29 Eylül 2017 Cuma

Chicago

Roxie rolündeki Charlotte d'Amboise.
Chicago Müzikali, 12 Eylül 2017, Ambassador Tiyatrosu, New York.


Bir Broadway müzikali olan Chicago. New York’taki ilk akşamımızda Ebru'yla biletlerini Temmuz ortasında aldığımız Chicago müzikalindeydik. Dikkat ettim de yurtiçi ve yurtdışında izlediğim yeni yapım müzikalleri pek beğenmiyorum. Yorumlar da benzer doğrultuda oluyor zaten. Az süre varsa klasikten şaşmamak gerekiyor. O nedenle Broadway için klasiklerden en iyi seçim Chicago idi. Çarşamba, Perşembe günlerine de oyun koymamışlar, öyle olunca ilk günümüze denk gelmiş oldu. Her ikimiz de öğle saatlerinde New York’a indik, valizleri bırakıp direkt sokağa attık kendimizi. Zira biraz uyuyalım desek müzikal için kalkamayabilirdik.

Hamburgerleri hüpletip Times Square civarında gezindikten sonra Ambassador Tiyatrosu’nun karşısındaki kafede birer kahve içip tiyatroya geçtik. Ambassador Tiyatrosu, NY’nin en vintage diyeceğimiz salonu. 1921’de yapılmış ve 2003’ten beri Chicago müzikaline ev sahipliği yapıyor. Pek bir şey beklemeyin, Londra’nın en az vintage tiyatrosu ile bile kıyaslanmaz.
Müzikal öncesi Times Meydanı civarında gezinti. Bu Amerikalıların kamyon, itfaiye, süt, dondurma ve okul araçlarının hastasıyım.

İçeri girişten itibaren ortama bir ses hakim: Tiyatro görevlilerinin, içeri girenleri yönlendirme çabası ya da tam anlamıyla bağırış çığırışı diyebiliriz. Yerimize varana dek başımız şişti. “WC’ler şuradan! Üst katlara buradan çıkılıyor! Lütfen tek sıra halinde!” şeklinde yönlendirme ve uyarılar. Ne bağırıyorsunuz? Sorarsak söyleyin. Üstelik ortamda herhangi bir karmaşa, keşmekeş vs yokken yapıyorlar bunu. Normal halleri yani. Ebru’yla birbirimize bakıp ‘velgam to amariga’ demek zorunda kaldık.

Chicago, Broadway tarihinin en uzun soluklu müzikali, aralıksız 20 yıldır sahneleniyor. Bir Grammy, altı da Tony Ödülü var. Catherine Zeta Jones ve Rene Zellweger’li filmi de en iyi film dahil bir sürü Oscar’ı süpürmüştü. Müzikalin güftesi Fred Ebb, bestesi John Kander’e ait. Gazeteci Maurine Dallas Watkins’in 1926 tarihli tiyatro oyunundan uyarlanan müzikal, gerçek bir suç/cinayet hikayesini konu alıyor.
Ambassador Tiyatrosu'nun girişi. Tevekkeli değil ışıklı panoya da Amra-Faye Wright'ı koymuşlar. Performansı üstün gerçekten.
1924 yılında Chicago Tribune gazetesi için Beulah Annan ve Belva Gaertner isimli kadın katillerin mahkeme sürecini takip etmekle görevlendirilen Maurine Dallas Watkins’in haber yazıları o kadar ilgi çeker ki Watkins bu hikayelerden bir oyun yazmaya karar verir. Oyun beğenilir ve 1926’da sahnelenir. 1960’larda oyunun müzikal olarak sahnelenmesi fikri oluşur ama Watkins’den müzikale onay çıkmaz. Eh işte ölmeye gör, Watkins’in vefatı sonrası mirasçıları onay verir ve Chicago, bir Broadway prodüksiyonu olarak 1975-1977 döneminde yaklaşık bin kez sahnelenir. 1979’da Londra West End’de 600 kez sahnelenir. Nihayet 1996’da tekrar sahnelenmeye başlar ve halen devam.
Velma rolündeki Amra-Faye Wright, kısa sarı saçlı. Chicago Müzikali, 12 Eylül 2017, Ambassador Tiyatrosu, New York.
1920’lerin sonunda Illinois Chicago’dayız. Roxie Hart büyük bir sahne sanatçısı olma hayalini kuran güzel bir kadın. Kocası ise etliye sütlüye karışmayan, uydum akıllı ve biraz fazla anlayışlı bir tipitip. Ünlü ve zengin olmaya kafayı takan Roxie, ‘seni kesin meşhur edicem’ diye söz veren biriyle birlikte olur. Sonra da onu yıldız yapmaya yanaşmayan bu adamı çeker vurur. Olaylar böyle başlar. Kadın evli olsa da kocasının bir şeyden haberi yok, adam saf saf mahkeme sürecinde de ona eşlik eder hatta.

Roxie cezaevinde, adam öldürmekten sanık dansçı Velma Kelly ile baş başa kalır. Aralarındaki tatlı rekabet de müzikali müzikal yapan ana unsur zaten. Velma karakteri de gerçek hayattaki Belva Gaertner’den esinlenilerek yaratılmış. Onun olayı da şu: sevgilisi Belva’nın arabasında ölü bulunur. İki polis bir kadının arabaya bindiğini gördükleri ve sonra da silah sesleri duydukları yönünde ifade verirler. Belva ise evinde, kanlı giysilerle bulunur ve sarhoş olduğu için hiçbir şey hatırlamadığını söyler.
Melanie Griffith de 2003'te Roxie rolünü canlandırmış. Efsane oynamıştır, Broadway yıkılmıştır.
Chicago’nun bana göre en önemli yanı müzikleri. Tüm şarkılar kült ve muhteşem. Tony ödüllü besteci John Kander’in zekasına sağlık, bu yıl 90. yaşını kutluyor. Şunu söylersem kafalarda daha iyi canlanır: Frank Sinatra’nın meşhur New York, New York şarkısının bestecisi. Şarkının sözleri de Fred Ebb'e ait. Yani bu ikilinin ortaklığı Chicago güzelliğinde başka işleri de beraberinde getirmiş. Kısa bir All That Jazz dinleriz:


Oyunda kostüm ve dekor ağırlığı hiç yoktu. Kalabalık orkestra, sahne üzerinde tercih edilmişti. Müzikal oyuncuları ayrı bir alkışı hak ediyor bence. Hem detone olmadan şarkı söyleyeceksin, hem dans edeceksin, hem teatral seviyede kalacaksın, yani ciddi iş. Bizim oyunda en çok Velma Kelly karakterini canlandıran Amra-Faye Wright’ı beğendim. Tam 16 yıldır Chicago müzikalinde bu rolü canlandırıyormuş. Dansları, mimikleri, vücudunu kullanışı harikaydı. 57 yaşında bu performans inanılmaz! Zaten 40 gösteriyor.
Avukat Billy Flynn rolündeki Tom Hewitt.
Velma'dan sonra en çok 'Avukat Billy Flynn' karakterini sevdim. Canlandıran Tom Hewitt, dokuz yıldır Chicago’da oynuyormuş. Karizmatik ve sesi muhteşem. Bu arada hikayeye konu olan her iki kadın da suçsuz bulunup beraat etmiş. Billy karakteri bu kadınların avukatlarından ilham alınarak yaratılmış; böyle karizmatiktiler demek ki gerçek hayatta da.
Kılıbık koca Amos Hart karakterini canlandıran Ray Bokhour.


Tatlı ötesi diğer bir karakter de Roxie’nin kocası Amos Hart. Neredeyse gidip yanaklarını sıkacaktım. Teatral açıdan bakarsak en zor karakterlerden biri aslında. Canlandıran Raymond Bokhour. Soyadı eğlenceliymiş, iyi saatlerde olsun Ray. Ray de azlardan değil hani: Hem oyuncu, hem besteci, hem yazar. Ses tonu mükemmel, seslendirdiği reklam ya da belgeselleri izlemek/dinlemek harika olurdu.
Chicago Müzikali, 12 Eylül 2017, Ambassador Tiyatrosu, New York.
Müzikalde özellikle sona doğru uykusuzluktan birkaç kez başım düştü, Ebru’nun da öyle olmuş. O kadar uykusuzlukla yine iyi performans gösterdik ve ilk günümüzü iyi müzik ve şovla tamamlamış olduk.

31 Ağustos 2017 Perşembe

Sanat Giren Eve Doktor Girmez

Vallahi kanıtlandı. Biz zaten kendimizde deneyimlemiştik ama vaka analizleri ve derin araştırmalarla da kanıtlandı: Sanat giren eve doktor girmiyor!

İngiltere'de APPG (all-party parliamentary group) olarak tanımlanan ve hem Lordlar hem de Avam kamaralarının katılımına açık, partiler arası bir araştırma grubu, iki yıl süren ve kanıt bazlı yürütülen araştırmanın sonuçlarını yayımladı.

Buna göre; hastalarına sanatsal faaliyet reçete eden doktorların, doktor başvurularının ve dolayısıyla devletin sağlık harcamalarının ciddi şekilde düşmesine yardım ettiği sonucuna ulaşılmış.

Temmuz 2017'de yayımlanan ve İngiltere'nin iki eski kültür bakanının eşbaşkanlığında yürütülen bu araştırma; sanatın, insanların uzun ve daha kaliteli yaşamalarını sağladığını, onları iyileştirdiğini ve sağlık ve sosyal hizmet harcamalarını azalttığını örnekleriyle gösteriyor.

Bir örnek Gloucestershire'da yürütülen bir projeden (Artlift arts-on-prescription project): Depresyondan kronik ağrılara ve hatta inmeye kadar farklı hastalıkları olan kişilere 8 haftalık bir sanat kursu reçete ediliyor. Bu kişiler şiir, seramik, çizim, mozaik ya da resim gibi aktivitelerle uğraşıyorlar. Sonucunda doktora başvurma oranının %37, hastaneye başvurma oranının da %27 düştüğü gösteriliyor. Bu sonuçlar devletin hasta başına 216 pound tasarruf etmesi anlamına geliyor. İyi para.
İngiltere'deki Strokestra Projesinden bir kare.
Diğer örnek ise Kraliyet Filarmoni Orkestrası işbirliği ile oluşturulan Strokestra. İnme geçiren hastalara yönelik bu projede ise orkestra üyeleriyle birlikte müzik yapan (müzik dinleme, profesyonellerle emprovize müzik yapma, enstrümanları deneme, vurmalı çalgılar ile çalışma, orkestrayı yönetme vb.) hastaların %86'sının semptomlarının hafiflediği ve uyku düzenlerinin iyileştiği gösterilmiş. Adı da güzel düşünülmüş: Strokestra. İnme ve orkestra kelimelerinin birleşiminden türetilmiş. Proje şurada güzel anlatılmış:


Bunun gibi daha birçok çarpıcı sonuca göz atmak isterseniz, raporun özeti burada.

Sanat yapmak ve sanat tüketmek insanı daima yükseltiyor, yaşamı anlamlandırıyor, anlamlı yaşam da iyi hissettiriyor. En azından benim konuyu tarifim bu. İngiliz de bunu kanıtlamış zaten.

Bazıları için anlam dindedir, bazıları için de bilimde. Tüm dünyanın dini kullanışını ve her yöne alet edişini düşünürsek, artık anlam arayışı dinde değil, sanatta olmalı ve böylece insanlar özgürleşmeli diye düşünüyorum.
Serdar Bilgili'nin Nişantaşı Portreleri Sergisi, Ağustos 2017.
Son zamanda anlamlı bulduğum çalışmalardan biri: Serdar Bilgili'nin Nişantaşı'ndaki açık hava fotograf sergisi. Restore ettiği binanın cephesini, Nişantaşı ile özdeşleşmiş kişilerin bizzat kendisinin çektiği siyah-beyaz fotograflarıyla giydiren Bilgili, hoş bir proje yaratmış. Beğendim. 67 metre yükseklik ve 4910 metrekare alana sahip bu çalışmanın yurtdışında da güzel yansımaları olmuş. Buradan göz atabilirsiniz. Bilgili, Guinness Dünya Rekorlar Kitabına da başvurmuş.
Serdar Bilgili'nin Nişantaşı Portreleri Sergisi, Ağustos 2017.
Tüm bina giydirmeleri böyle olsa...

5 Temmuz 2017 Çarşamba

Nereye Gitti Bütün Çiçekler?

Nereye Gitti Bütün Çiçekler? oyununun tanıtımından bir kare.

Geçen Pelin'le konuşuyorduk, "Ben artık hiçbir şeye olmaz olmaz diyemiyorum, her şey insan için" dedi. Ben de buna katılıyorum. Tam da böyle hissettiğim bir oyun izledik önceki akşam Enka Açıkhava'da. Adı "Nereye Gitti Bütün Çiçekler?".

Tuğrul Tülek son yılların özgün yönetmenlerinden biri. Bu oyunun da hem yönetmeni hem de Feri Baycu ile birlikte çeviren ve uyarlayanı.

Metnin orijinal adı "Necessary Targets". Kitap olarak 2001 yılında yayımlanan metin, Amerikalı oyun yazarı ve aktivist Eve Ensler'e ait. Tony ödüllü Ensler, 48 dile çevrilen ve 140 ülkede sahnelenen Vajina Monologları'nın da yazarı.
Nereye Gitti Bütün Çiçekler?, Mam'art, 3 Temmuz 2017, ENKA Açıkhava, İstanbul.


Yönetmen Tuğrul Tülek tarafından "Nereye Gitti Bütün Çiçekler?" gibi güzel bir isimle sunulan oyun, iç burkan bir savaş ve kadın dramı. Oyunun yazarı Ensler demiş ki: "1993 yılında Newsday gazetesinin kapağında tecavüz kamplarından kurtarılmış travma altındaki altı kızı gördüm ve delirdim. Avrupa'nın orta yerinde tecavüzün sistematik bir savaş taktiği olarak kullanılmasına inanamadım." Aktivisit tarafı da kuvvetli olan Ensler, bir Hollywood yapım şirketini Yugoslavya'ya giderek oradaki kadınların yaşadıklarını araştırmaya ikna eder. 1994 yılında 2 ay boyunca kendisi de Bosnalı kadın mültecilerle ve savaşın tecavüz kurbanlarıyla görüşür ve ne yaşadıklarını anlamaya çalışır.
Mülteci de olsalar, hayat devam ediyor.
Tüm bu araştırma ve yerinde incelemelerin sonucunda Amerikalı bir psikiyatristin travma geçiren Bosnalı mültecilere "yardım" etmesi amacıyla bölgeye gönderilmesi ve gerçekte kendisine yardım etmesini konu alan bir oyun kaleme alır.

1996 yılında New York Helen Hayes Sahnesinde Meryl Streep ve Angelica Houston, Bosnalı savaş kurbanlarına yardım amaçlı olarak oyunun okumasını yapmışlar. Bu okumanın ses getirmesi üzerine, Uluslararası Yardım Komitesinin isteği ile oyunu Bosna'da aynı ekiple sahnelemişler ve mülteciler için kullanılmak üzere ciddi tutarda bağış toplamayı başarmışlar. Hatta Madeleine Albright da oradaymış. Albright da esasen Prag'lı olduğu için bölgede yaşananlara derinden üzülmüştür diye düşünüyorum. 1998 yılında da Glenn Close ve Marisa Tomei bu oyunu Saraybosna'da sahnelemiş. Hatta onlarla birlikte Hillary Clinton da oraya gitmiş ve destek olmuş. Bu arada Gözde Kansu ile Marisa Tomei'in benzerliği de ilginçtir.
Dr. Stephens hijyen takıntısından, ipek geceliklerinden vazgeçerek kamptaki kadınlarla dertleşmeye başlıyor.


Oyunda komik ögeler bulunsa da genellikle içim titreyerek izledim. Hijyen takıntılı psikiyatrist Dr. Stephens'ın o pis, kaotik ortamda barınabileceğine inanmasa da birkaç günün sonunda nasıl adapte olduğunu ve kendinden bir şeyler bulabildiğini, kadın sorunlarının dünyanın her yerinde çok benzer olduğunu gözler önüne seren oyunda her şey kararındaydı: Reji, müzikler, dekor, kostüm ve elbette oyunculuklar. Arasız 75 dakika da isabet olmuş. Şenay Gürler ne zarif bir oyuncu, özlemişiz. Goncagül Sunar komple bir insan, hem müzisyen, hem oyuncu. Sesi ne güzelmiş. Hale Akınlı ise tiyatromuzun emekçilerinden, oyunculuğu ile ağlattı resmen. Gözde Kansu'yu beğenmekle beraber, bazı anlarını abartılı buldum. Sarı saç yakışmamış. Melisa Doğu'nun oyunculuğu çok gerçekçi idi. 24 yaşındaki Ece Yüksel de çok şekerdi.
Kampta kendi yaptıkları içki de mevcut. Dr. Stephens, klasik terapi tekniklerini bırakıp kadınlarla arkadaş oluyor.


Nereye Gitti Bütün Çiçekler'e yeni sezonda denk gelirseniz kaçırmayın. Özetle;
  1. "Nasıl olsa benim başıma gelmez." deme. 
  2. "O kadar çok acı var ki acıya karşı sağırlaştık."
  3. "Bu Amerikalılar ne zaman vazgeçecek yardım etmekten?"
Son ikisi oyunun repliklerinden.
Nereye Gitti Bütün Çiçekler?, Mam'art, 3 Temmuz 2017, ENKA Açıkhava, İstanbul.


Yazan: Eve Ensler
Çeviren: Tuğrul Tülek, Feri Baycu Güler
Yöneten: Tuğrul Tülek
Müzik: Buket Bahar
Dekor: Semih Salto's
Işık: Çağrı Gürel
Oyuncular: Şenay Gürler, Hale Akınlı, Goncagül Sunar, Feri Baycu Güler, Gözde Kansu, Melisa Doğu, Ece Yüksel
Prömiyer: 8 Kasım 2016, İstanbul

4 Haziran 2017 Pazar

Boterismo

Fernando Botero, Natürmort ve Çift, tuval üzeri yağlı boya, 2013.
Anna Laudel Contemporary, 28 Mayıs 2017, İstanbul.


Sergi sever çocukluk arkadaşım Çağrı, ‘Doğum günüm vesilesiyle ViaPort’a gideceğim, sen de gel.’ dedi. ViaPort mu?!? Melih de ‘Polonezköy’de resim çizeceğim.’ dedi. Ben de Botero, Karaköy’e kadar gelmişken kaçırmak istemiyordum. Atladım metroya, Şişhane’de indim. Tarihi tramvaya doğru giderken, ‘Hava güzel yokuş aşağı yürüyeyim’ dedim ve kısa sürede Karaköy’e vardım. Gel gelelim, haritadan önceden bakmama rağmen ters yöne yürümüşüm, fark edince tırıs tırıs geri döndüm. Neyse zaten sevdiğim bir bölge. 
Fernando Botero, At, bronz heykel, 2010.
Anna Laudel Contemporary, 28 Mayıs 2017, İstanbul.
Fernando Botero, Gabriel Garcia Marquez ile beraber Kolombiya’nın medarıiftiharı. Esasen tombul kadınlarıyla tanınsa da bundan çok daha fazlasını barındıran bir ressam ve heykeltıraş.
Fernando Botero, Dadı, tuval üzeri kömür, 2012. Beğendiğim eserlerden biri.
Anna Laudel Contemporary, 28 Mayıs 2017, İstanbul. 
Magazin kısmı ise Medellin’li olması. Hemen akla Escobar ve Narcos dizisi geliyor. Memleketinin uyuşturucu ve Escobar’la anılmasından da rahatsız. 85 yaşındaki Botero, genç yaşında ülkesinden ayrılmış olsa da ülkesinin sorunlarına çok duyarlı ve eninde sonunda kalıcı barışın tesis edileceğine inanan bir sanatçı.
Fernando Botero, At, bronz heykel, 2010. 1.20'lik tombi.
Anna Laudel Contemporary, 28 Mayıs 2017, İstanbul.
Yepyeni ve temiz kokan galeriden içeri girerken Botero’nun atını selamladım. Malum galeriye varana kadar bende de hafif bir tırıs yürüme söz konusu oldu. Galerinin ferahlığı ve boşlukları hoşuma gitti. Bu tombul at serginin en önemli eseri, anıtsal bir şekilde girişe yerleştirilmiş.
Fernando Botero, Kedi ile Küçük Kız, kağıt üzeri karışık teknik. 2009.
Şaşırdınız değil mi? 'Küçük kız mı?!?' dediğinizi duyar gibiyim.
Anna Laudel Contemporary, 28 Mayıs 2017, İstanbul.
Bence hayatımızı zenginleştirenler hep özgün şeyler ve özgün insanlar. Botero da özgün üslubu ile tüm dünyanın radarında zaten. Ülkesinin sıradan insanlarını ve başlarından geçenleri bizlere aktarıyor.
Fernando Botero, Europa'nın Tecavüzü, bronz heykel, 2008. Anna Laudel Contemporary, 28 Mayıs 2017, İstanbul.
Geniş hacimler alametifarikası olsa da esasen her şeyi anıtsal yansıtıyor. Konu şişko ve seksi kadınlar değil yani. O nedenle ‘Şişman Sergi’ ya da ‘Dolgun Vücut Ressamı’ diye başlık atan gazetecileri anlamam imkansız. Üslubunu anıtsal bir tavırla ortaya koyuyor sanatçı: hayvanları, nesneleri, meyveleri ve çocukları da büyük resmediyor.
Fernando Botero, Güvercin, beyaz mermer, 2014.
Anna Laudel Contemporary, 28 Mayıs 2017, İstanbul.
Fernando Botero, Yemek Yiyen Adam, kağıt üzeri kırmızı boya kalemi, 2001.
Anna Laudel Contemporary, 28 Mayıs 2017, İstanbul.
Fernando Botero, Yatan Kadın, beyaz mermer, 2013.
Anna Laudel Contemporary, 28 Mayıs 2017, İstanbul.
Fernando Botero, Avcı, tuval üzeri yağlı boya, 2011. Bu çok güzel.
Anna Laudel Contemporary, 28 Mayıs 2017, İstanbul.
Dikkat ederseniz Botero'nun insanlarının göz, ağız, burun ve dudakları minicik. Vücutları büyük, ayakları vücuda göre ufak. Yukarıdaki avcının ayaklarına bakın mesela. Yüz ifadeleri ise umutsuz.
Fernando Botero, Sandalye Üzerindeki Çıplak Kadın, 2013.
Anna Laudel Contemporary, 28 Mayıs 2017, İstanbul.
Kadınlarında mutlaka küpe ile saat var; dudaklarda ruj, tırnaklar ojeli. Kadınların saçlarını genellikle orta yandan ayırmayı tercih ediyor. Yine kadınların saçında çiçek gibi kondurulmuş birer toka mevcut. 
Fernando Botero, Karın Üstü Yatan Kadın, bronz heykel, 2006.
Tabii Medellin'de hava 30 derece, insanlar bunalıyor ve miskinlik yapıyor, diye yorumlayabiliriz.
Anna Laudel Contemporary, 28 Mayıs 2017, İstanbul.
Sergiyi gezen epey bir turist vardı. Buna sevindim. Ben de yurtdışına gittiğimde şehirde gezilesi hangi sergiler var diye araştırırım. İstanbul’un da dolu dolu bunu sunabilmesi çok güzel. Hatta ben çıkarken İspanyol bir çift mutlu mesut merdivenleri çıkıyordu. Tabii ne de olsa Botero bir Latino.
Fernando Botero, Adam ve Kadın, tuval üzeri yağlı boya, 2013. Renkler ve tema harika. 
Kolombiya’nın İstanbul Fahri Konsolosu Olga Lucia Valencia Velasquez bu resmi 'Adam şapka taktığına göre kesin ayinden dönüyor' diye yorumluyor. Kadın da pek özenli zaten.
Anna Laudel Contemporary, 28 Mayıs 2017, İstanbul. 
Gelişte kullanmadığım tarihi tramvayı dönüşte kullandım ve sonra İstiklal’de bir iki alışveriş yaptım. En son da Meydana yürüdüm ama içim acıdı resmen, İstiklal ne hale geldi, yazık. Keşke biraz savaş verse.
Fernando Botero, Yatan Kadın, bronz heykel, 2006. Yukarıda da beyazı vardı bu heykelin, fark: bu daha bronz ve tonti.
Anna Laudel Contemporary, 28 Mayıs 2017, İstanbul. 
Botero sergisinde toplam 25 eser var. Bronz ve mermer heykeller, desen, çizim ve yağlı boyalar. Yarım saatte güzelce sindirilebilir. Yer de Karaköy Anna Laudel Contemporary. Bence kaçmaz. Son gün 25 Haziran. Serginin adı ise sona kaldı: 'Yaşamın Şiiri - Hayattan Sahneler'.
Botero ile ben. 'Düşün taşın, budur işin' konulu çalışmamız.

12 Mayıs 2017 Cuma

Eskişehir

Tamam Adile Teyze, hemen yatıyorum, bak uyudum bile.
30 Nisan - 1 Mayıs tarihlerinde Eskişehir’deyim. Bu kısa gezi iyi geldi. Eskişehir ne şahane, insanları, esnafı ne hoşmuş meğer. Yılmaz Büyükerşen’in çabasını yıllardır takip ediyordum ancak bu kadar ilerlemiş olabileceğini düşünemezdim.
30 Nisan 2017, Eskişehir.
Geziye Odunpazarı’ndaki Kurşunlu Külliyesinden başladık. Külliye’nin içindeki komplekslerden biri Lületaşı Müzesi. Lületaşı dünyada bir tek Eskişehir’de çıkıyor. Almanlar meerschaum demişler, deniz köpüğü anlamına geliyor. Lületaşından daha iyi bir tanım bence deniz köpüğü.
Lületaşı Müzesi, 30 Nisan 2017, Eskişehir. En hoşuma giden lületaşı çalışması bu oldu.
Odunpazarı ilçesi, tarihi evlerinin restore edilmesinin yanı sıra müzecilik açısından da iyi değerlendirilmiş. Küçük küçük müzelerle karşılaşıyorsunuz. Eskişehir de verimli memleket, yazarı, çizeri, aydını bol. Karikatür Müzesinde rahmetli Turhan Selçuk’la karşılaşmak harika oldu.
Turhan Selçuk eseri, Karikatür Müzesi, 30 Nisan 2017, Eskişehir. 
Eskişehir'in eşraf konaklarından birinin dönüştürülmesi ile tasarlanan Kurtuluş Müzesi’ndeki savaş temalı karikatürler ilgimi çekti. Daha evvel hiç rastlamamıştım böylesine.
Eskişehir Kurtuluş Müzesi, 30 Nisan 2017.
Müzenin içinde özel bir bölüm yaratmışlar, ilk meclisin önünde Ulu Önder Atatürk'le fotograf çektiriyorsun, sonra dijital olarak kendine gönderiyorsun. Üzerimde ceket olsaymış, turist kalmışım.
Eskişehir Kurtuluş Müzesi, 30 Nisan 2017.
Pazar günü ülkemizin ilk yerli tomofili (Anneannemin deyişiyle) Devrim’i ziyaret ederek başladık. Devrim Arabası, 1961 yılında Eskişehir Demiryolu Fabrikasında 4,5 ayda imal edilmiş. O kadar bakımsızdı ki üzüldük. Bir tarafındaki ‘Devrim’ yazısı bile eksikti, bazı harfleri düşmüştü. Zaten müzelik tek araç kalmış, bakım yapmak bu kadar mı zor?
"Devlet Demiryollarımızın teknik imkanlarının müsait ve mükemmel olması nedeniyle, milli ekonomide mühim bir yer işgal edecek olan otomobil imalatı sanayinin kurulmasına liderlik etmesini uygun görmekteyim."
Cemal Gürsel, 29 Ekim 1961


Örneğin Mme Tussauds’ya girmeyi hiç düşünmedim. Türk mahsulü olmasından mıdır bilinmez Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi’ne girmek istedim. Değdi de. Her dönüşte Atatürk’e rastlamak müthişti.
Büyükerşen’in Eskişehir’e kazandırdığı Müze, Londra’daki Madame Tussauds Müzesi’nin Türkiye’deki ilk örneği.
Muhteşem ile zevcesi Hürrem
Müzedeki heykellerin büyük kısmı Büyükerşen tarafından yıllar boyunca yapılmış ve Müze 2013’te açılmış. Önündeki kuyruklara inanamazdınız. Türkiye’de bir müze önünde kuyruk görebilmiş olmak harika bir his. Giriş 10 TL. Gelirleri de sivil toplum işlerinde kullanılıyormuş.
Bu grupta en çok Gürer Aykal ve Nazım Hikmet'i beğendim, inanılmaz benzetmişler.

Müze 5 salondan oluşuyor ve çeşitli dönemlerinden Atatürk, Atatürk’ün ailesi, yerli ve yabancı dünya liderleri, iş dünyası temsilcileri, sanatçılar, gazeteciler ve sporcuları neredeyse canlı canlı karşınızda buluyorsunuz. Bir kısım heykel de kişiye özel dekorlar ile sergileniyor.
Ortam, ışık, yerleşim, görevlilerin disiplini, her şey titizlikle düşünülmüş, gerçekten şapka çıkarıyorum, gurur duyduk.
Oy benim tonti Aziz Nesin'im, ortada İlhan Selçuk, sağda ağabeyi Turhan Selçuk ki dünya çapında bir çizerdi rahmetli.
Ağır abiler mi desem, ne desem, iyi benzetmişler ama değil mi? Kim kimi benzetmiş yahu?
Canım Adile Teyzem, senin gibi insanlara şu an o kadar çok ihtiyaç var ki, bilemezsin.
Halk Arenası Eskişehir'de...
Çok yaşasın...
Biri favori, diğeri favori olmayan çiftim...
Ne haber Albert, Eskişehir'i beğenmiş olmalısın.
Üstatlar çalışırken...
Ne olacak halimiz Nasreddin Hoca, senin keyifler keka.
Sonra Sazova Parkına gittik. Oturup pastoral mi takılsak diye yürürken birden kendimizi hayvanat
bahçesinde bulduk ve bir şans verelim dedik. Mükemmel çıktı. Meğer 28 Nisan 2017’de açılmış. Aslında çocuklara armağan olsun diye 22 Nisan’da açacaklarmış ama hava şartları yüzünden 28’ine kalmış. Biz ilk gezenlerdeniz.
Lama nereye koşuyor? Aman tükürmesin de koşsun.
Uzun süredir hayvanat bahçesine gitmiyordum. Bu tür yerlerde bende genelde tam odaklanma oluyor, o da kafa boşaltmak için iyi bir fırsat.
Penguen dostlarımızın keyfi yerinde.

Bahçede ve sualtı dünyasında olmak üzere 243 çeşit hayvan var. Panter türleri yok ama birkaç yıla gelecekmiş. Bu arada çok büyük bir alan, içinde bir Japon Bahçesi de yapılmış.
Pelikan ne haber?
Yönlendirmeler, hayvanlar hakkında verilen doyurucu bilgiler, ortamın temizliği ve ekip takdir edilesi idi.

Odunpazarı evleri yine Büyükerşen’in önderliğinde dokusu korunarak harika bir “eski şehir” olmuş.

Atıyorsanız şu Blaupunkt'u ben alabilir miyim?
Turumuzu Porsuk kenarında kısa bir gezinti ile sonlandırdık. Nehir kenarında yürürken bir motosikletin üzerine boylu boyunca uzanmış, elinde bir şişe şarapla güneşlenen adam, turu sonlandırırken iyi bir an oldu. Böyle özgür, rahat görüntülere ne kadar hasretiz demek ki.
Kent Park, 1 Mayıs 2017, Eskişehir. Buranın solu Eskişehir'in denizi ve plajı. Bayıldık, harika.
Son olarak da Porsuk’un tramvaylı tarafında köşebaşı bir pastanede kahve, soda molası verdik. Yandaki Tuğba yemişçisinden sıcak sarı leblebimi getirdi babam, çok sevindim. Gondola binmedik, kalabalıktı.
Porsuk kenarında son saatlerimiz, 1 Mayıs 2017, Eskişehir.