17 Ocak 2017 Salı

;


Londra'yı özledim. Savaş içinde olan ama değilmiş gibi davrandığımız, toptan inkarcı ülkede nereye baksam aynı metalik hisse kapılıyorum. Kamyonlar kavun taşısa ama Londra'da taşısa, arka plan South Bank olsa, olmaz mı? 

Neyse ki bir başka özlediğim şehrimize geldi de iyi oldu. Şebnem ile kısa da olsa görüştük, yine hızır gibisin vallahi Şebnem, aradan bir de Greg'in araç içi müzik sistemini çıkarttın, disko disko dinliyor mu acaba, inşallah memnundur. Bir de o gün eve döndükten sonra kancalı hırsızla karşılaşma anını kafamda simüle etmeye devam ettim. O nasıl bir olay öyle ya? Hayır, adam ya kancayı sana taksaydı? Ümit Burnu'nun bol köpüklü dalgalarından bile öyle adrenalin çıkmaz yani.
İyi ki yeni yıla seninle başladım. 2 Ocak 2017, İstanbul.
Şebnem 'artık bıraktım vallahi, öyleyken böyle' diyordun ya yine bizim işyerinden başka bir Şebnem de 'bırak olsun' yazdırmış koluna, biliyor musun? Laissez faire laissez passer gibi bir şey. Gerçi çoğu zaman kafada olması lazım bunun ve her şeyin, diğer türlü ya da her türlü seninle zaten filmin. Est-ce que vous avez des allumettes? Non désolée. Kestik! Gerçekçi oynadınız, teşekkürler.

18 Aralık 2016 Pazar

Darüşşafaka - Real Madrid

Darüşşafaka - Real Madrid Euroleague karşılaşması, Volkswagen Arena, 15 Aralık 2016, İstanbul.
İnsanın konuşamadığı, düşündüğü anlarda arayıp soran dostları, arkadaşları biraz biraz zihin odalarını değiştirmek adına iyi geliyor. Şevket Finike'den şehrimize ayağının tozuyla harika bir öneriyle geldi. 'Bir Euroleague maçına ne dersin, Darüşşafaka Real Madrid'le oynuyor?' 'Kar buz diyorlar Şevket, şimdi bilemedim, bir de bizimkiler patlama diyor, endişe ediyor.' 'Ne kar, buzu ya, yok öyle bir şey, üstelik evinin dibi, Alp yerleri ayırıyor ona göre.' 'Öyle mi diyorsun, tamam o zaman.'

Maç Volkswagen Arena'da gerçekleşeceğinden 19:30'a doğru Uniq'teydim. Her daim boş görmeye alışık olduğum otopark tıka basa doluydu, epey dolaştıktan sonra bir yer buldum ama her türlü ortalamama rağmen arabadan çok zor indim, solumdaki aracın, çizgileri ortalamak yerine üstlemeyi tercih etmesi nedeniyle. Böyle zamanda ilk bulduğun yere koyacaksın, daha bir şeyler atıştıracağım.

Şevket, Alp'in hazır ettiği davetiyelerimizi almış bekliyordu. Alp onu akredite de etmiş, yani istese basın tribününde oturur ama bendeniz herhangi halk olduğumdan ve oraya giriş yapamayacağımdan, sahaya yakın numaraları yerlerimize geçtik. Biz geçtik sandık ama bir süre sonra 'kalkın burası bizim' diyen oldu. Meğer yanlış bloğa oturmuşuz. Maç başlamak üzere olduğu için aramakla uğraşmayalım diye boş olan bir sıraya oturduk. Maç başladı, yine 'kalkın burası bizim' sesi duyuldu. Kendi yerimize geçmenin iyi olacağını anlayıp kalktık ve sonunda yerleştik.
Nocioni bakakalır. Volkswagen Arena, 15 Aralık 2016, İstanbul. 
Maç tıklım tıklım doluydu. İlk kez bu kadar dolu bir basketbol maçı görüyorum; 'Real Madrid etkisi' dedi Şevket. Maçın başlarında biraz geriye düştüysek de geçen yılın Euroleague şampiyonu Real Madrid'i açık ara yenmeyi bildik. İbrahim Kutluay ve Kerem Tunçeri de izlemeye gelmiş. Kutluay, Daçka İcra üyesi, Tunçeri de sanırım eski takımı Madrid'e selam çakmaya geldi.

Volkswagen Arena'da ilk kez bir müsabaka izledim, salon ne kadar güzelmiş. Tuvaletler dahil her yer tertemiz, düzenli, güvenlik sıkı. Doğuş Grubu gayet iyi bir yatırım yapmış. Ayrıca ponpon kız grubu da süper hazırlanmış. Zaten biliyorsunuz IOC ponpon kızlık işini tanıdı, yani gelecekte olimpiyatlarda bir spor branşı olarak yer alabilirler.
Darüşşafaka'nın maskotu Dado'ya bak sen.
Şevket, maç arasında Dado'dan şapka kazandı.
Düşündüm de, bundan önce izlediğim basketbol maçı tam 2 yıl öncesine tekabül ediyor. Daçka'dan bir tek Semih Erden'i bilebildim. Hakemlerden birine ise nedense şaşırdım: 'Aa hakeme bak, boyu neredeyse Semih Erden kadar, tüh be oyuncu olamamış' derken Şevket, Daçka koçunu işaret ederek: 'İyi bak, tanıyacak mısın?' dedi. 'Aaa David Blatt bu, ne ara geri geldi?' konuşmalarıyla basket güncellemem tamamlandı.
Semih Erden ve basket! Volkswagen Arena, 15 Aralık 2016, İstanbul.


Kaliteli müsabaka bünyeme inanılmaz iyi geldi. Hele de Real Madrid takımının maç skorerlerinden Hunter'ın adının Othello olduğunu görünce başladım tabii hemen. Z:'Adam hem romantik Othello hem de Hunter, belli zaten' Ş:'Takıma bak Shakespeare oynuyorlar sanki' Z:'Amaan bunlar da Araplar sayesinde atıyor, baksana bir tane İspanyol kalmamış, hıh' Z:'Skorborda bak bir de Jaycee Carroll var kadroda, Lewis Carroll gibi, takım kesin tiyatrocu kökenli' gibi anti centilmen yorumlarım karşısında Şevket beni kınadı ama ülkemizde her siyaha 'Arap' denmesi acayip komiğime gidiyor, kendimi alamadım işte. Rahmetli anneannem de öyle derdi, kötü bir amacımız yok ki.

Skor mu? 81-68. Alkış!

4 Aralık 2016 Pazar

Hekimbaşında Bir Esinti Bir Konser

Borusan Quartet, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.


Bu konserle sezonu tam tamına açmış olduk. Hekimbaşı Salih Efendi Yalısında Borusan Quartet konseri. Üsküdar Amerikan Lisesi Mezunlar Derneği'nin bu hoş etkinliğine Selin'in davetlisi olarak katıldık.

Konser öncesi saat 15:00'deki kokteyle katılmak üzere öğlen yola çıktık, Erenköy'den Selin'i aldıktan sonra Anadolu Hisarı'na geçtik. Tabii yol boyunca trafik, rota ve ayarsız sürücüler Can'ın ana konularıydı.

Hava bulutlu gibiyse de güzeldi. Merdivenlerden denize doğru indik ve kokteyl alanına ulaştık. Borusan Quartet de erken gelmiş, su kenarında manzaraya bakıyordu. Yeşillikler içinde kutu gibi bir yalı, mimarisine bayıldım, bahçesi de tam karar büyüklükte. Karşı yakaya baktığınızda, bir taraf Baltalimanı, diğer taraf Rumeli Hisarı. Ortada köprü. Köprü manzaraları niçin iyi bir şey gibi sunulur, hiç anlamam ama...
Borusan Quartet Konseri, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.


Kokteylde eski-yeni birçok Üsküdar Amerikan mezunu vardı. '1990 yılına dek kız lisesi olduğundan katılımcılar da hanım ağırlıklı.' dedi Selin. İkramlar güzeldi. Arada yalının sahiplerinden Serhan Hanım masamıza geldi: 'Hoş geldiniz, memnun musunuz?' dedi. Evinde Borusan Quartet'i ağırlıyorsun, müthiş. Tabii iki kız kardeş, bizleri de çok güzel ağırladılar Serhan ve Ferhan Hanımlar.

Sonra biraz daha su kenarına inelim dedik ve şaraplarımızı alıp suya doğru yöneldik. Harika. Hep yatıştırıcı, hep açıcı. Çok temiz görünüyordu. 'Mayom içimde, hadi bana eyvallah, kib' diyesim geldi.
Borusan Quartet Konseri, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.
Baktık saat 16:00 oluyor, içeri doğru kitleyi takip ettik. Yalının yaşayan mutfağından orta kattaki salona geçtik. Zaten bu konserler dizisi de Salon Konserleri diye geçiyor. Adı üstünde yani. Geçerken alt kattaki şamdanlı piyano dikkatimi çekti. Konserin gerçekleştiği orta salonda kuyruklu bir piyano daha vardı. Salonun avizesi de Çekoslovak olsa gerek, güzeldi. İskemleleri yan yana dizmişler, arka taraflarda kalan boş yerlere geçtik. Yer ararken Yeliz'le karşılaştık, uzun süredir görmüyordum, daha da güzelleşmiş. Bu arada salon çaka çak doluydu. 
Borusan Quartet Konseri, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.
Konser Aleksey Igudesman'ın Borusan Quartet için yazdığı 3 bölümlük (Winter Palace, Calimba in Buenos Aires ve What's the Time) eser ile başladı. Parça aralarında Efdal Altun'un paylaştığı anekdotlar eğlenceliydi. Gerçi biraz değiştirmesi lazım, geçen yıl Burhan Öçallı konserlerinde de aynılarını anlatmıştı. Ama o da haklı, ne yapsın.
Konser boyunca selfie çubuğu ile çekim yapan hanımı, ancak biste arkadan birisi yanına giderek uyardı.
Efdal kapanış konuşması yapıyor, sağ tarafta aynanın önünde biraz çıkmış.
Borusan Quartet Konseri, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.
Konser repertuvarı zengindi, Igudesman'dan sonra Piazzolla'nın Mevsimler'i, Serkan Gürkan'ın tangosu, Afyonkarahisar Türküsü ve Quartet'in çok sevdiği Oğuzhan Balcı'nın bir eseri ile devam etti.    
Serhan ve Ferhan Hanımlar, Quarteti uğurluyor. Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, 27 Kasım 2016, İstanbul.
Sanırım samimi bir ev ortamı olunca Efdal, bize sordu bis'te 'ne çalalım' diye. İçimden 'Burhan Öçal'ın Eski İstanbul'u' diye seslenmek geçti ama çekinerek vazgeçtim. Sonra arkadan birisi 'Çağ şarkı söylesin' diye bağırdı. Çağ gidip notaları getirdi ve o tüyleri diken diken eden Sarıkamış Türküsünü seslendirdiler. Çağ Erçağ'ın söylediği bölümler 4. dakika sonrasında:
Bu sempatik, samimi dörtlüyü her dinlediğimde mutlanıyorum. İyi ki varlar.

2 Aralık 2016 Cuma

Hisse-i Şayia

Hisse-i Şayia oyun afişi
Bir müzikli oyunda rol almak üzere İzmir’den İstanbul'a gelen Nurhancığımı bir süre bizde misafir ettik, ne iyi oldu. Sonra otele çıktı, ayrı düştük ama hemen bir buluşma ayarladı sağ olsun. 19 Kasımdaki Hisse-i Şayia oyununa yeğeni Yağmur davet etmiş, 'mutlaka gidiyoruz’ dedi. Hay hay! Yağmur da oyunda evin şeker mi şeker Ermeni hizmetkarını oynuyor bu arada.
Annem ve Nurhan. Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.
Günlerden cumartesi olunca trafiği de hesaba katarak vakitli gidelim diye anlaştık ve 7'yi biraz gece metrodan Nurhan’ı aldığımız gibi yola çıktık. Şehir Tiyatrolarının Kağıthane Sadabad sahnesine daha önce birçok kez gittim ama genelde babam götürdü, hiç kendim direksiyonda olmadım. Bu sefer iş başa düşünce navigasyonu açtım tabii. O Cendere Yolunun tozunu toprağını hiç sevmem ama ‘ne yapalım sanat için çekeceğiz artık’ dedim içimden. Gel gelelim navigasyon beni TEM'e yönlendirdi, hiç bilmediğim yerlerden öylesi böylesi derken, Nurhan’ın nidaları ay'ları oy'ları eşliğinde güle oynaya kendimizi Kağıthane'de bulduk, toz toprak da olmadan tertemiz vardık.
Oyun öncesi özçekim çalışmalarımız. Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.

Oyunun başlamasına biraz vardı, fuayede oturup sohbet ettik. Sonra Yağmur geldi kulisten, biraz da onunla hoş beş ettikten sonra salona geçtik. Torpilliyiz tabii, yerimiz en önde.
Hikmet Körmükçü, Selma Kutluğ, Sezai Aydın, Zihni Göktay (soldan sağa).
Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.



Hisse-i Şayia, 100 yıllık bir oyun, vodvil. Yani Darülbedayi’den kalma bir klasik. Esasen de bir uyarlama. Ama yazar İbnürrefik Ahmet Nuri öyle güzel uyarlamış ve Türkleştirmiş ki, Fransız vodvil uyarlaması olduğunu söylemeseler asla anlamazsınız.

Cumhuriyet tiyatrosunun oluşmasında ciddi katkıları bulunan İbnürrefik Ahmet Nuri, “Mavi Sakalın Sekizinci Karısı”ndan uyarladığı “Sekizinci” adlı oyunun çok ünlü olması nedeniyle Soyadı Kanunu döneminde Sekizinci soyadını almış. Çok hoş değil mi? Kendisi hakkında daha fazla bilgi için soldaki resme tıklayın.

Oyuna dönersek, asırlık bir yapım olabilir ama konu güncel. Kadın-erkek kutuplaşmaları, yürümeyen bir evlilik sonucunda biricik kızlarının arada kalışı, mutsuzluğu ve bu durumun kızın evliliğine dahi yansımasının komik şekilde irdelenişi… Yani bir evlilik komedisi.

Oyun başında usta oyuncu Zihni Göktay sahneye çıkarken büyük alkış koptu ama daha önce de izlemiştim, onun tüm oyunlarında sahneye ilk adım atışı hep alkış kıyamet oluyor. O da zarifçe seyircisini selamlıyor oyunun akışını hiç bozmadan. Çok tatlı klasikleştirdiği bir hareketi var, gidin görün derim. Oyunu ise alıyor götürüyor insanı, o nasıl bir ezberdir, o nasıl tüm oyuncuları yüreklendirmektir. Müthiş bir yorumcu.

Elbette Hikmet Körmükçü’nün performansı da şahaneydi, denge ve kondisyonuna helal olsun.
Yeni evli Mahmure (Zihni Hocanın kızı Zeynep Göktay Dilbaz), kocası Necmi (Zihni Hocanın damadı Uğur Dilbaz) ile bir türlü yalnız kalamıyor. Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.
Bu usta oyuncular dışında sahnede bir kişi vardı ki, o sesin canlı halini birebir yaşamak olağanüstüydü. Evet, Sezai Aydın’dan bahsediyorum. Al Pacino ve Robert de Niro’yu seslendiren, Fred Çakmaktaş, Rocky ve Bill Cosby’ye kendilerinden fazla hayat veren o muazzam ses. Oyunda jest, mimiği az ama sesi fazla fazla yetiyor zaten. Tarzı bu.
Bu fotograflar benden. Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.
Oyun bitiminde tebrik için kulise gittik, Yağmur bizi karşıladı. Sonra birer birer oyuncular geldiler. Hepsini kutladık, teşekkür ettik. Annem Zihni Hocayla fotograf çektirirken, baktım Hoca beni de çağırıyor, derhal koştum ve kareye giriş yaptım. Böyle sanatçılarla tanışmak bir onur.
Annem ve Zihni Göktay ile kuliste.
Hisse-i Şayia, İstanbul Şehir Tiyatroları Kağıthane Sahnesi, 19 Kasım 2016.
Peki hisse-i şayia nedir diye sorarsanız, paylaşılamayan mal, eşya anlamına geliyor. Tabii oyundaki paylaşılamayan mal da çiftin kızı. Ahmet Nuri Bey bu adaptasyon oyunda gerçekten de isabetli bir isim tercih etmiş.
Oyunun ilk sahneleniş zamanlarından yorumlar, oyun kitapçığından, 
Şehir Tiyatrolarının oyun kitapçıkları titizlikle hazırlanıyor. Bakınız, örneğin 1967’deki Hisse-i Şayia’yı sahneye koyan müthiş sanat adamı Vasfi Rıza Zobu’ymuş ve oyun 3 perde olarak sahnelenmiş. Gazete kupüründe “İbnürrefik Ahmet Nuri Beyin 3 perdelik komedisi” diyor. 2016 versiyonu ise 2 perde olarak düşünülmüş.
30 Mayıs 1967 tarihli Meydan Gazetesinin nefis yazısı.
Bir de şimdiki kültür-sanat sayfalarını gözünüzün önüne getirin.

20 Kasım 2016 Pazar

Contemporary Istanbul

Carole Feuerman, Minyatür Serena, reçine üzerine yağlıboya, 2016. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Gördüğüm en güzel heykellerden biri. Yüzündeki huzura bakın, bunu su sağlıyor. Tırnaklarının french manikürünün gerçekçiliğine ne diyeceksiniz? Simidi siyah olmasaymış iyiymiş. Nereden bilecek tabii bizdeki iç lastikten deniz simitlerini Carole? Ruju da suya dayanıklı türden herhalde.
Tüm dünyadan çağdaş sanat örneklerini ayağımıza getiren uluslararası çağdaş sanat fuarı Contemporary Istanbul (CI) olaylı başlamıştı ancak rekor sayıda ziyaretçi ile 6 Kasım'da son buldu. Yeni Türkiye'nin sanat, bilhassa sahne ve performans sanatlarından haz etmediği hepimizin malumu. Belki de bu olayın ziyaretçi sayısının patlamasında etkisi olmuştur.

Biz de Melih'le ziyaret edelim dedik. Sabah bir süredir bizde kalan Nurhan ile kahvaltı ettikten sonra metro marifetiyle Taksim'e vardım. Oradan koşmaya yakın bir yürüyüşle Lütfi Kırdar'a geçtim. Melih gelmiş, biletleri almış bile. 'Ön kapıya gel' dedi; haydi bir de oraya yürü babam yürü. Bir gittim açmış defteri, ayaküstü çizime başlamış. Bir süre (35 dk!) çiziminin bitmesini bekledim, sonra kara kalemle yaptığı eskizin kalıntılarını temizlemeye yardım ettim, çorbada tuzumuz bulunsun. O arada sergiden çıkan bir arkadaşımla karşılaştım: ''Collectors' Stories' bölümünde anormal sıra vardı, bekleyemedim.' dedi Alex. 'Tüh ya Hüma Kabakçı ve Cem Yılmaz'ın koleksiyonlarını görmek iyi olurdu.' diye düşündüm daha girmeden bizim de o uzun sırayla karşılaşacağımızı anlayarak. Nitekim öyle oldu.
Arçelik, fuar girişine/çıkışına minik bir kamyonetin içine Türk kahvesi standı açmış. Melih de ayaküstü çizeyim demiş.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Saat 16:00 sularında sergi alanına giriş yaptık. Melih'in ceket ve kaskını kabul etmeyen birinci vestiyerden sonra yine tüm sergi alanını arşınlayarak ikinci vestiyere ulaştık. Buradaki de mırın kırın etti ama sonra neyse ki aldı.

Nihayet gezmeye başlayabildik. Öfkesiz güzel bir kalabalık vardı. Çocuk sayısı da dikkatimden kaçmadı.

Karşımıza ilk çıkan çalışma Seul'den bu minişler. Çok şirin değiller mi ama? El cepte, tek ayak dinlenmede ve lolipop ağızda olan miniş (Adı: Sunny Afternoon), hemen satılmış zaten. Her birinin fiyatı 11bin Türk Lirası. 
Jung-Dae Kim, Heart ve Sunny Afternoon, reçine üzerine yağlıboya, 2016.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar. Ben senin o çizgili terliğini yerim.
Şilili sanatçı Cecilia Avendano'nun bu çok gerçekçi kızına Melih önce şöyle bir baktı, ardından kızın ifadesini taklide çalıştı ama tam olmamış. Kız çok daha vampirella duruyor. Baskı işi ilginçleşmeye başladı. Bu kıza daha da yakından bakmanızı tavsiye ederim.
Cecilia Avendano, e.11 E.Merge, dijital glaze baskı, 2015.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Melis Buyruk'un porselen işlerini sevdim. Porselen sinekler sinir bozucu değil mi? Küresel ısınma arttıkça bakalım bizi daha neler bekliyor?
Melis Buyruk, 'Yaşam her şeye rağmen devam ediyor.' ve Influx serisi, 2016. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar. Evet, üzülüyoruz, tekrar ayağa kalkmaya uğraşıyoruz ama hayat orada hayatına devam ediyor, biz ise sadece seyrediyoruz.

Yine baskıda başarılı örnekler gördük. Şunlara bakmaya doyamadım, renkler muhteşem.
Sarp Kerem Yavuz, Sütun, baskı, 2015 ve İslam, pleksiglasa UV baskı, 2014.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
A a adamın ağzında burun mu var? Dur bir bakayım. Bu açıdan çıkmamış, tüh. St. Petersburg'lu bir galerinin getirdiği bu çalışmayı detaylı inceleyin derim. Ben de sağ alttan izlemişim bayağı.
Konstantin Khudyakov, "From the first he was the Word. And the Word was in relation with Capital" adlı çalışma, stereo-light panel, 2011. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.


Torino'dan bir kuple derseniz aşağıdaki portreler hoş. Uzakdoğulu daima daha otantik.
Silvio Porzionato, tümü isimsiz, tuval üzerine yağlıboya, 2016. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.


Bu ne yapıyor ya? A a şey olmasın: Black Mirror 2. sezon ilk bölümün sentetik insanı? Onun içi bu herhalde. Pardon bu memeliymiş, oradaki erkekti. Olsun çok da fark etmez, sentetik sentetik.
Seo Young-Deok, Despair 275, paslanmaz çelik zincir, 2016. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Bir üst kata çıktık. Bir de baktık ki paparaziler. Tabii ki hemen arkamızı dönüp kaçtık.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.



Arçelik'in geridönüşüm merkezinden alınarak tasarlanmış ürünleri çok beğendim. Çamaşır makinesi tamburundan lambader. Nasıl fikir?
Arçelik Cycles serisi alanı. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Bakayım nasıl ampul kullanmışlar? Hayır belki ben de yapacağım.
Herbyyy! Nasıl kıydılar sana da tesbih böceği gibi kıvırdılar böyle seni? Ama böyle de çok iyisin. Sarılalım mı? Şaka bir yana Jakartalı heykeltraş Ichwan Noor'u 2013'ten beri takip ediyorum. Bu kıvırma, bükme işini 3 yıldır yapıyor. Türkiye'ye gelmemiş ama sadece küre değil küp versiyonları da var. Canlısını görebildiğime çok sevindim. Vosvosun tasarımına imza atan Adolf Hitler bunu görseydi, "Nein!" mı derdi?

Düşünsenize mesela park yeri arıyorsunuz, sonra ufak bir yer görüyorsunuz, tek hareketle arabanızı tesbih böceğine çeviriyorsunuz ve sığıyorsunuz. Ja ja ja...
Ichwan Noor, Beetle Sphere, 1953 Vokswagen Beetle'ların şeklini ve amacını yeniden tanımlıyor. Malzemeler polyester ve aluminyum. Solda tam tutamamışım ama sağda tam sarılmışım. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.




Çok yorulduk ve biraz oturduk. Arkamızdaki çalışma da değişikti. Yapbozvari bir şekilde kalıp halinde basılıp birleştirilmiş mi desem, öyle bir şey...
Rus tundralarında bir gün sanki. Kürküm sunidir, yanlış anlaşılmasın.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Ahmet Güneştekin, bana Damien Hirst'ten fazlaca esinlenmiş gibi geliyor. Fatih Tepesi (soldan ilk iki fotograf) haricinde aşağıdakileri beğenmedim. Kuru kafa sezonu kapansın bence artık.
Ahmet Güneştekin, "Fatih Hill 3A, Kostantiniyye Series", "Secrets in the Urn, Dhul-Qarnayn Series", "Journey to Immortality", 2016. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.


Bir galeride ise canlı performans söz konusuydu. Biz oralarda dolaşırken birden performansı yapan kişinin önüne fuara uygun, renkli 'Açım' yazan bir kağıt bırakıldığını fark ettik.
Mark Jenkins, A Quiet Moment, 2015.
Gel ben sana bir sucuk ekmek ısmarlayım, ne gerek var sessizliğe filan?
En beğendiğim çalışmalar ise Avusturyalı Mario Dilitz'in ahşap heykelleri oldu. Hem işçiliği hem de felsefesi hoşuma gitti. Estetik bir güzellik içerisinde insanoğlunun baş etmesi gereken duygularını çok güzel vermiş, yüz ifadelerinin gerçekçiliğine dikkat.
Mario Dilitz, No: 164, 2016 ve No: 143 2014, akçaağaç ve kırmızı zamk.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Hiperfoto olarak adlandırılan şu çalışma da güzelmiş.
Jean-François Rauzier, Babel Yali 16, hiperfoto.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Gergedanlara özel ilgim var. Gıdı gıdı gıdı, fazla da gıdıklama gergoyu Melih, zaten asılı kalmış. Yine bir İtalyan yaratıcılığı.
Stefano Bombardieri, Marta e l'elefante ve Rhino Sospeso, bronz. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
İşte bir gergo daha, bu sefer kum torbasının üstüne konuşlanmış. Aman yanılıp vurmaya kalkmayın. Gergo düşündüğünüzün aksine hiç hantal olmayan bir canlıdır. Sinirine yakından şahit oldum, oradan biliyorum.
Gönül Nuhoğlu, "Nothing To Be Done"-Samuel Beckett (Godot'yu Beklerken), bronz döküm, altın kaplama, 2016.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Girişteki minişlerden sonraki favorilerime gelelim. Amerikalı heykeltraş Carole Feuerman 'Kendimi bildim bileli su ve yüzme beni büyülemiştir, dolayısıyla ortamım su, karakterlerim de yüzücülerdir. 1958'den beri yüzücüler ve suyla ilgili konulara odaklandım.' diyor. İşte tam benim gibi düşünen bir sanatçı varmış bu dünyada ya. Çok sevindim. Heykelleri evrensel ve dinlendirici. Varoluşun fiziksel halleri ve son derece gerçek duygularla...
Carole Feuerman, Moran II, reçine üzerine yağlıboya. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Buna çok benzer çiçekli bir bonem vardı, bazı kırık beyaz, çiçekleri yeşil. Yüzme kursunda bonesinin üstü çıkıntılı bir ben vardım, çiçeklerimden çekerlerdi. O zamanlar 'bonem neden düz değil' derdim, şimdi gülümseyerek 'iyi ki' diyorum. Belli ki bu da benim gibi bonesinden mutsuz, o yüzden dudağını bükmüş.
Gezerken Bahri Genç'in eserlerinin bulunduğu reyona da göz atayım dedim. Bir baktım, kendisi de orada. 10 yıl kadar önce aldığım küçük bir Bahri Genç resmim olduğundan, yanına gittim, biraz sohbet ettik. Bendeki çalışmasını tam olarak hangi düşünce ile yaptığını aktarabilmek amacıyla e-posta adresini verdi, resmin bir fotografını atacağım kendisine.
Bahri Genç, Green Trace, tuval üzerine akrilik, 2015.
5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Bir ara koruma duvarıyla gezen Başmüzakereci Ömer Çelik ile karşılaştık. O da CI Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli ile geziyordu. Tekbir getirerek fuarı ilk gününde basan ve mayo üzerine basılmış Abdülhamit resminin olduğu heykelin kaldırılmasını isteyen eylemcilerin ardından destek ziyareti olabilir gibi geldi.
Ali Elmacı'nın fuardan kaldırılan "I Can’t Reciprocate Your Feelings Osman III" adlı heykeli.
Çocukluk arkadaşım Merve'nin işi tabii ki gözümden kaçmadı. Böyle önemli fuarlarda onun da olması gururlandırıyor.
Merve Şendil, 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Her yıl ziyaret edemesem de bundan önce gittiğim Contemporary'yi daha çok beğenmiştim. Böyle ortamlarda gözlerim hep nedense Abidin Dinolar, Fikret Muallaları ve daha çok Burhan Doğançayları arıyor.
Doğançay bulunca kaçırmamalı. 5 Kasım 2016, Contemporary Istanbul, Lütfi Kırdar.
Bu yıl 20 ülkeden 70 galeri ve 520 sanatçının 1.500'ü aşkın eseri varmış fuarda. Hepsine tek günde hakkıyla bakmak mümkün olmasa da bana bu kadarının da iyi geldiği ve güzel bir perspektif kattığı kesin. Bu arada sergilenen eserlerin %62'si satılmış, vay canına. Bence herkes arınma peşinde, o nedenle böyle.

Fuar alanından çıkışımız saat 19:00'u buldu. İkimiz de kahvaltı ile durduğumuzdan acıkmıştık. Çıkıştaki seyyar köftecinin yanından geçerken durakladık. Melih 'Ne dersin?' dedi. Neden olmasın, hemen taburelere çöktük ve duble turşu eşliğinde dürümleri yuttuk. Araç bagajını çay ocağına çevirmiş amcadan da çaylarımızı içtik. Oh mis!

8 Kasım 2016 Salı

Tüy Kalemler

Tüy Kalemler oyun afişi de güzel tasarlanmış.
Kültür sanat sezonu açıldı. Emre epeydir tiyatro tiyatro diyordu. Tam da o gün Erdal Beşikçioğlu’nun yeni oyunu prömiyer yapıyordu. Neden olmasın diyerek Uniq’te buluştuk. Biletix’te yer görünüyordu ama gişeden daha iyi bir yer bulma düşüncesiyle sahnenin olduğu tarafa yöneldik. Bir de baktık ki gişe diye bir şey yok. ‘7,5’ta gelin burada görevliler olacak’ dediler, biz de arada bir şeyler atıştıralım dedik. Hamburgerlerimizi acı sosa bularken yan masada oturan kadın menüye bakıp ‘ay burada içki yoook, burada yiyemaaam’ diyerek arkadaşıyla beraber kaçtı. Eklektik! Neyse sonra bari internetten alalım biletleri dedik ama Biletix’in o an itibarıyla oyunun satışlarını kapattığını fark ettik: ‘Sağlık olsun, başka sefer geliriz’. Yine de yemek sonrası sahneye uğradık belki bir görevli vardır satış için diye. Kapıdakiler ‘Maalesef’ dedi, tam arkamızı dönmüş giderken görünmez bir el bizi içeri aldı: ‘Gelin o zaman!’. Nasıl sevindim anlatamam. Tam sürpriz, sanırım organizasyon müdiresine denk geldik. Melaike!
Fuayede projeksiyon ile oyundan fotograflar gösteriliyordu. Tüy Kalemler, Tatbikat Sahnesi, 4 Kasım 2016, Uniq İstanbul. 


Tabii prömiyer olunca, içeride seviyeli bir kalabalık vardı. Az önce ‘içkisiz yiyemaaam’ diyen arkadaş da dahil. Biraz bekleyip saat 8,5’a yaklaşınca salona girdik, biletsiz olduğumuz için yer bakınmaya başladık. Salon güzeldi, Londra’daki salonlara benzettim hatta. Bazı koltuklara ‘biletli’ diye yazmışlar. Biz de yazılı olmayanlara konsantre olup en öne kadar indik, sağ blokun ikinci sırasının en başında iki yer bulduk. Tam oturacakken yandan bir hanım teyze yaklaştı ve hemen yanıma oturmaya kalktı: ‘Yalnız biz iki kişiyiz…’ dedimse de ‘Bana ne, ben senin arkadaşını görmedim, seni gördüm, sen de tek kişisin; ben ve arkadaşım en başa oturacağız’ dedi. Demesiyle de oturmaları bir oldu. Biz de onların hemen yanına oturduk artık. Eklektik 2! Biraz sinirlendim sanırım. Yaşlı insanların daha bilge olması gerekmiyor mu? Neyse oyun sadece 10 dakika gecikme ile başladı da konsantrasyonumuz değişti.
Marki hücresindeki küvette dinlenirken. Tüy Kalemler, Tatbikat Sahnesi, 4 Kasım 2016, Uniq İstanbul. 
Erdal Beşikçioğlu, yine zoru tercih ederek edebiyatın kışkırtıcısı “kötü şöhretli” Marquis de Sade’ın (Marki dö Sad diye okunur) (1740-1814) akıl hastanesinde geçen son dönemini sahnelemiş. Pulitzer ödüllü Amerikalı yazar Doug Wright’in kaleme aldığı, orijinal adı “Quills” olan oyun ‘Quills “Marquis de Sade” Tüy Kalemler’ adıyla sahneleniyor. Oyunun yönetmeni Beşikçioğlu, Markiyi de canlandırıyor. Esasen başrol Burak Sergen idi; ancak, son anda Beşikçioğlu rolü kendisinin üstleneceğini açıklamış ve prömiyeri de ertelemişti. Burak Sergen’i çok severim, son son sığınağındaki Hitler’i canlandırdığı tek kişilik oyununda izlemiştim. Bu rolde de onu izlemek müthiş olurdu herhalde. Merak edenler olayın perde arkasını buradan okuyabilir.

Fransız Marquis de Sade, 18. ve 19. yüzyıllarda yaşamış dönemin aykırı yazarlarından. Esasen soylu bir aileden gelen, yazdığı yazılar nedeniyle hayatının büyük kısmını hapishanede, sürgünde ya da akıl hastanesinde geçirmiş biri. Kanunları, dini ve ahlakı yok sayan de Sade, önemli olanın fantezi, haz ya da ahlaksızlık olduğunu savunurdu. Pornografik kitaplarının yanı sıra direkt eyleme döktüğü felsefesiyle sadizmin kurucusu kabul ediliyor. Karşısındakine acı vermekten haz alma olarak tanımlanabilecek sadizmin adı da de Sade’dan geliyor.
Charenton Direktörü Peder rolünde Saygın Soysal çok iyi iş çıkardı.
Tüy Kalemler, Tatbikat Sahnesi, 4 Kasım 2016, Uniq İstanbul. 


Oyunda Markiyi Fransa’nın Paris’e yakın Val-de-Marne şehrindeki Charenton Akıl Hastanesinde izliyoruz. Günümüzde de hastane olarak kullanılan bu merkezde, Marki hayatının son 11 yılını geçirir ve burada ölür. Hastanenin direktörü bir pederdir ve hastane, dönemine göre insancıl tedavi ve yaklaşımları ile ün yapmıştır. Peder de Markiye başta insancıl yaklaşır, ziyaretçilere izin verir, hatta yazması için olanak sağlar, esasen de Markinin sıkı takipçilerindendir. Ancak dönemin iktidarı tarafından gönderilen Doktorun gelişi sonrasında uygulamalar sertleşir. Markiye fazla müsamaha gösterildiğini düşünen Doktor, Pedere Charenton’un adeta Marki tarafından yönetildiğini ve Markinin uygunsuz pis yazılarını okuyucuları ile paylaşmayı sürdürdüğünü söyler.
Oyuncular ve tüm ekip selama çıktılar. Orgun başında oyun boyunca oturan/yatan arkadaşımıza (sağ başta) biraz üzülmedim desem yalan olur, diğer yandan kostümü ilgi çekiciydi. Tüy Kalemler, Tatbikat Sahnesi, 4 Kasım 2016, Uniq İstanbul. 
Markinin yazılarını hastane dışına çıkarmasına yardım eden ise hastanenin terzisinin güzel kızı Madeleine’den başkası değildir. Madeleine ve kör annesi Markinin büyük hayranıdır ve en ufak bir yazısını iple çekerler. Zihnini hiçbir zaman durduramayan Marki ise bir hücrede olsa da fantezi dünyasında yaşamayı sürdürür. Tüy kalemleri elinden alınınca kanıyla, o da olmayınca kakasıyla yazar. Ama oyunun sonunda hissediyoruz ki tüm karakterler “Je suis Marquis” demektedir, Doktor da dahil.
Dekoru beğendik, ciddi emek ve para koyulmuş. Tüy Kalemler, Tatbikat Sahnesi, 4 Kasım 2016, Uniq İstanbul. 


Bazı anlarını ruhsuz bulsam da Erdal Beşikçioğlu’nun performansına girmiyorum, etkileyiciydi. Dekoru, kostümleri, ışığı ve koroyu ise çok beğendim. Madeleine rolündeki Melisa Şenolsun’u beğenmedim. İçine içine konuşması ve kelimeleri yutmasını düzeltmesi farz; önde olmamıza rağmen arkası dönükken dedikleri duyulmadı, telaffuzu da zayıftı. Sepetiyle oradan oraya koşturmasıyla oyuna sadece enerji kattı diyebilirim. Peder rolündeki Saygın Soysal, adına yakışır performans sergiledi; Pederin iyiden kötüye dönüşümünü çok iyi verdi, ayakta alkışı hak etti.
Pederin en zorlu sahnelerinden birinde kullanıldı bu gereç.
Tüy Kalemler, Tatbikat Sahnesi, 4 Kasım 2016, Uniq İstanbul. 
Dekor çok iyiydi, Markinin deli arkadaşlarının koro partileri mükemmeldi. Delilerin hücreleri harika verilmişti. Zaten kirli, paslı, endüstriyel mekanları severim. Dekor geneliyle tam gözlere layıktı. Deliler tarafından taşınan kanlı kutular fikri ilk favorim, Markinin kendini kuş sanan deli arkadaşı ile hücreler arası kuş-kedi bölümü ikinci favorim oldu.
Oyun sonrası fuayede parti. Tüy Kalemler, Tatbikat Sahnesi, 4 Kasım 2016, Uniq İstanbul. 


Çıkışta ise bizi güzel ikramlar bekliyordu. Güzel bir yere konuşlanıp içkilerimizi yudumladık. Erdal Beşikçioğlu ve diğer tüm oyuncular da geldiler, izleyici ile kaynaşıp tebrikleri kabul ettiler. Bir ara Kadir Has Spor İletişiminden arkadaşım Arif ile karşılaştık, “Erdal Abi ile bir projemiz var, bakalım” dedi. Dört gözle bekliyoruz Arif. Oyunu izlemeye gelen Teoman, Hatice Aslan ve Burak Hakkı da gözümüzden kaçmadı. Biraz açık havada biraz da çocuk oyun alanında sohbet ettikten sonra evlerin yolunu tuttuk. Patinaj çeken kedi manzaralı çocuk iskemleleri bizi iyi taşıdı ama.
İstanbul güzel bir sahne kazanmış durumda.
Tüy Kalemler, Tatbikat Sahnesi, 4 Kasım 2016, Uniq İstanbul. 
Sezonun en çarpıcı işlerinden biri. Biz şanslıydık, prömiyerini gördük. Kesin izleyin.

Yazan: Doug Wright
Yöneten: Erdal Beşikçioğlu
Koreograf: Binnaz Dorkip
Işık: Mustafa Bal
Dekor: Barış Dinçel
Müzik: Onur Yüce, Cem Deliormanlı
Oyuncular: Erdal Beşikçioğlu, Saygın Soysal, Gökhan Soylu, Melisa Şenolsun, Işık Erdoğan, Diren Yurtseven, Onur Eroluş, Buğra Orhan, Beril Öztarakçı, Sena Kelahmet, Metehan Aktaş, Ceren Aydın
Prömiyer: 4 Kasım 2016, İstanbul