16 Kasım 2017 Perşembe

Patti Smith

Patti Smith
New York’taki üçüncü günümüz çok özel. Akşamına efsane bir konsere gidiyoruz: Patti Smith. Bu konsere Temmuzun ortasından itibaren bilet almaya çalışıp ancak 24’ünde başarabildim. Ticketfly ne zorlu bir siteymiş. Tam bitti, aldım diyorsun, ‘adresinizi kontrol edin’, başka kartla deniyorsun ‘adres uyumsuz’ uyarısı veriyor. Bankacımı dahi aradım, teknik ekibine kadar sordurdum. Ebru da Hollandez kartıyla kaç kere denedi, yok olmuyor. Sonunda Ticketfly Çağrı Merkezini aradım, açan kişi ‘ben de vereceğiniz kart numarası ile yine webden satacağım size, aynı uyarıyı verir, en iyisi SummerStage’i direkt arayın’ dedi. And içtim, alacağım. New York’ta olduğum hafta Patti Smith SummerStage’de konser verecek ve gidememek olmaz. Son bir gayret, SummerStage’i aradım. Açan yok. ‘Sizin satacağınız bileti dee…’ diye başlıyordum ki en son Ayça’nın kartıyla deneyelim dedik ve oldu. Uzun süre kendime gelemedim, nasıl oldu da alabildik diye.

Kahvaltı için ev sahibimizin önerdiği ve eve 2 dakika mesafede olan klasik bir Amerikan diner’a gittik. Sabah neşesi bol garson hanım, şen şakrak vaziyette tabaklarımızı getirdi. Amerikan adetindendir, bittikçe suyumuzu ve kahvelerimizi doldurdu. Bravissimo!
Patates mi?!? Hiç dayanamam. Eat Here Now, 14 Eylül 2017, New York.
Rahmetli anneannemin deyimiyle karnımızı ‘taş gibi’ doyurduktan sonra soluğu Metropolitan Müzesi’nde aldık. Yetişkinler için giriş ücreti 25 dolar. Aslında Met’e giriş yaparken ne kadar istersen o kadar ödüyorsun ama gişeciye ‘Benden size ancak 1 dolar çalışır’ demek de zor. Neyse bilet sırası beklemek yerine kiosktan halledelim dedik. 1 bileti aldık, sonra aynı kioskun bilet haznesinden bir tomar bilet çıktı, baktık ki birisi bırakmış gitmiş. Şöyle bir çevremize bakındık sormak için ama kimsecikler yoktu. Velhasıl bize kısmetmiş. Teşekkürler The Met dostu. Teşekkürler Türkiye.
Amerikalı John Singer Sergant'ın tuval üzerine yağlıboya Mr. and Mrs. I. N. Phelps Stokes adlı resmi (1897).
Bu çift yeni evliymiş. Arkadaşları gelinin portresini -düğün hediyesi olarak- yapması için Sergant ile anlaşmış. Sergant tam resme başlayacağı sırada resimde kadının yanında olması gereken danua cinsi köpek kaybolmuş. Kadının kocası da 'ben danua rolünü oynarım' demiş ve Sergant'ın bu en önemli resimlerinden biri ortaya çıkmış. Sergant'ın tekstile doku vermekte üstüne yokmuş, rehberimiz öyle dedi. Durum bu şekilde.
Müzede bizim saatimize uygun turlardan üçüne katıldık. Müzeleri serbest atış ya da bir kulaklıkla gezmek yerine bir bilenin anlattığı ve 1 saati geçmeyen hap gibi turlarla gezmeyi severim. İlk turumuzu Hollanda kökenli bir rehberden aldık. Bu turda The Met’in farklı dönem ve kültürlerden seçilmiş en kayda değer parçalarını görme fırsatı bulduk.
The Met inanılmaz organize ve gezmesi son derece rahat bir müze. Gezerken arada geç otur, bu masa cosy.
 Tabii bir The British Museum değil. British, Met’ten 120 yıl kadar eski; Met’in the dedesinin dedesi olur yani.


Aşağıdaki Lucas I adlı çalışmayı beğendim, piksel piksel Lucas.
Chuck Close, Lucas I, tuval üstüne yağlı boya ve grafit, 1986-87. Metropolitan Müzesi, 14 Eylül 2017, New York.
Merdiven aralarında bile sanat, aman dikkat bronz kadın üstünüze çullanmasın. Zira baş aşağı buz mavi gözlerle bakan bu kadın Lilith, yani eski zamanların dişi şeytanı (Mezopotamya). Güzel heykel, yarasayı da andırıyor. Bu heykelin sahibi Kiki Smith, katolik yetiştirilmiş ve Meryem Ana hayranıymış. Lilith çalışması bu yönden bakınca epey bir provokatif olmuş.
Kiki Smith, Lilith, bronz heykel (gözler cam), 1994. Metropolitan Müzesi, 14 Eylül 2017, New York.
İkinci turumuz -ki en çok bunu beğendim- The Art of China turuydu. Bilgili, soruları cevaplamaya hevesli, süre kısıtlaması da olmayan bir rehberimiz vardı.

Çin sanatı inanılmaz derin ve incelikli. Mantığı da Batı sanatından farklı zaten. Çinlilerin insanoğlu ile doğa arasındaki ilişkiye bakışı beni hep etkilemiştir. Bu çocukluğumdan beri biriktirdiğim Çin kartpostallarına dayanıyor.
Tang Di, Landscape after a Poem by Wang Wei, ipek üstüne mürekkep ve açık renk kalem, 1323.
Yukarıdaki eseri yapan Tang Di'nin, şair Wei'nin "I walk to the place where the water ends,
And sit and watch the time when clouds rise." dizelerinden esinlendiği söyleniyor.

İnsanoğlu ve doğa ilişkisinin ortaya koyuluşunun ise ortam ya da araç seçilmeksizin hemen her tür nesne -kağıt, kil, bronz, doğal taş, seramik vb- ile gerçekleştiriliyor olması da etkileyici bence. Tarihi 7bin yıl geriye giden, birçok hanedanın yükseliş ve çöküşüne sahne olan Çin’in sanatı da tüm dünyayı etkilemiş durumda zaten.
Mountain with landscape scene, 18. yüzyıldan lapis lazuli üzerine muhteşem bir çalışma. Yapan belli değil.
Qing Hanedanlığı dönemine denk geliyor.

Rehberimiz özellikle Çin sanatına has olan fırça darbesinden (chinese brushstroke) söz etti. Bu teknik bugünkü Batı sanatını derinden etkilemiş.
Gu Zhengyi, landscape after the four Yuan masters, kağıt üstüne mürekkep ve kalem, 1584. Handscroll dedikleri türden bir çalışma. Sanatçı burada Yuan Hanedanlığı'nın dört önemli sanatçısının tarzını gösteren dört ayrı çalışma yapmış (Rulonun her katında ayrı bir tarz olacak şekilde). Ustalarına ne büyük saygı duyuyorlar.

Çin’in eski-yeni hangi dönemine bakarsanız bakın doğa manzaralarını, çiçekleri, kuşları, geniş dağlık alanları, kişiye özel inziva bahçelerini görüyorsunuz. Aşağıdakine bayıldım. Dikkatle bakarsanız kameriyede oturan adamın bahçedeki turna kuşu için kanun çaldığını göreceksiniz. Fantastik kayalar, farklı bitkilerle bu resmen bir mikrokozmoz: Ayrıcalıklı ve elit bir yaşantı resmedilmiş. Yoksa 16. yüzyılda kimin turna kuşundan pet'i vardı ki?
Sanatçı belli değil, Playing the zither for a crane, kağıt üstüne mürekkep ve kalem, 16. yüzyıl.
Eserlerde yüzeyde görünenin dışında felsefi bir konsept, sembolik ya da edebi göndermeler var. Bunları da rehbersiz algılamak güç doğrusu.
Taşlarla aramın iyi olduğunu bilenler bilir. Burada da gergedan tipli iki örneği görüyoruz. Bunlara scholar's rock diyorlar. Soldaki siyah lingbi limestone (kireçtaşı), sağdaki de yine kireçtaşı. Sağdaki delikli taş 19. yüzyıldan ve bir üstteki 16. yüzyıl resmindeki kayalar ile benzerliğine dikkat.


Yani Çinliler resmen katman katman çalışmış, bu işi para değil, gerçekten halk için ve aynı zamanda sanat için yapmışlar. Bir kez daha hayran oldum.
Muhteşem güzellikteki handscroll'lardan biri daha. Xu Yang, The Qianlong Emperor's Southern Inspection Tour, ipek üstüne mürekkep ve kalem, 1770. Çin halkının, imparatorlarından en önemli beklentisi su yollarını kontrol altına alıp selleri engellemesiymiş. Zira sellerde çok sayıda insan ve çiftlik heder oluyormuş. Bu eser de Qing Hanedanı'nın İmparatoru Qinglong'un Güney Çin'deki sel önleme projelerini denetlediği ilk turu gösteriyor.


Son olarak ise Greek and Roman Art turunu seçtik. Burada da envayi çeşit eseri dinleyip inceledik.
Sağdaki uzun şey dünyanın en büyük müzik aletlerindenmiş. Slit gong adlı bu alet breadfruit ağacından oyuluyormuş. Bugün sosyal olaylarda, törenlerde, cenazelerde kullanılırken eskiden köyler arasında iletişim kurmak için kullanılıyormuş. Derin bir sesi varmış ve ormanları, nehirleri aşarak çok uzağa ses verebiliyormuş. Müzedeki örneği Papua Yeni Gine'den ve 19. yüzyıldan kalma.



Georgia O'Keeffe, 20. yüzyılın önemli sanatçılardan biri. Amerikan soyut sanatı ve modernizminin öncülerinden sayılıyor. İnovatif işleriyle ünlü. New Mexico hayranı, çöller ve kafataslarıyla ilişkisi de buraya dayanıyor. Aşağıdaki çalışmasının İsa'nın çarmıha gerilişini temsil ettiğini söyleyenler varmış. Ama dinle ilişkisi olmayan O'Keeffe, bunları reddetmiş ve kemiklerin çölün ebedi güzelliği ile Amerikan ruhunun gücünü simgelediğini söylemiş. Eserin tam bir Amerikan tarzı olduğu kesin zaten.
Georgia O'Keeffe, Cow's Skull: Red, White and Blue, tuval üstüne yağlı boya, 1931.
Turu bitirirken rehberimize son sorularımı yöneltiyorum. Ebru anı kaçırmamış. “Şu levha aralarındaki maddeler de kurşundan mı yapılmış Mister?”
Tiffany favrile cam üstüne kurşunla yapılmış bu levha olağanüstü güzellikteydi. Zaten sonbahar renklerine hiç dayanamam.
The Met'in dükkanından güzel şeyler aldım. New York'ta bundan başka da alışverişim yok.
The Met çıkışı, 14 Eylül 2017, New York.


Turun sonunda karnımız zil çaldığından atıştırmalık bir şeyler alıp Central Park’ta yedik. Parkı biraz turladık. Ne kadar çok okul grubu vardı. Adamlar işi biliyor, çocukluktan itibaren doğaya ne kadar yakın, o kadar iyi.
Central Park'ta çoluk çocuk. Oğlum Buğra, tut top! 14 Eylül 2017, New York.


Sonra Boathouse’da durup birer sosisli hüplettik. Ardından bira iyi gider diye göl kenarına geçtik. Seyre dalmıştık ki, garson geldi önümüzde duran patatesi aldı. Efendim neymiş, orada yemek yenmiyormuş. Üstelik aynı müesese. ‘Sizin yemek tarafından getirmiştik bunu biz’ dediysek de ‘yok yenmiyor’ dedi. Aman al götür gerry, zaten bitirmiştik. Kim bilir, insanlar yanlışlıkla da olsa göle yemek paketlerini düşürürse diye olabilir.
Ooo acıkmış mıyız ne? Tabii 4ever ekşici ben, biraya limonu sıkmakla yetinmeyip şişenin boğazına dizmişim. Bu arada üzerimdeki sıfatlar benim değil Sigmund Freud'un özellikleri, yanlış anlaşılma olmasın.
Central Park Boathouse, 14 Eylül 2017, New York.




Konser 19:30’da Central Park SummerStage’de. Kapılar ise 18:00’da açılıyor. Saat 18:30’a yaklaşırken eve gidip üstümüze birer pantolon geçirmekle geçirmemek konusunda hızla karar verip gitmemeyi seçtik. Uzun ama akıcı bir sırayla konser alanına girdik. Güvenlik önlemleri iyiydi. Sıra boyunca da epey bir insan bilet sordu, konserin karaborsası yüksekti. Etekli olunca tribüne geçmeye karar verdik. Sağımız solumuz konseri heyecanla bekleyen arkadaş gruplarıyla doluydu. Neler konuştuklarını Ebru anlatır.
Central Park SummerStage'de Patti Smith konseri, 14 Eylül 2017, New York. Bana göre gerçek New Yorker'lar bu konserdeydi. Hava da harikaydı.


SummerStage New York’un en büyük açık hava performans sahnesi ve festivali. 30 yıldan beri devam eden organizasyon, New York’un 16 farklı parkında yaz ve sonbahar boyu devam ediyor. Müzik, dans, opera ve tiyatroya kadar birçok performans ücretsiz ya da uygun fiyatlara açık havada izlenebiliyor. Harika!
Beklerken bu şirin bardaklarda blush’ımızın keyfini çıkardık. Bardaklar sert plastiktendi, no worries.Güler yüzlü sarı bileklikler ise konsere girişte takılıyor, güvenlik, güvenlik...
























Patti Smith komple bir sanatçı: Şarkıcı, besteci, yazar, fotografçı, performans sanatçısı, aktivist gibi şapkaları var. Laf olsun şapkaları değil bunlar. Ulusal Kitap Ödülü bile var. Ayrıca, neredeyse 40 yıldır New York Robert Miller Gallery tarafından temsil ediliyor. Bu galerinin temsil ettiği diğer birkaç ismi sayarsak seviyeyi anlarız: Ai Wei Wei, Louise Bourgeois ve David Hockney. Of müthiş!

Konser, Patti’nin büyük aşkla evlendiği kocası Fred Sonic Smith anısınaydı. İşin güzel tarafı Patti ve grubuna sahnede kızı Jesse Paris Smith klavyede, oğlu Jackson Smith de gitarda eşlik etti. Oğlu ve kızı da anne-babaları gibi çok yönlü ve kendilerini kanıtlamış sanatçılar.
Konserden kareler... Patisini göstermiş, go Patti!
Fred Sonic Smith, yaşça Patti Smith’ten küçük olmasına rağmen, Patti’nin sanatını ve hayatını şekillendirmiş protest bir rock gitaristi ve ünlü MC5 (Motor City 5) grubunun kurucularından. Ancak 45 yaşında kalpten ölmüş. Patti’nin tüm konserlerinde söylediği ‘People Have the Power’ şarkısı da ona ait.
Kızı ve oğluyla aynı karede. 14 Eylül 2017, New York.


Birlikte iki çocuk yapıp onları sakince yetiştirmek için bir süre inzivaya çekiliyorlar. Bu kitleleri etkilemiş şarkıyı da Fred o dönemde yazıyor ve Patti’nin albümünde çalıyor.
Konserin resmi adı şöyle: Patti Smith and Her Band Jackson Smith and Jesse Paris Smith, Honoring Fred Sonic Smith




Konsere gelirsek, ne diyebilirim ki? Çok güzeldi. Her saniyesini tüylerim diken diken izledim. 70 yaşında çakı gibi, harika ses ve bir rock animal. Konser boyunca sürekli eşi Fred’i andı, Fred için söyledi şarkıları. Fred onun için sanki hala hayatta gibi. People Have the Power’da SummerStage coştu tabii, müthişti. Patti de gitarını sallayarak “This is the only fucking weapon we need!” diye bağırdı. Doğru söze ne hacet!

Biletler 49,5 dolar, servis bedeliyle 60 dolara geldi. Böyle bir konser için bedava. NY tipi halk konseri.
Çok da komik, şunu dedi bir ara: “What am I talking about? I just turned 70. You know when you turn 70 your mind works in mysterious ways.”



Böyle bir efsaneyi canlı dinleyebilmiş olmak büyük mutluluk. Dünya bu insanlar sayesinde güzel. Teşekkürler Patti. Teşekkürler Fred.
"Most of these songs I wrote for Fred, with Fred or about Fred." dedi Patti.

27 Ekim 2017 Cuma

Yarın arayın

New York’taki ikinci günümüzde kahvaltımızı bir Japon pastanesinde yapmaya karar verdik. Pastane Tribeca’da, ortamı mütevazı. Ancak çalışanlar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kendilerinden geçmişler mi desem, hayatlarından bezmişler mi bilemiyorum. Tezgah ve kasadaki çalışanlar hep Japoniçe ama böyle bir suratsızlık olamaz. Çizgi gözleri neredeyse gözükmüyordu. Canım siz benim uzak akrabam değil misiniz, insan biraz onun hatırına şey eder.
Takahachi Bakery'de kahvaltı, 13 Eylül 2017, New York.


Neyse Japoniçelerin ettiği sıfır yardım sonucunda yumurtalı, balıklı, acılı seçimler yapmışız, güzeldi. Üstüne tatlı olarak matcha roll’u paylaştık egzotik Japon çaylarımız eşliğinde. Batı müziği olsa top 10 yeni moda olsa Japon…
Takahachi Bakery, 13 Eylül 2017, New York.
Ardından NY turumuza katılmak üzere 15 dakikalık bir yürüyüşle Bowling Green’e geçtik. Wall Street, 9/11 Anıtı, NY Borsası ve Battery Park civarlarında turu tamamladık.
Fearless Girl heykeliyle birer anı, 13 Eylül 2017, New York.








Fearless Girl, Charging Bull'a karşı. Süper konumlandırma. Kurumsal yönetim kurullarındaki cinsiyet eşitliğini vurgulamak adına 2017 Dünya Kadınlar Günü'nden beri boğanın karşısında duruyor minik kız. En az 2018'e kadar orada kalacağı söyleniyor ama bence boğa gibi kalıcı olacak o da.
Turdan sonra Eately NY’yi biraz dolaştık.
Eately NY'yi çok beğendim. Devasa ve nezihti.
Akşam 16:45’te meşhur et lokantası Peter Luger’a rezervasyonumuz vardı. Trenle Brooklyn’e geçtik.
Peter Luger Steakhouse'da bir akşam üstü. Güzel bir yemekti. 13 Eylül 2017, Brooklyn.


Zor yer bulunduğu için Ağustos başı Peter Luger’ı aradım, olaylar şöyle gelişti:
Telefona çıkan kadın: “Şimdi size Eylül rezervasyonları için arayabileceğiniz tarihi söyleyeceğim.”
Z: “Tamam bekliyorum.”
Telefona çıkan kadın: “Yarın arayın.”
Z: “Nasıl yani?!”
Telefona çıkan kadın: “İyi günler.”
Telefon kapanır.

Farklı bir müşteri deneyimi. Neyse Eylülde tekrar aradım:
Telefona çıkan kadın: “Akşam saatlerine yer yok.”
Z: “Şu günün akşamına yok mu peki?”
Telefona çıkan kadın: “Yok.”
Z: “Bu günün akşamına yok mu?”
Telefona çıkan kadın: “Yok.”
Z: “Tamam, 13 Eylül 16:45 ok o zaman.”
Telefona çıkan kadın: “Telefonunuzu alayım.”
Z: “+90 5…”
Telefona çıkan kadın: “Lokal numara kabul ediyoruz yalnız.”
Z: “Ben lokalden aramıyorum yalnız.”
Telefona çıkan kadın: “Lokal numara vermeniz gerekiyor.”
Z: “Yok bende lokal numara.”
Telefona çıkan kadın: “O zaman rezervasyon alamıyorum.”
Z: “Ok, lokal numara vereceğim, ancak lokal arkadaşımın teyit için aranmasını istemiyorum.”
Telefona çıkan kadın: “2 gün önceden arıyoruz yalnız.”
Z: “Başka yolu yok mu bu teyit işinin?”
Telefona çıkan kadın: “Siz bizi 2 gün önceden arayıp geleceğinizi teyit edin o zaman.”
Z: “Tamam ben ararım sizi, numarayı veriyorum:…”

Çok daha farklı bir müşteri deneyimi. Bir rezervasyon ancak bu kadar meşakkatli olabilirdi. Ama gel gelelim et muhteşemdi. Efendim şu kadar gün dinlenmiş, bilmem ne yatağında yatmış vs.
Peter Luger Steakhouse, 13 Eylül 2017, Brooklyn.
Garsonumuz Ivan tatlı sert bir dede idi. “Rusya’nın neresinden Ivan Lendl?” dedim, kaçamak yanıtlar verdi. Sanki Rus mafyasını bırakmış da, buraya işe girmiş gibi. Bir sürü de fotograf çekmiş. Bravo! Peter Luger sadece nakit çalışıyor bu arada, haberiniz olsun.
Brooklyn'de bakmaya doyamadığımız bir bina.
Karnımız doyduktan sonra yuvarlanarak Brooklyn sokaklarına çıktık. Brooklyn Apple Store’a girdik, Ebru’nun abisine bir telefon aldık.
Ben biraz zıplayım canım. Müslüman mahallesinde salyangoz diyecektim ki aa pardon Brooklyn di mi burası?!



Sonra da tatlıyı hak ettiğimizi düşünerek OddFellows Ice Cream'in yolunu tuttuk. Dondurma delisi olarak tabii ki önceden araştırmıştım. Dondurmalar güzel, çalışanlar çok yardımcı ve içerisi de çok neşeli idi.
Dondurmasız asla! OddFellows Ice Cream, 13 Eylül 2017, Brooklyn.



Sonra da gece koşusuna çıkmışlarla birlikte sokakları keşfederek Brouwerij Lane’e gittik. Dükkan kapanmak üzere olduğundan minik birer bira içip Brooklyn köprüsüne doğru yola çıktık.
Brooklyn Köprüsü'nde popiş popişe iki triportör. Triportörlere bayılırım ben.
Polis amcalar da rahat foto çekelim diye arkaya geçtiler. Saygının böylesi!


Gece manzarasında Brooklyn’den Manhattan yönü keyifliydi.
Karşıya geçiyoruz, selam Manhattan!


Güzel bir günü daha böylece tamamladık. Ama gecenin sonunda korku filmini de yaşadık. Bkz aşağıdaki fotograf.
Ebru köprüde selfie çekerken birden telefonda bir adamın belirdiğini gördüm. Adamla yanak yanağa poz veriyoruz resmen. Bağırarak arkamı döndüm. Ebru bihaber hala çekiyor. Adama n'oluyoruz dedim, konuşmadan gayet ciddi bakıyor suratıma. Dedim sağır sakata mı denk geldik. Sonradan gülerek konuştu neyse ki, kareye girmek istemiş efendim. Bir de çıktım mı diye soruyor, çıkmışsın işte gerry! Ayrılırken anladık ki adam fotografçı, triportörünü kuruyordu.


29 Eylül 2017 Cuma

Chicago

Roxie rolündeki Charlotte d'Amboise.
Chicago Müzikali, 12 Eylül 2017, Ambassador Tiyatrosu, New York.


Bir Broadway müzikali olan Chicago. New York’taki ilk akşamımızda Ebru'yla biletlerini Temmuz ortasında aldığımız Chicago müzikalindeydik. Dikkat ettim de yurtiçi ve yurtdışında izlediğim yeni yapım müzikalleri pek beğenmiyorum. Yorumlar da benzer doğrultuda oluyor zaten. Az süre varsa klasikten şaşmamak gerekiyor. O nedenle Broadway için klasiklerden en iyi seçim Chicago idi. Çarşamba, Perşembe günlerine de oyun koymamışlar, öyle olunca ilk günümüze denk gelmiş oldu. Her ikimiz de öğle saatlerinde New York’a indik, valizleri bırakıp direkt sokağa attık kendimizi. Zira biraz uyuyalım desek müzikal için kalkamayabilirdik.

Hamburgerleri hüpletip Times Square civarında gezindikten sonra Ambassador Tiyatrosu’nun karşısındaki kafede birer kahve içip tiyatroya geçtik. Ambassador Tiyatrosu, NY’nin en vintage diyeceğimiz salonu. 1921’de yapılmış ve 2003’ten beri Chicago müzikaline ev sahipliği yapıyor. Pek bir şey beklemeyin, Londra’nın en az vintage tiyatrosu ile bile kıyaslanmaz.
Müzikal öncesi Times Meydanı civarında gezinti. Bu Amerikalıların kamyon, itfaiye, süt, dondurma ve okul araçlarının hastasıyım.

İçeri girişten itibaren ortama bir ses hakim: Tiyatro görevlilerinin, içeri girenleri yönlendirme çabası ya da tam anlamıyla bağırış çığırışı diyebiliriz. Yerimize varana dek başımız şişti. “WC’ler şuradan! Üst katlara buradan çıkılıyor! Lütfen tek sıra halinde!” şeklinde yönlendirme ve uyarılar. Ne bağırıyorsunuz? Sorarsak söyleyin. Üstelik ortamda herhangi bir karmaşa, keşmekeş vs yokken yapıyorlar bunu. Normal halleri yani. Ebru’yla birbirimize bakıp ‘velgam to amariga’ demek zorunda kaldık.

Chicago, Broadway tarihinin en uzun soluklu müzikali, aralıksız 20 yıldır sahneleniyor. Bir Grammy, altı da Tony Ödülü var. Catherine Zeta Jones ve Rene Zellweger’li filmi de en iyi film dahil bir sürü Oscar’ı süpürmüştü. Müzikalin güftesi Fred Ebb, bestesi John Kander’e ait. Gazeteci Maurine Dallas Watkins’in 1926 tarihli tiyatro oyunundan uyarlanan müzikal, gerçek bir suç/cinayet hikayesini konu alıyor.
Ambassador Tiyatrosu'nun girişi. Tevekkeli değil ışıklı panoya da Amra-Faye Wright'ı koymuşlar. Performansı üstün gerçekten.
1924 yılında Chicago Tribune gazetesi için Beulah Annan ve Belva Gaertner isimli kadın katillerin mahkeme sürecini takip etmekle görevlendirilen Maurine Dallas Watkins’in haber yazıları o kadar ilgi çeker ki Watkins bu hikayelerden bir oyun yazmaya karar verir. Oyun beğenilir ve 1926’da sahnelenir. 1960’larda oyunun müzikal olarak sahnelenmesi fikri oluşur ama Watkins’den müzikale onay çıkmaz. Eh işte ölmeye gör, Watkins’in vefatı sonrası mirasçıları onay verir ve Chicago, bir Broadway prodüksiyonu olarak 1975-1977 döneminde yaklaşık bin kez sahnelenir. 1979’da Londra West End’de 600 kez sahnelenir. Nihayet 1996’da tekrar sahnelenmeye başlar ve halen devam.
Velma rolündeki Amra-Faye Wright, kısa sarı saçlı. Chicago Müzikali, 12 Eylül 2017, Ambassador Tiyatrosu, New York.
1920’lerin sonunda Illinois Chicago’dayız. Roxie Hart büyük bir sahne sanatçısı olma hayalini kuran güzel bir kadın. Kocası ise etliye sütlüye karışmayan, uydum akıllı ve biraz fazla anlayışlı bir tipitip. Ünlü ve zengin olmaya kafayı takan Roxie, ‘seni kesin meşhur edicem’ diye söz veren biriyle birlikte olur. Sonra da onu yıldız yapmaya yanaşmayan bu adamı çeker vurur. Olaylar böyle başlar. Kadın evli olsa da kocasının bir şeyden haberi yok, adam saf saf mahkeme sürecinde de ona eşlik eder hatta.

Roxie cezaevinde, adam öldürmekten sanık dansçı Velma Kelly ile baş başa kalır. Aralarındaki tatlı rekabet de müzikali müzikal yapan ana unsur zaten. Velma karakteri de gerçek hayattaki Belva Gaertner’den esinlenilerek yaratılmış. Onun olayı da şu: sevgilisi Belva’nın arabasında ölü bulunur. İki polis bir kadının arabaya bindiğini gördükleri ve sonra da silah sesleri duydukları yönünde ifade verirler. Belva ise evinde, kanlı giysilerle bulunur ve sarhoş olduğu için hiçbir şey hatırlamadığını söyler.
Melanie Griffith de 2003'te Roxie rolünü canlandırmış. Efsane oynamıştır, Broadway yıkılmıştır.
Chicago’nun bana göre en önemli yanı müzikleri. Tüm şarkılar kült ve muhteşem. Tony ödüllü besteci John Kander’in zekasına sağlık, bu yıl 90. yaşını kutluyor. Şunu söylersem kafalarda daha iyi canlanır: Frank Sinatra’nın meşhur New York, New York şarkısının bestecisi. Şarkının sözleri de Fred Ebb'e ait. Yani bu ikilinin ortaklığı Chicago güzelliğinde başka işleri de beraberinde getirmiş. Kısa bir All That Jazz dinleriz:


Oyunda kostüm ve dekor ağırlığı hiç yoktu. Kalabalık orkestra, sahne üzerinde tercih edilmişti. Müzikal oyuncuları ayrı bir alkışı hak ediyor bence. Hem detone olmadan şarkı söyleyeceksin, hem dans edeceksin, hem teatral seviyede kalacaksın, yani ciddi iş. Bizim oyunda en çok Velma Kelly karakterini canlandıran Amra-Faye Wright’ı beğendim. Tam 16 yıldır Chicago müzikalinde bu rolü canlandırıyormuş. Dansları, mimikleri, vücudunu kullanışı harikaydı. 57 yaşında bu performans inanılmaz! Zaten 40 gösteriyor.
Avukat Billy Flynn rolündeki Tom Hewitt.
Velma'dan sonra en çok 'Avukat Billy Flynn' karakterini sevdim. Canlandıran Tom Hewitt, dokuz yıldır Chicago’da oynuyormuş. Karizmatik ve sesi muhteşem. Bu arada hikayeye konu olan her iki kadın da suçsuz bulunup beraat etmiş. Billy karakteri bu kadınların avukatlarından ilham alınarak yaratılmış; böyle karizmatiktiler demek ki gerçek hayatta da.
Kılıbık koca Amos Hart karakterini canlandıran Ray Bokhour.


Tatlı ötesi diğer bir karakter de Roxie’nin kocası Amos Hart. Neredeyse gidip yanaklarını sıkacaktım. Teatral açıdan bakarsak en zor karakterlerden biri aslında. Canlandıran Raymond Bokhour. Soyadı eğlenceliymiş, iyi saatlerde olsun Ray. Ray de azlardan değil hani: Hem oyuncu, hem besteci, hem yazar. Ses tonu mükemmel, seslendirdiği reklam ya da belgeselleri izlemek/dinlemek harika olurdu.
Chicago Müzikali, 12 Eylül 2017, Ambassador Tiyatrosu, New York.
Müzikalde özellikle sona doğru uykusuzluktan birkaç kez başım düştü, Ebru’nun da öyle olmuş. O kadar uykusuzlukla yine iyi performans gösterdik ve ilk günümüzü iyi müzik ve şovla tamamlamış olduk.

31 Ağustos 2017 Perşembe

Sanat Giren Eve Doktor Girmez

Vallahi kanıtlandı. Biz zaten kendimizde deneyimlemiştik ama vaka analizleri ve derin araştırmalarla da kanıtlandı: Sanat giren eve doktor girmiyor!

İngiltere'de APPG (all-party parliamentary group) olarak tanımlanan ve hem Lordlar hem de Avam kamaralarının katılımına açık, partiler arası bir araştırma grubu, iki yıl süren ve kanıt bazlı yürütülen araştırmanın sonuçlarını yayımladı.

Buna göre; hastalarına sanatsal faaliyet reçete eden doktorların, doktor başvurularının ve dolayısıyla devletin sağlık harcamalarının ciddi şekilde düşmesine yardım ettiği sonucuna ulaşılmış.

Temmuz 2017'de yayımlanan ve İngiltere'nin iki eski kültür bakanının eşbaşkanlığında yürütülen bu araştırma; sanatın, insanların uzun ve daha kaliteli yaşamalarını sağladığını, onları iyileştirdiğini ve sağlık ve sosyal hizmet harcamalarını azalttığını örnekleriyle gösteriyor.

Bir örnek Gloucestershire'da yürütülen bir projeden (Artlift arts-on-prescription project): Depresyondan kronik ağrılara ve hatta inmeye kadar farklı hastalıkları olan kişilere 8 haftalık bir sanat kursu reçete ediliyor. Bu kişiler şiir, seramik, çizim, mozaik ya da resim gibi aktivitelerle uğraşıyorlar. Sonucunda doktora başvurma oranının %37, hastaneye başvurma oranının da %27 düştüğü gösteriliyor. Bu sonuçlar devletin hasta başına 216 pound tasarruf etmesi anlamına geliyor. İyi para.
İngiltere'deki Strokestra Projesinden bir kare.
Diğer örnek ise Kraliyet Filarmoni Orkestrası işbirliği ile oluşturulan Strokestra. İnme geçiren hastalara yönelik bu projede ise orkestra üyeleriyle birlikte müzik yapan (müzik dinleme, profesyonellerle emprovize müzik yapma, enstrümanları deneme, vurmalı çalgılar ile çalışma, orkestrayı yönetme vb.) hastaların %86'sının semptomlarının hafiflediği ve uyku düzenlerinin iyileştiği gösterilmiş. Adı da güzel düşünülmüş: Strokestra. İnme ve orkestra kelimelerinin birleşiminden türetilmiş. Proje şurada güzel anlatılmış:


Bunun gibi daha birçok çarpıcı sonuca göz atmak isterseniz, raporun özeti burada.

Sanat yapmak ve sanat tüketmek insanı daima yükseltiyor, yaşamı anlamlandırıyor, anlamlı yaşam da iyi hissettiriyor. En azından benim konuyu tarifim bu. İngiliz de bunu kanıtlamış zaten.

Bazıları için anlam dindedir, bazıları için de bilimde. Tüm dünyanın dini kullanışını ve her yöne alet edişini düşünürsek, artık anlam arayışı dinde değil, sanatta olmalı ve böylece insanlar özgürleşmeli diye düşünüyorum.
Serdar Bilgili'nin Nişantaşı Portreleri Sergisi, Ağustos 2017.
Son zamanda anlamlı bulduğum çalışmalardan biri: Serdar Bilgili'nin Nişantaşı'ndaki açık hava fotograf sergisi. Restore ettiği binanın cephesini, Nişantaşı ile özdeşleşmiş kişilerin bizzat kendisinin çektiği siyah-beyaz fotograflarıyla giydiren Bilgili, hoş bir proje yaratmış. Beğendim. 67 metre yükseklik ve 4910 metrekare alana sahip bu çalışmanın yurtdışında da güzel yansımaları olmuş. Buradan göz atabilirsiniz. Bilgili, Guinness Dünya Rekorlar Kitabına da başvurmuş.
Serdar Bilgili'nin Nişantaşı Portreleri Sergisi, Ağustos 2017.
Tüm bina giydirmeleri böyle olsa...