5 Nisan 2017 Çarşamba

Tuluğ Tırpan

Piyanist, besteci, eğitmen ve yapımcı Sabri Tuluğ Tırpan
Bazen diyorum ki iyi ki Abdülhamit, Yeniköy’deki o köşk ve yatırlarla dolu arazisini Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Josef’e hediye etmiş. Ne kadar güzel, temiz bakıyorlar bu muazzam binaya. Manzarası doyumsuz.

Bakmakla kalmıyor, sergiler, konserler ve okuma günleri düzenliyorlar. Viyana ekolünden Tuluğ Tırpan’ı hem piyanist hem de insan olarak çok sevdiğimden, konseri görür görmez yer ayırttım. Esen Abla da bizimle geldi, harika oldu. Keşke Özden Teyzem de gelebilseydi...
Tuluğ Tırpan&Orient Ensemle Konseri, 24 Mart 2017, Avusturya Kültür Ofisi, İstanbul.
Annem ile Esen Abla, koltuk rahat herhalde...
19:00’a doğru Kültür Ofisi’ndeydik. Girişteki sergiyi gezdik. Ardından kokteyl başladı. Avusturya şaraplarından tattık, bir iki atıştırdık.
Az sonra konser dinleyeceğiz ya, miniş potişlerdeyiz.
Kültür Ofisi’ndeki konserler numarasız olduğundan kapı açıldıktan sonra iyi bir köşeyi tuttunuz, tuttunuz… Önlerde olamasa da en azından çellist ile Tuluğ Tırpan’ı görebildiğimiz üçlü bir koltuğu tuttuk. Binanın bu salonu çok görkemli, ana avize Murano olsa gerek.
24 Mart 2017, Avusturya Kültür Ofisi, İstanbul.
Sağ üstteki fotografta Josef'in J'si mi yoksa Franz'ın F'si mi var? Aman illa duvara çakın imparatoru.
Konser salonuna kırmızı halıdan çıkmak da havalı.
Tuluğ Tırpan’a keman, viyola, çello ve kontrbastan oluşan Orient Ensemble eşlik etti. Programı beğendim. Bazen bilinmedik bir konser programına gitmek de eğlenceli olabiliyor. Zira Ralph Vaughan Williams'ın Beşli'si ve Johann Nepomuk Hummel'ın Beşli Op.74a'sından oluşan programı hiç duymamıştım.
Tuluğ Tırpan&Orient Ensemble, 24 Mart 2017, Avusturya Kültür Ofisi, İstanbul. Kulaklarımızın pası silindi, bu konser bünyeme çok iyi geldi. Tırpan'la bir kez Viyana dönüşü uçakta karşılaşmış, Mozart'ın Viyana'daki evinde fazla da bir şey olmadığından söz etmiştik. Çok sempatik bir insan.



Peki bu instagram çılgınlığı nedir bu kadar? Beşliyi izleyediğimiz yönde en önde oturan bir hanım, konser boyunca ya kayıt yaptı ya da avizeyi çekti, instagramda paylaştı. Bir çek, iki çek ama 38 kez çekmeyi biri bana anlatabilir mi? 38 avize fotografı ne işe yarar acaba? Sosyal medyasız konseri dinlemek isteyenler de olabileceğini kimse düşünmüyor artık. Konser sonunda ise bisi beklemeyip sarayın eski parkelerine takır tukur vura vura kaçan kitleyi söylemiyorum, o modellere uzundur aşinayız. Ama iyi oldu gittikleri, enfes Brahms bitirişi bize kaldı. Kısmet işte…
Konser bitti, musmutlu dağılabiliriz.

12 Mart 2017 Pazar

Anlamsızlık Aleminde

Jake ve Dinos Chapman, Neşesiz Ayaklar, çelik iskeletli vitrin içinde cam elyafı, plastik ve karışık teknik, 2010.
5 Mart 2017, Arter, İstanbul.


Bahar ne zaman geldi ki? Bu aralar işlere o kadar çok gömüldüm ki haftaların nasıl aktığını hiç anlamıyorum. Tabii haftanın sonunda da yorgunluk çöküyor. Cuma akşamı Melih aradığında kim bilir kaçıncı uykumdaydım. Neyse Cumartesi öylesi böylesi diye haberleşip Pazar günü Arter’deki Chapman Biraderler’in sergisine gitmeye karar verdik.
Jake ve Dinos Chapman


13:45'te Taksim dedik. Metroyla saat 13:30'dan önce Meydandaydım. Heykelin orada biraz oturduktan sonra aheste İstiklal yürüyüşüme başladım, kestane aldım, sağa bak sola bak, ‘Bu İstiklal’i orta yerinden yine niye kesmişler?’ diyerek milli sporumuz yol çalışması izleme faaliyetlerini tamamladım. Sonra Melih aradı, Arter’de buluştuk. Bu arada Arter’in İstiklal kapısı kapalı, solundaki sokaktan girip alt kapıdan giriyorsunuz, güvenlik, sergi yerleşimi ve zemin katın karanlık olması gerekliliği nedeniyle olabilir.
Jake ve Dinos Chapman, Neşesiz Ayaklar, deniz aslanları da penguenler gibi cani mi yoksa nötr mü? 
Chapman’ların sergisine zemin kattan başladık. E tabii kült 'Cehennem' serisi burada olduğundan ortamın karanlık olması tercihini istiyoruz. Biraz Chapman Biraderlerden bahsedeyim. Sevdiğim dünyaca ünlü İngiliz adamlardan. Dinos abi olan, aralarında dört yaş var ve 25 yıldır birlikte sanat yapıyorlar. Jake daha konuşkan ve ‘cool’. Bu iki kardeş hakkında tek bir kelime hakkımız olsaydı, ‘provokatör’ diyebilirdik. Gazetecilerle araları da iyi değil. Kavga ettiği bir kadın gazeteciye ‘Okuyucularını stüdyoma göndermeye kalkma, kıyma olarak çıkarlar buradan’ demişliği var. Kimin mi? Tabii ki Jake’in. Bu modellere ‘Young Brit Artists’ (YBA) deniyor.

Arter yine harika bir iş yapmış ve bu moral bozucu dönemde Chapman Biraderlerin Türkiye’deki ilk sergisine imzasını atmış.  Serginin adı ‘Anlamsızlık Aleminde’. Küratör ise en az Biraderler kadar cool Nick Hackworth.
Jake ve Dinos Chapman, Neşesiz Ayaklar, yeter be balina bırakmadınız suda. 
Karanlık zemin kata dönersek; burada serginin en önemli parçaları yer alıyor. Fazla vaktim yok diyenler yalnızca buradaki çalışmalara göz atıp çıkabilir. Chapman’ların işleri genelde felsefi bir kötümserliğin simgesi. Daha çok ideolojik varsayımlara karşıt bir duruşla kendilerini ifade ediyorlar, yani bu varsayımların dibini oyuyorlar da denilebilir.

Sergide ilgimi çeken meşhur ‘Cehennem’ serisinden söz edeceğim. İngiltere’de çok ses getirmiş ve kültleşme yolunda olan bir enstelasyon serisi bu. Melih’le ilk yöneldiğimiz bölümü ise Neşesiz Ayaklar’ oldu. Neşeli Ayaklar animasyon filmini hatırlarsınız, en iyi animasyon film Oscar’ını da almıştı. Daha ilk eserden -her iki Chapman da koca ve baba olmuş olmalarına rağmen-yaratıcılıklarının ve duyarlılıklarının zirvede olduğunu görüyoruz.
Jake ve Dinos Chapman, Neşesiz Ayaklar. Melih çıkmış vitrine bakarken, hmm orada kestane mi yeniyordu acaba?
Neşesiz Ayaklardaki penguenler adı üzerinde neşeli değil. O 3D filmdeki gibi tap dansı yapmıyorlar, şirin filan da değiller. Bunun yerine Naziliğe soyunmuş durumdalar ve kutup ayıları ile balinaların canına okuyorlar. Bu cehennem değil de ne? 
Jake ve Dinos Chapman, Nein! Eleven, 2012-2013, Arter, İstanbul.
Nazi Penguenlerden Nein! Eleven adlı çalışmaya geçiyoruz. İki konik kuleden oluşan çalışma, Nazi bedenlerini istiflemiş. Adamların mizah anlayışı, sürreel, hoşuma gitti.
Jake ve Dinos Chapman, Nein! Eleven, Arter, İstanbul.
Biraderlerin ikonik çalışması olan ‘Tüm Kötülüğün Toplamı’na geldi sıra. Bu enstelasyonun uzaktan görüntüsü aşağıdaki gibi.
Jake ve Dinos Chapman, Tüm Kötülüğün Toplamı, 2012-2013, Arter, İstanbul.  
Tüm Kötülüğün Toplamı, 'Cehennem' serisinin en büyük parçası. Camekanın içinde birbirini boğazlayan figürleri izliyoruz. 
Jake ve Dinos Chapman, Tüm Kötülüğün Toplamı.
Hey gidi Amerikalı Ronald, aklına gelir miydi çarmıha gerileceğin?
Ya McDonalds’ın maskotu Ronald McDonald’ı ya Hitler’i ya da Nazi askerlerini çarmıha gerilmiş vaziyette buluyoruz. 
Jake ve Dinos Chapman, Tüm Kötülüğün Toplamı, Yoksa o Hitler, yerdeki de oyuncak ayısı mı?
Bunları Batı dünyasının kötülükleri olarak da düşünebiliriz. Hepsinin toplamı bir camekanda karşımızda. Vahşet, kıyım...
Jake ve Dinos Chapman, Tüm Kötülüğün Toplamı. Sanatta ritm bu olsa gerek. Kuru kafa setinde ritmi buldum.


Hele şurada kola içip McDonalds yiyen ilk insanlara bir bakın.
Jake ve Dinos Chapman, Tüm Kötülüğün Toplamı. Enstelasyonun en beğendiğim bölümlerinden biri, sıkı ironik. 
A a Melih Gökçek’in Ankara Demet Çiftlik kavşağına yaptırdığı dinozor ve dinozorun kakası heykelinin aynısı, esin kaynağı anlaşıldı böylece, hayırlı olsun: ‘Tüm Kötülüğün Toplamı’.
Jake ve Dinos Chapman, Tüm Kötülüğün Toplamı. N'aber Denver, seni de mi çektiler pisliğe? 
Kesik ayaklar kime ait peki? Tanrı’ya. Kocaman ayağını basmış ama onu da kesip atmış savaş. Camekanın içinde tek standart boyutta olan da yine bu ayaklar, kalan her şey minyatür. Acaba kaç Nazi askeri var bunun içinde? 5.000?
Jake ve Dinos Chapman, Tüm Kötülüğün Toplamı, Arter, İstanbul. 
Camekanlara arkanızı dönüp diğer kata yönelirken 3 gülen surat (smiley tipi) sizi karşılıyor. Bu da Chapman’ların pis dünya tarihine sırıtışları olsa gerek.
Naziler kıyıma uğramış, ne yapacaklarını bilemiyorlar. Ağaçlarda akbabalar.
Ara kattaki bu mukavva çalışmalara Retrosboktif (Özgün adı: Shitretrospective) adı verilmiş. Türkçesi süper olmuş. Retrosboktif, sanatçıların tüm kariyerlerindeki belli başlı yapıtların mukavva kaideler üzerine oturtulmuş maketlerinden oluşuyor. Yine bir anlam boşaltma çalışması. Nasıl fikir? İyi bence. Sonuçta mukavvalar bokgillerden oluşuyor.
Jake ve Dinos Chapman, Shitretrospective, 2009, Arter, İstanbul. 
Bunlar da Chapmanların Londra The Serpentine Gallery'de gerçekleştirdikleri ‘Gelin Görün’ adlı sergiden ilham alınarak hazırlanan yerleştirmeler.
Jake ve Dinos Chapman, Yeni Gelen, 2012-2016, 3 adet manken ve bronz heykel, Arter, İstanbul.
Bu çalışmadaki heykellerin gözleri oyulmuş ve her birinin kafasının içinde radyo var. Nerede sergileniyorlarsa oranın radyolarından çalıyorlar, arada hışırtı da yapıyorlar. 
19. yüzyıldan kalma resimleri alıp yeniden yapmışlar; bir bakışa göre bozmuşlar, bana göre ise günümüz aşklarını göstermişler. Oy gözünü, yut onu, yut ki sahip ol!’
Jake ve Dinos Chapman, Yut Onu Köpek, tuval üzerine yağlıboya, 2007, Arter, İstanbul. 

Serginin başlığına bir retro yaparsak, ‘anlam’ ya da ‘anlamsızlık’ nedir? Bu sergi açısından anlamın içi boşaltılmış durumda. Simgelere atfettiğimiz sabit anlamlar ‘Evet, şimdi ne diyorsunuz?’ sorusu ile yeniden anlamlandırılmak üzere karşımıza koyulmuş. Yani anlamsızlaştırılmış. Beğendim. Bu serginin sonunda Biraderler bana özetle şunu söyledi: Baktığı yerde kendi kafasındakinden başka bir şey görmeyen ve kendi sabit simgelerini veri kabul eden günümüz insanı ile yola nasıl çıkabilirsiniz ki?

6 Şubat 2017 Pazartesi

İvan İvanoviç Var Mıydı, Yok Muydu?

İvan İvanoviç Var Mıydı, Yok Muydu?, Tiyatroadam, 31 Ocak 2017, ENKA İbrahim Betil Oditoryumu, İstanbul.


ENKA Kültür Sanat Tiyatro Buluşmaları, 24 Ocak’ta başladı. Bu seneki programı tuttum. ENKA’da geçen pazar tarihi Nadal-Federer finalini izlerken duvarda asılı afişten görüp ‘Buna mutlaka gitmeliyiz’ dediğim Nazım Hikmet’in ‘İvan İvanoviç Var Mıydı, Yok Muydu?’ oyununa annem ışık hızı ile yer ayarladı.

Bir şey yazmadan önce, bu ekibe ayakta alkışlarımı sunuyorum. Bu dönemde bu cesaret, bu kararlılık içime su serpti. Uzun süre sonra...

Nazım Hikmet’in 1954 yılında kaleme aldığı oyun, Sovyet Rusyasında geçiyor. Bir taşra kasabasında yönetici olan Sergey Konstantinoviç Petrof, mütevazı, çalışkan, bürokrasiye inanmayan, kasaba tarafından da sevilen, sayılan idealist, iyi bir insandır. Öyle ki, kasaba halkı her işlerini hızla halleden, bürokrasi yaratmayan bu yeni amiri hayretle karşılar. İvan İvanoviç ise Petrof’a düşmandır. Petrof bir gün daireye geldiğinde, duvarlarda kendi portreleri ile karşılaşıp şaşırır. İvanoviç ise bir amirin saygı uyandırması ve toplum üzerinde otorite kurması gerektiğini söyleyerek onu etkisi altına alır.
İvan İvanoviç Var Mıydı, Yok Muydu?, Tiyatroadam, 31 Ocak 2017, ENKA İbrahim Betil Oditoryumu, İstanbul.

Düşman İvanoviç kim peki? İvanoviç, Petrof’un kötü iç sesi. ‘Var mıydı, yok muydu?’ kısmı da buradan geliyor. Tamam, olay sistem eleştirisi ama Nazım siyaset yapmıyor; insana iniyor ve vicdanı sorguluyor. Bunu yaparken de insanın kötü iç sesini dinleme seviyesine göre düştüğü hali gözler önüne seriyor. Koltuk sahibi olunca, ezer geçerim modelini benimseyip, ‘sistem böyle’ diyerek havuz sistemi içinde eriyip gitmek mi gerek? Yoksa o iç sesin seni zayıflatmasına izin vermeden, insani değerlerini koruyarak ilerlemek mi? Her iki durumda da neler olabildiğini izliyoruz oyunda. Metin delicesine güncel.

Oyunun en dikkat çekici kısımlarından biri de Petrof’un çok aşık olduğu yüzme şampiyonu olan nişanlısı Lucia’ya bile yüz çevirmesidir. İç ses aşk, sevgi bile dinlemez. ‘Senin gibi bir amir nasıl olur da bir yüzücü parçasıyla evlenir’ diyen çevresine/dalkavuklara/iç seslerine yenilir. Ve sonunda beklediği tren istasyonunda, halkın kendisini değil de Lucia’yı omuzlarda taşıdığını gördüğü an bazı şeyleri anlar.
İvan İvanoviç Var Mıydı, Yok Muydu?, Tiyatroadam, 31 Ocak 2017, ENKA İbrahim Betil Oditoryumu, İstanbul.
Sovyet rejimini eleştiren oyun, Sovyetler Birliği’inde ikinci oynanışında yasaklanıyor. Nazım Hikmet, oyunu 20. yüzyılın ikinci yarısının başında, yurdundan uzakta yazmış olsa da o zamandan bizi uyarmış resmen. Ha bir de ‘Konstantinoviç’ adı da tesadüf olmasa gerek.

Oyunun bütününü çok beğendim. Bir kere bu metnin içinde bulunduğumuz dönemde seçilmesi göz yaşartıcı. Emrah Eren rejisi muazzam. Dekor, kostüm harika. Dekorların kullanılış şekli ve organikliğini çok iyi buldum. Gerçi tekerlekli düzenekte Petrof’u canlandıran Fatih Koyunoğlu bir iki kez denge kaybı yaşadı, aman dikkat. Özenilmiş bir prodüksiyon. Gerçekten çok iyi. 
Nine, 'Bugün git yarın gel'siz işini hallettiğine inanamıyor.
Oyunculukların tamamı etkileyici. Favorilerim ise Aşkın Şenol, Gökhan Azlağ ve Deniz Özmen oldu. Bu arada oyundaki müzik seçimi ve oyuncuların müzikle uyumlu bir düzen halinde hareket ediyor olmaları da ince düşünülmüş detaylardan. Bu şekilde müziğin de daha çok farkına varıyorsunuz. Bir de iç seslerin ya da dalkavukların meydana çıkması için kullanılan kadeh çevresinde müzikle uyumlu parmak gezdirme ve Petrof’u öylece dondurma fikri muhteşem. Ülkedeki herkese ‘bir’ şey izletme şansım olsa, bu oyunu seçerdim. Aşkın Şenol’un yaşlı nineyi, Deniz Özmen’in de Petrof’un büstünü yapmak üzere (Evet, sonunda büstünü de yaptırıyor) görevlendirilen heykeltıraşı canlandırdığı bölümlere bayıldım. Ayrıca Amir Petrof’un yüzme müsabakası sonundaki halka seslenişi, en az Federer’in Avustralya Açık final konuşması kadar kritiktir.
İvan İvanoviç Var Mıydı, Yok Muydu?, Tiyatroadam, 31 Ocak 2017, ENKA İbrahim Betil Oditoryumu, İstanbul.

‘İyi olabilirsin ama sen de yenik düşebilirsin, dikkat et’ diyor Nazım özetle. İnisiyatifi, gücü ele geçirmiş olabilirsin ama sen ve vicdanın nereye kadarsınız hep birlikte? Onu söyle. Ya da İvan İvanoviç var mıydı, yok muydu? Ondan haber ver.

Oyundan hoşuma giden replikler:
Petrof: ‘İnsanlara kağıtlardan daha çok inanıyorum.’
İç Ses ya da Dalkavuk: ‘Hiç daktilosunu taşıyan amir görülmüş mü?’
‘Senden ne amir ne memur olur.’
‘Size öfke yakışıyor, yaraşıyor.’
‘Sevgi iyi güzel ama otorite sahibi misiniz daktilonuz ya da şoförünüzün gözünde?’
Petrof: ‘Otoritem yok galiba.’
İç Ses: ‘Havası olmayan yönetici görevlerini yapamaz!’
‘Otoritenizi süratle yeniden planlamak gerek. Portreleriniz bu yüzden asıldı.’
Petrof (İvanoviç’e yani iç sesine yenildikten sonra): ‘1 zil sizin için (katip için), 2 zil daktilo kadın için, 3 zil şoför için, not alın.’
Petrof’un katibi: ‘Nihayet bağırdı bana, aşağıladı beni. Nihayet bir amire kavuştum!’

Oyun arasında fuayenin yan tarafındaki sergiyi gezme şansımız oldu. Henüz 17 yaşındaki ENKA öğrencisi Defne Cengic'in bu güzel duvar resmini görmekten büyük mutluluk duydum. Karışık teknikle 2016 yılında yaptığı bu çalışmanın adı 'Awakening'. Bu eser ile İstanbul Çocuk ve Gençlik Bienali'ne katılan Defne'nin çalışması sansürlenmiş. Böyle bir oyunun arasında böyle bir duvarla karşılaşmak nasıl bir tesadüftür bilemedim ama sevindiğim kesin.

17 Ocak 2017 Salı

;


Londra'yı özledim. Savaş içinde olan ama değilmiş gibi davrandığımız, toptan inkarcı ülkede nereye baksam aynı metalik hisse kapılıyorum. Kamyonlar kavun taşısa ama Londra'da taşısa, arka plan South Bank olsa, olmaz mı? 

Neyse ki bir başka özlediğim şehrimize geldi de iyi oldu. Şebnem ile kısa da olsa görüştük, yine hızır gibisin vallahi Şebnem, aradan bir de Greg'in araç içi müzik sistemini çıkarttın, disko disko dinliyor mu acaba, inşallah memnundur. Bir de o gün eve döndükten sonra kancalı hırsızla karşılaşma anını kafamda simüle etmeye devam ettim. O nasıl bir olay öyle ya? Hayır, adam ya kancayı sana taksaydı? Ümit Burnu'nun bol köpüklü dalgalarından bile öyle adrenalin çıkmaz yani.
İyi ki yeni yıla seninle başladım. 2 Ocak 2017, İstanbul.
Şebnem 'artık bıraktım vallahi, öyleyken böyle' diyordun ya yine bizim işyerinden başka bir Şebnem de 'bırak olsun' yazdırmış koluna, biliyor musun? Laissez faire laissez passer gibi bir şey. Gerçi çoğu zaman kafada olması lazım bunun ve her şeyin, diğer türlü ya da her türlü seninle zaten filmin. Est-ce que vous avez des allumettes? Non désolée. Kestik! Gerçekçi oynadınız, teşekkürler.

18 Aralık 2016 Pazar

Darüşşafaka - Real Madrid

Darüşşafaka - Real Madrid Euroleague karşılaşması, Volkswagen Arena, 15 Aralık 2016, İstanbul.
İnsanın konuşamadığı, düşündüğü anlarda arayıp soran dostları, arkadaşları biraz biraz zihin odalarını değiştirmek adına iyi geliyor. Şevket Finike'den şehrimize ayağının tozuyla harika bir öneriyle geldi. 'Bir Euroleague maçına ne dersin, Darüşşafaka Real Madrid'le oynuyor?' 'Kar buz diyorlar Şevket, şimdi bilemedim, bir de bizimkiler patlama diyor, endişe ediyor.' 'Ne kar, buzu ya, yok öyle bir şey, üstelik evinin dibi, Alp yerleri ayırıyor ona göre.' 'Öyle mi diyorsun, tamam o zaman.'

Maç Volkswagen Arena'da gerçekleşeceğinden 19:30'a doğru Uniq'teydim. Her daim boş görmeye alışık olduğum otopark tıka basa doluydu, epey dolaştıktan sonra bir yer buldum ama her türlü ortalamama rağmen arabadan çok zor indim, solumdaki aracın, çizgileri ortalamak yerine üstlemeyi tercih etmesi nedeniyle. Böyle zamanda ilk bulduğun yere koyacaksın, daha bir şeyler atıştıracağım.

Şevket, Alp'in hazır ettiği davetiyelerimizi almış bekliyordu. Alp onu akredite de etmiş, yani istese basın tribününde oturur ama bendeniz herhangi halk olduğumdan ve oraya giriş yapamayacağımdan, sahaya yakın numaraları yerlerimize geçtik. Biz geçtik sandık ama bir süre sonra 'kalkın burası bizim' diyen oldu. Meğer yanlış bloğa oturmuşuz. Maç başlamak üzere olduğu için aramakla uğraşmayalım diye boş olan bir sıraya oturduk. Maç başladı, yine 'kalkın burası bizim' sesi duyuldu. Kendi yerimize geçmenin iyi olacağını anlayıp kalktık ve sonunda yerleştik.
Nocioni bakakalır. Volkswagen Arena, 15 Aralık 2016, İstanbul. 
Maç tıklım tıklım doluydu. İlk kez bu kadar dolu bir basketbol maçı görüyorum; 'Real Madrid etkisi' dedi Şevket. Maçın başlarında biraz geriye düştüysek de geçen yılın Euroleague şampiyonu Real Madrid'i açık ara yenmeyi bildik. İbrahim Kutluay ve Kerem Tunçeri de izlemeye gelmiş. Kutluay, Daçka İcra üyesi, Tunçeri de sanırım eski takımı Madrid'e selam çakmaya geldi.

Volkswagen Arena'da ilk kez bir müsabaka izledim, salon ne kadar güzelmiş. Tuvaletler dahil her yer tertemiz, düzenli, güvenlik sıkı. Doğuş Grubu gayet iyi bir yatırım yapmış. Ayrıca ponpon kız grubu da süper hazırlanmış. Zaten biliyorsunuz IOC ponpon kızlık işini tanıdı, yani gelecekte olimpiyatlarda bir spor branşı olarak yer alabilirler.
Darüşşafaka'nın maskotu Dado'ya bak sen.
Şevket, maç arasında Dado'dan şapka kazandı.
Düşündüm de, bundan önce izlediğim basketbol maçı tam 2 yıl öncesine tekabül ediyor. Daçka'dan bir tek Semih Erden'i bilebildim. Hakemlerden birine ise nedense şaşırdım: 'Aa hakeme bak, boyu neredeyse Semih Erden kadar, tüh be oyuncu olamamış' derken Şevket, Daçka koçunu işaret ederek: 'İyi bak, tanıyacak mısın?' dedi. 'Aaa David Blatt bu, ne ara geri geldi?' konuşmalarıyla basket güncellemem tamamlandı.
Semih Erden ve basket! Volkswagen Arena, 15 Aralık 2016, İstanbul.


Kaliteli müsabaka bünyeme inanılmaz iyi geldi. Hele de Real Madrid takımının maç skorerlerinden Hunter'ın adının Othello olduğunu görünce başladım tabii hemen. Z:'Adam hem romantik Othello hem de Hunter, belli zaten' Ş:'Takıma bak Shakespeare oynuyorlar sanki' Z:'Amaan bunlar da Araplar sayesinde atıyor, baksana bir tane İspanyol kalmamış, hıh' Z:'Skorborda bak bir de Jaycee Carroll var kadroda, Lewis Carroll gibi, takım kesin tiyatrocu kökenli' gibi anti centilmen yorumlarım karşısında Şevket beni kınadı ama ülkemizde her siyaha 'Arap' denmesi acayip komiğime gidiyor, kendimi alamadım işte. Rahmetli anneannem de öyle derdi, kötü bir amacımız yok ki.

Skor mu? 81-68. Alkış!

4 Aralık 2016 Pazar

Hekimbaşında Bir Esinti Bir Konser

Borusan Quartet, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.


Bu konserle sezonu tam tamına açmış olduk. Hekimbaşı Salih Efendi Yalısında Borusan Quartet konseri. Üsküdar Amerikan Lisesi Mezunlar Derneği'nin bu hoş etkinliğine Selin'in davetlisi olarak katıldık.

Konser öncesi saat 15:00'deki kokteyle katılmak üzere öğlen yola çıktık, Erenköy'den Selin'i aldıktan sonra Anadolu Hisarı'na geçtik. Tabii yol boyunca trafik, rota ve ayarsız sürücüler Can'ın ana konularıydı.

Hava bulutlu gibiyse de güzeldi. Merdivenlerden denize doğru indik ve kokteyl alanına ulaştık. Borusan Quartet de erken gelmiş, su kenarında manzaraya bakıyordu. Yeşillikler içinde kutu gibi bir yalı, mimarisine bayıldım, bahçesi de tam karar büyüklükte. Karşı yakaya baktığınızda, bir taraf Baltalimanı, diğer taraf Rumeli Hisarı. Ortada köprü. Köprü manzaraları niçin iyi bir şey gibi sunulur, hiç anlamam ama...
Borusan Quartet Konseri, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.


Kokteylde eski-yeni birçok Üsküdar Amerikan mezunu vardı. '1990 yılına dek kız lisesi olduğundan katılımcılar da hanım ağırlıklı.' dedi Selin. İkramlar güzeldi. Arada yalının sahiplerinden Serhan Hanım masamıza geldi: 'Hoş geldiniz, memnun musunuz?' dedi. Evinde Borusan Quartet'i ağırlıyorsun, müthiş. Tabii iki kız kardeş, bizleri de çok güzel ağırladılar Serhan ve Ferhan Hanımlar.

Sonra biraz daha su kenarına inelim dedik ve şaraplarımızı alıp suya doğru yöneldik. Harika. Hep yatıştırıcı, hep açıcı. Çok temiz görünüyordu. 'Mayom içimde, hadi bana eyvallah, kib' diyesim geldi.
Borusan Quartet Konseri, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.
Baktık saat 16:00 oluyor, içeri doğru kitleyi takip ettik. Yalının yaşayan mutfağından orta kattaki salona geçtik. Zaten bu konserler dizisi de Salon Konserleri diye geçiyor. Adı üstünde yani. Geçerken alt kattaki şamdanlı piyano dikkatimi çekti. Konserin gerçekleştiği orta salonda kuyruklu bir piyano daha vardı. Salonun avizesi de Çekoslovak olsa gerek, güzeldi. İskemleleri yan yana dizmişler, arka taraflarda kalan boş yerlere geçtik. Yer ararken Yeliz'le karşılaştık, uzun süredir görmüyordum, daha da güzelleşmiş. Bu arada salon çaka çak doluydu. 
Borusan Quartet Konseri, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.
Konser Aleksey Igudesman'ın Borusan Quartet için yazdığı 3 bölümlük (Winter Palace, Calimba in Buenos Aires ve What's the Time) eser ile başladı. Parça aralarında Efdal Altun'un paylaştığı anekdotlar eğlenceliydi. Gerçi biraz değiştirmesi lazım, geçen yıl Burhan Öçallı konserlerinde de aynılarını anlatmıştı. Ama o da haklı, ne yapsın.
Konser boyunca selfie çubuğu ile çekim yapan hanımı, ancak biste arkadan birisi yanına giderek uyardı.
Efdal kapanış konuşması yapıyor, sağ tarafta aynanın önünde biraz çıkmış.
Borusan Quartet Konseri, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.
Konser repertuvarı zengindi, Igudesman'dan sonra Piazzolla'nın Mevsimler'i, Serkan Gürkan'ın tangosu, Afyonkarahisar Türküsü ve Quartet'in çok sevdiği Oğuzhan Balcı'nın bir eseri ile devam etti.    
Serhan ve Ferhan Hanımlar, Quarteti uğurluyor. Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.
Sanırım samimi bir ev ortamı olunca Efdal, bize sordu bis'te 'ne çalalım' diye. İçimden 'Burhan Öçal'ın Eski İstanbul'u' diye seslenmek geçti ama çekinerek vazgeçtim. Sonra arkadan birisi 'Çağ şarkı söylesin' diye bağırdı. Çağ gidip notaları getirdi ve o tüyleri diken diken eden Sarıkamış Türküsünü seslendirdiler. Çağ Erçağ'ın söylediği bölümler 4. dakika sonrasında:
Bu sempatik, samimi dörtlüyü her dinlediğimde mutlanıyorum. İyi ki varlar.

2 Aralık 2016 Cuma

Hisse-i Şayia

Hisse-i Şayia oyun afişi
Bir müzikli oyunda rol almak üzere İzmir’den İstanbul'a gelen Nurhancığımı bir süre bizde misafir ettik, ne iyi oldu. Sonra otele çıktı, ayrı düştük ama hemen bir buluşma ayarladı sağ olsun. 19 Kasımdaki Hisse-i Şayia oyununa yeğeni Yağmur davet etmiş, 'mutlaka gidiyoruz’ dedi. Hay hay! Yağmur da oyunda evin şeker mi şeker Ermeni hizmetkarını oynuyor bu arada.
Annem ve Nurhan. Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.
Günlerden cumartesi olunca trafiği de hesaba katarak vakitli gidelim diye anlaştık ve 7'yi biraz gece metrodan Nurhan’ı aldığımız gibi yola çıktık. Şehir Tiyatrolarının Kağıthane Sadabad sahnesine daha önce birçok kez gittim ama genelde babam götürdü, hiç kendim direksiyonda olmadım. Bu sefer iş başa düşünce navigasyonu açtım tabii. O Cendere Yolunun tozunu toprağını hiç sevmem ama ‘ne yapalım sanat için çekeceğiz artık’ dedim içimden. Gel gelelim navigasyon beni TEM'e yönlendirdi, hiç bilmediğim yerlerden öylesi böylesi derken, Nurhan’ın nidaları ay'ları oy'ları eşliğinde güle oynaya kendimizi Kağıthane'de bulduk, toz toprak da olmadan tertemiz vardık.
Oyun öncesi özçekim çalışmalarımız. Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.

Oyunun başlamasına biraz vardı, fuayede oturup sohbet ettik. Sonra Yağmur geldi kulisten, biraz da onunla hoş beş ettikten sonra salona geçtik. Torpilliyiz tabii, yerimiz en önde.
Hikmet Körmükçü, Selma Kutluğ, Sezai Aydın, Zihni Göktay (soldan sağa).
Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.



Hisse-i Şayia, 100 yıllık bir oyun, vodvil. Yani Darülbedayi’den kalma bir klasik. Esasen de bir uyarlama. Ama yazar İbnürrefik Ahmet Nuri öyle güzel uyarlamış ve Türkleştirmiş ki, Fransız vodvil uyarlaması olduğunu söylemeseler asla anlamazsınız.

Cumhuriyet tiyatrosunun oluşmasında ciddi katkıları bulunan İbnürrefik Ahmet Nuri, “Mavi Sakalın Sekizinci Karısı”ndan uyarladığı “Sekizinci” adlı oyunun çok ünlü olması nedeniyle Soyadı Kanunu döneminde Sekizinci soyadını almış. Çok hoş değil mi? Kendisi hakkında daha fazla bilgi için soldaki resme tıklayın.

Oyuna dönersek, asırlık bir yapım olabilir ama konu güncel. Kadın-erkek kutuplaşmaları, yürümeyen bir evlilik sonucunda biricik kızlarının arada kalışı, mutsuzluğu ve bu durumun kızın evliliğine dahi yansımasının komik şekilde irdelenişi… Yani bir evlilik komedisi.

Oyun başında usta oyuncu Zihni Göktay sahneye çıkarken büyük alkış koptu ama daha önce de izlemiştim, onun tüm oyunlarında sahneye ilk adım atışı hep alkış kıyamet oluyor. O da zarifçe seyircisini selamlıyor oyunun akışını hiç bozmadan. Çok tatlı klasikleştirdiği bir hareketi var, gidin görün derim. Oyunu ise alıyor götürüyor insanı, o nasıl bir ezberdir, o nasıl tüm oyuncuları yüreklendirmektir. Müthiş bir yorumcu.

Elbette Hikmet Körmükçü’nün performansı da şahaneydi, denge ve kondisyonuna helal olsun.
Yeni evli Mahmure (Zihni Hocanın kızı Zeynep Göktay Dilbaz), kocası Necmi (Zihni Hocanın damadı Uğur Dilbaz) ile bir türlü yalnız kalamıyor. Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.
Bu usta oyuncular dışında sahnede bir kişi vardı ki, o sesin canlı halini birebir yaşamak olağanüstüydü. Evet, Sezai Aydın’dan bahsediyorum. Al Pacino ve Robert de Niro’yu seslendiren, Fred Çakmaktaş, Rocky ve Bill Cosby’ye kendilerinden fazla hayat veren o muazzam ses. Oyunda jest, mimiği az ama sesi fazla fazla yetiyor zaten. Tarzı bu.
Bu fotograflar benden. Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.
Oyun bitiminde tebrik için kulise gittik, Yağmur bizi karşıladı. Sonra birer birer oyuncular geldiler. Hepsini kutladık, teşekkür ettik. Annem Zihni Hocayla fotograf çektirirken, baktım Hoca beni de çağırıyor, derhal koştum ve kareye giriş yaptım. Böyle sanatçılarla tanışmak bir onur.
Annem ve Zihni Göktay ile kuliste.
Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.
Peki hisse-i şayia nedir diye sorarsanız, paylaşılamayan mal, eşya anlamına geliyor. Tabii oyundaki paylaşılamayan mal da çiftin kızı. Ahmet Nuri Bey bu adaptasyon oyunda gerçekten de isabetli bir isim tercih etmiş.
Oyunun ilk sahneleniş zamanlarından yorumlar, oyun kitapçığından, 
Şehir Tiyatrolarının oyun kitapçıkları titizlikle hazırlanıyor. Bakınız, örneğin 1967’deki Hisse-i Şayia’yı sahneye koyan müthiş sanat adamı Vasfi Rıza Zobu’ymuş ve oyun 3 perde olarak sahnelenmiş. Gazete kupüründe “İbnürrefik Ahmet Nuri Beyin 3 perdelik komedisi” diyor. 2016 versiyonu ise 2 perde olarak düşünülmüş.
30 Mayıs 1967 tarihli Meydan Gazetesinin nefis yazısı.
Bir de şimdiki kültür-sanat sayfalarını gözünüzün önüne getirin.