23 Ağustos 2016 Salı

Çocuk

Sığırtmaç Mustafa, adaşı Mustafa Kemal Atatürk ile, İstanbul 1930.
'Çocuk'. Düğünde çocukların çocuklar tarafından öldürüldüğü bir dünyaya uyanır olduk. Hoş, dünya nicedir böyle uyanıyordu ama biz de iliklerimize kadar hissederek izledik.

'Çocuk'. Kardeşim Can'ı çoğu zaman böyle çağırırım: 'Çocuk bi baksana' , 'Çocuk fazla üstüme gelme gıdıklarım' , 'N'aber çocuk'. 

'Çocuk'. 'Vatanı korumak çocukları korumakla başlar' diyen Atatürk'ün çocuklara böyle seslendiğini biliyoruz. Geçenlerde Bütün Dünya dergisinde okuduğum bir yazıdan Atatürk'ün yakınlarına ve sevdiği kişilere de yaşlarına bakmaksızın 'çocuk' diye hitap ettiğini öğrendim. Çok hoşuma gitti. 

Hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama Atatürk'ün çocuklarla çekilmiş tüm fotograflarında çocukları büyük bir ciddiyetle dinlediğini görürsünüz. Dünyada çocuklara armağan edilen ilk ve tek bayram da, önemli günlerde makamların çocuklara bırakılması da Atatürk tarafından düşünülmüş uygulamalar. Hatta ikincisi diğer ülkeler tarafından da benimsenmiş durumda.

Atatürk'ün çok sayıdaki manevi evlatlarından biri ise Sığırtmaç (çoban) Mustafa. 1929'da Yalova'ya giden Atatürk'ün yolunu kaybettiği bir anda karşılaştığı 8 yaşındaki Mustafa, Atatürk'ü tanımaz ve rahat tavırlarla yolu tarif eder. Sonradan Mustafa'yı buldurtup yanına getirten Atatürk onu Kuleli Askeri Lisesi'nde okutur ve Mustafa da vatana millete hayırlı bir asker olarak yıllarca hizmet edip 1987'de Yalova'da hakkın rahmetine kavuşur.

Yeryüzünün tüm çocuklar için daha iyi olması dileğiyle, kabul ederseniz bu da benim çocukluğumun gifi...

video

11 Ağustos 2016 Perşembe

Mack ve Kuşlar

Heinz Mack, Büyük Renk Sarmalı, ahşap üzerine akrilik, 2000. 6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Bayramda İstanbul’daydım. Çocukluk arkadaşım Çağrı beni hiç yalnız bırakmadı. Hemen her gün dışarı çıkmam konusunda zorladı. Sevdiğim işlerden biri sergi gezmek. O da onu bildiğinden eve yakın Sabancı Müzesi’ndeki Mack sergisini seçtik.

Buluştuğumuzda bir baktım, Çağrı sonraki hafta kardeşinin düğününde giymek üzere aldığı rugan ayakkabılarla teşrif etmiş. Ayakkabılar düğüne kadar açılsınmış. Arabayı İstinye’ye bırakıp Emirgan’a yürürüz diye düşünüyordum ama sıkı mı sıkı, pırıl mı pırıl ruganları görünce “Bin çabuk geri” dedim Çağrı’ya. ‘Trafik olmaz İstanbul boşaldı’ dediysek de trafik vardı. İlk önce Sütiş’te dürümleri hüplettik. Ardından Sabancı’ya geçtik.
Heinz Mack, Renkler için Küçük Pavyon, ahşap, akrilik, 2000.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Heinz Mack'in 1977'de yaptığı ve ahşap, folyo, pleksiglas, alüminyum kullanarak yaptığı çalışma. Arka solda da 1987'den 'Zirve Noktasındaki Güneş' adlı pirinç yerleştirmeyi görüyoruz. Bizim de tabii altın renkli alüminyumla bir hatıratımız oluşur. 6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Heinz Mack 1931 yılında Frankfurt’ta doğar. Resim ve felsefe eğitimleri görür. 1957 yılında Otto Piene ile ZERO sanat ağını kurar. II. Dünya Savaşı sonrasındaki yıkıma bir cevap olarak doğan bu akım, sanatçı kimlikleriyle felsefe eğitimlerini birleştiren Heinz Mack ve Otto Piene’nin “Sanat sıfırdan başlamalı” düşüncesiyle karamsarlıktan silkinerek her türlü yeni başlangıca zemin sağlayacak bir “ZERO alanı” hayal etmesiyle başlar.
Heinz Mack, Dört Zodyak İşareti, mermer, 1995.
Şey, şu 2.sini biri bana hediye edebilir mi? Teşekkür ederim, başka isteğim yok.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Hareketin temelini zaman, uzam, ışık, ateş, renk, gölge ve titreşim gibi temalar oluşturur. Gelecekten umutlu olan ZERO’cular değişik teknik ve malzemelerle doğa ve teknolojiyi bizlere yeni şekillerde sunar.

Sabancı’daki bu sergi Mack’in Türkiye’deki ilk kişisel sergisi. Sergi “MACK. Sadece Işık ve Renk” başlığı ile 18 Şubat–17 Temmuz 2016 tarihleri arasında gerçekleşti. Biz de bitimine yakın görmüş olduk. Sergi sonradan 18 Eylül'e dek uzatıldı.
Heinz Mack, Ön: Dairesel Uzam Heykeli, ahşap üzerine akrilik, 2001. Orta: Yer Rölyefi, boyalı ahşap, 1995. Arka: Renk Dağı, Renk Yıldızı, Renk ayı (3 parçalık takım), akrilik, ahşap, cam, strafor, 1999.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Mack’in sanatsal stratejisi, ışığı yaşam kaynağı olarak kabul etmek üzerine kurulu. Sergideki eserler arasında Mack’in doğanın renk ve formların izini sürerek tasarladığı enstalasyonlar, anıt heykeller, ışıklı objeler (favorim oldu), rölyefler ve büyük tablolar bulunuyor.
Heinz Mack, Rotasyonlu Ayna ve İsimsiz bir ışık oyunu.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Alman Dışişleri Bakanı Mack için “Heinz Mack temas noktaları yaratmaya çalışır, insanları diyaloga davet etmeyi, anlamayı, düşünmeyi amaçlar. Mack ve sanatı ‘küresel aklı’ simgeler.” demiş. Güzel özetlemiş. Bana göre buna bir de Mack’in felsefeci yanının eserlere yoğun şekilde yansıdığını ve fikir tarafına büyük katkı sağladığını eklemek iyi olur.
Mack'in 1968'de yaptığı altın küpte rugan ve sandal uyumu. Altın derken pirinç esasen.
Bu sıcakta sergi gezmeye ruganla gelmek konusunu görüşmek isterim. 6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
85 yaşındaki Mack, meslek yaşamının altmışıncı yılında üretimini aktif şekilde sürdürüyor. İmzasını beğendim.
İsimsiz, perdahlı mermer, 2007. Bu çalışmayı çok beğendim. Taşlarla aram da iyi.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.
Heinz Mack iyi hoş ama sergi çıkışı Müze bahçesinde bizi selamlayan metal kuşlar çok daha fazla ilgimi çekti.
Kuzgun Acar, Kuşlar - Soyut Kompozisyon, 1966. 6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.


Kuzgun Acar’ın (1928-1976) Unkapanı’ndaki Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ) cephesine yerleştirilmek üzere, 1966 yılında yaptığı soyut kompozisyon Müze bahçesinde nefis bir noktaya kondurulmuştu. Tabii kuşlar uçuyorsa, ben de duramam bilirsiniz.
Kuzgun Acar'ın Kuşlar'ı ile aynı karede olmak müthiş.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.

Boğazın metal kuşlarını Sakıp Sabancı Müzesi bahçesinde 23 Ekime kadar görebilirsiniz.
Çağrı, sen de bayağı bir foto çekmişsin.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.


Mack şunu demiş: “Gecenin en karanlık noktası, bize her zaman göz alıcı kız kardeşini, ışığı hatırlatır. Eğer bir sanatçı olarak tecrübelerimden yola çıkarsam, ışık olmadan herhangi bir yaratıcı girişim düşünemem; form olmadan ışık yalnızca parlaklıktır, aynen ışığın eşlik etmediği bir rengin renk olmadığı gibi.”

Heinz Mack ZERO'yu kurarken şunu der: "Her şeyi unutup yeniden başlamalıyız"
Maşallah doğal yünden kulaklıkları da var, e Alman kışında başka ne yapsın tabii
Bunu hayatın alanlarına uyarlamak mümkün, ki kendisi de bu felsefeye sahip bir sanatçı. Kesinlikle bütünsel bakıyor. Işığı ise dişi olarak tanımlamış. İnanıyorum ki her şey çok güzel olacak; karanlıktan aydınlığa çıkmayı, karanlıktaki bencil kolaylıktan ışığa ulaşmayı başaracağız.
Hey Mack, senin kedin varsa bende de cicikuşlar var.
Gerçi bunlar biraz Edgar Allan Poe'nun kargasını da andırıyor sanki ya.
6 Temmuz 2016, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul.

4 Temmuz 2016 Pazartesi

İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz

Leon ve Kızı Zenobia, İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz, Trump Towers, 25 Haziran 2016, İstanbul.
Can'la Kireçburnu'nda güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra -gerçi ben sabah erken uyanıp biraz yulaflanmıştım ama- ne var ne yok diye etkinliklere bakmaya başladık. Karar vermemiz zor olmadı. Ancak Trump'ın tiyatro gişesine ulaşmak çok zor oldu. Hatta ulaşabildik denemez, sadece AVM'nin santrali ile görüşebildik. Hal böyle olunca, kahvelerimizi -americano bana yine koyu geldi, neyse ki sıcak su diye bir seyreltici var- içtikten sonra İstinye Park'taki Biletix gişesine gitmeye karar verdik.

'Amaan şimdi kim girecek otoparka' diyen Can, pazar girişinin olduğu yolun aşağısına park etti, o beklemedeyken ben de koşar adım içeri girdim. Biletix gişesindeki arkadaş işyerinden tanıdık çıktı. Bir süre 'ne olacak bu halimiz' sohbeti yaptıktan sonra tam yerleri seçtik ki telefonum çaldı. Kuzenim Berk bize geliyormuş ve tiyatroya da gitmek istermiş. Gelen havadis üzerine, biletleri 3'leyip uygun adım dışarı attım kendimi. Az biraz AVM fobisi var bende bence. Üstelik AVM kısaltmasından da hoşlanmıyorum, neyse şu ana kadar 'AVM'leri 3'lemişim, bununla 4 oldu, geçmiş olsun.

Berk ve Can'la Mecidiyeköy yolları taşlı, 25 Haziran 2016
İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz. Büyük bir oyun, bana göre büyük prodüksiyon. İşin içinde Boris Vian (şair, yazar, oyun yazarı, şarkı sözü yazarı, caz trompetçisi, besteci, aktör, maden mühendisi) varsa, bir durup düşünürüm zaten. İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz, Vian'ın 1957 yılında kaleme aldığı son oyunu. Dünyada en çok sahnelenen oyunu olarak tanınıyor. 

Boris Vian'ın iç ve dış çatışmalar arasındaki ilişkiyi bazen katı, bazen komik ve alaycı, çoğu zaman da kışkırtıcı ve sarsıcı şekilde ortaya koyduğunu biliriz. Bu oyunda da temelde insanın anlam arayışını görüyoruz. Bu arayışta insanın nasıl takıntılı hale geldiğini ve sonunda yalnızlığı ile nasıl baş başa kaldığını adım adım takip ediyoruz.

Çok katlı bir evde yaşayan bir ailenin belirli aralıklarla duydukları ve ne olduğunu bilmedikleri bir ses nedeniyle sürekli olarak yaşadıkları katın bir üst katına korkuyla kaçmalarını izliyoruz. Sesi yeniden duyuncaya dek o katta yaşayan ve ses geldiğinde bir üst kata kaçan Dupont ailesinin yaşadığı metrekare de gittikçe azalır, zira üst kata çıktıkça evleri daralır.
Baba Leon ve yerdeki Şümürz. Oyun 80 dakika, ara yok.
İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz Oyun Afişi


Neden kaçtıklarını bile bilmeyen bu ailenin, yalnızca kızları Zenobia durumu sorgular. Kalan tüm bireyler hafızasızdır, sistemi zorlayan tek kişi olan Zenobia için ise hayat giderek dayanılmaz bir hal alır. 'Şümürz' nedir peki? Şümürz, oyunda sadece seyirci ve Zenobia'nın gördüğü, diğerlerinin ise kıyasıya dövdüğü, ezdiği bir 'şey'. O 'şey' de boşluğun ta kendisidir. Bu 'şey' düzenin direnenleri olarak yorumlanabileceği gibi bireyin içini boşalttığı kendisi olarak da yorumlanabilir. Bu şey, vardır ama yok kabul edilir.

Esasen burjuva değerlere bir eleştiri niteliği taşıyan oyun, insanların üst kata çıkışı ile korkularına esir düşmelerini, eksilmelerini -aile yukarı çıktıkça sayıca da eksilir- ve yalnızlıklarıyla yok olmalarını anlatıyor. Metin, 59 yıl önce yazılmış bir metin olmasına rağmen, geçerliliğini fazlasıyla koruyor. İnsanın; bugün, kapitalist düzen ile çatışmasını/yüzleşmesini bir yana bırakın, başta kendisiyle yüzleşememe sorunu yıkıcı sonuçlar doğurabiliyor. Hayatta ne için yaşarız? Neden kendimizden kaçarız? Neden korkularımızı yenemediğimiz gibi kendi ellerimizle yeni korkular inşa ederiz?

İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz, Trump Towers,
25 Haziran 2016, İstanbul.
Rejiyi çok beğendim. Oyuna odaklanmayı sağlayan, son derece sade bir yaklaşım sergilemiş Makedon yönetmen Popovski. Odaların küçülmesini koli bantlarıyla göstermek müthiş olmuş. Sahne değişimlerindeki müziğin dozunu da etkili buldum.

Baba rolündeki Reha Özcan harikalar yarattı, sarsıcı buldum tavrını. Şümürz Selin İşcan'ın işi çok zor, devamlı yerde sürünmenin dışında, oyun boyunca yüzüne takındığı ifade etkileyiciydi. Evin naif kızı Zenobia, Tuba Karabey de oyunun temasını hissettirmekte başarılıydı, göz devirmelerinde ise kendimi gördüm.

Lütfen yukarıya çıktıkça, çıkmamıza izin veren merdivenin inişini, korku içeri girmesin diye bantlamayalım! Bir şeylerin karşısında durma cesaretini gösterenler ise Şümürz'dür.

Oyun birçok yurtdışı festivale katılıyor ve de ödüllerle dönüyor. Şu an Vian'ın ülkesinde, Avignon'dalar ama sezonda denk geldiğinizde kesinlikle kaçırmamanızı öneririm.

Oyundan hoşuma giden birkaç replik:
Baba Leon: 'Bütün hızımızla geleceğe doğru yol alıyoruz. Şimdiyi görmüyoruz. Ardımızda bıraktığımız toz bulutu geçmişi de siliyor gözlerimizden.'
Anne: "Çocuklar yalnızca ebeveynlerinin sorun olarak görebilecekleri şeylerden şikayet edebilirler.'
Baba Leon: "Kendini adamdan sayan adam kaçmaz. Kim kaçar? Çorap kaçar!"

Vian'ın absürditesi, elbette müthiş bir derinlik barındırıyor. Örneğin Şümürz, Almanca 'schmerz'den (ağrı, sancı) geliyor. Bu sözcüğü Vian ve karısı Vian'ın zayıf kalbini ve diğer hastalıklarıyla ilgili konuşurken genel bir sözcük olarak kullanırmış. Vian da zaten 39 yaşında kalpten öldü. Hizmetçi Cruche'un adı Fransızca 'sürahi' demek. Fransızca'da 'bête comme une cruche' diye bir deyim var, birinin ne kadar aptal olduğunu anlatmak için. Zenobia ismi de tesadüfen seçilmiş değil. Arapça 'babasının süsü' anlamına gelen ve bizdeki karşılığı Zeynep olan Zenobia, Yunanca'da da 'Zeus hayat verir' anlamına geliyor. Tarihteki Zenobia'lar da hep galip gelen kadınlar. Boris Vian, Palmyra Kraliçesi Zenobia'yı da düşünmüş olabilir, İberya (bugünkü Tiflis ve doğusu) Kraliçesi Zenobia'yı da... Bu oyundaki Zenobia da farkındalığı yüksek olan ve galip gelen karakter olarak seçilmiş. Baba Leon Dupont'un adını irdeleyecek olursak, o da Fransızca 'Köprünün Leon'u' (pont, köprü anlamına geliyor) olarak çevrilebilir. Yani köprü, doğumu ve ölümü arasındaki süreci temsil ediyor. Metaforlara bayılırım. Merak edenler için şu makale aydınlatıcı olabilir.

Bir de Dupont'lar her ne kadar Yahudi olarak tanımlanmasa da, devamlı ses tarafından takip edildikleri hissi, korkuyla bir yerden bir yere kaçışları, sahip oldukları eşyalardan olmaları, bir bir eksilmeleri de II. Dünya Savaşı ve sonrasında Fransız Yahudilerin başına gelenleri anlatır gibi.

Yazan: Boris Vian
Yöneten: Aleksandar Popovski
Çeviren: Ayberk Erkay
Işık: Aleksandar Popovski
Ses: Barış Manisalı
Yönetmen Yardımcısı: Hümay Güldağ
Oynayanlar: Reha Özcan, Ayşe Lebriz Berkem, Selin İşcan, Tuba Karabey, Selin Tekman, Nihat Alpteki
Prömiyer: 11 Mayıs 2014, 19. İstanbul Tiyatro Festivali, İstanbul

Bundan 3,5 yıl önce de bir Vian yazısı yazmışım, buyurunuz: http://etkinfare.blogspot.com.tr/2013/01/pour-mon-bibi.html 
Bu da benim objektifimden.
Zuhal Olcay da salonun arka sıralarında oyunu izledi. Baktım ki alkış sırasında çıkmıştı.
İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz, Trump Towers, 25 Haziran 2016, İstanbul.

18 Haziran 2016 Cumartesi

Allegrettoların Allegrettosu

Çağrışımlarla yaşayan bendeniz, Melike Karakartal'ın hoşuma giden bu yazısını bitirdiğimde kafamda Allegretto çalıyordu. Tam olarak hayatın müziği bu. Teması, ritmi her şeyi bunu anlatıyor.

Dinle dinle bıkmazsın. Kapitalist düzende insan kendini tüketir, isteklerini yaşayacak cesareti kaybeder, hayatının ana teması korku olur, ‘özgürlük’ metaforu içinde gerçekte köleliğe tapar ama bu müzik, ne tükenir ne yok olur. Ne de sen -bu denli hızlı tüketimde sömürgeleşen yaşantın içinde- ondan bıkmayı başarabilirsin. Bu müzik, gerçekten özgürdür; sevgi ve tutkunluk içindeyken özgürlüğü, değerleri ve erdemi simgeler.

'Klasik müzik mi? Iyy!' diyen varsa, bundan iki doz verin, işlem tamamdır. Beethoven'ın 7. Senfonisinden bahsediyorum. Özellikle de 2. bölümü.

Böyle bir görkem yaratımı, böyle bir kalite anlayışı, böyle bir zeka gösterisi olamaz. Ama olmuştur, Beethoven bunu bize bırakmıştır. Bu eser bize her daim yardıma hazırdır. Çünkü Beethoven çok net olarak kalbini açmıştır. 

The Wiener Musikverein'dan bir kayıt, sevgilim Leonard Bernstein yönetiyor. Rahmet eylesin. Beethoven darılmasın, Leonard da ayrı bir dahi idi.


Bakın Suzan Abla da bu işe kafayı takmış, şef Stéphane Denève ile röportaj yapmış, yazı yazmış.

Birçok filmin ve King’s Speech'in de müziğiydi. Filmi beğenmiştim, Colin Firth’ü de severim.

12 Haziran 2016 Pazar

461 Ocean Boulevard

Oray Eğin'in bugünkü yazısı, baştan sona birçok şey çağrıştırdı. Bunlardan birisi Eric Clapton'ın çok sevdiğim 461 Ocean Boulevard albümü.

Clapton, uyuşturucu bağımlılığından kurtulduktan sonra Temmuz 1974'te çıkarmıştı bu albümü. Bana da orijinalini (aynı yıl Madrid'te basılmış versiyonu) Barcelona'dan almak kısmet oldu. Pikabımın eskiyen hoparlör bağlantılarını halen yaptıramadığım için -Babam 6 aydır 'ben hallederim' diyor- dinleyemedim. Olsun, böyle olsun ama plak benim olsun.
Eric Clapton'ın 461 Ocean Boulevard'ını aldığım pazar çıkışında. Moritz'in Mini aracı tabii ki favorim. Hey gri pisluk, gergeriyan Mini'ye çarparak mı park ettin yoksa!? Palo Alto Market, 3 Ocak 2016, Barcelona.


Albümün adı Clapton'ın albümü kaydederken yaşadığı Golden Beach Miami'deki kiralık evin adresi. Sonradan o sokakta hayran izdihamı yaşandığı için belediye evin numarasını değiştirmiş hatta.
Sergideki plakların arasında bunu gördüğümde ne kadar mutlu olmuştum.
Üstüne de 'ABD'de 1 numara' logosu basmışlar, 'ona göre dinleyin yani!' diyorlar İspanyollara.
İyi de adam İngiliz, o ne olacak?
Albüm kapağının iç kısımları evin salonundan ve bahçesinden fotograflarla dolu. Clapton Atlantik kıyısında, çıplak ayak, sakallı ve gömleğinin önü açık vaziyette evin bahçesinde dolanmayı ve beste yapmayı seviyormuş belli ki.
Albümde Bob Marley'in I Shot The Sheriff'inin cover'ı da var ama bir Eric Clapton bestesi tercih ederim. Çok güzel şarkı...


Keşke Amy Winehouse da başarabilseydi.

6 Haziran 2016 Pazartesi

Daha fazlası

Her şeyin daha fazlasını söylemek lazım. Düşünceleri kalıba soktuğun zaman karşı tarafın kafandakini değil tornadan geçmiş olanı veri kabul ettiğini unutmamak lazım. Diğer yandan Muhammed Ali gibi her ağzına geleni söylememek de lazım. Hem öyle hem de böyle olunca ne yapmak lazım? O zaman çocukluğa inip lazımlığa oturmak mı lazım? En iyi fikir bu galiba… Onun için de bir Jung ya da Freud olmadığımız göre, yine başa dönüyorum: Her şeyin daha fazlasını söylemek lazım. Seviyor musun? Daha fazla söyle. Beğenmedin mi? Biraz daha fazla üzerinde dur. Özlüyor musun? Daha fazla dile getir. Rahatsız mı etti? Vakit yitirmeden hepsini söyle. Takdir mi ettin? Hemen belirt. Korkuyor musun? Dök içini. Zaman geçiyor ve zaman bunlara karşı nötr.

Zor değil bence. Böylelikle daha açık ve daha dürüst olur, neticede de daha anlamlı ve tavırlı oluruz. Gerçekliğin bir derinliği var, mesele bizim kaç katmanlı olduğumuz ya da olmak istediğimiz…

Şimdi Lalo’dan bir bossa nova çok iyi gider. Hem de Katalan Müzik Sarayı’ndan bir çekim. Sesini çok açın. Öğrenmem gereken çok şey var.


5 Mayıs 2016 Perşembe

Bir Delinin Hatıra Defteri

Bir Delinin Hatıra Defteri, Tatbikat Sahnesi, 24 Nisan 2016, İstanbul.
Erdal Beşikçioğlu. Nam-ı diğer Behzat Ç. Fenomen. Hiç izlemedim dizisini. Bir yerden aşinayım ama: Kardeşim Can’ın odasında son ses bilmem kaçıncı kez Behzat Ç. izlemelerinden. Çığlık çığlığa bağıranlar, savcının Behzat’a bitmeyen haykırışları, Angara şiveleri, “Heaa” diye çığıranlar, vb. Neyse ben de biraz biliyormuşum galiba.

Konumuz Behzat Ç. değil ama Erdal Beşikçioğlu’nun hayat verdiği Poprişçin karakteri. Ukraynalı yazar Gogol’ün (1809-1852) zamansız eseri Bir Delinin Hatıra Defteri’nin eşsiz yorumu da diyebiliriz. Uzun süredir bu denli etkilendiğim bir tarz olmamıştı.
Erdal Beşikçioğlu'nun Ankara'daki eski bir oyun performansından. Burada saçları kısaymış.
Bir Delinin Hatıra Defteri, Tatbikat Sahnesi, 24 Nisan 2016, İstanbul.
Biletleri yıllardan beri karaborsaya düşen, çıktığı dakikada tükenen, hatta bu sebepten tonla ekşi sözlük yazısına konu olan bir oyun bu. Biz nasıl başardık ve bu şerefe nail olduk peki? Efe sayesinde. Levent’teki nostaljik Melodi Pasajı’nın içindeki İstanbul Tatbikat Sahnesi gişesinden iki bileti koparmış. Büyük olay bence.

Anadolu yakasındaki bahara merhaba gezintisinin ardından akşam Levent’e vardık. Arabaya şerefiyeli bir yer bulup Melodi Pasajı’na yürüdük. Bu pasajda eskiden sinema vardı, İstanbul’a ilk geldiğim yıllarda sanki birkaç kez gittim diye hatırlıyorum ama çok da emin olamadım. Pasajdan içeri girdiğimde ise içimden ‘hey gidi günler, pasajların son kalanı mıdır bu acaba?’ diye geçirdim. Çok mutluydum.

Pasajın sinema salonu artık bir tiyatro sahnesi olarak hizmet veriyor. Erdal Beşikçioğlu’nun önderliğinde, tarihi 1940 yılına dayanan ve Devlet Tiyatroları’nın temelini oluşturan Tatbikat Sahnesi ruhu, Ankara’dan sonra İstanbul’da Melodi Pasaj’ında yaşıyor. Döne döne aşağı indik. Düz ayak salona girdiğimizde, halka şeklinde dizilmiş tekli koltukların tam ortasındaki meşhur vinci gördük. Erdal Beşikçioğlu vincin üzerindeydi ve bacakları iki yandan sallanıyordu. Oyun vincin üzerinde vuku bulduğundan kafa yukarıda izliyorsunuz; yerimiz o açıdan çok iyiydi. Sorunlu boynum hiç ses vermedi.
Bu da benim objektifimden.
Bir Delinin Hatıra Defteri, Tatbikat Sahnesi, 24 Nisan 2016, İstanbul.
Gogol’ün 1842’de yazdığı ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ sahneye uyarlanmış en klasik hikayelerden biri. Türkiye’de ilk kez 1965'te Ankara Sanat Tiyatrosu’nda Genco Erkal tarafından oynanmış ve ülkemizde oynanan ilk tek kişilik oyun olarak tarihe geçmiş. Hatta Genco Erkal şimdilerde oyunun 50. yıl kutlaması olarak Poprişçin karakterini tekrar yorumluyor. Karakterin Erdal Beşikçioğlu yorumu ise bir Ankara Devlet Tiyatrosu prodüksiyonu ve tarihi 2008 yılına dayanıyor. Yani Beşikçioğlu 8 yıldır bu karakterle yaşıyor.
Bir Delinin Hatıra Defteri, Tatbikat Sahnesi, 24 Nisan 2016, İstanbul.
Bir Delinin Hatıra Defteri, müdürünün güzel kızına âşık olan yedinci sınıf küçük bir devlet memuru Poprişçin’in bunalımını anlatır. Kızın da kendisine âşık olabileceğini düşünen naif Poprişçin, babasının gözüne girebilmek için onun kalemlerini yontar. Kıza açılamaz ve onun kendisi hakkındaki düşüncelerini bir köpeğin mektubundan okur. Köpeklerin konuştuğuna inanan karakterimiz, kızın kendisi yerine bir asilzadeyi sevdiğini öğrendiğinde yıkılır ve gerçeklerden koparak çıldırmaya başlar. Poprişçin bir süre sonra kral olduğuna inanır ve ‘İspanya Kralı Ferdinand’ım ben’ demeye başlar. İspanya’dan elçilerin kendisini götürmeye geleceklerini düşünürken akıl hastanesine kapatılır. Hastanede kendisine kötü muamele edilir ve hırpalanır. O noktadan sonra ufak bir çocuğa dönüşen ve annesine sığınmak isteyen Poprişçin, hastanede başına gelenleri de bir tür taç giyme töreni olarak algılar. Beşikçioğlu'nun tören esnasında kafasına taç yerine çöp kovasını geçirip yaptığı yankılı konuşma unutulmazdı.
Bir Delinin Hatıra Defteri eskizler: akıl hastanesi hücresi, elinde kova kral figürü ve başa geçirilen kova sahnesi.
Hikayenin felsefesinde Poprişçin, hayatın kendisine yakıştırdıklarını reddeden biri olarak baskıcı sistemden çıkmayı ister. Ne var ki bir köpek tarafından bile aşağılanan karakterimiz, türlü saçmalıkların içinde aklını yitirir. Gerçi bu sanrı, akıl yitirme midir yoksa pis gerçekliğin ta kendisi ile tanışma mıdır, tartışılır. Konunun zamansız oluşu demem de sistemin çarpık ve iki yüzlü tavrının tüm yüzyıllarda nasıl da aynı olduğunu tekrar görmemizden ileri geliyor. Sosyal sınıfların saçmalığını ortaya koyan Gogol, insanların statülere, rütbelere, kurdelalara yüklediği anlamların sonuçlarını gösteriyor bize.

Tek perdelik oyun yaklaşık 80 dakika sürdü. Bu noktada rejiden bahsetmeden geçemeyeceğim. Metni uyarlayan ve yöneten Cem Emüler, müthiş bir fikre imza atmış. O da oyunun tamamının bir vincin kafesinde geçiyor ve vincin komutasının da Erdal Beşikçioğlu’nda olması. Oyun bu sıkışık alanda geçse de Beşikçioğlu’nun bize serdiği evren kocaman. Devamlı hareket eden mavi vince, Poprişçin’in evi de, çalıştığı devlet dairesi de, gezdiği sokaklar da, yatağı da, tuvaleti de, kapatıldığı akıl hastanesindeki hücresi de, zihninin derinlikleri de sığmış. Bu arada kostümler de yerli yerindeydi ve ruhu iyi yansıtıyordu. Beşikçioğlu'nun önü pörtlemiş botlarına ise bayıldım.

Vinç fikri ayrı bir hoşuma gitti zira bizi yiyip yutan toplumsal mekanizmayı güzel yansıttığını düşünüyorum. Oldum olası endüstriyel ortamları, antrepoları, içinden boru geçen evleri, boyanmamış tuğladan okulları sevmişimdir. Yeniden düzenlenen bu salonun tavanı da biraz buna yakındı. Beşikçioğlu vinci salonun tepesine çıkarıp kafesinden çıkıp tavan korkuluklarına tutunarak yürüyünce sevgim de tavan yaptı. Hele bir ara az kalsın düşecek sandık.
Erdal Beşikçioğlu'nun Ankara'daki eski bir oyun performansından.
Bir Delinin Hatıra Defteri, Tatbikat Sahnesi, 24 Nisan 2016, İstanbul.
Bir sanatçı bir hikayeyi bu kadar net aktarma çabası içindeyken, fiziksel olarak da aşırı risk içeren bu hareketleri nasıl kotarır? Beşikçioğlu ziyadesiyle kotardığı gibi biz seyircilere de bunu çok doğalmış gibi zerk etti. Büyük performans! Oyun sonunda aramıza inip selam verirken kan ter içindeydi, o halde bile salonda hopbidi koşuyordu.

Oyunun adeta mitleşmesinde Erdal Beşikçioğlu’nun ‘Behzat Ç.’ karakterinin etkisinin olduğunu düşünmekten doğal bir şey olamaz. Diğer yandan performansı izledikten sonra, insan dizi etkisinden tamamen arınarak -ki ben başta dediğim gibi diziyi sadece yüksek sesinden biliyorum- ‘bu insan değil, farklı bir tür’ diyor. Mitleşmesi normal bence. İşine kendini bu denli vakfeden, karakterin bin kez hakkını veren, ‘yöntemi ben belirlerim, siz de ağzınız açık izlersiniz’ diye bağıran bir sanatçı Erdal Beşikçioğlu. Helal olsun, yazarken bile kalp atışlarım hızlandı. Normalde tekrarları sevmem ama bir şansım olursa tekrar izlemek isterim. Keşke herkes hayatın sınırlarını zorlasa ya da en azından zorlamaya kalkışsa.
Bir Delinin Hatıra Defteri, Tatbikat Sahnesi, 24 Nisan 2016, İstanbul.
Oyundan hoşuma giden birkaç replik:
"Ayda sadece burunlar yaşıyor."
"Şubatın 49'u."
"Şubattan sonraki Ocak ayı."
"İngiltere burnuna enfiye çektiği zaman Fransa hapşırır."
"Cezayir Paşasının burnunun altında kocaman bir ben varmış."

Yazan: Nikolay Vasilyeviç Gogol
Uyarlayan ve Yöneten: Cem Emüler
Işık: Mustafa Bal
Ses: Tayfun Gültutan
Yönetmen Yardımcısı: Erdal Beşikçioğlu
Oynayan: Erdal Beşikçioğlu
Prömiyer: 4 Ocak 2008, Ankara