6 Şubat 2017 Pazartesi

İvan İvanoviç Var Mıydı, Yok Muydu?

İvan İvanoviç Var Mıydı, Yok Muydu?, Tiyatroadam, 31 Ocak 2017, ENKA İbrahim Betil Oditoryumu, İstanbul.


ENKA Kültür Sanat Tiyatro Buluşmaları, 24 Ocak’ta başladı. Bu seneki programı tuttum. ENKA’da geçen pazar tarihi Nadal-Federer finalini izlerken duvarda asılı afişten görüp ‘Buna mutlaka gitmeliyiz’ dediğim Nazım Hikmet’in ‘İvan İvanoviç Var Mıydı, Yok Muydu?’ oyununa annem ışık hızı ile yer ayarladı.

Bir şey yazmadan önce, bu ekibe ayakta alkışlarımı sunuyorum. Bu dönemde bu cesaret, bu kararlılık içime su serpti. Uzun süre sonra...

Nazım Hikmet’in 1954 yılında kaleme aldığı oyun, Sovyet Rusyasında geçiyor. Bir taşra kasabasında yönetici olan Sergey Konstantinoviç Petrof, mütevazı, çalışkan, bürokrasiye inanmayan, kasaba tarafından da sevilen, sayılan idealist, iyi bir insandır. Öyle ki, kasaba halkı her işlerini hızla halleden, bürokrasi yaratmayan bu yeni amiri hayretle karşılar. İvan İvanoviç ise Petrof’a düşmandır. Petrof bir gün daireye geldiğinde, duvarlarda kendi portreleri ile karşılaşıp şaşırır. İvanoviç ise bir amirin saygı uyandırması ve toplum üzerinde otorite kurması gerektiğini söyleyerek onu etkisi altına alır.
İvan İvanoviç Var Mıydı, Yok Muydu?, Tiyatroadam, 31 Ocak 2017, ENKA İbrahim Betil Oditoryumu, İstanbul.

Düşman İvanoviç kim peki? İvanoviç, Petrof’un kötü iç sesi. ‘Var mıydı, yok muydu?’ kısmı da buradan geliyor. Tamam, olay sistem eleştirisi ama Nazım siyaset yapmıyor; insana iniyor ve vicdanı sorguluyor. Bunu yaparken de insanın kötü iç sesini dinleme seviyesine göre düştüğü hali gözler önüne seriyor. Koltuk sahibi olunca, ezer geçerim modelini benimseyip, ‘sistem böyle’ diyerek havuz sistemi içinde eriyip gitmek mi gerek? Yoksa o iç sesin seni zayıflatmasına izin vermeden, insani değerlerini koruyarak ilerlemek mi? Her iki durumda da neler olabildiğini izliyoruz oyunda. Metin delicesine güncel.

Oyunun en dikkat çekici kısımlarından biri de Petrof’un çok aşık olduğu yüzme şampiyonu olan nişanlısı Lucia’ya bile yüz çevirmesidir. İç ses aşk, sevgi bile dinlemez. ‘Senin gibi bir amir nasıl olur da bir yüzücü parçasıyla evlenir’ diyen çevresine/dalkavuklara/iç seslerine yenilir. Ve sonunda beklediği tren istasyonunda, halkın kendisini değil de Lucia’yı omuzlarda taşıdığını gördüğü an bazı şeyleri anlar.
İvan İvanoviç Var Mıydı, Yok Muydu?, Tiyatroadam, 31 Ocak 2017, ENKA İbrahim Betil Oditoryumu, İstanbul.
Sovyet rejimini eleştiren oyun, Sovyetler Birliği’inde ikinci oynanışında yasaklanıyor. Nazım Hikmet, oyunu 20. yüzyılın ikinci yarısının başında, yurdundan uzakta yazmış olsa da o zamandan bizi uyarmış resmen. Ha bir de ‘Konstantinoviç’ adı da tesadüf olmasa gerek.

Oyunun bütününü çok beğendim. Bir kere bu metnin içinde bulunduğumuz dönemde seçilmesi göz yaşartıcı. Emrah Eren rejisi muazzam. Dekor, kostüm harika. Dekorların kullanılış şekli ve organikliğini çok iyi buldum. Gerçi tekerlekli düzenekte Petrof’u canlandıran Fatih Koyunoğlu bir iki kez denge kaybı yaşadı, aman dikkat. Özenilmiş bir prodüksiyon. Gerçekten çok iyi. 
Nine, 'Bugün git yarın gel'siz işini hallettiğine inanamıyor.
Oyunculukların tamamı etkileyici. Favorilerim ise Aşkın Şenol, Gökhan Azlağ ve Deniz Özmen oldu. Bu arada oyundaki müzik seçimi ve oyuncuların müzikle uyumlu bir düzen halinde hareket ediyor olmaları da ince düşünülmüş detaylardan. Bu şekilde müziğin de daha çok farkına varıyorsunuz. Bir de iç seslerin ya da dalkavukların meydana çıkması için kullanılan kadeh çevresinde müzikle uyumlu parmak gezdirme ve Petrof’u öylece dondurma fikri muhteşem. Ülkedeki herkese ‘bir’ şey izletme şansım olsa, bu oyunu seçerdim. Aşkın Şenol’un yaşlı nineyi, Deniz Özmen’in de Petrof’un büstünü yapmak üzere (Evet, sonunda büstünü de yaptırıyor) görevlendirilen heykeltıraşı canlandırdığı bölümlere bayıldım. Ayrıca Amir Petrof’un yüzme müsabakası sonundaki halka seslenişi, en az Federer’in Avustralya Açık final konuşması kadar kritiktir.
İvan İvanoviç Var Mıydı, Yok Muydu?, Tiyatroadam, 31 Ocak 2017, ENKA İbrahim Betil Oditoryumu, İstanbul.

‘İyi olabilirsin ama sen de yenik düşebilirsin, dikkat et’ diyor Nazım özetle. İnisiyatifi, gücü ele geçirmiş olabilirsin ama sen ve vicdanın nereye kadarsınız hep birlikte? Onu söyle. Ya da İvan İvanoviç var mıydı, yok muydu? Ondan haber ver.

Oyundan hoşuma giden replikler:
Petrof: ‘İnsanlara kağıtlardan daha çok inanıyorum.’
İç Ses ya da Dalkavuk: ‘Hiç daktilosunu taşıyan amir görülmüş mü?’
‘Senden ne amir ne memur olur.’
‘Size öfke yakışıyor, yaraşıyor.’
‘Sevgi iyi güzel ama otorite sahibi misiniz daktilonuz ya da şoförünüzün gözünde?’
Petrof: ‘Otoritem yok galiba.’
İç Ses: ‘Havası olmayan yönetici görevlerini yapamaz!’
‘Otoritenizi süratle yeniden planlamak gerek. Portreleriniz bu yüzden asıldı.’
Petrof (İvanoviç’e yani iç sesine yenildikten sonra): ‘1 zil sizin için (katip için), 2 zil daktilo kadın için, 3 zil şoför için, not alın.’
Petrof’un katibi: ‘Nihayet bağırdı bana, aşağıladı beni. Nihayet bir amire kavuştum!’

Oyun arasında fuayenin yan tarafındaki sergiyi gezme şansımız oldu. Henüz 17 yaşındaki ENKA öğrencisi Defne Cengic'in bu güzel duvar resmini görmekten büyük mutluluk duydum. Karışık teknikle 2016 yılında yaptığı bu çalışmanın adı 'Awakening'. Bu eser ile İstanbul Çocuk ve Gençlik Bienali'ne katılan Defne'nin çalışması sansürlenmiş. Böyle bir oyunun arasında böyle bir duvarla karşılaşmak nasıl bir tesadüftür bilemedim ama sevindiğim kesin.

17 Ocak 2017 Salı

;


Londra'yı özledim. Savaş içinde olan ama değilmiş gibi davrandığımız, toptan inkarcı ülkede nereye baksam aynı metalik hisse kapılıyorum. Kamyonlar kavun taşısa ama Londra'da taşısa, arka plan South Bank olsa, olmaz mı? 

Neyse ki bir başka özlediğim şehrimize geldi de iyi oldu. Şebnem ile kısa da olsa görüştük, yine hızır gibisin vallahi Şebnem, aradan bir de Greg'in araç içi müzik sistemini çıkarttın, disko disko dinliyor mu acaba, inşallah memnundur. Bir de o gün eve döndükten sonra kancalı hırsızla karşılaşma anını kafamda simüle etmeye devam ettim. O nasıl bir olay öyle ya? Hayır, adam ya kancayı sana taksaydı? Ümit Burnu'nun bol köpüklü dalgalarından bile öyle adrenalin çıkmaz yani.
İyi ki yeni yıla seninle başladım. 2 Ocak 2017, İstanbul.
Şebnem 'artık bıraktım vallahi, öyleyken böyle' diyordun ya yine bizim işyerinden başka bir Şebnem de 'bırak olsun' yazdırmış koluna, biliyor musun? Laissez faire laissez passer gibi bir şey. Gerçi çoğu zaman kafada olması lazım bunun ve her şeyin, diğer türlü ya da her türlü seninle zaten filmin. Est-ce que vous avez des allumettes? Non désolée. Kestik! Gerçekçi oynadınız, teşekkürler.

18 Aralık 2016 Pazar

Darüşşafaka - Real Madrid

Darüşşafaka - Real Madrid Euroleague karşılaşması, Volkswagen Arena, 15 Aralık 2016, İstanbul.
İnsanın konuşamadığı, düşündüğü anlarda arayıp soran dostları, arkadaşları biraz biraz zihin odalarını değiştirmek adına iyi geliyor. Şevket Finike'den şehrimize ayağının tozuyla harika bir öneriyle geldi. 'Bir Euroleague maçına ne dersin, Darüşşafaka Real Madrid'le oynuyor?' 'Kar buz diyorlar Şevket, şimdi bilemedim, bir de bizimkiler patlama diyor, endişe ediyor.' 'Ne kar, buzu ya, yok öyle bir şey, üstelik evinin dibi, Alp yerleri ayırıyor ona göre.' 'Öyle mi diyorsun, tamam o zaman.'

Maç Volkswagen Arena'da gerçekleşeceğinden 19:30'a doğru Uniq'teydim. Her daim boş görmeye alışık olduğum otopark tıka basa doluydu, epey dolaştıktan sonra bir yer buldum ama her türlü ortalamama rağmen arabadan çok zor indim, solumdaki aracın, çizgileri ortalamak yerine üstlemeyi tercih etmesi nedeniyle. Böyle zamanda ilk bulduğun yere koyacaksın, daha bir şeyler atıştıracağım.

Şevket, Alp'in hazır ettiği davetiyelerimizi almış bekliyordu. Alp onu akredite de etmiş, yani istese basın tribününde oturur ama bendeniz herhangi halk olduğumdan ve oraya giriş yapamayacağımdan, sahaya yakın numaraları yerlerimize geçtik. Biz geçtik sandık ama bir süre sonra 'kalkın burası bizim' diyen oldu. Meğer yanlış bloğa oturmuşuz. Maç başlamak üzere olduğu için aramakla uğraşmayalım diye boş olan bir sıraya oturduk. Maç başladı, yine 'kalkın burası bizim' sesi duyuldu. Kendi yerimize geçmenin iyi olacağını anlayıp kalktık ve sonunda yerleştik.
Nocioni bakakalır. Volkswagen Arena, 15 Aralık 2016, İstanbul. 
Maç tıklım tıklım doluydu. İlk kez bu kadar dolu bir basketbol maçı görüyorum; 'Real Madrid etkisi' dedi Şevket. Maçın başlarında biraz geriye düştüysek de geçen yılın Euroleague şampiyonu Real Madrid'i açık ara yenmeyi bildik. İbrahim Kutluay ve Kerem Tunçeri de izlemeye gelmiş. Kutluay, Daçka İcra üyesi, Tunçeri de sanırım eski takımı Madrid'e selam çakmaya geldi.

Volkswagen Arena'da ilk kez bir müsabaka izledim, salon ne kadar güzelmiş. Tuvaletler dahil her yer tertemiz, düzenli, güvenlik sıkı. Doğuş Grubu gayet iyi bir yatırım yapmış. Ayrıca ponpon kız grubu da süper hazırlanmış. Zaten biliyorsunuz IOC ponpon kızlık işini tanıdı, yani gelecekte olimpiyatlarda bir spor branşı olarak yer alabilirler.
Darüşşafaka'nın maskotu Dado'ya bak sen.
Şevket, maç arasında Dado'dan şapka kazandı.
Düşündüm de, bundan önce izlediğim basketbol maçı tam 2 yıl öncesine tekabül ediyor. Daçka'dan bir tek Semih Erden'i bilebildim. Hakemlerden birine ise nedense şaşırdım: 'Aa hakeme bak, boyu neredeyse Semih Erden kadar, tüh be oyuncu olamamış' derken Şevket, Daçka koçunu işaret ederek: 'İyi bak, tanıyacak mısın?' dedi. 'Aaa David Blatt bu, ne ara geri geldi?' konuşmalarıyla basket güncellemem tamamlandı.
Semih Erden ve basket! Volkswagen Arena, 15 Aralık 2016, İstanbul.


Kaliteli müsabaka bünyeme inanılmaz iyi geldi. Hele de Real Madrid takımının maç skorerlerinden Hunter'ın adının Othello olduğunu görünce başladım tabii hemen. Z:'Adam hem romantik Othello hem de Hunter, belli zaten' Ş:'Takıma bak Shakespeare oynuyorlar sanki' Z:'Amaan bunlar da Araplar sayesinde atıyor, baksana bir tane İspanyol kalmamış, hıh' Z:'Skorborda bak bir de Jaycee Carroll var kadroda, Lewis Carroll gibi, takım kesin tiyatrocu kökenli' gibi anti centilmen yorumlarım karşısında Şevket beni kınadı ama ülkemizde her siyaha 'Arap' denmesi acayip komiğime gidiyor, kendimi alamadım işte. Rahmetli anneannem de öyle derdi, kötü bir amacımız yok ki.

Skor mu? 81-68. Alkış!

4 Aralık 2016 Pazar

Hekimbaşında Bir Esinti Bir Konser

Borusan Quartet, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.


Bu konserle sezonu tam tamına açmış olduk. Hekimbaşı Salih Efendi Yalısında Borusan Quartet konseri. Üsküdar Amerikan Lisesi Mezunlar Derneği'nin bu hoş etkinliğine Selin'in davetlisi olarak katıldık.

Konser öncesi saat 15:00'deki kokteyle katılmak üzere öğlen yola çıktık, Erenköy'den Selin'i aldıktan sonra Anadolu Hisarı'na geçtik. Tabii yol boyunca trafik, rota ve ayarsız sürücüler Can'ın ana konularıydı.

Hava bulutlu gibiyse de güzeldi. Merdivenlerden denize doğru indik ve kokteyl alanına ulaştık. Borusan Quartet de erken gelmiş, su kenarında manzaraya bakıyordu. Yeşillikler içinde kutu gibi bir yalı, mimarisine bayıldım, bahçesi de tam karar büyüklükte. Karşı yakaya baktığınızda, bir taraf Baltalimanı, diğer taraf Rumeli Hisarı. Ortada köprü. Köprü manzaraları niçin iyi bir şey gibi sunulur, hiç anlamam ama...
Borusan Quartet Konseri, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.


Kokteylde eski-yeni birçok Üsküdar Amerikan mezunu vardı. '1990 yılına dek kız lisesi olduğundan katılımcılar da hanım ağırlıklı.' dedi Selin. İkramlar güzeldi. Arada yalının sahiplerinden Serhan Hanım masamıza geldi: 'Hoş geldiniz, memnun musunuz?' dedi. Evinde Borusan Quartet'i ağırlıyorsun, müthiş. Tabii iki kız kardeş, bizleri de çok güzel ağırladılar Serhan ve Ferhan Hanımlar.

Sonra biraz daha su kenarına inelim dedik ve şaraplarımızı alıp suya doğru yöneldik. Harika. Hep yatıştırıcı, hep açıcı. Çok temiz görünüyordu. 'Mayom içimde, hadi bana eyvallah, kib' diyesim geldi.
Borusan Quartet Konseri, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.
Baktık saat 16:00 oluyor, içeri doğru kitleyi takip ettik. Yalının yaşayan mutfağından orta kattaki salona geçtik. Zaten bu konserler dizisi de Salon Konserleri diye geçiyor. Adı üstünde yani. Geçerken alt kattaki şamdanlı piyano dikkatimi çekti. Konserin gerçekleştiği orta salonda kuyruklu bir piyano daha vardı. Salonun avizesi de Çekoslovak olsa gerek, güzeldi. İskemleleri yan yana dizmişler, arka taraflarda kalan boş yerlere geçtik. Yer ararken Yeliz'le karşılaştık, uzun süredir görmüyordum, daha da güzelleşmiş. Bu arada salon çaka çak doluydu. 
Borusan Quartet Konseri, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.
Konser Aleksey Igudesman'ın Borusan Quartet için yazdığı 3 bölümlük (Winter Palace, Calimba in Buenos Aires ve What's the Time) eser ile başladı. Parça aralarında Efdal Altun'un paylaştığı anekdotlar eğlenceliydi. Gerçi biraz değiştirmesi lazım, geçen yıl Burhan Öçallı konserlerinde de aynılarını anlatmıştı. Ama o da haklı, ne yapsın.
Konser boyunca selfie çubuğu ile çekim yapan hanımı, ancak biste arkadan birisi yanına giderek uyardı.
Efdal kapanış konuşması yapıyor, sağ tarafta aynanın önünde biraz çıkmış.
Borusan Quartet Konseri, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.
Konser repertuvarı zengindi, Igudesman'dan sonra Piazzolla'nın Mevsimler'i, Serkan Gürkan'ın tangosu, Afyonkarahisar Türküsü ve Quartet'in çok sevdiği Oğuzhan Balcı'nın bir eseri ile devam etti.    
Serhan ve Ferhan Hanımlar, Quarteti uğurluyor. Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.
Sanırım samimi bir ev ortamı olunca Efdal, bize sordu bis'te 'ne çalalım' diye. İçimden 'Burhan Öçal'ın Eski İstanbul'u' diye seslenmek geçti ama çekinerek vazgeçtim. Sonra arkadan birisi 'Çağ şarkı söylesin' diye bağırdı. Çağ gidip notaları getirdi ve o tüyleri diken diken eden Sarıkamış Türküsünü seslendirdiler. Çağ Erçağ'ın söylediği bölümler 4. dakika sonrasında:
Bu sempatik, samimi dörtlüyü her dinlediğimde mutlanıyorum. İyi ki varlar.

2 Aralık 2016 Cuma

Hisse-i Şayia

Hisse-i Şayia oyun afişi
Bir müzikli oyunda rol almak üzere İzmir’den İstanbul'a gelen Nurhancığımı bir süre bizde misafir ettik, ne iyi oldu. Sonra otele çıktı, ayrı düştük ama hemen bir buluşma ayarladı sağ olsun. 19 Kasımdaki Hisse-i Şayia oyununa yeğeni Yağmur davet etmiş, 'mutlaka gidiyoruz’ dedi. Hay hay! Yağmur da oyunda evin şeker mi şeker Ermeni hizmetkarını oynuyor bu arada.
Annem ve Nurhan. Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.
Günlerden cumartesi olunca trafiği de hesaba katarak vakitli gidelim diye anlaştık ve 7'yi biraz gece metrodan Nurhan’ı aldığımız gibi yola çıktık. Şehir Tiyatrolarının Kağıthane Sadabad sahnesine daha önce birçok kez gittim ama genelde babam götürdü, hiç kendim direksiyonda olmadım. Bu sefer iş başa düşünce navigasyonu açtım tabii. O Cendere Yolunun tozunu toprağını hiç sevmem ama ‘ne yapalım sanat için çekeceğiz artık’ dedim içimden. Gel gelelim navigasyon beni TEM'e yönlendirdi, hiç bilmediğim yerlerden öylesi böylesi derken, Nurhan’ın nidaları ay'ları oy'ları eşliğinde güle oynaya kendimizi Kağıthane'de bulduk, toz toprak da olmadan tertemiz vardık.
Oyun öncesi özçekim çalışmalarımız. Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.

Oyunun başlamasına biraz vardı, fuayede oturup sohbet ettik. Sonra Yağmur geldi kulisten, biraz da onunla hoş beş ettikten sonra salona geçtik. Torpilliyiz tabii, yerimiz en önde.
Hikmet Körmükçü, Selma Kutluğ, Sezai Aydın, Zihni Göktay (soldan sağa).
Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.



Hisse-i Şayia, 100 yıllık bir oyun, vodvil. Yani Darülbedayi’den kalma bir klasik. Esasen de bir uyarlama. Ama yazar İbnürrefik Ahmet Nuri öyle güzel uyarlamış ve Türkleştirmiş ki, Fransız vodvil uyarlaması olduğunu söylemeseler asla anlamazsınız.

Cumhuriyet tiyatrosunun oluşmasında ciddi katkıları bulunan İbnürrefik Ahmet Nuri, “Mavi Sakalın Sekizinci Karısı”ndan uyarladığı “Sekizinci” adlı oyunun çok ünlü olması nedeniyle Soyadı Kanunu döneminde Sekizinci soyadını almış. Çok hoş değil mi? Kendisi hakkında daha fazla bilgi için soldaki resme tıklayın.

Oyuna dönersek, asırlık bir yapım olabilir ama konu güncel. Kadın-erkek kutuplaşmaları, yürümeyen bir evlilik sonucunda biricik kızlarının arada kalışı, mutsuzluğu ve bu durumun kızın evliliğine dahi yansımasının komik şekilde irdelenişi… Yani bir evlilik komedisi.

Oyun başında usta oyuncu Zihni Göktay sahneye çıkarken büyük alkış koptu ama daha önce de izlemiştim, onun tüm oyunlarında sahneye ilk adım atışı hep alkış kıyamet oluyor. O da zarifçe seyircisini selamlıyor oyunun akışını hiç bozmadan. Çok tatlı klasikleştirdiği bir hareketi var, gidin görün derim. Oyunu ise alıyor götürüyor insanı, o nasıl bir ezberdir, o nasıl tüm oyuncuları yüreklendirmektir. Müthiş bir yorumcu.

Elbette Hikmet Körmükçü’nün performansı da şahaneydi, denge ve kondisyonuna helal olsun.
Yeni evli Mahmure (Zihni Hocanın kızı Zeynep Göktay Dilbaz), kocası Necmi (Zihni Hocanın damadı Uğur Dilbaz) ile bir türlü yalnız kalamıyor. Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.
Bu usta oyuncular dışında sahnede bir kişi vardı ki, o sesin canlı halini birebir yaşamak olağanüstüydü. Evet, Sezai Aydın’dan bahsediyorum. Al Pacino ve Robert de Niro’yu seslendiren, Fred Çakmaktaş, Rocky ve Bill Cosby’ye kendilerinden fazla hayat veren o muazzam ses. Oyunda jest, mimiği az ama sesi fazla fazla yetiyor zaten. Tarzı bu.
Bu fotograflar benden. Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.
Oyun bitiminde tebrik için kulise gittik, Yağmur bizi karşıladı. Sonra birer birer oyuncular geldiler. Hepsini kutladık, teşekkür ettik. Annem Zihni Hocayla fotograf çektirirken, baktım Hoca beni de çağırıyor, derhal koştum ve kareye giriş yaptım. Böyle sanatçılarla tanışmak bir onur.
Annem ve Zihni Göktay ile kuliste.
Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.
Peki hisse-i şayia nedir diye sorarsanız, paylaşılamayan mal, eşya anlamına geliyor. Tabii oyundaki paylaşılamayan mal da çiftin kızı. Ahmet Nuri Bey bu adaptasyon oyunda gerçekten de isabetli bir isim tercih etmiş.
Oyunun ilk sahneleniş zamanlarından yorumlar, oyun kitapçığından, 
Şehir Tiyatrolarının oyun kitapçıkları titizlikle hazırlanıyor. Bakınız, örneğin 1967’deki Hisse-i Şayia’yı sahneye koyan müthiş sanat adamı Vasfi Rıza Zobu’ymuş ve oyun 3 perde olarak sahnelenmiş. Gazete kupüründe “İbnürrefik Ahmet Nuri Beyin 3 perdelik komedisi” diyor. 2016 versiyonu ise 2 perde olarak düşünülmüş.
30 Mayıs 1967 tarihli Meydan Gazetesinin nefis yazısı.
Bir de şimdiki kültür-sanat sayfalarını gözünüzün önüne getirin.

20 Kasım 2016 Pazar

Contemporary Istanbul

Carole Feuerman, Minyatür Serena, reçine üzerine yağlıboya, 2016. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Gördüğüm en güzel heykellerden biri. Yüzündeki huzura bakın, bunu su sağlıyor. Tırnaklarının french manikürünün gerçekçiliğine ne diyeceksiniz? Simidi siyah olmasaymış iyiymiş. Nereden bilecek tabii bizdeki iç lastikten deniz simitlerini Carole? Ruju da suya dayanıklı türden herhalde.
Tüm dünyadan çağdaş sanat örneklerini ayağımıza getiren uluslararası çağdaş sanat fuarı Contemporary Istanbul (CI) olaylı başlamıştı ancak rekor sayıda ziyaretçi ile 6 Kasım'da son buldu. Yeni Türkiye'nin sanat, bilhassa sahne ve performans sanatlarından haz etmediği hepimizin malumu. Belki de bu olayın ziyaretçi sayısının patlamasında etkisi olmuştur.

Biz de Melih'le ziyaret edelim dedik. Sabah bir süredir bizde kalan Nurhan ile kahvaltı ettikten sonra metro marifetiyle Taksim'e vardım. Oradan koşmaya yakın bir yürüyüşle Lütfi Kırdar'a geçtim. Melih gelmiş, biletleri almış bile. 'Ön kapıya gel' dedi; haydi bir de oraya yürü babam yürü. Bir gittim açmış defteri, ayaküstü çizime başlamış. Bir süre (35 dk!) çiziminin bitmesini bekledim, sonra kara kalemle yaptığı eskizin kalıntılarını temizlemeye yardım ettim, çorbada tuzumuz bulunsun. O arada sergiden çıkan bir arkadaşımla karşılaştım: ''Collectors' Stories' bölümünde anormal sıra vardı, bekleyemedim.' dedi Alex. 'Tüh ya Hüma Kabakçı ve Cem Yılmaz'ın koleksiyonlarını görmek iyi olurdu.' diye düşündüm daha girmeden bizim de o uzun sırayla karşılaşacağımızı anlayarak. Nitekim öyle oldu.
Arçelik, fuar girişine/çıkışına minik bir kamyonetin içine Türk kahvesi standı açmış. Melih de ayaküstü çizeyim demiş.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Saat 16:00 sularında sergi alanına giriş yaptık. Melih'in ceket ve kaskını kabul etmeyen birinci vestiyerden sonra yine tüm sergi alanını arşınlayarak ikinci vestiyere ulaştık. Buradaki de mırın kırın etti ama sonra neyse ki aldı.

Nihayet gezmeye başlayabildik. Öfkesiz güzel bir kalabalık vardı. Çocuk sayısı da dikkatimden kaçmadı.

Karşımıza ilk çıkan çalışma Seul'den bu minişler. Çok şirin değiller mi ama? El cepte, tek ayak dinlenmede ve lolipop ağızda olan miniş (Adı: Sunny Afternoon), hemen satılmış zaten. Her birinin fiyatı 11bin Türk Lirası. 
Jung-Dae Kim, Heart ve Sunny Afternoon, reçine üzerine yağlıboya, 2016.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar. Ben senin o çizgili terliğini yerim.
Şilili sanatçı Cecilia Avendano'nun bu çok gerçekçi kızına Melih önce şöyle bir baktı, ardından kızın ifadesini taklide çalıştı ama tam olmamış. Kız çok daha vampirella duruyor. Baskı işi ilginçleşmeye başladı. Bu kıza daha da yakından bakmanızı tavsiye ederim.
Cecilia Avendano, e.11 E.Merge, dijital glaze baskı, 2015.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Melis Buyruk'un porselen işlerini sevdim. Porselen sinekler sinir bozucu değil mi? Küresel ısınma arttıkça bakalım bizi daha neler bekliyor?
Melis Buyruk, 'Yaşam her şeye rağmen devam ediyor.' ve Influx serisi, 2016. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar. Evet, üzülüyoruz, tekrar ayağa kalkmaya uğraşıyoruz ama hayat orada hayatına devam ediyor, biz ise sadece seyrediyoruz.

Yine baskıda başarılı örnekler gördük. Şunlara bakmaya doyamadım, renkler muhteşem.
Sarp Kerem Yavuz, Sütun, baskı, 2015 ve İslam, pleksiglasa UV baskı, 2014.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
A a adamın ağzında burun mu var? Dur bir bakayım. Bu açıdan çıkmamış, tüh. St. Petersburg'lu bir galerinin getirdiği bu çalışmayı detaylı inceleyin derim. Ben de sağ alttan izlemişim bayağı.
Konstantin Khudyakov, "From the first he was the Word. And the Word was in relation with Capital" adlı çalışma, stereo-light panel, 2011. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.


Torino'dan bir kuple derseniz aşağıdaki portreler hoş. Uzakdoğulu daima daha otantik.
Silvio Porzionato, tümü isimsiz, tuval üzerine yağlıboya, 2016. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.


Bu ne yapıyor ya? A a şey olmasın: Black Mirror 2. sezon ilk bölümün sentetik insanı? Onun içi bu herhalde. Pardon bu memeliymiş, oradaki erkekti. Olsun çok da fark etmez, sentetik sentetik.
Seo Young-Deok, Despair 275, paslanmaz çelik zincir, 2016. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Bir üst kata çıktık. Bir de baktık ki paparaziler. Tabii ki hemen arkamızı dönüp kaçtık.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.



Arçelik'in geridönüşüm merkezinden alınarak tasarlanmış ürünleri çok beğendim. Çamaşır makinesi tamburundan lambader. Nasıl fikir?
Arçelik Cycles serisi alanı. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Bakayım nasıl ampul kullanmışlar? Hayır belki ben de yapacağım.
Herbyyy! Nasıl kıydılar sana da tesbih böceği gibi kıvırdılar böyle seni? Ama böyle de çok iyisin. Sarılalım mı? Şaka bir yana Jakartalı heykeltraş Ichwan Noor'u 2013'ten beri takip ediyorum. Bu kıvırma, bükme işini 3 yıldır yapıyor. Türkiye'ye gelmemiş ama sadece küre değil küp versiyonları da var. Canlısını görebildiğime çok sevindim. Vosvosun tasarımına imza atan Adolf Hitler bunu görseydi, "Nein!" mı derdi?

Düşünsenize mesela park yeri arıyorsunuz, sonra ufak bir yer görüyorsunuz, tek hareketle arabanızı tesbih böceğine çeviriyorsunuz ve sığıyorsunuz. Ja ja ja...
Ichwan Noor, Beetle Sphere, 1953 Vokswagen Beetle'ların şeklini ve amacını yeniden tanımlıyor. Malzemeler polyester ve aluminyum. Solda tam tutamamışım ama sağda tam sarılmışım. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.




Çok yorulduk ve biraz oturduk. Arkamızdaki çalışma da değişikti. Yapbozvari bir şekilde kalıp halinde basılıp birleştirilmiş mi desem, öyle bir şey...
Rus tundralarında bir gün sanki. Kürküm sunidir, yanlış anlaşılmasın.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Ahmet Güneştekin, bana Damien Hirst'ten fazlaca esinlenmiş gibi geliyor. Fatih Tepesi (soldan ilk iki fotograf) haricinde aşağıdakileri beğenmedim. Kuru kafa sezonu kapansın bence artık.
Ahmet Güneştekin, "Fatih Hill 3A, Kostantiniyye Series", "Secrets in the Urn, Dhul-Qarnayn Series", "Journey to Immortality", 2016. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.


Bir galeride ise canlı performans söz konusuydu. Biz oralarda dolaşırken birden performansı yapan kişinin önüne fuara uygun, renkli 'Açım' yazan bir kağıt bırakıldığını fark ettik.
Mark Jenkins, A Quiet Moment, 2015.
Gel ben sana bir sucuk ekmek ısmarlayım, ne gerek var sessizliğe filan?
En beğendiğim çalışmalar ise Avusturyalı Mario Dilitz'in ahşap heykelleri oldu. Hem işçiliği hem de felsefesi hoşuma gitti. Estetik bir güzellik içerisinde insanoğlunun baş etmesi gereken duygularını çok güzel vermiş, yüz ifadelerinin gerçekçiliğine dikkat.
Mario Dilitz, No: 164, 2016 ve No: 143 2014, akçaağaç ve kırmızı zamk.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Hiperfoto olarak adlandırılan şu çalışma da güzelmiş.
Jean-François Rauzier, Babel Yali 16, hiperfoto.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Gergedanlara özel ilgim var. Gıdı gıdı gıdı, fazla da gıdıklama gergoyu Melih, zaten asılı kalmış. Yine bir İtalyan yaratıcılığı.
Stefano Bombardieri, Marta e l'elefante ve Rhino Sospeso, bronz. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
İşte bir gergo daha, bu sefer kum torbasının üstüne konuşlanmış. Aman yanılıp vurmaya kalkmayın. Gergo düşündüğünüzün aksine hiç hantal olmayan bir canlıdır. Sinirine yakından şahit oldum, oradan biliyorum.
Gönül Nuhoğlu, "Nothing To Be Done"-Samuel Beckett (Godot'yu Beklerken), bronz döküm, altın kaplama, 2016.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Girişteki minişlerden sonraki favorilerime gelelim. Amerikalı heykeltraş Carole Feuerman 'Kendimi bildim bileli su ve yüzme beni büyülemiştir, dolayısıyla ortamım su, karakterlerim de yüzücülerdir. 1958'den beri yüzücüler ve suyla ilgili konulara odaklandım.' diyor. İşte tam benim gibi düşünen bir sanatçı varmış bu dünyada ya. Çok sevindim. Heykelleri evrensel ve dinlendirici. Varoluşun fiziksel halleri ve son derece gerçek duygularla...
Carole Feuerman, Moran II, reçine üzerine yağlıboya. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Buna çok benzer çiçekli bir bonem vardı, bazı kırık beyaz, çiçekleri yeşil. Yüzme kursunda bonesinin üstü çıkıntılı bir ben vardım, çiçeklerimden çekerlerdi. O zamanlar 'bonem neden düz değil' derdim, şimdi gülümseyerek 'iyi ki' diyorum. Belli ki bu da benim gibi bonesinden mutsuz, o yüzden dudağını bükmüş.
Gezerken Bahri Genç'in eserlerinin bulunduğu reyona da göz atayım dedim. Bir baktım, kendisi de orada. 10 yıl kadar önce aldığım küçük bir Bahri Genç resmim olduğundan, yanına gittim, biraz sohbet ettik. Bendeki çalışmasını tam olarak hangi düşünce ile yaptığını aktarabilmek amacıyla e-posta adresini verdi, resmin bir fotografını atacağım kendisine.
Bahri Genç, Green Trace, tuval üzerine akrilik, 2015.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Bir ara koruma duvarıyla gezen Başmüzakereci Ömer Çelik ile karşılaştık. O da CI Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli ile geziyordu. Tekbir getirerek fuarı ilk gününde basan ve mayo üzerine basılmış Abdülhamit resminin olduğu heykelin kaldırılmasını isteyen eylemcilerin ardından destek ziyareti olabilir gibi geldi.
Ali Elmacı'nın fuardan kaldırılan "I Can’t Reciprocate Your Feelings Osman III" adlı heykeli.
Çocukluk arkadaşım Merve'nin işi tabii ki gözümden kaçmadı. Böyle önemli fuarlarda onun da olması gururlandırıyor.
Merve Şendil, 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Her yıl ziyaret edemesem de bundan önce gittiğim Contemporary'yi daha çok beğenmiştim. Böyle ortamlarda gözlerim hep nedense Abidin Dinolar, Fikret Muallaları ve daha çok Burhan Doğançayları arıyor.
Doğançay bulunca kaçırmamalı. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Bu yıl 20 ülkeden 70 galeri ve 520 sanatçının 1.500'ü aşkın eseri varmış fuarda. Hepsine tek günde hakkıyla bakmak mümkün olmasa da bana bu kadarının da iyi geldiği ve güzel bir perspektif kattığı kesin. Bu arada sergilenen eserlerin %62'si satılmış, vay canına. Bence herkes arınma peşinde, o nedenle böyle.

Fuar alanından çıkışımız saat 19:00'u buldu. İkimiz de kahvaltı ile durduğumuzdan acıkmıştık. Çıkıştaki seyyar köftecinin yanından geçerken durakladık. Melih 'Ne dersin?' dedi. Neden olmasın, hemen taburelere çöktük ve duble turşu eşliğinde dürümleri yuttuk. Araç bagajını çay ocağına çevirmiş amcadan da çaylarımızı içtik. Oh mis!