Dizim her değişinde de adam ahşap oturağı geriye esnetmek suretiyle dizime bastırıyor ve o yetmiyormuş gibi bir de arkasına dönüyor gibi yapıyordu ters ters. Konser boyunca sürdü bu durum. Şeytan diyordu ki: “Al festival kitapçığını adamın hafif kel kafasına indir!”. Kusura bakmayın vahşi tarafım ortaya çıkmak üzereydi. Yani ne yapsaydım, minicik oturakta bağdaş mı kursaydım?
Sahne arkasında orgun klavyesi görülebilir.
Diana'nın kadife sesi ve teatral yorumuna arpistin mükemmel eşliği bizleri mest etti. Her iki sanatçı da sempatik tavırlarıyla ilgi topladı. Xavier de Maistre da ne kadar zarif bir arpistmiş. Müthiş tekniğinin yanı sıra tellere yumuşak dokunuşu ve zamanlamaları çok iyiydi. Şan konserlerinde piyano esastır ama arpla insan sesinin ne kadar güzel bir kombinasyon olabileceğine şahit olmuş olduk. Belli ki Xavier de Maistre, Diana ile seslendirdikleri parçaların piyano partilerini arpa uyarlamış, büyük iş…

Festival kapsamında katıldığımız son etkinlik ise Fazıl Say ve Arkadaşları’nın “Ölümünün 60. Yılında Sait Faik’i Hatırlamak” konseriydi. Say’ın İKSV’nin siparişi ile ölümünün 60. yılında Sait Faik Abasıyanık’ı anmak amacıyla bestelediği bir yapıt. Esasen bu bir edebiyat-müzik buluşmasıydı. Aynı zamanda klasik batı müziği ile Türk sanat musikisinin birlikteliğiydi. İKSV’nin böylesi “Türk” bir sipariş vermesi de ayrıca güzel.

Eserin dünya prömiyerini Sait Faik Abasıyanık’ın hayatının büyük bölümünü geçirdiği Burgazada’da önce günbatımında, sonra da yıldızların altında, martı sesleri eşliğinde izleyen şanslılar arasındaydık. Sait Faik modern Türk edebiyatının büyük öykücüsü, Fazıl Say da Cumhuriyet Türkiyesi’nin gurur duyduğumuz sanatçısı. Ne güzel bir yakınlaşma…
Fazıl Say, Sait Faik'i Hatırlamak, 25 Haziran 2014, Burgazada Meydanı
Özen Yula’nın yazıp sahnelediği eserde, oyuncular Demet Evgar, Songül Öden ve Esra Bezen Bilgin anlatıcı rolündeydi. Vokallerde Zeynep Halvaşi ve Serenad Bağcan, enstrümanlarda ise Borusan Quartet, Hakan Güngör (kanun), Derya Türkkan (kemençe) ve Aykut Köselerli (vurmalı çalgılar) vardı. Ses sisteminde zaman zaman sorunlar olduğundan, tiyatrocuların mikrofonlarındaki patlama ve haykırış anlarındaki kulak tırmalayıcı yükseklikteki sesler rahatsız ediciydi.

Say, bu yapıtı için şöyle demişti: “Bu müzik tamamı makamsal (hicaz) olacağı için benim için de bir ilktir ve özeldir... Ve de sanırım tarihte de ilk olacak bir klasik müzik bestecisinin Türk sanat musikisine bu kadar yakınlaşmak istemesi: Piyano ile kanunun, viyolonsel ile kemençenin diyalog ve bütünleşme halinde olacağı bir ilk yaratmak istiyorum...”

İKSV Festival Afişi, 2014
Bu çalışma Fazıl Say’ın yaratıcılığının güzel bir örneği ancak beni çok etkiledi diyemeyeceğim. Daha modern ve çoksesli bir yapıt beklentisi içerisindeydim. Zira -Evin İlyasoğlu’na katılıyorum- Sait Faik klasiği kırmış ve bir dönüm noktası olmuştu. Bu paralelde Say da daha çoksesli bir yaklaşım sergileyebilirdi ancak tercih ve his meselesi elbette.

Son bir not: bu seneki festival afişi sönük. Güher-Süher Pekinel kardeşlerin iki çalışmasını kendi el yazıları eşliğinde dünyaca ünlü ve ödüllü grafik sanatçımız Bülent Erkmen’e yaptırmışlar ama olmamış. Pekinel Kardeşlerin müziği bizi her yönden mest ediyor, resimlerini festival afişine basmaya gerek yok.


* Sait Faik'in "O ve Ben" şiirinden: 
Sana koşuyorum bir vapurun içinden
Ölmemek, delirmemek için.
Yaşamak; bütün adetlerden uzak
Yaşamak.
Hayır değil, değil sıcak
Dudaklarının hatırası
Değil saçlarının kokusu
Hiçbiri değil.
Dünyada büyük fırtınanın koptuğu böyle günlerde
Ben onsuz edemem.
Eli elimin içinde olmalı.
Gözlerine bakmalıyım
Sesini işitmeliyim
Beraber yemek yemeliyiz
Ara sıra gülmeliyiz.

Yapamam, onsuz edemem...

13 Haziran 2014 Cuma

Kiesza

Kiesza
Epeydir müzik paylaşmıyorum. Kesinlikle izlememiz gereken biri var gündemde: Kiesza. Müziğini, tarzını ve dansını seviyorum. Şarkı yazıyor, harika tap ve caz dans yapıyor, altyapısı kuvvetli.

Kiesa Rae Ellestad, sahne adı Kiesza, Kanada doğumlu ama Londra’da yaşıyor. Bale eğitimi almış, ergenlik yıllarında Amerikan ordusunda çalışmış, çok iyi atışçıymış, kendisini sniper olarak işe almak istemişler ama devam etmemiş. Özgür ruh, sonra Miss Universe Kanada’ya katılmış. Ne enteresan ilgi ve alakalar, değil mi? İyi bence.

Rihanna ve Kylie için de şarkı yazmış. Diyor ki “Ne yapacağı hiç belli olmayan bir çocuktum. Çantamı toplayıp 10 gün dağlara çıkardım. Ergenlik dönemimde kimseyle çıkmadım, kafamda yoktu böyle bir şey. Bir dağa çıkmam ya da bir okyanusu keşfetmem gerekiyordu. Dürüst olmak gerekirse, erkeklere pek vakit de yoktu. Dans dersleri, kaya tırmanışı, savaş sanatları, ordudaki işler ve büyük gemilerle seyahatler…”. Bu bana çok anlamlı geldi, neden acaba?

Ordudaki macerası için de “Bize silah toplamayı öğretirlerken, kendimi Forrest Gump olarak hayal ediyordum. Aralarında en hızlı bendim.” demiş. Bu da bana anlamlı geldi doğrusu. Kıyas hiç olmasın ama ergenliğimde yaptığım ya da ilgilendiğim birbirinden farklı şeyler için etrafımdakiler bana hep “maymun iştahlı” etiketini yapıştırır, eleştirmekten de geri kalmazlardı. Bunun hiçbir zaman zararını görmediğim gibi, her daim faydasını gördüm. Bu etiketi yapıştıranların da bunları geç erişkinliklerinde yapmaya çalıştıklarını zaman tünelinde hep birlikte izledik, gördük. Oh, içimi de döktüm.

24 Martta piyasa çıkan single’ı Hideaway, çıktığının ilk haftasında 136bin satmış ve İngiltere listelerinde top yapmış. Şarkı dans, pop ve house ışıkları barındırıyor. Klibi de hoş. Klipteki dansçıların hepsinin Kiesza’dan kilolu ya da genel dansçı formuna göre kalın oluşları dikkat çekici. Brooklyn’in bu sokaklarına inşallah bir gün ben de gideceğim.

Mobilciler izlemek için tıklayın

27 Mayıs 2014 Salı

Kalbim nerede


Cape Town seyahatimin en başından beri "Kesin gitmem lazım." dediğim bir müze: Heart of Cape Town.

Burası Güney Afrikalı profesör Christiaan Neethling Barnard’ın (1922-2001) dünyadaki ilk kalp naklini gerçekleştirdiği hastane. Küçüklüğümden beri tıbba büyük ilgim olduğundan, tarihi bir olaya ev sahipliği yapmış bu hastanenin ortamını solumadan olmazdı.

Hastanenin naklin gerçekleştiği bölümü, 2007 yılında naklin 40. yılı şerefine müzeye dönüştürülmüş. Müzeyi kendiniz gezemiyorsunuz, sabah saat 9'da başlayan ve iki saatte bir tekrarlayan turlar için müzeye ilk gidişimde 15 dakika geciktiğim için girememiştim.

En nihayet 12 Nisan Cumartesi günü, günün ilk turu için ayarlandık ve Şebnem beni erkenden hastaneye bıraktı. İçeri girerken orada görevli olduğu anlaşılan biriyle yan yana yürür pozisyona gelince hastanenin ana girişinin neresi olduğunu sordum. Müzenin açılmasına daha vakit olduğundan, Cape Town'ın en faal hastanesinin içinde biraz turlar, sonra da bir kahve içerim diye düşündüm. Adam buranın güvenlik amiriymiş, bana hastanenin ana girişini ve kafesini gösterdi ama cumartesi günleri kafe 9,5'ta açılıyormuş. Pete (Müze müdürü) birazdan gelir diyerek hastanenin müzeye çevrilen bölümünü de gösterdi.
Groote Schuur Hastanesi girişi, 12 Nisan 2014, Cape Town
Sabahın körü denecek saatte içeride pek kimse yoktu. Doktorlar geliyor, bazı yatılı hastalar volta atıyordu. Nedense dolaşan hastalardan bir anda huylandım, zira görüntüleri bizim hastanelerde görmeye alışık olduğumuz cinsten değildi. İçimden bir ses bir ara "Zorun ne, şunlardan şimdi bir hastalık kapacaksın, sonra da b.k yoluna gitti Niyazi, çık dışarıda bekle!" İçimdeki diğer ses de "Saçmalama, adamlar karantinalık olsa ortalıkta serbest dolaşan hastalar pozisyonunda olamazlar!" diyordu. Girişte hastaneye hediye edilmiş yerel bitki ve kuşları gösteren çok hoş seramik panolar vardı. Bir süre daha dolaştıktan ve hastanenin ne kadar çok bağışçısı olduğunu duvarlardaki bilgilerden okuduktan sonra çıkışa yöneldim. Tam çıkarken siyah güvenlik görevlisi durdurdu: "Çantanıza bakabilir miyim?". "Ama bu ne saçmalık!" dedim içimden ve bakma amacını sordum. "Çıkışta tıbbi malzeme götüren çok oluyor." dedi. "Yapma ya, iyi bak o zaman." diyerek sırtımdan indirdim çantayı. Tabii Afrika'dayız, dünya vatandaşlarının hırsızlık ihtiyaçları da değişebiliyor.

Ardından bahçeye çıktım, gölgelik yerde bir banka oturayım dedim ki çok pisti. Çantamdaki peçetelerle silerek oturdum, oturduğumda orada oturmakta olan hasta ve diğerlerinin bana uzaylı gözüyle baktıklarını fark ettim. Saat artık yaklaşmıştı. Pete ile tanışmak üzere Müze girişine yöneldim. Çok tonton, yanakları Aydın Boysan'a benzeyen bir amca... İçeride iki Amerikalı vardı ve Pete üçümüze tur başlayana dek girişteki bölümleri incelememizi söyledi. Ardından ikisi çocuk üç kişi daha katıldı bize. Saat yaklaşınca kasaya doğru gittim, cüzdanı çıkardım. Pete "Öğrencisin sen, 100 Rand rica edeyim" dedi, ben de hiç bozmadım artık, öğrenci tarifesinden girmiş oldum. Tam 200 Randmış (40 TL), ‘pahalıymış’ dedim ilk etapta ama içeriyi görünce hiç de pahalı olmadığını düşündüm.

Dünyanın insan üzerindeki ilk kalp nakli Dr Barnard tarafından 3 Aralık 1967 tarihinde, Groote Schuur Hastanesi’nin şimdi müzeye çevrilmiş olan bu bölümünde (Charles Saint Ameliyathanesi) gerçekleştiriliyor. Bu, tıp tarihinin en önemli olaylarından biri.
Heart of Cape Town Müzesi girişi: Donörün kazayı yaptığı yer ve temsili araç, 12 Nisan 2014, Cape Town
Müzeden içeri girdiğinizde 2 Aralık 1967 tarihinde güzel bir yaz günü Cape Town’da meydana gelen trafik kazasının temsili ortamı ile karşılaşıyorsunuz. 25 yaşındaki Denise Darvall, annesi, babası ve erkek kardeşiyle birlikte bir arkadaşlarına oturmaya giderken pasta almak için arabalarını sola çekip duruyorlar ve annesi ile Denise iniyor. Sonrasında pastayla araçlarına dönerken sarhoş bir sürücü tarafından eziliyorlar. Annesi olay yerinde can veriyor. Denise ise çok yakındaki Groote Schuur Hastanesi’ne ağır yaralı olarak kaldırılıyor.

Hastaneye geldiğinde, beyin cerrahı Denise'in durumunun çok ağır olduğunu ve kurtarılamayacağını söylüyor. Bunun üzerine Denise’in babasına kızının kalbini ve böbreğini bağışlamayı düşünüp düşünmeyeceği soruluyor. O da “Doktor, eğer kızımı kurtaramıyorsanız, lütfen başka hastaları kurtarın” diyerek onaylıyor. Karısının vasiyetinin yakılmak olduğunu bildiği için onun organlarını bağışlayamıyor. Aslında kızının bu konuda bir vasiyeti de yok ancak nasıl bir karar vereceğini hemen buluyor, zira kızı insanlara yardım etmeyi çok seven birisiymiş. Böylece banka memuru Denise, dünyadaki ilk kalp naklinin donörü olarak tarihe adını yazdırıyor. Alıcı ise 54 yaşındaki Louis Washkansky. Gıda toptancılığı yapan Washkansky, diyabetik, üç kez kalp krizi geçirmiş ve yoğun kalp yetmezliği çekiyor.
Naklin gerçekleştiği yerlerde turumuz başlıyor, Pete güzel güzel anlatıyor.


İki Amerikalı son sınıf tıp öğrencisi, ikisi çocuk üç Güney Afrikalı ve ben olmak üzere altı kişilik turumuza başlıyoruz. Meğer normalde anlatımda bulunmuyormuş ama yapan kişi trafikten ötürü geciktiği için ilk yarım saatte bize Pete gezdirmeye başladı müzeyi. Sonrasında amfide Barnard filminin ilk yarım saatini izlerken esas kişi geldi devraldı. Bilhassa ilk yarım saati izletiyorlar ki çıkışta dvd’yi satın alalım.
Denise'in ailesi, eşyalarını Müzeye bağışlamış. Sanata merakı varmış; kıyafet tasarımları ve plaklarına göz atıyoruz.

Tur boyunca, hem Denise’in, hem Washkansky’nin hayatları hem de bu konunun etik ve dini yönleri tartışılıyor. Bir de tabii ki “ölüm anı” denilen o an, yani beyin ölümü meselesi. Tura hastanenin 1 km yakınında Main Road’da gerçekleşen kazanın anlatımından sonra hayvan laboratuvarı ile devam ediyoruz. Barnard burada köpekler üzerinde kalp nakli denemeleri yapmış. Denise’in ailesi tarafından bağışlanan eşyalarıyla yapılmış odasını ve Barnard’ın çalışma ofisini görüyoruz. 
Dr Barnard'ın hastanedeki odası, kızlarından birine çok düşkünmüş.
Ardından operasyonun gerçekleştiği ameliyathanelere geçiyoruz. Buradaki canlandırmalara bayıldım, harika yapmışlar, tüm ekipman da o zamandan kalma.
Bir ameliyathanede Denise'in kalbi çıkarılırken, diğerinde Barnard ve 30 kişilik ekibi nakil için hazırdır.


Son olarak ameliyat sonrası yoğun bakım odasında Louis Washkansky’yi ziyaret ediyoruz. Ayrıca kavanozların içinde hasta bir kalple, sağlıklı bir kalbi görüyor, farklarını konuşuyoruz. Çıkışa giden koridorda ise Barnard’a yazılmış mektuplar ve dönemin basın haberlerini inceliyoruz. O dönem Barnard çok sayıda eleştiri de almış haliyle. Sonuçta hala atmakta olan bir kalbi, vücuttan çıkarıyorsunuz.
Ameliyattan sonra Washkansky, sağlıklı ve sağlıksız kalpler ve Washkansky'nin ameliyata verdiği yazılı onay.


Bu müze bugüne kadar gittiğim en ilginç yerlerden biriydi. Olayın geçtiği yerlerde gezindiğinizden, bırakın canlandırmaları, filmi, ortamın kokusu bile gerçekliği artırıyor. “Washkansky yeni kalbiyle ne kadar yaşadı?” derseniz, ameliyattan 18 gün sonra zatürreden ölüyor.
Barnard'la ilgili karikatürler ve kendisine dünyadan gelen mektuplar
Ama Barnard ve ekibinin yaptığı, tüm dünyada çok büyük bir tıbbı başarı olarak görülüyor. Barnard bir anda uluslar arası bir stara dönüşüyor ve bu da sonraki nakiller için ona güç veriyor.
İtalyan film yönetmeni Zeffirelli Barnard'a film teklif ediyor.
Dr Barnard özel hayatında mesleki hayatı kadar mutlu olamıyor; müzede anlatıldığı kadarıyla geçimi çok zor bir insanmış. Üç kez evleniyor ve boşanıyor. Her evliliğinden de ikişer çocuğu oluyor. Sonu ise maalesef nahoş. Kıbrıs Rum kesiminde tatildeyken, geçirdiği bir astım krizi sonucunda yapayalnız ölüyor.

Çıkışta Pete, eski model Mercedesiyle önce Amerikalıları otellerine, beni de şehir merkezine bıraktı. Çok makbule geçti, zira tek başıma ne taksiye ne de minibüse binmek istiyordum. Pete’m güneş gibi doğdu. Yolda da hikayesini anlattı: Hermanus’luymuş, “Balina mevsimi değil yoksa seni evimin olduğu yere götürürdüm balinaları izlemeye.” dedi. “Emekliyim ben, mental durumumu korumak için para almadan bu işe girdim, çok da sevdim; eşim de devamlı bir şeylerle meşgul, Hermanus’ta takı dükkanı var.” diye anlattı ve beni merkeze attı.

Bo-Kaap, Cape Town
Merkezde önce kendime bir espresso ısmarladım. Sonra TekiTown’da anneme pembiş bir spor ayakkabısı, kendime de sarı ve pembe neon çoraplar aldım. Greenmarket ve Long St. Market meydanlarından birkaç hediyelik eşya aldıktan sonra yolda yürürken birden karşıma turist otobüsü çıktı ve önümde durdu. “Neden olmasın?” diyerek atladım. Şoför kredi kartımdan 150 Rand çekti ve otobüsün üst katına çıkıp hemen kulaklıkları taktım. Çok iyi denk gelmişti, fazla bir şey kaçırmamıştım. Kale, District Six ve Bo-Kaap’tan (Cape Town’ın tehlikeli addedilen yerlerinden olan Malay bölgesi) geçtik. Otobüsten de olsa Bo-Kaap’ın renkli evlerini görmek hoşuma gitti. Çünkü ondan dört gün önce South African National Gallery’deki George Hallett Retrospektifinde o kadar çok 70’li yıllar Bo-Kaap fotoğrafları ve insan manzaraları görmüştüm ki çok istemiştim şu anki halini görmeyi.

Sonra otobüs Masa Dağı’na çıktı, o gün o kadar açık ve güzel bir hava vardı ki manzaralar görülmeye değerdi. Ardından da Camps Bay’e devam etti. Son durak olan Waterfront’ta indim. Şebnem’le buluştuk ve birer kadeh şarabımızı içip biraz atıştırırak eve geçtik.
Mahogany Caz Bar ve Waterfront Ferrymans, 12 Nisan 2014, Cape Town
Akşam Cape Town’ın Buitenkant Caddesindeki ünlü caz barı Mahogany Room’da yerel bir triodan güzel bir set dinledik ve geceyi yine Waterfront’taki Ferrymans’de canlı müzik eşliğinde birer bira içerek sonlandırdık.

20 Mayıs 2014 Salı

Soma

"Biz bu 3 çocuk için öldük."

8 Mayıs 2014 Perşembe

Robben Adası, Noordhoek ve Chapman's Peak

Noordhoek, Long Beach, 10 Nisan 2014, Cape Town

Robben Adası'na 10 Nisan Perşembe günü sabah saat 8:00 feribotu ile gitmek üzere biletimi önceden almıştım. Cape Town’a gelip Nelson Mandela’nın 18 yıl hapis yattığı yeri görmeden dönmek olmazdı. Birisi bana şunu demişti: “Sende bir sorun var, gittiğin yerlerin güzelliklerini görürken acılarını da görmek istiyorsun, sınırlı tatilinde niye kafanı yoruyorsun ki?” Berlin’e gittiğimde de ilk planlarımdan biri kuzeydeki toplama kampına gitmekti ve aşırı soğuk ve kara rağmen gerçekleştirmiştim. Turistik gezmek tabii ki güzel ama oraya dair bir miktar sosyo-politik görgüm de olsun istiyorum.

Sabah Şebnem beni Waterfront’a bıraktı ama ne bırakmak! Çok trafik vardı, malum tam iş saati; e Cape Town’lılar da –esasen güvenlik nedeniyle tabi– biz Türkler gibi tek tek araçlara binerek trafik yaratmışlardı. Waterfront’taki AVM’nin garaj giriş kapısında inip güvenlik görevlisinden aldığım tarifle garaj içinden tekneye bineceğim yere koşmaya başladım, çünkü saat 8’e 1-2 dakika kalmıştı vardığımızda. Koş babam koş, sprinter’ım ben ya! Tabii ki yetiştim ve koşarak binaya girdim. Tontiş renkli bir teyze üzgün görünmeye çalışan gözlerle bana bakarak, “Sorry mademoiselle” dedi. “Ne sorry’si beaaa?!? Yetiştim ya işte!” diyecektim ki ekledi: “8 feribotuna sadece 4 kişi yer ayırttığından iptal oldu, sizi 9 feribotuna kaydırdık. Size ulaşmaya çalıştık ama maalesef başaramadık. İstemezseniz para iadesi de alabilirsiniz.” “İyi de teyze, şu an kendimi Hussein Bolt kadar enerjik hissediyorum, bilsem koşmazdım o kadar, ayrıca bileti alırken benim telefonumu soran olmadı.” Bunu dediğimde tık nefes kalacaktı kadıncağız. Öf pöfleyerek kasaya yöneldim ve biletimi 9 feribotu için değiştirdim. Sonra da saat kulesinin yanındaki kafeye giderek bir kahve söyledim. Yine kopkoyu kahveden pek de zevk almadan, Cape Town’da yazdığım notları okumaya başladım.

Martılar tepemde ciyak ciyak dönüyor, insanlar işlerine gidiyor ve güneş iyice ısıtmaya başlıyordu. Saat yaklaştıkça 32 beyaz dişi ve dişetleriyle bana gülümseyen garsona teşekkür edip içinden feribota geçilen binaya yöneldim.

Normalde tarihi Susan Kruger teknesi ile geçmeyi istiyordum ama 20 dakika önce gitmeme rağmen uzun bir kuyruk vardı ve tekne doldu. Sonra bizi beyaz yeni bir katamarana yönlendirdiler. Katamaranları tasarımları nedeniyle pek sevmem ama seyirliğinin eski tekneye nazaran daha iyi olacağı belliydi, yani bir şikayetim yoktu bu değişiklikten ötürü.
Robben Adası yolunda teknede, 10 Nisan 2014, Cape Town
Teknede bir süre üstü kapalı bölgede gittikten sonra, ‘şöyle bir çıkayım belli mi olur, belki balina, yunus görürüm.’ diye umutlanarak güverteye çıktım. Kendime şerefiyeli bir yer ayarlayıp güzelce yerleştim. Yan tarafımda Nordik oldukları belli olan iki adam vardı. ‘Hello’ dediler, sohbet başladı. Cape Town’a 3. gelişleriymiş. “Cape Town’a bir kez asla yetmez, göreceksin sen de.” dedi (televizyoncuymuş) ve ekledi: “Önceki gelişimde kızımı getirdim buraya, ‘işte gör bak, gerçek dünya burası, steril sorunsuz Oslo değil’ dedim.” Yol arkadaşlarım yol boyunca güzel tespitler yaptı. Ülkemizdeki internet yasaklarından haberdarlardı ve şaşırdıklarını belirterek onu sordular bana. Açıklamalarımın ardından “Siz gelişmekte olan ülkesiniz, biz gelişmiş. Ancak bizde de farklı sorunlar var. Örneğin doğalgazımız var ama bunun parası ak mı kara mı bilemiyoruz, bu durum şahsen beni rahatsız ediyor ve yaklaşan seçimlerde vereceğim oyu buna göre vereceğim. Devlet doğalgaz parasıyla silah kaçakçılığını bile teşvik ediyor. Bu da bizim sorunumuz.” dedi.

O anda okyanusta 4-5 kuyruk gördüm. “Amanin yunus!” diye bağırarak o yönü işaret edince, televizyoncu amca kendinden emin şekilde “Hayır yunus değil, balina. Şanslısın!” dedi. Tabii onun ülkesi de balina ülkesi, adam o kuyrukların ne kuyruğu olduğunu biliyordur diye düşündüm. Sürü, sonra bir daha çıkmadı su yüzüne.
Robben Adası
Robben Adası hapishane ve sürgün yeri olarak yüzyıllar boyunca kullanılmış. Dönemin asileri, cüzamlıları ve politik suçlularının kaldığı bir ada…

Artık müzeye çevrilmiş olan Adaya vardığımızda bizi otobüsler bekliyordu. Adada kendi kendine dolaşmak yasak. Önce tur otobüsü ile dolaşıyorsunuz, içindeki rehberin anlatımı eşliğinde. Sonra da ana hapishane binasını geçmişte orada mahkum olmuş bir rehber eşliğinde geziyorsunuz. Güzel düşünmüşler.
Otobüs kısa bir mola için durduğunda, Ada'dan Cape Town'ı çektik.
Robert Sobukwe, ırkçı Güney Afrika yönetimine karşı durmuş siyasetçilerden biri. Sobukwe, bir yürüyüşe önderlik etmekten aldığı 3 yıllık hapis cezasını çektikten sonra salıverilmeyerek Robben Adası’na gönderilmiş. Esasen tutulması kanunsuzmuş. Dönemin başbakanı BJ Vorster’ın çıkarttığı yasa (1963) gereği her yıl esirlik durumu uzatılarak bu evde 3 yıl fazladan tutulması sağlanmış. Hukukta da bu Sobukwe maddesi olarak biliniyormuş. Sobukwe bu madde kapsamında hapis yatan tek kişi.
Robert Sobukwe'nin 3 yıl fazladan tutulduğu ev, 10 Nisan 2014, Robben Adası
Bu kireç ocağı, Nelson Mandela ve Walter Sisulu dahil yüksek güvenlikle hapis yatan mahkumların çok ağır şartlarda çalıştırıldığı yer. Kireçtaşı akciğerlerde hasara neden oluyor. Kayalar ocaktan elle kırılıyor ve yol yapımında kullanılmak üzere yine elle küçük parçalara ayrılıyormuş. 1995 yılında Mandela dahil binin üzerinde eski mahkum Ada’yı ziyaret ediyor. Ada’dan ayrılırlarken Mandela buraya bir kireçtaşı bırakıyor, üzerine diğer eski mahkumlar da birer taş ekliyor ve bu tepecik oluşuyor. Bu olay tamamen spontane gerçekleşiyor ve o günden bu yana bu tepecik müzenin parçası.
Mandela'nın çalıştığı kireçtaşı ocağı ve 95'teki ziyaretinde bir taş ekleyerek başlattığı tepecik, Robben Adası


Bizi gezdiren eski mahkum, hapishane avlusunda sunumunu yaparken
Otobüsten indiğimizde bizi eski mahkum karşıladı ve kendini tanıttı. Bu adada hapis yatan politik suçlulardan biriymiş. Hapishane avlusundaki açıklamalarının ardından Nelson Mandela’nın koğuşunun da bulunduğu koridoru gezdik.
Nelson Mandela'nın 18 yıl yattığı koğuş, Robben Adası, 10 Nisan 2014


Nelson Mandela koğuşunda, Robben Adası
O dönemde adanın mottosu şuymuş: “Each one, teach one.” (Her biriniz birini eğitin.). Çok hoşuma gitti bu felsefe, zira adadaki mahkumların %30’unun okuma yazması yokmuş.
Hapishaneden görüntüler, politik suçlulara daha kolay işler (arka taraftaki sırada dikiş dikenler) verildiğini kanıtlamak için yayımlanmış bir fotograf da var.

Sansürlü mektup ve mahkum kimliği örneği, Robben Adası, 10 Nisan 2014
Rehberimizin kendisi de bizzat bu koğuşta kalmış. Koğuşta 30 ranza varmış ve 60 kişi birlikte kalıyorlarmış.
Bizi gezdiren rehberin de kaldığı 60 kişilik koğuş
Robben Adası Müzesi, 10 Nisan 2014
Cape Town'a dönüş yolunda, "Sizi buraya hangi rüzgar attı?"
Dönüşte şu güzel bayrakla bir fotograf çektireyim diye bir adamdan ricada bulundum. Adam çekti çekmesine ama sonrasında bir tuttuysa beni, güneşin alnında yarım saat. Oregon’dan 35 saatte Cape Town’a gelmişler kafile olarak. Bana ilk sorusu “What brings you to Cape Town?” (Seni Cape Town’a hangi rüzgar attı?) oldu. Klasik Amerikalı sorusu. Bir kere de değişsin dişimi kıracağım. “Ben aslında zenciyim, bakma böyle beyaz durduğuma, atalarımı aramaya geldim Cape Town’a, beni keşişleme rüzgarı attı buraya.” diye cevap verecektim ki vazgeçtim.

Waterfront’a vardığımızda bizi bu dev fok balığı karşıladı. Güneşe kendini vermiş, bir o yana bir bu yana seyirtiyordu. Bir de pis kokuyordu, yosun mu tuttu yağlı derin fok kardeş? Nordik kankalarımla el sıkışıp vedalaştık.

Sonra Cape Town’daki ilk hediyelik eşya alışverişimin bir kısmını burada yaptım.


Akabinde Şebnem, sabah indiğim yerden beni aldı. Sabah bana yolu tarif eden güvenlik de aynen orada bekliyordu. Selamlaştık, dedi ki “Sabahki arkadaşınız geldi ama burada bekleme yapmak yasak olduğu için bir tur atıp geri gelecek, bilginiz olsun.”.

Sonra ver elini Noordhoek Monkey Valley (Noordhoek, Hollandaca'da 'kuzey köşesi' anlamına geliyor). Sahile inmeden evvel ormanın içindeki otelin restoranında biraz atıştırdık.
Noordhoek Monkey Valley, 10 Nisan 2014
Yine harika, geniş bir sahil, bembeyaz kumlar ve en önemlisi muhteşem güzellikte kabuklar. En çok buradan topladım kabuk. 
Noordhoek, Long Beach, 10 Nisan 2014, Cape Town, zıpzıp zıplamayı seviyorum.


O kabuğu almalıyım!
Sahilin girişindeki kayaların arkasında bir moda çekimi devam ediyordu ve sanırım çekimin bitiminde günbatımı keyfi için şampanya ve mezelerin olduğu bir stand kurulmuştu.

Atlas Okyanusu’na bu sefer giremedik, zira aşırı soğuktu ve hiç sörfçü yoktu. Biz yürürken sonradan iki sörfçü geldi ama fazla bir varlık gösteremediler suda. Dalga yetersizdi. İnsanlar tam o saatlerde köpeklerini çıkarmışlardı ve bir sürü köpekli çift vardı.

Kumlara yazılarımızı yazdık, çizdik ve ayrılırken karşılaştığımız bu iki tatlı çocuğun annelerinden izin alarak resimlerini çektik. Çıplaklık aslında ne kadar saf ve doğal değil mi?
Long Beach'te aşık olduklarım


Biz sahilden ayrılırken sörfçüler gelmeye başlıyordu. Kimisi arabasının arkasında wetsuitini giyiyor, kimisi tahtasını sırtlanmış, çıplak ayak sahile yürüyordu. 
Long Beach'te günbatımı, 10 Nisan 2014, Cape Town


Plaj keyfinin ardından arabaya atlayıp çok yakındaki meşhur Chapman’s Peak’e tırmanışa geçtik. Buraya “Chapman’s Peak Drive-Scenic Route” diyorlar. Nooedhoek’tan Hout Bay’e doğru 9 km’lik bir rota Atlantik tarafında. O dik yolu bisikletle çıkan Afrikalı dostlarımızı kutluyorum bu arada (Zorunuz ne sizin?!).

Chapman's Peak'e gidiş, yolun yapımı 1922'de tamamlanmış, dönemi için mühendislik harikası
Chapman's Peak'te zirvedeyiz, sağa bak, sola bak, düz bak, tral la laa...

Chapman's Peak'te günbatımı, 10 Nisan 2014, Cape Town


Romantik tarafım çok kolay ortaya çıkmıyor benim ama burası bana bunu hissettirdi. Müthiş manzarada günü batırmak için şarapları ve sepetlerini alıp buraya geliyor insanlar. Yolun zirvesine (peak) ise izleme terası gibi bir yer yapmışlar. Vardığımızda orada şampanyalarını, şaraplarını yudumlayan bir grup vardı. Bence buranın adını 'sevgili noktası' koysunlar.
Renklere bayıldım!