2 Aralık 2016 Cuma

Hisse-i Şayia

Hisse-i Şayia oyun afişi
Bir müzikli oyunda rol almak üzere İzmir’den İstanbul'a gelen Nurhancığımı bir süre bizde misafir ettik, ne iyi oldu. Sonra otele çıktı, ayrı düştük ama hemen bir buluşma ayarladı sağ olsun. 19 Kasımdaki Hisse-i Şayia oyununa yeğeni Yağmur davet etmiş, 'mutlaka gidiyoruz’ dedi. Hay hay! Yağmur da oyunda evin şeker mi şeker Ermeni hizmetkarını oynuyor bu arada.
Annem ve Nurhan. Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.
Günlerden cumartesi olunca trafiği de hesaba katarak vakitli gidelim diye anlaştık ve 7'yi biraz gece metrodan Nurhan’ı aldığımız gibi yola çıktık. Şehir Tiyatrolarının Kağıthane Sadabad sahnesine daha önce birçok kez gittim ama genelde babam götürdü, hiç kendim direksiyonda olmadım. Bu sefer iş başa düşünce navigasyonu açtım tabii. O Cendere Yolunun tozunu toprağını hiç sevmem ama ‘ne yapalım sanat için çekeceğiz artık’ dedim içimden. Gel gelelim navigasyon beni TEM'e yönlendirdi, hiç bilmediğim yerlerden öylesi böylesi derken, Nurhan’ın nidaları ay'ları oy'ları eşliğinde güle oynaya kendimizi Kağıthane'de bulduk, toz toprak da olmadan tertemiz vardık.
Oyun öncesi özçekim çalışmalarımız. Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.

Oyunun başlamasına biraz vardı, fuayede oturup sohbet ettik. Sonra Yağmur geldi kulisten, biraz da onunla hoş beş ettikten sonra salona geçtik. Torpilliyiz tabii, yerimiz en önde.
Hikmet Körmükçü, Selma Kutluğ, Sezai Aydın, Zihni Göktay (soldan sağa).
Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.



Hisse-i Şayia, 100 yıllık bir oyun, vodvil. Yani Darülbedayi’den kalma bir klasik. Esasen de bir uyarlama. Ama yazar İbnürrefik Ahmet Nuri öyle güzel uyarlamış ve Türkleştirmiş ki, Fransız vodvil uyarlaması olduğunu söylemeseler asla anlamazsınız.

Cumhuriyet tiyatrosunun oluşmasında ciddi katkıları bulunan İbnürrefik Ahmet Nuri, “Mavi Sakalın Sekizinci Karısı”ndan uyarladığı “Sekizinci” adlı oyunun çok ünlü olması nedeniyle Soyadı Kanunu döneminde Sekizinci soyadını almış. Çok hoş değil mi? Kendisi hakkında daha fazla bilgi için soldaki resme tıklayın.

Oyuna dönersek, asırlık bir yapım olabilir ama konu güncel. Kadın-erkek kutuplaşmaları, yürümeyen bir evlilik sonucunda biricik kızlarının arada kalışı, mutsuzluğu ve bu durumun kızın evliliğine dahi yansımasının komik şekilde irdelenişi… Yani bir evlilik komedisi.

Oyun başında usta oyuncu Zihni Göktay sahneye çıkarken büyük alkış koptu ama daha önce de izlemiştim, onun tüm oyunlarında sahneye ilk adım atışı hep alkış kıyamet oluyor. O da zarifçe seyircisini selamlıyor oyunun akışını hiç bozmadan. Çok tatlı klasikleştirdiği bir hareketi var, gidin görün derim. Oyunu ise alıyor götürüyor insanı, o nasıl bir ezberdir, o nasıl tüm oyuncuları yüreklendirmektir. Müthiş bir yorumcu.

Elbette Hikmet Körmükçü’nün performansı da şahaneydi, denge ve kondisyonuna helal olsun.
Yeni evli Mahmure (Zihni Hocanın kızı Zeynep Göktay Dilbaz), kocası Necmi (Zihni Hocanın damadı Uğur Dilbaz) ile bir türlü yalnız kalamıyor. Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.
Bu usta oyuncular dışında sahnede bir kişi vardı ki, o sesin canlı halini birebir yaşamak olağanüstüydü. Evet, Sezai Aydın’dan bahsediyorum. Al Pacino ve Robert de Niro’yu seslendiren, Fred Çakmaktaş, Rocky ve Bill Cosby’ye kendilerinden fazla hayat veren o muazzam ses. Oyunda jest, mimiği az ama sesi fazla fazla yetiyor zaten. Tarzı bu.
Bu fotograflar benden. Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.
Oyun bitiminde tebrik için kulise gittik, Yağmur bizi karşıladı. Sonra birer birer oyuncular geldiler. Hepsini kutladık, teşekkür ettik. Annem Zihni Hocayla fotograf çektirirken, baktım Hoca beni de çağırıyor, derhal koştum ve kareye giriş yaptım. Böyle sanatçılarla tanışmak bir onur.
Annem ve Zihni Göktay ile kuliste.
Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.
Peki hisse-i şayia nedir diye sorarsanız, paylaşılamayan mal, eşya anlamına geliyor. Tabii oyundaki paylaşılamayan mal da çiftin kızı. Ahmet Nuri Bey bu adaptasyon oyunda gerçekten de isabetli bir isim tercih etmiş.
Oyunun ilk sahneleniş zamanlarından yorumlar, oyun kitapçığından, 
Şehir Tiyatrolarının oyun kitapçıkları titizlikle hazırlanıyor. Bakınız, örneğin 1967’deki Hisse-i Şayia’yı sahneye koyan müthiş sanat adamı Vasfi Rıza Zobu’ymuş ve oyun 3 perde olarak sahnelenmiş. Gazete kupüründe “İbnürrefik Ahmet Nuri Beyin 3 perdelik komedisi” diyor. 2016 versiyonu ise 2 perde olarak düşünülmüş.
30 Mayıs 1967 tarihli Meydan Gazetesinin nefis yazısı.
Bir de şimdiki kültür-sanat sayfalarını gözünüzün önüne getirin.

20 Kasım 2016 Pazar

Contemporary Istanbul

Carole Feuerman, Minyatür Serena, reçine üzerine yağlıboya, 2016. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Gördüğüm en güzel heykellerden biri. Yüzündeki huzura bakın, bunu su sağlıyor. Tırnaklarının french manikürünün gerçekçiliğine ne diyeceksiniz? Simidi siyah olmasaymış iyiymiş. Nereden bilecek tabii bizdeki iç lastikten deniz simitlerini Carole? Ruju da suya dayanıklı türden herhalde.
Tüm dünyadan çağdaş sanat örneklerini ayağımıza getiren uluslararası çağdaş sanat fuarı Contemporary Istanbul (CI) olaylı başlamıştı ancak rekor sayıda ziyaretçi ile 6 Kasım'da son buldu. Yeni Türkiye'nin sanat, bilhassa sahne ve performans sanatlarından haz etmediği hepimizin malumu. Belki de bu olayın ziyaretçi sayısının patlamasında etkisi olmuştur.

Biz de Melih'le ziyaret edelim dedik. Sabah bir süredir bizde kalan Nurhan ile kahvaltı ettikten sonra metro marifetiyle Taksim'e vardım. Oradan koşmaya yakın bir yürüyüşle Lütfi Kırdar'a geçtim. Melih gelmiş, biletleri almış bile. 'Ön kapıya gel' dedi; haydi bir de oraya yürü babam yürü. Bir gittim açmış defteri, ayaküstü çizime başlamış. Bir süre (35 dk!) çiziminin bitmesini bekledim, sonra kara kalemle yaptığı eskizin kalıntılarını temizlemeye yardım ettim, çorbada tuzumuz bulunsun. O arada sergiden çıkan bir arkadaşımla karşılaştım: ''Collectors' Stories' bölümünde anormal sıra vardı, bekleyemedim.' dedi Alex. 'Tüh ya Hüma Kabakçı ve Cem Yılmaz'ın koleksiyonlarını görmek iyi olurdu.' diye düşündüm daha girmeden bizim de o uzun sırayla karşılaşacağımızı anlayarak. Nitekim öyle oldu.
Arçelik, fuar girişine/çıkışına minik bir kamyonetin içine Türk kahvesi standı açmış. Melih de ayaküstü çizeyim demiş.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Saat 16:00 sularında sergi alanına giriş yaptık. Melih'in ceket ve kaskını kabul etmeyen birinci vestiyerden sonra yine tüm sergi alanını arşınlayarak ikinci vestiyere ulaştık. Buradaki de mırın kırın etti ama sonra neyse ki aldı.

Nihayet gezmeye başlayabildik. Öfkesiz güzel bir kalabalık vardı. Çocuk sayısı da dikkatimden kaçmadı.

Karşımıza ilk çıkan çalışma Seul'den bu minişler. Çok şirin değiller mi ama? El cepte, tek ayak dinlenmede ve lolipop ağızda olan miniş (Adı: Sunny Afternoon), hemen satılmış zaten. Her birinin fiyatı 11bin Türk Lirası. 
Jung-Dae Kim, Heart ve Sunny Afternoon, reçine üzerine yağlıboya, 2016.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar. Ben senin o çizgili terliğini yerim.
Şilili sanatçı Cecilia Avendano'nun bu çok gerçekçi kızına Melih önce şöyle bir baktı, ardından kızın ifadesini taklide çalıştı ama tam olmamış. Kız çok daha vampirella duruyor. Baskı işi ilginçleşmeye başladı. Bu kıza daha da yakından bakmanızı tavsiye ederim.
Cecilia Avendano, e.11 E.Merge, dijital glaze baskı, 2015.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Melis Buyruk'un porselen işlerini sevdim. Porselen sinekler sinir bozucu değil mi? Küresel ısınma arttıkça bakalım bizi daha neler bekliyor?
Melis Buyruk, 'Yaşam her şeye rağmen devam ediyor.' ve Influx serisi, 2016. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar. Evet, üzülüyoruz, tekrar ayağa kalkmaya uğraşıyoruz ama hayat orada hayatına devam ediyor, biz ise sadece seyrediyoruz.

Yine baskıda başarılı örnekler gördük. Şunlara bakmaya doyamadım, renkler muhteşem.
Sarp Kerem Yavuz, Sütun, baskı, 2015 ve İslam, pleksiglasa UV baskı, 2014.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
A a adamın ağzında burun mu var? Dur bir bakayım. Bu açıdan çıkmamış, tüh. St. Petersburg'lu bir galerinin getirdiği bu çalışmayı detaylı inceleyin derim. Ben de sağ alttan izlemişim bayağı.
Konstantin Khudyakov, "From the first he was the Word. And the Word was in relation with Capital" adlı çalışma, stereo-light panel, 2011. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.


Torino'dan bir kuple derseniz aşağıdaki portreler hoş. Uzakdoğulu daima daha otantik.
Silvio Porzionato, tümü isimsiz, tuval üzerine yağlıboya, 2016. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.


Bu ne yapıyor ya? A a şey olmasın: Black Mirror 2. sezon ilk bölümün sentetik insanı? Onun içi bu herhalde. Pardon bu memeliymiş, oradaki erkekti. Olsun çok da fark etmez, sentetik sentetik.
Seo Young-Deok, Despair 275, paslanmaz çelik zincir, 2016. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Bir üst kata çıktık. Bir de baktık ki paparaziler. Tabii ki hemen arkamızı dönüp kaçtık.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.



Arçelik'in geridönüşüm merkezinden alınarak tasarlanmış ürünleri çok beğendim. Çamaşır makinesi tamburundan lambader. Nasıl fikir?
Arçelik Cycles serisi alanı. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Bakayım nasıl ampul kullanmışlar? Hayır belki ben de yapacağım.
Herbyyy! Nasıl kıydılar sana da tesbih böceği gibi kıvırdılar böyle seni? Ama böyle de çok iyisin. Sarılalım mı? Şaka bir yana Jakartalı heykeltraş Ichwan Noor'u 2013'ten beri takip ediyorum. Bu kıvırma, bükme işini 3 yıldır yapıyor. Türkiye'ye gelmemiş ama sadece küre değil küp versiyonları da var. Canlısını görebildiğime çok sevindim. Vosvosun tasarımına imza atan Adolf Hitler bunu görseydi, "Nein!" mı derdi?

Düşünsenize mesela park yeri arıyorsunuz, sonra ufak bir yer görüyorsunuz, tek hareketle arabanızı tesbih böceğine çeviriyorsunuz ve sığıyorsunuz. Ja ja ja...
Ichwan Noor, Beetle Sphere, 1953 Vokswagen Beetle'ların şeklini ve amacını yeniden tanımlıyor. Malzemeler polyester ve aluminyum. Solda tam tutamamışım ama sağda tam sarılmışım. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.




Çok yorulduk ve biraz oturduk. Arkamızdaki çalışma da değişikti. Yapbozvari bir şekilde kalıp halinde basılıp birleştirilmiş mi desem, öyle bir şey...
Rus tundralarında bir gün sanki. Kürküm sunidir, yanlış anlaşılmasın.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Ahmet Güneştekin, bana Damien Hirst'ten fazlaca esinlenmiş gibi geliyor. Fatih Tepesi (soldan ilk iki fotograf) haricinde aşağıdakileri beğenmedim. Kuru kafa sezonu kapansın bence artık.
Ahmet Güneştekin, "Fatih Hill 3A, Kostantiniyye Series", "Secrets in the Urn, Dhul-Qarnayn Series", "Journey to Immortality", 2016. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.


Bir galeride ise canlı performans söz konusuydu. Biz oralarda dolaşırken birden performansı yapan kişinin önüne fuara uygun, renkli 'Açım' yazan bir kağıt bırakıldığını fark ettik.
Mark Jenkins, A Quiet Moment, 2015.
Gel ben sana bir sucuk ekmek ısmarlayım, ne gerek var sessizliğe filan?
En beğendiğim çalışmalar ise Avusturyalı Mario Dilitz'in ahşap heykelleri oldu. Hem işçiliği hem de felsefesi hoşuma gitti. Estetik bir güzellik içerisinde insanoğlunun baş etmesi gereken duygularını çok güzel vermiş, yüz ifadelerinin gerçekçiliğine dikkat.
Mario Dilitz, No: 164, 2016 ve No: 143 2014, akçaağaç ve kırmızı zamk.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Hiperfoto olarak adlandırılan şu çalışma da güzelmiş.
Jean-François Rauzier, Babel Yali 16, hiperfoto.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Gergedanlara özel ilgim var. Gıdı gıdı gıdı, fazla da gıdıklama gergoyu Melih, zaten asılı kalmış. Yine bir İtalyan yaratıcılığı.
Stefano Bombardieri, Marta e l'elefante ve Rhino Sospeso, bronz. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
İşte bir gergo daha, bu sefer kum torbasının üstüne konuşlanmış. Aman yanılıp vurmaya kalkmayın. Gergo düşündüğünüzün aksine hiç hantal olmayan bir canlıdır. Sinirine yakından şahit oldum, oradan biliyorum.
Gönül Nuhoğlu, "Nothing To Be Done"-Samuel Beckett (Godot'yu Beklerken), bronz döküm, altın kaplama, 2016.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Girişteki minişlerden sonraki favorilerime gelelim. Amerikalı heykeltraş Carole Feuerman 'Kendimi bildim bileli su ve yüzme beni büyülemiştir, dolayısıyla ortamım su, karakterlerim de yüzücülerdir. 1958'den beri yüzücüler ve suyla ilgili konulara odaklandım.' diyor. İşte tam benim gibi düşünen bir sanatçı varmış bu dünyada ya. Çok sevindim. Heykelleri evrensel ve dinlendirici. Varoluşun fiziksel halleri ve son derece gerçek duygularla...
Carole Feuerman, Moran II, reçine üzerine yağlıboya. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Buna çok benzer çiçekli bir bonem vardı, bazı kırık beyaz, çiçekleri yeşil. Yüzme kursunda bonesinin üstü çıkıntılı bir ben vardım, çiçeklerimden çekerlerdi. O zamanlar 'bonem neden düz değil' derdim, şimdi gülümseyerek 'iyi ki' diyorum. Belli ki bu da benim gibi bonesinden mutsuz, o yüzden dudağını bükmüş.
Gezerken Bahri Genç'in eserlerinin bulunduğu reyona da göz atayım dedim. Bir baktım, kendisi de orada. 10 yıl kadar önce aldığım küçük bir Bahri Genç resmim olduğundan, yanına gittim, biraz sohbet ettik. Bendeki çalışmasını tam olarak hangi düşünce ile yaptığını aktarabilmek amacıyla e-posta adresini verdi, resmin bir fotografını atacağım kendisine.
Bahri Genç, Green Trace, tuval üzerine akrilik, 2015.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Bir ara koruma duvarıyla gezen Başmüzakereci Ömer Çelik ile karşılaştık. O da CI Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli ile geziyordu. Tekbir getirerek fuarı ilk gününde basan ve mayo üzerine basılmış Abdülhamit resminin olduğu heykelin kaldırılmasını isteyen eylemcilerin ardından destek ziyareti olabilir gibi geldi.
Ali Elmacı'nın fuardan kaldırılan "I Can’t Reciprocate Your Feelings Osman III" adlı heykeli.
Çocukluk arkadaşım Merve'nin işi tabii ki gözümden kaçmadı. Böyle önemli fuarlarda onun da olması gururlandırıyor.
Merve Şendil, 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Her yıl ziyaret edemesem de bundan önce gittiğim Contemporary'yi daha çok beğenmiştim. Böyle ortamlarda gözlerim hep nedense Abidin Dinolar, Fikret Muallaları ve daha çok Burhan Doğançayları arıyor.
Doğançay bulunca kaçırmamalı. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Bu yıl 20 ülkeden 70 galeri ve 520 sanatçının 1.500'ü aşkın eseri varmış fuarda. Hepsine tek günde hakkıyla bakmak mümkün olmasa da bana bu kadarının da iyi geldiği ve güzel bir perspektif kattığı kesin. Bu arada sergilenen eserlerin %62'si satılmış, vay canına. Bence herkes arınma peşinde, o nedenle böyle.

Fuar alanından çıkışımız saat 19:00'u buldu. İkimiz de kahvaltı ile durduğumuzdan acıkmıştık. Çıkıştaki seyyar köftecinin yanından geçerken durakladık. Melih 'Ne dersin?' dedi. Neden olmasın, hemen taburelere çöktük ve duble turşu eşliğinde dürümleri yuttuk. Araç bagajını çay ocağına çevirmiş amcadan da çaylarımızı içtik. Oh mis!

8 Kasım 2016 Salı

Tüy Kalemler

Tüy Kalemler oyun afişi de güzel tasarlanmış.
Kültür sanat sezonu açıldı. Emre epeydir tiyatro tiyatro diyordu. Tam da o gün Erdal Beşikçioğlu’nun yeni oyunu prömiyer yapıyordu. Neden olmasın diyerek Uniq’te buluştuk. Biletix’te yer görünüyordu ama gişeden daha iyi bir yer bulma düşüncesiyle sahnenin olduğu tarafa yöneldik. Bir de baktık ki gişe diye bir şey yok. ‘7,5’ta gelin burada görevliler olacak’ dediler, biz de arada bir şeyler atıştıralım dedik. Hamburgerlerimizi acı sosa bularken yan masada oturan kadın menüye bakıp ‘ay burada içki yoook, burada yiyemaaam’ diyerek arkadaşıyla beraber kaçtı. Eklektik! Neyse sonra bari internetten alalım biletleri dedik ama Biletix’in o an itibarıyla oyunun satışlarını kapattığını fark ettik: ‘Sağlık olsun, başka sefer geliriz’. Yine de yemek sonrası sahneye uğradık belki bir görevli vardır satış için diye. Kapıdakiler ‘Maalesef’ dedi, tam arkamızı dönmüş giderken görünmez bir el bizi içeri aldı: ‘Gelin o zaman!’. Nasıl sevindim anlatamam. Tam sürpriz, sanırım organizasyon müdiresine denk geldik. Melaike!
Fuayede projeksiyon ile oyundan fotograflar gösteriliyordu. Tüy Kalemler, Tatbikat Sahnesi, 4 Kasım 2016, Uniq İstanbul. 


Tabii prömiyer olunca, içeride seviyeli bir kalabalık vardı. Az önce ‘içkisiz yiyemaaam’ diyen arkadaş da dahil. Biraz bekleyip saat 8,5’a yaklaşınca salona girdik, biletsiz olduğumuz için yer bakınmaya başladık. Salon güzeldi, Londra’daki salonlara benzettim hatta. Bazı koltuklara ‘biletli’ diye yazmışlar. Biz de yazılı olmayanlara konsantre olup en öne kadar indik, sağ blokun ikinci sırasının en başında iki yer bulduk. Tam oturacakken yandan bir hanım teyze yaklaştı ve hemen yanıma oturmaya kalktı: ‘Yalnız biz iki kişiyiz…’ dedimse de ‘Bana ne, ben senin arkadaşını görmedim, seni gördüm, sen de tek kişisin; ben ve arkadaşım en başa oturacağız’ dedi. Demesiyle de oturmaları bir oldu. Biz de onların hemen yanına oturduk artık. Eklektik 2! Biraz sinirlendim sanırım. Yaşlı insanların daha bilge olması gerekmiyor mu? Neyse oyun sadece 10 dakika gecikme ile başladı da konsantrasyonumuz değişti.
Marki hücresindeki küvette dinlenirken. Tüy Kalemler, Tatbikat Sahnesi, 4 Kasım 2016, Uniq İstanbul. 
Erdal Beşikçioğlu, yine zoru tercih ederek edebiyatın kışkırtıcısı “kötü şöhretli” Marquis de Sade’ın (Marki dö Sad diye okunur) (1740-1814) akıl hastanesinde geçen son dönemini sahnelemiş. Pulitzer ödüllü Amerikalı yazar Doug Wright’in kaleme aldığı, orijinal adı “Quills” olan oyun ‘Quills “Marquis de Sade” Tüy Kalemler’ adıyla sahneleniyor. Oyunun yönetmeni Beşikçioğlu, Markiyi de canlandırıyor. Esasen başrol Burak Sergen idi; ancak, son anda Beşikçioğlu rolü kendisinin üstleneceğini açıklamış ve prömiyeri de ertelemişti. Burak Sergen’i çok severim, son son sığınağındaki Hitler’i canlandırdığı tek kişilik oyununda izlemiştim. Bu rolde de onu izlemek müthiş olurdu herhalde. Merak edenler olayın perde arkasını buradan okuyabilir.

Fransız Marquis de Sade, 18. ve 19. yüzyıllarda yaşamış dönemin aykırı yazarlarından. Esasen soylu bir aileden gelen, yazdığı yazılar nedeniyle hayatının büyük kısmını hapishanede, sürgünde ya da akıl hastanesinde geçirmiş biri. Kanunları, dini ve ahlakı yok sayan de Sade, önemli olanın fantezi, haz ya da ahlaksızlık olduğunu savunurdu. Pornografik kitaplarının yanı sıra direkt eyleme döktüğü felsefesiyle sadizmin kurucusu kabul ediliyor. Karşısındakine acı vermekten haz alma olarak tanımlanabilecek sadizmin adı da de Sade’dan geliyor.
Charenton Direktörü Peder rolünde Saygın Soysal çok iyi iş çıkardı.
Tüy Kalemler, Tatbikat Sahnesi, 4 Kasım 2016, Uniq İstanbul. 


Oyunda Markiyi Fransa’nın Paris’e yakın Val-de-Marne şehrindeki Charenton Akıl Hastanesinde izliyoruz. Günümüzde de hastane olarak kullanılan bu merkezde, Marki hayatının son 11 yılını geçirir ve burada ölür. Hastanenin direktörü bir pederdir ve hastane, dönemine göre insancıl tedavi ve yaklaşımları ile ün yapmıştır. Peder de Markiye başta insancıl yaklaşır, ziyaretçilere izin verir, hatta yazması için olanak sağlar, esasen de Markinin sıkı takipçilerindendir. Ancak dönemin iktidarı tarafından gönderilen Doktorun gelişi sonrasında uygulamalar sertleşir. Markiye fazla müsamaha gösterildiğini düşünen Doktor, Pedere Charenton’un adeta Marki tarafından yönetildiğini ve Markinin uygunsuz pis yazılarını okuyucuları ile paylaşmayı sürdürdüğünü söyler.
Oyuncular ve tüm ekip selama çıktılar. Orgun başında oyun boyunca oturan/yatan arkadaşımıza (sağ başta) biraz üzülmedim desem yalan olur, diğer yandan kostümü ilgi çekiciydi. Tüy Kalemler, Tatbikat Sahnesi, 4 Kasım 2016, Uniq İstanbul. 
Markinin yazılarını hastane dışına çıkarmasına yardım eden ise hastanenin terzisinin güzel kızı Madeleine’den başkası değildir. Madeleine ve kör annesi Markinin büyük hayranıdır ve en ufak bir yazısını iple çekerler. Zihnini hiçbir zaman durduramayan Marki ise bir hücrede olsa da fantezi dünyasında yaşamayı sürdürür. Tüy kalemleri elinden alınınca kanıyla, o da olmayınca kakasıyla yazar. Ama oyunun sonunda hissediyoruz ki tüm karakterler “Je suis Marquis” demektedir, Doktor da dahil.
Dekoru beğendik, ciddi emek ve para koyulmuş. Tüy Kalemler, Tatbikat Sahnesi, 4 Kasım 2016, Uniq İstanbul. 


Bazı anlarını ruhsuz bulsam da Erdal Beşikçioğlu’nun performansına girmiyorum, etkileyiciydi. Dekoru, kostümleri, ışığı ve koroyu ise çok beğendim. Madeleine rolündeki Melisa Şenolsun’u beğenmedim. İçine içine konuşması ve kelimeleri yutmasını düzeltmesi farz; önde olmamıza rağmen arkası dönükken dedikleri duyulmadı, telaffuzu da zayıftı. Sepetiyle oradan oraya koşturmasıyla oyuna sadece enerji kattı diyebilirim. Peder rolündeki Saygın Soysal, adına yakışır performans sergiledi; Pederin iyiden kötüye dönüşümünü çok iyi verdi, ayakta alkışı hak etti.
Pederin en zorlu sahnelerinden birinde kullanıldı bu gereç.
Tüy Kalemler, Tatbikat Sahnesi, 4 Kasım 2016, Uniq İstanbul. 
Dekor çok iyiydi, Markinin deli arkadaşlarının koro partileri mükemmeldi. Delilerin hücreleri harika verilmişti. Zaten kirli, paslı, endüstriyel mekanları severim. Dekor geneliyle tam gözlere layıktı. Deliler tarafından taşınan kanlı kutular fikri ilk favorim, Markinin kendini kuş sanan deli arkadaşı ile hücreler arası kuş-kedi bölümü ikinci favorim oldu.
Oyun sonrası fuayede parti. Tüy Kalemler, Tatbikat Sahnesi, 4 Kasım 2016, Uniq İstanbul. 


Çıkışta ise bizi güzel ikramlar bekliyordu. Güzel bir yere konuşlanıp içkilerimizi yudumladık. Erdal Beşikçioğlu ve diğer tüm oyuncular da geldiler, izleyici ile kaynaşıp tebrikleri kabul ettiler. Bir ara Kadir Has Spor İletişiminden arkadaşım Arif ile karşılaştık, “Erdal Abi ile bir projemiz var, bakalım” dedi. Dört gözle bekliyoruz Arif. Oyunu izlemeye gelen Teoman, Hatice Aslan ve Burak Hakkı da gözümüzden kaçmadı. Biraz açık havada biraz da çocuk oyun alanında sohbet ettikten sonra evlerin yolunu tuttuk. Patinaj çeken kedi manzaralı çocuk iskemleleri bizi iyi taşıdı ama.
İstanbul güzel bir sahne kazanmış durumda.
Tüy Kalemler, Tatbikat Sahnesi, 4 Kasım 2016, Uniq İstanbul. 
Sezonun en çarpıcı işlerinden biri. Biz şanslıydık, prömiyerini gördük. Kesin izleyin.

Yazan: Doug Wright
Yöneten: Erdal Beşikçioğlu
Koreograf: Binnaz Dorkip
Işık: Mustafa Bal
Dekor: Barış Dinçel
Müzik: Onur Yüce, Cem Deliormanlı
Oyuncular: Erdal Beşikçioğlu, Saygın Soysal, Gökhan Soylu, Melisa Şenolsun, Işık Erdoğan, Diren Yurtseven, Onur Eroluş, Buğra Orhan, Beril Öztarakçı, Sena Kelahmet, Metehan Aktaş, Ceren Aydın
Prömiyer: 4 Kasım 2016, İstanbul

29 Ekim 2016 Cumartesi

Holosen'den Antroposen'e

Amur parsı: Dünya üzerinde sadece 70 yetişkin var. Rusya'nın doğusu ve Çin'in kuzey doğusundaki ormanlarda yaşıyor. Çok kuvvetli ve istikrarlı bir ırk olan Amurun tüyleri yumuşak ve uzun olurmuş. Derin karlarda iyi yürüme uzmanıymış, ayrıca saatte 60 km hıza erişebiliyormuş. Dişilerle işi yoksa yalnız takılmayı severmiş. Bir de bölge seçiminde çok tutucuymuş. Adı ise manidar: Amur (aşk) parsı. Tamam tamam Amur Nehri diye de nehir var, biliyoruz. Kıymayın bu asalete lütfen. 


Dünya dinozorlardan bu yana ilk kitlesel nesil tükenmesi ile karşı karşıya. Yani 65 milyon yıl sonra ilk büyük tür yok oluşu. Mevcut nesil tükenme hızının normallerden 100 kat hızlı olduğu ortaya koyuldu. Dünya tarihinde yaşanan önceki 5 kitlesel tükenişin tamamından daha fazla.

Suçlu kim? Biz. Hava kirliliği, kaçak avcılık ve insanoğlunun diğer eylemleri, pek çok türün varlığını tehdit ediyor.

Yaban hayatıyla ilgili şu zamana kadar yayımlanmış en kapsamlı çalışma olan Yaşayan Gezegen Raporu 3.706 türü analiz etti: 2020 yılına kadar memeliler, kuşlar, sürüngenler ve diğer omurgalı türlerin üçte ikisinin sadece 50 yıllık bir sürede yok olacağı anlaşılmış durumda. Yani insanoğlunun  yeryüzünü fütursuzca ele geçirmeye 1970'lerden itibaren başladığı anlaşılıyor. Rapor, 1970 ile 2012 arasındaki ortalama düşüş hızının %58 olarak gerçekleştiğini, 2020 itibarıyla da %67'ye ulaşmasının  tahmin edildiğini belirtiyor. Independent'ta özeti var.

Süper hızlı tüketim isteği, doğal kaynakların umarsızca talan edilmesi ve kapital hırsları...

Kaçak avcılar, sadece 10 yılda 111bin Afrika filini katlettiler. Dev karıncayiyen ve yeleli kurt, Brezilya'da yaşadıkları bölgeler soya tarlası ve sığır otlağı haline dönüştürüldüğü için yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Kimyasal kirlilik orkalardan kutup ayılarına tüm deniz canlılarını etkiliyor. Himalayalardaki yüzlerce leş yiyici kuşun ise ölü sığırları yediklerinde böbrek yetmezliğinden yere çakıldığı tespit edilmiş. Niye? Çünkü sığırlar ilaçlı.
Kutup ayıları iklim değişikliğinden en fazla etkilenen türler arasında.
Buna niye kutup ayısı diyoruz ki, yakında sadece deniz ayısı olarak sürdürecek hayatını.
İşte bu yüzden jeologlar geçenlerde yeni bir jeolojik devrin resmi ilanını yapmaya çok yakın olduklarını ilan ettiler. Yeni devrin adı Antroposen. Evet, dişinizi sıkın, az bir zaman sonra Antroposen Çağını idrak edeceğiz. Antroposen Yunanca 'insan' anlamına geliyor. Mevcut çağın adı ise Holosen. Holosen, 12bin yıl önce son genç buzul çağının bitmesiyle başlamış ve günümüze kadar sürmekte.

Antroposen Çağını tanımlamak amacıyla bir araya gelen bilim insanları, gezegen üzerindeki insan etkisinin yeterince belirgin hale geldiğini ve bu dönemin Antroposen olarak adlandırılabileceğine kanaat getirdiler. Kısaca, 'Durmaksızın artan nüfus eşliğinde, global köy yapacağız diye tutturduğumuz yeryüzünün içine huniyle ettik, huninin ince borusu da az bir süre içinde yitip gidecek' diyorlar. Bu da Science Dergisinde çıkmıştı.

Bu çalışma grubu, Antroposen'in başlangıcını 1950'lilerden başlatıyor. Bu da pek şaşırtıcı değil, zira 2. Dünya Savaşı sonrası nüfus patlaması ve beraberinde getirdiği tüketim artışı var. Ah bu babyboomer'lar yok mu! Her şey onlardan çıkıyor vallahi. Yine, plastik denen ucubeyi yayarak, nükleer silah kullanarak ve diğer tekno hareketleri yaparak yeryüzüne silinmeyecek ayak izlerimizi bırakmış durumdayız.
Tanıştırayım: yukarıdan aşağıya sırasıyla; kaplan, orangutan, şempanze, Amur parsı, fil,
dev panda, deniz kaplumbağası ve bizon ailesi (Şebnem, burada bir babun eksik ama bence onların soyu tükenmez.).
Aslına bakarsak biz insanoğlunun her hareketi, yaban hayatın güzide varlıklarını yok ederken esasen temiz su kaynaklarını da fena halde etkiliyor. Az sonraki mikro devir de olsa olsa su savaşları olur. Aslında pek 'az sonra' değil. Bkz. şebekesinden 9 günde bir su akan Sana ve yaşadığı iç savaş; su temini = kan davası. Bugün Sana yarın bana. Sonuçta artık kış olimpiyatları da bahar havasında geçiyor. Beni ilgilendirmiyor, ismini değiştirsinler!

Bana ne! Her şey benim olmalı, son kalan arboretum bile imara açılmalı, her yaz ormanlardan ekmek yiyen yangın çıkarıcılar sendikalaşmalı, yakmasak bile orman görebildiğimiz alanlara 'kes kes, derhal kes, bu kadar yeşil bize fazla' anlamına gelen makas tabelaları asılmalı, fosil yakıtlı santraller açmak ana hedefimiz olmaya devam etmeli. Bunlar, bazılarının bünyelerine ilk etapta -mangır cinsinden- çok iyi gelir ama sonraki barsak sendromu büyüleyici değil.

Denver, the last dinosaur, he's my friend and a whole lot more... Bayılırdım bu çizgi filme. Müziğini de hala mırıldanırım:


21 Eylül 2016 Çarşamba

Yuh

Selda Bağcan ülkemizde değeri bilinmeyen ama gidişi çok sağlam yaşayan efsanelerden. Geçenlerde Yuh Yuh yorumunu duydum Açık Radyo'da. Ne kadar güzel, ne kadar konjonktürel ya.

Bu cumartesi de Tel Aviv çıkışlı Boom Pam ile Babylon'da sahneye çıkıyormuş ve biletler çoktan tükenmiş. Bilet bulsak da gitsek.

Aşık Mahzuni Şerif de erken giden iyilerden.

Boom Pam'li düzenleme yıkılıyor. Selda Bağcan'ın da nakarat sonlarındaki kapalı 'Yuh'u muhteşem. Sesini açın, içinizin yağları erisin.


Yuh yuh, yuh yuh, yuh yuh soyanlara
Soyup kaçıp doyanlara, yuh yuh

Yuh yuh ben böyleysem
Yuh yuh sen öyleysen

Yapıp yapıp inkar inkar
Etti isem yuh

Yuh yuh, soyanlara
Soyup kaçıp doyanlara, insanlığa kıyanlara
Yuh yuh, yuh yuh uyuyanlara yuh


Yuh budur.

6 Eylül 2016 Salı

Dünyayı Satan Adam

Çok etkilendiğim bir parçayı paylaşmak istedim bugün. Saysam bendeki çağrışımlarını, uzun olur. O nedenle bugünlerde aklınıza geldiğini tahmin ettiğim en büyük çağrışımı kabul ediyorum. Teşekkürler.

Dünyayı Satan Adam, bir David Bowie şarkısı ama onu fersah fersah aştı elbette Nirvana cover'ı. Bowie'nin 70'te çıkardığı parçayı, Kurt Kobain o efsane yorumuyla 93'te devleştirdi dersek yerinde olur. Bowie büyük adam; meşhur olurken kendisine nasıl yabancılaştığını, kendini bilme ve arama yolculuğunu ortaya koymuş bu parçada. Şurada sözleri var. Bu versiyonun yanı sıra elektrik halini de seviyorum.


Ölmeselerdi keşke. Dünyadan iyi insanlar azaldı. Ormanı su bastı, hayvanlar yüzmeye çalışıyor. Herkes tutsak, herkes satılmış. Satılmış diye isim var. Annemin 'Satılmış Dayı' dediğini biliyorum. Pek de iyi bir insan değilmiş.


Ruh budur.

23 Ağustos 2016 Salı

Çocuk

Sığırtmaç Mustafa, adaşı Mustafa Kemal Atatürk ile, İstanbul 1930.
'Çocuk'. Düğünde çocukların çocuklar tarafından öldürüldüğü bir dünyaya uyanır olduk. Hoş, dünya nicedir böyle uyanıyordu ama biz de iliklerimize kadar hissederek izledik.

'Çocuk'. Kardeşim Can'ı çoğu zaman böyle çağırırım: 'Çocuk bi baksana' , 'Çocuk fazla üstüme gelme gıdıklarım' , 'N'aber çocuk'. 

'Çocuk'. 'Vatanı korumak çocukları korumakla başlar' diyen Atatürk'ün çocuklara böyle seslendiğini biliyoruz. Geçenlerde Bütün Dünya dergisinde okuduğum bir yazıdan Atatürk'ün yakınlarına ve sevdiği kişilere de yaşlarına bakmaksızın 'çocuk' diye hitap ettiğini öğrendim. Çok hoşuma gitti. 

Hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama Atatürk'ün çocuklarla çekilmiş tüm fotograflarında çocukları büyük bir ciddiyetle dinlediğini görürsünüz. Dünyada çocuklara armağan edilen ilk ve tek bayram da, önemli günlerde makamların çocuklara bırakılması da Atatürk tarafından düşünülmüş uygulamalar. Hatta ikincisi diğer ülkeler tarafından da benimsenmiş durumda.

Atatürk'ün çok sayıdaki manevi evlatlarından biri ise Sığırtmaç (çoban) Mustafa. 1929'da Yalova'ya giden Atatürk'ün yolunu kaybettiği bir anda karşılaştığı 8 yaşındaki Mustafa, Atatürk'ü tanımaz ve rahat tavırlarla yolu tarif eder. Sonradan Mustafa'yı buldurtup yanına getirten Atatürk onu Kuleli Askeri Lisesi'nde okutur ve Mustafa da vatana millete hayırlı bir asker olarak yıllarca hizmet edip 1987'de Yalova'da hakkın rahmetine kavuşur.

Yeryüzünün tüm çocuklar için daha iyi olması dileğiyle, kabul ederseniz bu da benim çocukluğumun gifi...

video

11 Ağustos 2016 Perşembe

Mack ve Kuşlar

Heinz Mack, Büyük Renk Sarmalı, ahşap üzerine akrilik, 2000. 6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Bayramda İstanbul’daydım. Çocukluk arkadaşım Çağrı beni hiç yalnız bırakmadı. Hemen her gün dışarı çıkmam konusunda zorladı. Sevdiğim işlerden biri sergi gezmek. O da onu bildiğinden eve yakın Sabancı Müzesi’ndeki Mack sergisini seçtik.

Buluştuğumuzda bir baktım, Çağrı sonraki hafta kardeşinin düğününde giymek üzere aldığı rugan ayakkabılarla teşrif etmiş. Ayakkabılar düğüne kadar açılsınmış. Arabayı İstinye’ye bırakıp Emirgan’a yürürüz diye düşünüyordum ama sıkı mı sıkı, pırıl mı pırıl ruganları görünce “Bin çabuk geri” dedim Çağrı’ya. ‘Trafik olmaz İstanbul boşaldı’ dediysek de trafik vardı. İlk önce Sütiş’te dürümleri hüplettik. Ardından Sabancı’ya geçtik.
Heinz Mack, Renkler için Küçük Pavyon, ahşap, akrilik, 2000.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Heinz Mack'in 1977'de yaptığı ve ahşap, folyo, pleksiglas, alüminyum kullanarak yaptığı çalışma. Arka solda da 1987'den 'Zirve Noktasındaki Güneş' adlı pirinç yerleştirmeyi görüyoruz. Bizim de tabii altın renkli alüminyumla bir hatıratımız oluşur. 6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Heinz Mack 1931 yılında Frankfurt’ta doğar. Resim ve felsefe eğitimleri görür. 1957 yılında Otto Piene ile ZERO sanat ağını kurar. II. Dünya Savaşı sonrasındaki yıkıma bir cevap olarak doğan bu akım, sanatçı kimlikleriyle felsefe eğitimlerini birleştiren Heinz Mack ve Otto Piene’nin “Sanat sıfırdan başlamalı” düşüncesiyle karamsarlıktan silkinerek her türlü yeni başlangıca zemin sağlayacak bir “ZERO alanı” hayal etmesiyle başlar.
Heinz Mack, Dört Zodyak İşareti, mermer, 1995.
Şey, şu 2.sini biri bana hediye edebilir mi? Teşekkür ederim, başka isteğim yok.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Hareketin temelini zaman, uzam, ışık, ateş, renk, gölge ve titreşim gibi temalar oluşturur. Gelecekten umutlu olan ZERO’cular değişik teknik ve malzemelerle doğa ve teknolojiyi bizlere yeni şekillerde sunar.

Sabancı’daki bu sergi Mack’in Türkiye’deki ilk kişisel sergisi. Sergi “MACK. Sadece Işık ve Renk” başlığı ile 18 Şubat–17 Temmuz 2016 tarihleri arasında gerçekleşti. Biz de bitimine yakın görmüş olduk. Sergi sonradan 18 Eylül'e dek uzatıldı.
Heinz Mack, Ön: Dairesel Uzam Heykeli, ahşap üzerine akrilik, 2001. Orta: Yer Rölyefi, boyalı ahşap, 1995. Arka: Renk Dağı, Renk Yıldızı, Renk ayı (3 parçalık takım), akrilik, ahşap, cam, strafor, 1999.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Mack’in sanatsal stratejisi, ışığı yaşam kaynağı olarak kabul etmek üzerine kurulu. Sergideki eserler arasında Mack’in doğanın renk ve formların izini sürerek tasarladığı enstalasyonlar, anıt heykeller, ışıklı objeler (favorim oldu), rölyefler ve büyük tablolar bulunuyor.
Heinz Mack, Rotasyonlu Ayna ve İsimsiz bir ışık oyunu.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Alman Dışişleri Bakanı Mack için “Heinz Mack temas noktaları yaratmaya çalışır, insanları diyaloga davet etmeyi, anlamayı, düşünmeyi amaçlar. Mack ve sanatı ‘küresel aklı’ simgeler.” demiş. Güzel özetlemiş. Bana göre buna bir de Mack’in felsefeci yanının eserlere yoğun şekilde yansıdığını ve fikir tarafına büyük katkı sağladığını eklemek iyi olur.
Mack'in 1968'de yaptığı altın küpte rugan ve sandal uyumu. Altın derken pirinç esasen.
Bu sıcakta sergi gezmeye ruganla gelmek konusunu görüşmek isterim. 6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
85 yaşındaki Mack, meslek yaşamının altmışıncı yılında üretimini aktif şekilde sürdürüyor. İmzasını beğendim.
İsimsiz, perdahlı mermer, 2007. Bu çalışmayı çok beğendim. Taşlarla aram da iyi.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Heinz Mack iyi hoş ama sergi çıkışı Müze bahçesinde bizi selamlayan metal kuşlar çok daha fazla ilgimi çekti.
Kuzgun Acar, Kuşlar - Soyut Kompozisyon, 1966. 6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.


Kuzgun Acar’ın (1928-1976) Unkapanı’ndaki Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ) cephesine yerleştirilmek üzere, 1966 yılında yaptığı soyut kompozisyon Müze bahçesinde nefis bir noktaya kondurulmuştu. Tabii kuşlar uçuyorsa, ben de duramam bilirsiniz.
Kuzgun Acar'ın Kuşlar'ı ile aynı karede olmak müthiş.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.

Boğazın metal kuşlarını Sakıp Sabancı Müzesi bahçesinde 23 Ekime kadar görebilirsiniz.
Çağrı, sen de bayağı bir foto çekmişsin.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.


Mack şunu demiş: “Gecenin en karanlık noktası, bize her zaman göz alıcı kız kardeşini, ışığı hatırlatır. Eğer bir sanatçı olarak tecrübelerimden yola çıkarsam, ışık olmadan herhangi bir yaratıcı girişim düşünemem; form olmadan ışık yalnızca parlaklıktır, aynen ışığın eşlik etmediği bir rengin renk olmadığı gibi.”

Heinz Mack ZERO'yu kurarken şunu der: "Her şeyi unutup yeniden başlamalıyız"
Maşallah doğal yünden kulaklıkları da var, e Alman kışında başka ne yapsın tabii
Bunu hayatın alanlarına uyarlamak mümkün, ki kendisi de bu felsefeye sahip bir sanatçı. Kesinlikle bütünsel bakıyor. Işığı ise dişi olarak tanımlamış. İnanıyorum ki her şey çok güzel olacak; karanlıktan aydınlığa çıkmayı, karanlıktaki bencil kolaylıktan ışığa ulaşmayı başaracağız.
Hey Mack, senin kedin varsa bende de cicikuşlar var.
Gerçi bunlar biraz Edgar Allan Poe'nun kargasını da andırıyor sanki ya.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.